Perşembe , 25 Nisan 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Ahmet MERCAN

Yazar Arşivi: Ahmet MERCAN

Gökdelenin gölgesinde küçülen insan

1987’de nasip olmuştu Hacc. “Bir yol bulma” vurgusunun genişliği içinde kasap olarak gittiğimiz çetin şartlarda, genç olmanın avantajıyla iki işi bir arada yapma imkanı hasıl oldu.
Aradan yirmi altı yıl geçti ve bu defa ailecek umre ziyareti nasip oldu. Geçen zaman içinde ortaya çıkan değişimi karşılaştırarak nerede olduğumuzu veya ne yöne gitmekte olduğumuzu tespite çalıştım.
87’deki haccın en üzüntü veren yanı gösteri yapan üç yüz İranlı hacının öldürülmesiydi.
İran devriminin dünyayı etkilediği o yıllarda Humeyni, Suud rejimine çeşitli başlıklarda eleştiriler yöneltiyordu. Hacc organizasyonunu bütün ülkelere ait bir komitenin üstlenmesi gerektiğini vurguluyordu. Ayrıca haccın siyasi yönüne atıfta bulunuyor, remel kavramına uygun hareket edilmesini öneriyordu. En sarsıcı vurgu, Kâbe’nin yanı başında bulunan Kralın sarayı ile ilgiliydi. Allah’ın evinden yüksek ev yapmanın aymazlığına sert eleştiriler yapıyordu. Ortam alabildiğine gergindi.
Kasap olarak yola çıkmak, sınırlarda azami oranda şüpheli muamelesine müstehak olmayı gerektiriyordu. Klimasız otobüslere razı olmuştuk. Suud sınırında yirmi saat beklemek, ancak özlemimizi artırıyordu. Daha içeri girmeden makinemdeki filmi aldılar. En trajik olanı da Ali Şeriati’nin Hacc kitabını, baskılar sonucu, kuma gömmem olmuştu. Beş gün süren yorucu yolculuk sonrası Medine’ye ulaştık. Kâbe’de görevlilerin muamelesi tarif edilir gibi değildi. En küçük görüntü cihazına el koyuyor, veya yere vurup parçalıyorlardı. Arafat’ta fotoğraf çeken hacının joblanma sahnesini  unutamıyorum. Sabah namazı için uyandıran kadın görevlinin tekmesinin fazla tesirli olduğunu söyleyemem. Kısaca görevliler üzerinden baktığımda ne olduğumuzu anlamada zorluk çekmiştim. Kardeş, misafir vd…?
Umre ziyaretinde,  2013 yılı itibari ile fiziki durum daha da ilkelleşmişti. Yeni yapılan Zemzem kulesinin yanında kralın sarayı gecekondu kalmıştı. Daha da ilginci bu kuleyi Usame bin Ladin’in ortağı olduğu şirketin yapması. Üzerindeki Arapça yazıları görmeden baktığınızda kendinizi bir batı şehrinde sanırsınız. Üzerine yazılan besmele, kelime- i şahadet yazıları, bu ucubeyi meşrulaştırma çabası olarak, ilk bakışta kendini ele veriyor. Bakınca, tam da içinden uçak geçecek kıvamda olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Üstelik otelden niyet edilip imama uyup namaz kılınıyormuş.
Kâbe’ye tepeden bakan bu yapıyı inşa eden zihnin estetik anlayışından önce, edebini sorgulamak gerekir. Zerre-i miskal edebi olan, Kâbe’den yüksek her hangi bir yapıya izin veremez. Ülke istilaya uğramış olsa, kimse böyle bir şey yapmazdı. Anlaşılan o ki, söz konusu zihnin edep anlayışı çok farklı.
Diğer yandan, İslam tarihinin önemli mekanları da bu sığlıktan nasibini almış. Erkam’ın evi yok, Sümeyye’nin şehid edildiği mekan otobüs garajı. Hendek savaşının belgesi durumundaki hendek izleri tamamen kaybolmuş, örnekleri çoğaltmak sızıyı artırmaktan başka yarar sağlamayacak. Saydığımız ve sayamadığımız bu mekanların sadece hatıra değeri yok; aynı zamanda müminler için, insanlık için belge değeri söz konusu. Anlatılan tarihin masal olmadığını, bu mekanların şahadetiyle hissetmenin ayrıcalığı, ümmete çok görülmüş. Anladığım kadarıyla, İmam Humeyni rahmetli olunca, bu konuyu dert edinen de çıkmamış.
Sessizlik hoyratlığa cesaret aşılamış. İnsan düşünmeden edemiyor, hacı gönderen ülkelerin ortak  oluşumu hac organizasyonunu yapsa, mekanların düzenlenmesinden sorumlu olsa, böyle mi olurdu? Ümmetin çeşitliliğinin tevhidle bütünlenişi, mekana yansımaz mıydı? Önemli mekanları tanıtıcı, farklı dillerde levhalarla bilgilendirme yapmak çok mu zor?
İnanıyorum ki, manzarayı gören pek çok mümin, “Ben olsam şöyle yapardım” diyerek mimarlığa girişip Kâbe’yi özgürlüğüne kavuşturmak istemiştir. Böylesine bir hayalin muteber olduğuna şüphe yok.
Pergelin ayağını Kâbe’nin dibine dayayıp beş kilometrelik bir daire çizdim. Otelleri dağların dibine yerleştirdim. Bu kocaman daireyi tamamen boşaltıp düzledim. Kâbe’nin dış duvarlarını kaldırdım, veya daha alçak yaptım. Eşit aralıklarla merkeze ulaşan yollar oluşturdum. Kâbe’ye iki kilometre kala taşıtları durdum, yürüyüş yolu, yaşlılar için yürüyen bant yollar yaptım. Bu geniş alan için ağaçlandırma ve istirahat imkanları düşündüm. Bolca zemzem çeşmeleri hayal ettim. Sonra bu hayallerden daha güzeli olacağı düşüncesiyle, İslam ülkelerinden seçilen projeleri yarıştırmaya karar verdim…
İyi ki, Kâbe yerinde deyip hayalden çıktım. Her biri ayrı güzellikle mümin yüzlerinde çoğalmaya durdum.
Olumlu hiçbir şey yok mu? diye soranlar için, insana bakışta önemli oranda değişim gözlemleniyor diyebiliriz. Her peçeli kadının elinde Ipad, Iphone. Amatörce görüntü almak serbest. Tekme, kırbaç kullanılmıyor, en fazla omuzdan tutup itme şeklinde caydırıcılık görülebilir.
Karşılaşılan her negatif hareket karşısında insanın aklınla, sanırım aynı soru geliyor; “Kâbe kimin?”
Konforu en üst düzeyde kullanan, ancak bir toplu iğne yapamayan ülkenin yönetim psikolojisini anlamaya çalışıyorsunuz. İliklerinden ABD’ye bağımlı olan bu anlayış için kim daha önemli? Bunu ticari tabelalarla, karşılaştığınız muameleyi kıyaslayarak anlamanız mümkün.
Ruhun kopuşudur bu filmin adı. Gören ruhtur göz değil. Ümmetin haritası ruhla çizilir. Zemzem kulesi küçülüşümüzü simgeleyen anıt sanki. İnsan küçüldükçe gölgesinin büyümesiyle övünür oluyor. Büyük binalarla içindeki küçülmeyi setretmeye çalışıyor. Oysa insan, fıtratıyla aynı elementleri paylaşan, mütevaziliğin simgesi toprağa indikçe değeri kazanıyor. Hele Allah’ın evinin yanında…

KAYNAK: DÜNYABÜLTENİ

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter