Pazartesi , 18 Şubat 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Akif Emre

Yazar Arşivi: Akif Emre

Kutlama yahut dini sembollerin metalaşması

Uzakta, karanlığın sonunda ışıklı bir sahneye yaklaşıyor kamera… Karanlık salonda sıralar arasından aktüel kamera sahneye odaklanıyor. Sahneden taşan seslerden mistik, dini bir müziğin icra edildiği hemen anlaşılıyor… Sahneyi uzaktan alan kamera açısına göre salonun bir konser ya da kilise ayini olup olmadığında kararsız kalıyorum. Sahnedeki gösteri bir kilise korosu da olabilirdi pek ala. Detaylara girdikçe izleyenler arasındaki insan tiplerinin giyimlerini farkedip, müziğe kulak kesilince de burasının bir kilise olmadığı anlaşılıyor. Bir zamanlar böylesi programları naklen veren bir televizyon kanalında ilk rastladığımda, zihnimde canlanan bu sahneyi çok iyi hatırlıyorum. Bir konser salonunda müzik programı mı yoksa bir kilisede dini ayin mi icra edildiğine ilk bakışta karar verememiştim.

Mevlid Kandili başka ifadeyle Mevlid-i Nebi yüzyıllardır İslam âleminde kutlanan bir gelenek… Bir tür Peygamber sevgisinin vecd haline geldiği bir coşku… Naatların okunduğu, ışıltılı kandillerin, mahyaların pırıltısında camilerin dolup taştığı bir gelenek…
Peygamber sevgisi adına camilerde toplanan Müslümanları mabedlerden çekip modern salonlara taşımanın anlamı ne olabilirdi? Camiye gelmeyen, caminin ulaşamadığı insanlara ulaşmaktan çok camidekilerin modernize edildiği, salonlara taşındığı tuhaf bir dönüşüm yaşanıyordu.

Bu arada, televizyonlardan çoğunlukla stüdyo ortamında çekilen soğuk, kuru Mevlid programlarındaki mevlithanların ruha hitap etmeyen yavanlığı çok aşikardı. Mevlid Kandili vesilesiyle dolup taşan camilerin yerine alternatif olarak salonlarda orkestralı, müzikten çok “ayin” havasında kutlamalara itiraz eden de çıkmamıştı. Kadın ses sanatçılarından memleketin ünlü yıldızlarına kadar her kesimin geçiş yaptığı bu Peygamber’i anma programları dini sembollerin metalaşmasının modern versiyonlarının işaret taşları gibiydi.

Kutlu Doğum Haftası olarak haftalardan bir haftaya indirgenen girişime ne tür saiklerle başlandı, Diyanet’in Mevlid Kandili varken buna neden gerek duyduğu hususu araştırmaya değer. Çünkü ilk başladığında Mevlid Kandili ile beraber kutlanan Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin daha sonra sabitlenerek 20-26 Nisan’da kutlanma tarihi daha sonra siyasi müdahale ile geri çekilecektir. 23 Nisan kutlamalarının etkilememesi için 14-20 Nisan tarihleri arasına sabitlenmesi, üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir husus. Bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran bu tasarruf ile sabitlenen anma tarihi; Müslümanların en azından dini günlere dair zaman algısına bir müdahaleydi. Kameri takvimle döngüsel olarak her yıl değişen, dondurulmayan günlerin sabitlenmesi hali…
Mevlid Kandili kutlamalarının ibadet sayılması, böyle olması durumunda sakıncaları, fıkhi hükmü bir yana Peygamber sevgisinin yansıması olarak geleneksel anmaların yerine ikame edilmeye çalışılan modern versiyonlarının mahiyeti aynı mı sorusu önemli. Ne var ki burada söz konusu olan Müslüman hayatına şekil veren, din ve hayat tasavvurunu, algısını biçimlendiren toplumsal bir etkinlikten söz ediyoruz.

Gittikçe meydanlara inen, görünür hale gelen bu kutlamalar devlet ve siyaset eliyle kurumsallaştıkça devletin rengini, devletin dinle kurmak istediği ilişki biçimini yansıtmaya başladığı görülür. Yüzlerce yılın geleneğinde yoğrulan Mevlid Kandili yerine seküler devlet müdahalesi ile ikame edilen kutlamalar modern ayinlere dönüşmeye başladı. Dini sembollerin metalaştığı, anlamın boşaldığı tuhaf ritüeller ortaya çıkmaya başladı..

Son dönemlerde ortaya çıkan uygulamalar Peygamber algısını modern tasavvurun ya sinematografik versiyonlarına indirgiyor yahut tüketim toplumunun iştihasına malzeme yapılmış imgeye dönüşüyor. Bu süreçte sanılanın aksine gittikçe artan biçimde maneviyatı eksiltilmiğş bir Peygamber algısı yaygınlaştırılıyor.
Yabancı dizilerde gördüğü kutlamalara ilkel biçimde öykünen muhafazakar yönetici ve temsilcilerin verdiği resim son derece bayağı.

Üstelik din üzerinde meşruiyet kazanmaya çalışan gerçekte seküler etkinlikler dini sembolleri metalaştırırken çıkar hesapları için kullanışlı malzemeye dönüştürmekte tereddüt etmemekte.
Hayatında bir kere kahkaha ile gülmemiş mahzun Peygamber’in hatırlanması adına yapılan “kutlamalar” en hafif tabir ile ciddiyetsiz, edep sınırlarını zorlamakta.
Tüm bunların üstüne pagan ayinlerini andıran bir tür ikonizmi çağrıştıran kutlamaların tasviri boyutu da Mevlid-i Nebi’nin ruhunu rencide edici.

Bir zamanlar camiye hapsedilen Müslümanlık bu kez camiden çıkarılan Müslüman duyarlılığı meydanlarda, salonlarda siyasi, ticari ve itibar malzemesi haline getirilince de bunun nerede duracağını kimse kestiremez. Peygamber sevgisi onun mana ve mesajına zıt tezahür edemez.
Modern seküler hayat tarzının formları içine dondurulmuş bir Peygamber sevgisinin tezahüründen bahsedilemez. Hele hele israfın, gösterişin, tüketimin emrinde metalaşmasına hiç bir Müslüman yüreği, aklı, bilinci izin veremez.

 

Akif Emre Yenişafak 21 Nisan 2015

Paylaş

İslam korkusu mu, nefreti mi?

İslamofobinin bir anda Batı’nın gündemine gelmesi bir tehdit algısının sonucu muydu? ‘Her şey 11 Eylül saldırısından sonra başladı’ diyen bir politik analtının ne kadar inandırıcılığı vardır? ‘Batı’nın genlerinde var olan bir İslam düşmanlığının tezahürü’ şeklindeki yaklaşımın da çok genel bir ezberin tekrarı olduğunda şüphe yok.

Ne var ki, 11 Eylül saldırısı sonrası oluşturulan psikolojik atmosferin İslamofobiyi körüklediğini, yaygınlaştırdığını, küresel hegemonik güçlerin işgal ve yağmalarını meşrulaştırıcı, ikna edici bir işlev gördüğünü de tekrarlamaya gerek yok.

Sokaktaki insanın ‘İslam korkusu’ algısını özetlemesi bakımından İngiliz asıllı ünlü bilim adamı Hamid Algar’ın, 11 Eylül’ün hemen sonrasında, başından geçen olay çarpıcıdır. Amerika’nın Berkeley şehrinde bindiği taksinin, başında sarığı ve sakalı ile bir Sih olan şoförü beyaz müşterisine hemen bir açıklama yapmak ihtiyacı duyar: ‘Endişelenmenize gerek yok, ben Müslüman değilim!’ Bunun üzerine Hamid Algar’ın verdiği cevap da hayli şıktır: ‘Endişelenmenize gerek yok, ben bir Müslümanım!’

Asyalı, farklı dinden bir taksi şoförünü bile Müslüman olmamakla bu korkunun hedefi haline gelmekten kurtaran şey nedir? Evet, Batı’da sistematik olarak üretilen, medya üzerinden yaygınlaştırılan, içselleştirilen İslamofobinin kendisi; her türlü dışlamayı, ötekileştirmeyi, saldırıyı ve ambargolar, işgallerle on binlerce çocuğun katlinin görmezden gelinmesini meşrulaştıracak başka bir psikolojik algı söz konusu. ‘İslam korkusu’ adıyla yaygınlaştırılan ve yaygınlaştıkça küresel stratejilerin her türden işgal ve kıyımını meşrulaştıran toplumsal algı, aslında ‘İslam korkusu’ değil.

Belki Batı’nın kültürel olarak derinlerinde yatan duygunun ‘İslam korkusu’ olarak formüle edilen ama muhtevasında daha çok nefret taşıyan bir ‘İslam nefreti’nden söz edilebilir. Daha doğrusu 11 Eylülden itibaren sistemli bir medya kampanyasına dönüşen algının temel karakteri nefrettir. Korkunun toplum psikolojisindeki yeri ve tezahürleri; İslam nefreti ile açığa çıkan tepkileri ve buna dayalı politikaların sonuçlarını açıklamaya yetmiyor.

Siyaset yapımcılar ve bunun medyatik uzantıları İslamofobinin içeriğini nefrete dönüştürücü bir algının oluşmasına yarayan, var olan nefreti daha da pekiştirecek politik, sosyal argümanları ustaca işlediler. Bu nefret söyleminin kalıcılaşmasının uzun süreli stratejik bir vizyonun gereği olduğu bugün daha iyi anlaşılıyor.

Bu algının 11 Eylül sonrası Amerikan stratejisinde ne kadar işlevsel kılındığının acı tecrübelerini gördük. Benzer şekilde Afrika’daki büyük hesaplaşmada da bunun kullanılacağının işaretleri belirmeye başladı.

İslamofobinin İslam nefretine dönüşmesine malzeme sunan bol miktarda unsurun medyatikleştirilerek İslam ümmetini temsil eden belirleyici aktörler gibi muamele görüyor olmaları da boşuna değil. Dünyanın en fakir ülkesi Afganistan’ı bombalamanın, işgal etmenin gerekçesi nasıl ki salt korku psikolojisi ile açıklanamaz ise Afrika’nın ortasında Mali’de de birkaç bin Fransız askeriyle üstesinden gelinmeye çalışılan operasyonu harekete geçiren tehdit algısının da korkudan beslendiği söylenemez.

Benzer biçimde, Arap baharı denilen süreci sürekli kontrol altında tutan, halkın taleplerinin siyasete taşınma iradesini rehin alan, Batı’nın çifte standartlı davranmayı göze alma pahasına devreye girdiği küresel müdahaleleri besleyen algı da korkudan çok nefret duygusu…

Suriye’de 70 bin insanın hayatına mâl olan ve daha kaç binlerin ekleneceğini bilmediğimiz, siyasal dizayndan emin olmaları için katliam katsayısına hala ulaşılmadığı anlaşılan kirli oyunları meşrulaştıran duygu… İslam adına tüm talepleri karikatürize ederek tüm Müslümanların geleceğini rehin alan çıkışları asli özellik gibi takdim eden bir tehdit ve nefret algısının bilinçli, sistematik örgütlendiği stratejik bir dil gelişiyor. Avrupa’nın başkentlerinden Afrika’nın çöllerine uygulamaya konulan bir nefret söylemi…

Kuşkusuz her şey bu kadar ‘duygusallıktan’ beslenmiyor. Sadece stratejileri motive eden, cesaretlendiren, meşrulaştıran bir algının örgütlenmiş olması söz konusu. Bir de kimi Müslümanların basiretsizliğiyle bu nefret ateşini bilerek bilmeyerek besliyor olmaları…

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter