Çarşamba , 18 Eylül 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Ali EROL

Yazar Arşivi: Ali EROL

Ölüm Gerçeği

Herkesin bildiği fakat unuttuğu, umursamadığı, hayatın en önemli gerçeğidir ölüm. Öyle ki insanın doğumundan daha gerçektir ölümü. Hepimizi bekleyen, kimsenin kaçamayacağı mutlak gerçek… Her geçen gün kendisine bir adım daha yaklaştığımız, öteleyemediğimiz, engelleyemediğimiz gerçeğimiz…

Canlılardan daha çoktur ölüler. Mezarlıktakiler evinde oturanlardan daha fazladır. Bizden öncekiler mezardadır. Aslında biz ölmüşlerin çocuklarıyız.  Üzerinde ölümden bihaber yaşadığımız bu dünyaya ne ilk gelenleriz ne de son. Bizden önce nice nesillere barınak olmuştur bu dünya. Şimdi onlardan bir iz, işaret yoktur. İki üç kuşak öncesinin isimlerini dahi hatırlamıyoruz. Yarın biz de unutulacağız. Sanki buralarda hiç yaşamamışız gibi… Yaptığımız bunca gürültü, kavga, günah, isyan, kibir, yarış vs. bizimle birlikte toprağa gömülecek. Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya bize de kalmayacak.

Her doğan ölmek için gelir bu dünyaya. Her can sahibi, hayat sahibi er ya da geç, bu gerçekle tanışacaktır. Her nefis ölümü tadacaktır. Sünnetullah bunu gerektirir. Ölümü ve hayatı var eden Hayyul Kayyum olan Rabbimizin takdiridir bu. “Yeryüzünde olan her canlı fanidir. Fakat azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir.” (Rahman 26/27) Ölümden kaçmak, saklanmak isteyenleri Aziz Kur’an şöyle uyarır: “De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a 8)

Hepimiz bu dünyanın fani olduğunu ve bir gün ölümün bizi de bulacağını biliriz. Ölümlü dünyadan söz eder, ölüm üzerine konuşur, sohbetler yaparız.  Lakin ölümü gerçek anlamda idrak ettiğimizi söylemek zordur. Onu ancak yaşayanlar bilir ama onların da anlatacak mecali olmaz. Ölümle ilgili çok kitap okumuş ya da vaaz dinlemiş olabiliriz ama insan ölümün soğuk nefesini ensesinde hissedince, ölümle burun buruna kalınca, can köprücük kemiğine dayanınca ya da çok sevdiği birisini kaybettiği zaman yüzleşir ölüm gerçeğiyle.

“Hepimiz öleceğiz, dünya fani, ölüm ani!”gibi kuru laflardan ötedir ölümü hissetmek, onun farkında olmak. Belki her gün ölüm haberleri duyuyoruz, mezarlıklardan geçiyoruz fakat ölümü fark etmek, bilmekten ötedir. Tabutu omzumuzda taşırken bir gün onun içine kendimizin de gireceğini düşünmek, sıradaki boş mezarlığın bizim için hazırlanmış olabileceğini hesap etmek, günümüz insanı için hiç de kolay değildir.

Ölümü yattığın an yastığının altında, kalktığın an burnunun ucunda bilmek, ölmeden önce ölümü düşünmek, hayata bakışımızı değiştirecektir. Ölümü kendimize yakin bilmek, aldığımız nefesin son nefes olduğunu, bugünün son günümüz olduğunu düşünmek, bu hayatta öncelediğimiz ve önemsediğimiz şeylerin yerini değiştirecektir. Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden insanların nasıl birbirleriyle yarıştıklarını, dövüştüklerini fark edeceğiz. Kafaya taktığımız, yücelttiğimiz meselelerin aslında ne kadar küçük, basit olduğunu göreceğiz. Kızgınlıkların, küskünlüklerin, büyüklenmelerin anlamsızlığını anlayacağız. Hayatta karşılaştığımız sorunların, sıkıntıların altında ezilmeyeceğiz, onları büyütmeyeceğiz, hatta onlara tepeden bakacağız, küçümseyeceğiz, tebessümle karşılayacağız onları. Ölümsüz hayata iman edenler, ötelere talip olanlar, şu ölümlü dünyada hiçbir şeyin yüceltilmeye değer olmadığını fark edecektir.

Nasihat olarak ölüm yeter.

Ölüm en büyük derstir. Gözlere hitap eden, herkesin katıldığı canlı bir ders… Her ölüm, yaşayanlar için bir vaaz, bir ibret kaynağıdır. Ölüm, en etkileyici vaizdir anlayanlar için. Ölüm, konuşmaz ama çok şey anlatır. Ölüm, lisan-ı hal ile hayatın gerçek değerini gösterir bize. Ölüm söz konusu olunca herkes susar. Âlimi de cahili de… Zalimi de mazlumu da… Zengini de fakiri de… Gözler, kulaklar ona kilitlenir. Bütün gündemi, planları değiştirir. İnsanın doğumundan daha büyük ses getirir ölümü.

Ne yazık ki ölüm, günümüzde ders olmaktan, nasihat vermekten uzaklaştı. Sıradanlaştı. Ürkütücülüğünü ve önemini kaybetti. Artık ölüm haberleri bizi etkilemiyor, sarsmıyor. Son derste bitti. Ölüm, taşlaşmış kalpleri yumuşatmıyor, vicdanları harekete geçirmiyor. Ölümden ders almayanların, alacakları bir ders kalmamıştır bu dünyada. Kişi hangi okulu, üniversiteyi bitirirse bitirsin, hangi eğitimi alırsa alsın şayet ölüm dersini kaçırmışsa, erdeme, kemale ulaşamaz.

Ölümü unutmak

Dünya ve ahiret dengesini bozan modern insan, dünya merkezli bir hayat tahayyül etti. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışırken ölüm ve ötesini düşünmek bile istemedi. Ölümü kendisine yakıştıramadı belki de. Ölümün “herkes”in başına geleceğini öğrendi ama kendisinin de “herkes” içinde olduğunu düşünmek istemedi. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyada, haz ve hız putlaştırılırken günlük meşguliyetler, stresler, suni gündemler ölüm gibi muazzam bir meseleyi unutturdu.

Sağlıklı yaşam reçeteleri uygulayıp uzun ömürlü olmanın sırlarını keşfe koyulduk. Ölümü anımsatan ihtiyarlık emarelerini kamufle edip genç görünmenin formüllerini aradık. Elimizde olsa ölümsüzlük iksirini içeceğiz. Gündemimizde ölüm yok. Ağızların tadını bozan ölümü hatırlamaz olduk. Deve kuşu misali ölümü düşünmeyerek ya da genç gözükerek, ondan kurtulacağımızı sandık galiba. Hâlbuki bu zamana kadar ondan kaçan, kurtulan olmamıştır. Her ne kadar biz onu düşünmesek de o bizi hiç unutmadı, unutmaz. Sadece zamanını (ecel-i müsemma) bekler. Ecel zamanı gelince, ne bir an öne alınır ne de geciktirilir. “Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.” (Kaf 50)

Ölüm, inandırıcılığını, ciddiyetini kaybetti. Bir hastalık ya da kaza sonucu ölüm söz konusu olunca, mevtanın yakınlarının ilk aklına gelen şey, doktoru suçlamak ya da ihmalden dolayı tazminat davası açmaktır. Bu durum, hak aramaktan daha çok ölüme inanmamaktan kaynaklanıyor. Ellerinden gelse Azrail’e dava açacak insanlar!

Cenaze merasimleri sıradanlaştı, formaliteye döndü. Cenazeye gelenlerin büyük bir kısmı, mevta için değil yaşayanlara “görünmek” için oradadır. Belediyenin “görevli” imamı usulen sorular sorar, cemaatte usulen cevaplar verir. Hep bildik tekerlemeler, soğuk, ruhsuz temenniler… Kalın ve siyah gözlükler, riyakâr bakışları gizleyemez oldu. “Cenaze de olmasa görüşemeyeceğiz ya hu!” diyerek ölüm dışı gündemler işgal etti cenazelerimizi. Cenazeye saygısı olmayan kimileri de, “Hoca! Kısa oku, işimiz var!” deme cüretinde bulunabildi.

Kadim şehirlerimizde mezarlıklar şehrin ortasındaydı. Eskiler, ölümü sürekli hatırlamak için mezarlık merkezli şehirler inşa etmişler. Günde beş defa camiye gelen kişi ölümü aklından çıkarmasın diye Selâtin camilerinin yanı başına mezarlıklar da yapmışlar. Şehrin ve insanın hayatında ölüm canlılığını korumuş. Modern kentlerde ise ölümsüzlük abidesi gibi yükselen gökdelenler ve şehrin en ücra köşelerine götürülmüş mezarlıklar ölümsüz bir hayat tasavvurunun neticesi olsa gerektir. Mezarlıklardan ne kadar uzak olursak ölümden de o kadar uzaklaşırız sanılmış belki de.

Teknolojik araçlar her gün ölüm haberlerini gözler önüne servis ediyor. Ölümün sürekli teşhir edilmesi neticesinde ona karşı bağışıklık oluştu. Reyting kaygısıyla yayın yapan medyanın haber bültenleri “ölüm bültenlerine” dönüştü. Dizi ve filmler hatta çizgi filimler yoluyla ölüm pazarlanıyor izleyicilere. Bilgisayar oyunları ölüm oyunları olup, okunan kitaplar da kan ve şiddet içerikli vampir kitapları olunca yeni nesil, mezar taşlarını koyun, adam öldürmeyi oyun zannetmeye başladı. Bundan dolayı, Doğu Guta’da, Halep’te patlayan bombalar ile aksiyon filmlerindeki şiddet sahnelerini birbirine karıştırılmıştır. Arakan’da yanan köyler, Filistin’de katledilen gençler, her gün yanı başımızdan kalkan cenazeler artık bizi etkilemez oldu. O kadar çok kan, şiddet ve ölüm propagandasına maruz kaldık ki artık sanal olanla gerçeği karıştırdık, vicdanlarımız katılaştı, gözyaşımız kurudu, ölülerimize ağlayamaz olduk.

En önemli emaresi, dünya sevgisi ve ölüm korkusu olan “Vehin Hastalığı”, çağdaş insanın nerdeyse tamamına bulaşmıştır. Dünya ile olan bağlar kuvvetlendikçe ahiret ile olan irtibat zayıflamıştır. Bugünü düşünüp yarını düşünmemek, geçici olana talip olup ebedi olanı ihmal etmek, peşin olanı istemek, “an”ı yaşamak çağdaş insanın en belirgin özelliği olmuştur.

Ölümü düşünmek

Ölüm düşüncesi, düşüncelerin en zoru ama en önemlisi olmalı. Ölüm düşüncesi, bir ağacın altında kısa bir dinlenme olan fani dünyadan sonra ebedi bir esenliğin bizi beklediğini fısıldar mümin gönüllere. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyanın bizi aldatmasına engel olur. Ölüm düşüncesi zamanın ve sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini öğretir bize. Ömür kredisini salih amellerle değerlendirenlere ebedi saadeti muştular.

Ölüm düşüncesi, hırs ateşini söndürür, içimizdeki kabalığa çeki düzen verir. Geçici olan dünyaya sonsuz bağlılığı engeller. İnsanın dünyaya yönelik emelleri, hesapları çoktur fakat ömür kısadır. İnsan hep daha fazlasını ister. Kişi emelleri peşinde koşarken ecel araya girer ve oyun biter. Biz dünya peşinde koşarken ölüm bizim peşimizdedir. Ölüm düşüncesi, insanın bitmez tükenmez hırs ve arzularını (tul-i emel) frenler, hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapmasını, bohemce bir hayat sürmesini engeller.

Ölümü unutmak kalbi katılaştırır, ruhu öldürür. Sadece bu dünyaya inananları, günah bataklığına dalmaktan kim koruyabilir ki? Ölümü hatırlamak, kişiyi günahtan korur, kalbi arındırır.

“Ne diye böbürlenip, büyükleniyor sun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?” (Ş.Tebrizi)

 

 

 

YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

Dünya Kadınlar Günü Programı’nda, Nureddin Yıldız’ın şahsında yaptığı konuşmasında, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” ifadeleri  gündemi belirlerken, bir gün sonraki konuşmasında da, bu ifadelerin dinin aslına yönelik olmadığını vurgulamak için “Dinde reform aramak haddimiz değil” diyerek sözlerine netlik kazandırdı.

İlim meclislerinde ehil kişilerce tartışılacak böylesine hassas bir konuyu, medyanın algı operasyonları gölgesinde, siyasi miting konuşmalarında vuzuha kavuşturmaya çalışmak(!), ilmin adabına yakışmadığı gibi birçok yanlış anlaşılmalara ve gereksiz tartışmalara sebep olabilecek mahiyettedir. “Dinde Yenilenme” çerçevesinde görsel ve yazılı medyada yapılan tartışmalar birçok açıdan dikkat çekicidir. Bu vesileyle bazı hususların altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

 

Medyanın Tetikçilik Rolü

Son zamanlarda Doğan gurubunun başını çektiği “bir kısım medya”, 28 Şubat günlerinden tanıdık olduğumuz yayınlar yapmaya başladılar. Hiyerarşide dördüncü kuvvet olarak konumlanan medya tekrar, eskiden olduğu gibi, ilk sıralara terfi etmiş gözüküyor. Heidegger’in “kamera, izleyiciye doğrultulmuş bir silah gibidir” tespitini haklı çıkarırcasına, haber bültenleri, yargısız infaz salonlarını anımsatırken spikerler de savcı ve hâkimlerin rolüne soyunmuştur. Taktikleri her zamanki gibi; önce kurbanı seç sonra kamerayı hedefe doğrult, patlasın flaşlar, manşetler, ardından linç kampanyaları… Akşam haberlerde suçlu ilan edilip de ertesi gün, durumdan vazife çıkartılıp, hakkında kovuşturma başlatılmayan, Kadir Mısıroğlu meselesinden başka, bir örnek hatırlıyor musunuz?

Bu reyting vampirlerini bazen ömrünü bila bedel İslam’a ve ilmi çalışmalara adamış Nureddin Yıldız Hocayı sapık ilan ederken, bazen İhsan Şenocak, Faruk Beşer, Mustafa Armağan gibi ilim adamlarına itibar suikastı düzenlerken, bazen sanal âlemdeki bir cümlesinden dolayı Konya’da bir öğretmeni görevinden ihraç ederken, bazen de Tokat’ta Mustafa Sabri Efendi’nin ismini okul tabelasından sökerken görürsünüz.

Medya “vazifesini” yapıyor, anlıyorum da siyasi iktidarı ve onun bürokratlarını anlamakta zorlanıyorum. İktidar üzerinde medyanın bu kadar muktedir olmasını geride bıraktığımızı sanıyordum. Yaşanan son olaylar bize yanıldığımızı gösterdi.

AK Parti hükümeti, medya karşısında niçin bu kadar tedirgin ve ürkek davranıyor? Yoksa siyasetçiler, riskli gördükleri seçimlerde, “farklı” kesimlerden gelecek oyların mı hesabını yapıyor? Bürokratlar, ne pahasına olursa olsun, bir üst makama ya da en azından mevcut konumlarını muhafaza etmeyi düşünerek mi medyanın isteklerini emir telakki ediyor? Ya da bütün bunlar, daha da büyük bir projenin ayak sesleri mi? Toplumda İslami kimliğiyle tebarüz etmiş şahsiyetlerin, yıllar önce yaptıkları konuşmaları, bütünlüğünden koparıp kes, kopyala, servis et yöntemiyle çarpıtarak yayınlayan, 28 Şubat günlerindeki gibi yeni Müslüm Gündüzler bulup haber(!) programlarında algı oluşturmaya çalışan “bir kısım” medya, kaybettiği işini(!) tekrar mı aldı?

Tecrübelerimiz bize gösteriyor ki medyanın ipiyle kuyuya inilmez. Yakın tarihimiz kılavuzu medya olanın hazin akıbetlerini gösteren örneklerle doludur. Tarihi tecrübelerden ders alınmazsa hatalar tekrar edilir, aynı delikten yılanlar bizi sokmaya devam eder. Bize oy vermeyenleri kazanalım derken dostlarınızı kaybedebilirsiniz. 8 Mart’ta İstiklal Caddesinde yürüyüş yapanların bütün taleplerini yerine getirseniz de onlardan size bir tek oy çıkmaz. Haber yorumcularının, köşe yazarlarının takdirini kazansanız da onlardan size dost olmaz. Azgın azınlığın rızasını kazanmak için değil Hakk’ın ve halkın rızasını düşünerek hareket etmeli.  Kamu vicdanının sabrını test etmemeli ve Müslüman halkın değerlerini, hassasiyetlerini daha fazla zorlamamalı. Toplum, okyanusa benzer. Kendisine atılan yabancı maddeleri önce kabul etmiş gibi gözükür ama zamanla onları bünyesinden dışarı atar. Bu gerçeği en iyi bilenlerden olan Ziya Paşa, yıllar önce uyarısını yapmıştır:

“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazâbından
Zîrâ yumuşak huylu atın, çiftesi pektir”

Resmi Din

“Bizim ilahiyatçılarımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız, meydanı ‘FETÖ’ gibi alçaklara bıraktılar, toplum bu hâle geldi” diyen Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan ve kimi bakanlarda din konusunda tek yetkili olarak diyanet ve resmi kurumları gösterdi.

FETÖ olayından sonra tüm sivil hareketlere, cemaatlere yönelik algı operasyonu başlatılmıştı. Bunların da yarın FETÖ gibi olabileceği ihtimaliyle, tüm sivil yapılara karşı, ciddi bir şüphe ortamı oluşturuldu. Devlet memurlarının anlattığı dinin en sahih din olduğu ve en iyi cemaatin de cami cemaati olduğu beyinlere zerk edildi.

Resmi din, tek referans kaynağı gösterilip, dini hayat diyanetin ve ilahiyatçıların tekeline bırakılırsa bu, Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfına, papalık sistemine yol açar. Allah’ın dini olan İslam’ın, devletin dini olması, adı İslam da olsa, Aziz Kitabımızda tavsif edilen “ed-din” olan İslam olmayacaktır. Zira dini yalnız Allah’a has kılmak tevhidi bir zorunluluktur.

Gerçi, ülkemizdeki cemaat ve tarikat yapılanmalarının, kendilerini ciddi bir özeleştiriye tabi tutmaları, bid’at ve hurafelerden arınarak,  Kur’an ve sahih sünnete göre kendilerini “yenileme” ve çağın gerçeklerini görerek “ibnu-l vakt” olma ihtiyaçları inkâr edilemez. Tahrif, tahrip ve hurafelere karşı çağın dilini yakalamada (ihya) ve kendini yenilemede( tecdid)  yeterli olduğumuz söylenemez. Doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alarak, asrın idrakine İslam‘ı söyletme de sorun yaşıyoruz. Bu durum Neo- Haricilik ve Neo- Haşhaşilik gibi anlayışların yayılmasına ve ümmetin çocuklarını zehirlemesine zemin hazırlıyor.

Lakin pireye kızarken yorganı yakmamalı. FETÖ’den ağzı yanan devlet, bütün cemaatleri, sivil oluşumları, devletin bir kurumuna dönüştürürse bu durum, telafisi çok zor, vahim hatalara sebep olur. Devletin dine müdahil olması, yönlendirmesi, payanda gibi kullanması, dini belirleyici/özne olmaktan çıkartıp belirlenen/nesne haline getirerek iktidarı meşrulaştırma aracı haline getirmesi düşünülemez. Bu, dinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü, halk nezdindeki itibarını ve güvenirliliğini kaybettirir. Neticede onu Allah’ın değil devletin dini yapar ki bu din İslam olamaz. Her devirde siyasetçiler iktidarlarını ayakta tutmak için halkın itibarını kazanmış âlimlerin desteğini almaya çalışmışlardır. Muttaki âlimler bunu bildiklerinden, ölümleri pahasına, onların çıkarlarına alet olmamaya çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife, Halife Mansur’un  baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu nedenle zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik  dindar bir halife olan  Harun Reşit’ten uzak durmuş, onun “ Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma hadis öğret” teklifine karşı, “ Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle  birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.

Peygamberlerin varisleri olan ulema, umeranın kapısında dolaşmaya başlar, onların iki dudakları arasından çıkacak talimatlara bakarsa, ilmin ve âlimin izzeti ayaklar altına alınmış demektir. Cumhurbaşkanının “güncelleme” konuşmasından hemen sonra, o akşam, TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçılar, ertesi gün aynı meyanda bildiri yayınlayan diyanet, kimin emrinde olduklarını göstermediler mi? Aynı ilahiyat ve diyanet camiasının 28 Şubat günlerindeki farklı fetvaları hala hafızalardaki tazeliğini koruyorken, resmi dini söyleme şüpheyle bakmakta haklı değil miyiz? İktidarlar geçici, din kıyamete kadar bakidir. Yapacağı içtihatları, vereceği fetvaları mevcut siyasi iktidara göre veren, siyasetçilerin ve devletin hikmetine sual edemeyen diyanet mi FETÖ’den boşalan yeri dolduracak?

Gençlik deizm, ateizm, nihilizm gibi sapkın inançlara sürüklenirken toplum temel değerlerinden hızla uzaklaşırken sadece İHL, Kur’an Kursu, cami, ilahiyat ve buralarda çalışacak personel sayısını artırmak suretiyle dindar nesil projesi gerçekleşemez. Suni, yapay, hormonlu bir dindarlık fotoğrafı veren keyfiyetsiz kemiyetler bizi aldatmamalı. Devlet eliyle yapılan irşad faaliyetlerini önemsemekle birlikte sivil hareketlerin özel ve mühim bir yerinin olduğunu unutmayalım. Devlete mesafeli, halka yakın, yalnız Rıza-i İlahi gözeten tevhidi hareketler, toplumun ıslah ve inşasında etkili olacaktır Allah’ın izniyle.

 

 

KUDÜS AYNASINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK

 

 

Kudüs sadece şehirlerden bir şehir değildir. Etrafı surlarla çevrili olsa da etkisi sınırlar ötesidir. Kudüs davası basit bir toprak davası değildir. Kudüs davası, iman davasıdır. Kudüs sadece Arapların ya da Filistinlilerin meselesi değil, tüm inananların meselesidir.

Kudüs semboldür, şiardır, ümmetin aynasıdır, olmak ya da olmamaktır. Hakikattir, hakikatimizdir. Mihenk taşımızdır. Kudüs bizim sınavımızdır. Turnusol kâğıdı gibidir. Bize bizi anlatır. Notumuzu verir.

Kudüs penceresinden bakınca sadece Siyonistlerin zulmünü değil Müslümanların(!) ihanetlerini, riyakârlıklarını, ikiyüzlü politikacılarını, Yahudileşme temayüllerini de görürüz.

Tarih bize göstermiştir ki Kudüs kimin elindeyse dünyaya onlar hâkim olmuştur. Kudüs hüzünlüyse ümmet hüzünlü, O mesrursa ümmet mesrur olmuştur. O tutsaksa hiçbir şehrimiz özgür değildir. Onun penceresinden daha net görünür ümmetin hali pür melali. Kudüs bize acı gerçeklerimizi, acziyetimizi, çaresizliğimizi hatırlatır. Esaret altında olanın sadece Kudüs değil tüm ümmet olduğunu öğretir. Kudüs bize boyumuzun ölçüsünü verir.

 

Suçlu olan İsrail değil biziz.

Kudüs’ü başkent kabul etti diye ABD’ye kızmamız, İsrail’e bağırmamız boşunadır. Onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Büyük Şeytan ABD ve onun gayrı meşru çocuğu İsrail’den başka türlü davranmalarını beklemek başlı başına saflıktır. Fırsat buldukça daha da ileri gideceklerdir. İsrail var olduğu sürece bölgeye huzur gelmeyecektir. “Kontrollü gerginlik” politikasıyla işgali adım adım genişletmek isteyeceklerdir. Bir sonraki hedef “Mescid-i Aksa” olursa şaşmamak gerekir. Nihai hedefi ise “Arz-ı Mev’ud”dur.  Bu kadar olur mu? Bu kadar çılgınca işlere kalkışırlar mı? Bundan şüphesi olanlar, 1947’den günümüze Filistin toprakları ve nüfusundaki değişime bakıp Siyonist işgali adım adım gösteren meşhur haritayı göz önünde bulundursunlar. İsrail’in bugüne kadar yaptıkları bundan sonraki yapacaklarının garantisidir!

İslam tarihi incelendiğinde görülecektir ki Müslümanlara en büyük düşmanlığı Yahudiler yapmıştır. Tarih boyunca nice zulüm yapmış, fesat ve fitne çıkartmış olan Yahudileri, Kur’an-ı Azimüşşan Müslümanların en şedid düşmanları olarak gösterir. (Maide suresi 82) Velhasıl İsrail aynı İsrail. Onlar işini yapıyor. Peki ya biz?

 

İsrail güçlü değil, biz zayıfız.

İslam tarihinin hiçbir döneminde Kudüs bugünkü kadar yalnızlığa itilmemiştir. Sekiz milyonluk ( Arap vatandaşlar dâhil) İsrail, 1,6 milyar Müslümanın mukaddesatına tecavüz ediyorsa şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz. “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik” diyor Cahit Zarifoğlu. Kudüs adım adım işgal ediliyorsa, İslam coğrafyası tarihinin en trajik dönemini yaşıyorsa bunun asıl suçlusu biziz. Hamasi laflar etmekle, “Kahrolsun İsrail” sloganları ile Kudüs kurtulmuyor.

İsrail gücünü nereden alıyor? Paramparça olmuş bir İslam coğrafyası, vehin hastalığına mübtela olmuş bir ümmet ve bu ümmetin kukla idarecileri… İsrail’in istediği gibi at oynatması, bizim gaflet, acziyet, parçalanmışlık ve ihanetimizin sonucudur.

Şayet bugün Kudüs’e sahip çakamazsak hiçbir kutsalımız garantide olamaz. Mezhep-Meşrep, Cemaat-Tarikat, Şii-Sünni, Türk- Kürt, Arap-Acem… kavgaları bizim enerjimizi tüketti. Ümmetin çocukları yorgun düştü.

Birbiriyle uğraşmaktan, düşmanla uğraşmaya zaman bulamayanlar, tüm güçlerini, enerjilerini birbirine karşı kullananlar Kudüs’ü kurtarabilir mi? “Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar” mı Kudüs’e yardım edecek?

Yemen’de, ambargo uygulayarak, milyonlarca çocuğu açlığa, hastalığa mahkum eden Arabistan mı Filistinli çocuklara umut olacak?

Yoksa tam on yıldır dünyanın en büyük açık hapishanesi olan Gazze’nin hayat damarları olan tünelleri kapatan, sınır kapısına kilit vuran Mısır mı Kudüs için harekete geçecek?

Katar söz konusu olunca askeri operasyonlar dâhil anında somut yaptırımlar alan ama Kudüs’ün başkent ilan edildiği bugünlerde İsrail’e “barış ve kardeşlik” ziyaretinde bulunan Bahreyn mi bir şey yapacak?

İsrail’i kardeş, ABD’yi abi olarak gören Arap generaller mi İsrail’e karşı cihad edecek?

Hamas’ı terör örgütü ilan eden, İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını savunan Suud müftüsü(!), “ Bugün Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” diyen sesi güzel, sarığı geniş ve uzun Kâbe imamı gibi çağımızın “Belam’ı Baura”ları mı ümmeti bilinçlendirecek?

 

            Kudüs’ü kuyuya atanlar, İstanbul’da timsah gözyaşı döküyor.

Bu satırları yazarken henüz İİT, İstanbul’da toplanmamıştı. Sanki “Arap Birliği”, İİT gibi BM’den sonra ikinci büyük uluslararası teşkilatlar, Müslümanların gerçek birlikteliğini engellemek için kurulmuşlardır. Bu teşkilatlar, şimdiye kadar İslam dünyasının hiçbir derdine çare olmamıştır. Adı ne olursa olsun, Batılıların etkisinden uzak, bağımsız bir İslam birliğine acil ihtiyaç vardır.

Siyonist İsrail ve emperyalist ABD’yi cesaretlendiren ümmetin paramparça olması ve onlarla işbirliği içinde olan hain yöneticileridir.  “Açık kalpli mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir” der Hz. Ali. Onlar, sözleriyle bizim yanımızda lakin kılıçlarıyla Siyonistlerin yanındadır. Onlar Siyonist işgali sözde “sert bir şekilde” kınarlar(!) ama “yumuşak” bir yaptırımdan /eylemden içtinap ederler. Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, kürenin üzerine ellerini koyarak “sarı saçlı” dostlarına kurban ederler, sonra İstanbul’a gelip “kardeşimizi kurt yedi” diyerek timsah gözyaşı dökerler.

Her şeyden önce İslam dünyasının üzerine musallat olan bu ihanet şebekelerini iyi tanımalı ve onlardan kurtulmanın yollarını aramalıyız. Sözde bağımsız ama özde batılı efendilerine bağımlı olan bu monarşik rejimlerden kurtulmadan ümmet özgürlüğün havasını teneffüs edemeyecektir. Mekke, Bağdat, Şam, Kahire ve İstanbul özgürleşmeden Kudüs’teki işgal bitmez. Kudüs’e giden yol kendi mahallemizi temizlemekten geçer.

 

 

 

EĞİTİM MESELESİ

Eğitim sistemimizde, II. Mahmut’tan itibaren devrim sayılabilecek birçok değişiklikler yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinde de siyasi iktidarların ilk icraatları Milli Eğitime el atmak ve onda radikal reformlar yapmak olmuştur. Sürekli yeni yöntemlerin denendiği eğitim sistemimiz, yazboz tahtasına dönmüş, gençler adeta bir kobay gibi kullanılmıştır. Eğitimi eğitimcilere bırakamayacak kadar ciddiye alan(!) siyasiler, her gün yeni sürpriz paketlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bugün, bütçede aslan payı eğitime ayrılmış, büyük yatırımlar yapılmış, okullar fiziki imkânlar açısından ideal denebilecek seviyelere yaklaştırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ilim tahsil edip diploma almayı hak eden gençlerimiz, bilgi, bilinç, düşünce, kültür, dil, edep ve ahlak açısından iflasın eşiğine gelmiştir. Üniversite mezunu olduğu halde, ahlak fukarası cahiller ordusu ile karşı karşıyayız.

Yürürlükteki sistem adeta gençlerin düşünce melekelerini hadım ediyor, onları birer robot haline getiriyor. Ezberciliğe dayalı, düşünme ve araştırmadan uzak resmi eğitim sistemi cehaletin kaynağı olmuştur. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” tespitini haklı çıkarırcasına, anaokulundan itibaren bu çarkın içine giren tertemiz çocuklar, mezun olduklarında tanınmaz hale gelmektedirler.

Mevcut okullarımız, eğitim ve öğretim yuvaları olmaktan ziyade diploma dağıtılan zorunlu kurumlara dönüşmüştür. Şimdiye kadar hakikate âşık olanlar, bir ibadet bilinciyle bilginin peşinde koşarlardı. Modern eğitimde ise bilgi, değer değil çıkar esasına dayalıdır. Bilgi; mal, makam mevki kazanmak için basit bir araçtan başka bir şey değildir. Bilginin değeri köprüyü geçene kadardır. Köprüyü (sınavı) geçtikten sonra bilginin hiçbir kıymeti yoktur. Sene sonunda girdiğim bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını yırtmış, sınıfı kâğıttan bir çöplüğe çevirmişlerdi. Artık onlara ihtiyaçları yoktu!

Öğrenciler, zorunlu olarak sınıfları doldurmakta, öğretmen de zorunlu olarak mesleğini icra etmektedir! Adeta okullar modern bakımevlerine, öğretmenlerde saygınlığını yitiren ücretli bakıcılara dönüşmüştür.

Laik eğitim

Modern eğitim düalist bir mantık üzerine kuruludur. “Hoca camide” anlayışıyla okul ve cami, bilgi ve bilinç, akıl ve kalp, madde ile mana birbirinden ayrılarak hakikate götüren yollar parçalandı. Bilgi ahlaktan koparılınca “okumuş ama adam olamamış” diye tarif edilen kitap yüklü merkepler çoğalmıştır. “el- Âlim” olan Allah ile irtibatı koparılan bilgi, insanlığın hayrına değil, menfaatine kurban edilmiştir. Allah’tan uzaklaşan bilgi ahlaktan da uzaklaşmıştır. Kutsal olanla bağını koparan bilgi, insanlığın hayrından çok zararı için kullanılmıştır. Kuzey Kore ile gündeme gelen nükleer bomba veya hidrojen bomba gibi kitle imha silahlarını icat eden akıl, vahiyle bağını koparan akıldır. Bu ölümcül silahların mucitleri, “okumuş” çocuklardır. Silah tüccarları, üniversitelerdeki fizik, kimya profesörleriyle birlikte çalışmaktadırlar. İmansız bir bilgi, insanoğlunu uçurumun kenarına getirmiştir. Vahiyle barışık akıl, yeryüzünü imar için çaba sarf ederken, vahiyle bağını koparan akıl, daha fazla kazanma hırsıyla, yeryüzünü ifsad etmektedir.

İlk inen vahyin “oku” ile başladığı doğru ama eksiktir. Kur’an “Rabbinin adıyla oku!” diyor. Dolayısıyla besmelesiz, Kur’an’dan uzak bir okuma, insanlığa hayır getirmeyecektir.

Eğitim alarm veriyor

Mevcut iktidarın, başarısız olduğu konuların başında eğitim gelmektedir. “Yeni müfredat”ın soruna ne kadar merhem olacağını göreceğiz. Fakat 15 yıldan fazla iktidarda olan Ak Parti, özellikle milli eğitimde, radikal, köklü kararlar almaktan çekiniyor. Hala savunmacı bir refleksle hareket ediyor. Bir gazete manşeti, sosyal medyadaki bir haber, hükümeti aldığı karardan geri adım attırabiliyor.

Eğitim camiasına uzun yıllarını vermiş birisi olarak gördüğüm manzara beni gelecekle ilgili derin kaygılara sevk ediyor. Geleceğin büyükleri olacak gençlere baktıkça üzerime karabasanlar çöküyor. Biraz düşündükçe, milletin geleceği adına, kaygılanıyor, üzülüyorum. 1 milyon öğretmen,18 milyon öğrenci, 80 milyarlık bütçesiyle hayati öneme haiz milli eğitim sistemi alarm veriyor.

15 Temmuz kalkışmasından sonra, eğitim çalışmalarını merkezine almış bütün cemaatler, sivil, özgün ve özgür oluşumlar, ciddi bir güven kaybına uğradı. Büyük küçük her bir cemiyetin ileride FETÖ gibi olma ihtimalini dillendiren kimi çevreler, toptancı bir yaklaşımla tüm cemaatleri aynı kefeye koyarak, onları öcü gibi göstermeye çalışmaktadır. Hayat boşluk kabul etmeyeceğinden dolayı devlet erki gönüllü teşekküllerin rolünü devraldı. Nerdeyse klasik cemaat çalışmalarını devlet kurumları yapmaya kalkışmaktadır. Mevcut devlet aklı, kendisini iki seçenek arasına sıkıştırmış vaziyette: Ya elimizden kayıp giden bir nesil ya da FETÖ gibi olma riskini taşıyan yapılar!

Gençlik, gün geçtikçe nihilizm, ateizm ve deizme doğru sürüklenmektedir. Hiçbir mefkûresi, ideali, kutsalı olmayan, sorumluluk almaktan korkan, anı yaşamaya çalışan, bohemce bir hayatı tercih eden, heva ve hevesini her şeyden üstün tutan bir nesil var karşımızda. Geliyorum diyen bu büyük tehlikeye karşı siyasetçiler, “dindar nesil” projesini gündeme getirdiler. Bundan mütevellit İHL, Kuran Kursu, gençlik merkezleri gibi resmi ya da yarı resmi kurumları ve buralarda eğitim verecek kadroların sayısını artırdılar. Her ile üniversite, liselerin zorunlu hale gelmesi, anaokulunu teşvik hatta zorunlu yapma, eğitime yapılan devasa yatırımlar da bu amaca matuf adımlar olarak görülmektedir.

Esasen insan eğitimi, akıldan önce kalplere nüfuz etmekle mümkündür. Devletin resmi ve soğuk yüzüyle kalplerde bir devrim gerçekleştirmek muhaldir. Hatta tam aksi bir sonuç doğurur bu. Çünkü tarih boyunca kitleler, gücü elinde bulunduranlara karşı hep şüpheyle bakmışlardır ve yukarıdan aşağıya doğru kendilerine dikte edilen ideolojilere, inançlara mesafeli olmuşlardır. Gerçi bunda da haksız sayılmazlar. Çünkü güç sahipleri, ellerindeki geniş imkânları kullanarak, toplumu istedikleri gibi dizayn etmeye yeltenmişlerdir. On yılda on beş milyon genç yarattığını iddia edenler bu mantıkla hareket etmişlerdi.

Öyleyse gerçek bir eğitim devrimi nasıl gerçekleşebilir? Gözümüzün önünde, elimizden avucumuzdan kayıp giden bir gençlik için neler yapabiliriz?

Atanmış değil, adanmış öğretmen

Her şeyden önce meseleye yaklaşış biçimimizi değiştirmeliyiz. Eğitim ve öğretimi bir meslek sorunu olarak ele alamayız. Çünkü öğretmenlik, mesleklerden bir meslek değildir.  “Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime” diyordu Cemil Meriç yıllar önce. Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı. “Bari öğretmen olayım” diyerek KPSS puanıyla kerhen atanan, bu mesleği geçim kapısı olarak gören, okula işyeri, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir zihniyetteki kadroyla ne yapabiliriz ki?

Maarif meselesine her şeyden önce bir dava bilinciyle yaklaşılmalıdır. Eğitim ve öğretim her şeyden önce peygamberlerin yoludur. Dert ve dava adamlarının işidir. Bir insanın hidayetini, üzerine güneş doğan her şeyden daha üstün tutan vakıf insanlarına ihtiyaç vardır. Öncelikli hesabı dünyevi ikbal olmayan, asıl ücretini yalnız Allah’tan ümit eden, bundan dolayı da mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz çalışan, dava ve davet önderleri olmalı. Toplumun yeniden ihya ve inşası, nitelikli bireylerin yetişmesi, ilmin ve âlimin hak ettiği değeri bulması ancak bu yola kendini adamış gönül erleriyle mümkün olur.

Her öğretmen esas itibariyle “usvetun hasene” olmalıdır. Kulağa değil gözlere hitap edecek rol modellere ihtiyaç duyulmaktadır. Gençler duyduklarından çok gördüklerinden etkilenir. Sözleriyle eylemleri tezatlık teşkil edenlerin inandırıcılığı yoktur. Bu nedenle öğretmen atamalarında tek ölçünün KPSS olması yeterli değildir. Buna ilaveten başka kriterlerde olmalıdır.

Okullar, resmi ideolojinin dayatıldığı ve devlete kurşun askerlerin yetiştirildiği kışlalar ya da gençlerin bireysel farklılıklarının törpülenerek hepsinin aynı standarda geldiği fabrikalar değildir. İdeoloji dayatmak devletin vazifesi değildir. Farklı fikirlerin varlığı bir toplum için zenginliktir. Bundan dolayı zorunlu eğitim başlı başına bir zorbalıktır. Devlet, zorunlu eğitimi, sadece okuma yazma öğretmekle sınırlamalıdır. Daha sonra her öğrenciyi ilgi ve istidadına göre yönlendirecek iyi bir rehberlik hizmeti olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim öğretim yılının, tüm öğrencilerimize, eğitimcilerimize ve milletimize hayırlar getirmesini diliyorum.

KUDÜS ÜMMETİN AYNASIDIR

Kudüs, sınırlarını aşan bir şehirdir. Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinliler veya Araplarla sınırlı değildir. Bu mesele bir ırk ya da toprak meselesi değildir. Mescid-i Aksa da sadece namaz kılınan bir mekân değildir.

Buraya el-Kudsu’ş-Şerif denmiştir. Çünkü burası, isra ve miraç mucizelerine şahitlik eden Beytül’ Makdis’in de içinde bulunduğu, Kur’an’da taziz edilen, peygamberler diyarı Arzu’l Mubâreke’dir. Kuranda adı geçen birçok peygamber ya burada yaşamış ya da yolu bir şekilde buraya düşmüştür.

Bu kadim şehri ziyaret edenler, onun her yerinde nebiler kervanından bir hatıra görecek, onların kokusunu hissedeceklerdir. Onun sokaklarında dolaşırken, tevhid önderleri olan peygamberlerin çetin mücadeleleri gözünüzün önünde canlanır. Tarih boyunca hak batıl mücadelesine sahne olmuş bu şehirde, sadece aktörlerin değiştiğini, tevhid şirk mücadelesinin ise bütün şiddetiyle devam ettiğini göreceksiniz. Kur’an’da müminlere en şedid toplum olarak gösterilen Ben-i İsrail’in ihanetlerini, zulümlerini bir kez daha okuyacaksınız Kudüs surları içinde. Kutsal kitabı tahrif edenlerin Kutsal şehri nasıl tahrip ettiğine, kendilerini Tanrının sevgili kulları olarak görenlerin Tanrının diğer kullarına ne zulümler yaptıklarına şahitlik edeceksiniz.

Kudüs Müslümanların şifresidir.

Kudüs söz konusu olunca dünya Müslümanlarının kalpleri daha hızlı atar. Yürekler kıpır kıpır olur. Çünkü Kudüs bir sevdadır ve ümmetin şifresidir, aynasıdır. O bizim vicdanımızdır, gönül yaramızdır. Göz bebeğimiz, utancımızdır. Oraya atılan her mermi ve her gaz bombası aslında bizim gözümüzü kör ediyor. Ona bakınca kendimizi görürüz. İslam dünyasının fotoğrafı Kudüs penceresinden daha net görünür. O mahzunsa ümmet mahzun, o mesrursa ümmet mesrur olur. O tebessüm ederse ümmet de tebessüm eder, o ağlarsa ümmet acılara gark olur. Kudüs’ün kaderi ümmetin kaderidir. O, bize bizi anlatır. Kudüs’e bakıp kendimizi ve ümmetin halini muhasebe ederiz.

Kudüs’ün özgürlüğü

Kudüs için tarihte büyük mücadeleler yapılmış ve bu kutsal şehir birçok kez el değiştirmiştir. Son olarak Kudüs, 1917’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle önce İngilizlerce ve daha sonra da bölgeye dışarıdan getirilip yerleştirilen Yahudilerce işgal edilmiştir. Bu işgal, dünyadaki güç odaklarının onay ve desteğiyle genişleyerek devam etmektedir. Bu günlerde ise işgalin 100. Yıldönümünde Siyonistler yeni provokasyonlara imza atmaktadır. Sanki İslam dünyasına el ense çekerek onların gücünü ve tepkisini test etmektedir.

İsra suresinde, İsrail oğullarının bu topraklarda iki defa fesat çıkarttıkları ve her seferinde üzerlerine güçlü kulların gönderilip onların cezalandırıldığı haber verilir. Yüce Allah, tekrar taşkınlık yaparlarsa onları zelil edecek güçlü kullarını tekrar göndereceğini belirtir. Bugün İsrailoğulları, taşkınlıkta zirve yaptıklarına göre, Rabbimizin vaad ettiği güçlü kullar nerede? Talut ve ordusu ne zaman gelecek?  Kudüs ne zaman özgürlüğüne kavuşacak?

Gerçekçi olmak gerekirse, İslam Dünyasının bugünkü haliyle kural koyacak durumu olmadığı için yakın bir zamanda Kudüs’ü kurtaracak gücü de yoktur. Hatta İslam Dünyası diye bir dünya kalmamıştır. Sadece işgalcilerin kuklası olan ihanet şebekelerinin baskısı altında yaşam mücadelesi veren Müslüman toplumlar vardır. İslam ülkeleri, Kudüs davasını çoktan satmış gözüküyor. Dolayısıyla Kudüs, bir süre daha, hepimizi kahretmeye devam edecektir.

Şapkayı önümüze koyup düşünecek olursak Cahit Zarifoğlu’nun şu mısraları akla geliyor “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler, / Biz savaşı kendimizde kaybettik kendimizde kaybettik”. Aslında İsrail güçlü değil, biz zayıfız. Kudüs’te yaşananlar, kendi elimizle yaptıklarımızın neticesidir. Kimse kendini masum sanmasın.

Kudüs Haçlıların işgali altındayken, Sultan Selahaddin’in adeta mecnun gibi dolaştığı; yemeği ve uyumayı unuttuğu; gülmeyi kendine yasakladığını kaydeder tarihçiler. Selahaddin Eyyubi’den, Kudüs’ü Haçlılardan geri almak için harekete geçmesi istendiğinde, sabah namazında camilerin boş olduğunu görünce beklemiş ne zaman ki sabah vakti camilerin Cuma namazları gibi dolduğunu görmüş o zaman fethe karar vermiştir ki bu bize Kudüs’ün anahtarını gösterir.

Dünya nehrinden kana kana içenler, düşmanı görünce ölü gözlerle bakıp evlerine, işlerine dönenler, kalplerinde vehin hastalığı ( dünya sevgisi, ölüm korkusu) olanlar Kudüs için umut olamaz. “Bir ruh bid dem nefdike ya aksa” sözü, slogan olmaktan öte geçmedikçe Kudüs kurtulamaz.

Kudüs’ün menfaatini, derneğimizin, cemaatimizin, partimizin menfaatinin önüne geçirmedikçe Filistin bayrağı elimizde sadece aksesuar olarak kalacak ama günahlarımızın üstünü örtmeye yetmeyecektir. Timsah gözyaşları içinde kendimizi ve başkalarını aldatmaya, oyalamaya ve de duyarlılıklarını sömürmeye devam edeceğiz öyle mi? Kutsal olan her şeyde olduğu gibi Kudüs de dünyevi çıkarlara meze olmaktan kurtulamayacak mı?

Siyonistlerin Kudüs ortak paydasında birleşip güçlenmesi ümmetin parçalanmışlığının sonucudur. Mescid-i Aksa’daki son yaşananları protesto etmek için aynı meydanda bir mikrofon etrafında bile bir araya gelmeyi beceremeyenlerin birlik- beraberlik, kardeşlik çağrısı yapmaları sahici değildir. Kudüs bizi bir araya getiremiyorsa ancak mahşerde bir araya geliriz ama o günün hesabı çetin olur. Milli, mezhebi, meşrebi taassubun esiri olmuş kitleler Kudüs surlarının içine giremezler.

Biz özümüzde olanı değiştirirsek Allah da bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirecektir. Önce içimizdeki milliyetçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, particilik vs. putlarını kıralım gerisi kolay. Calut güçlü gözükür ta ki Talut çıkana kadar. İnanıyorum ki bir gün Talut ve askerleri yine çıkacak ve sapan taşları füzeleri yenecektir. Çünkü karanlık aydınlığın yokluğundandır. Hak gelince batıl zail olur ve batıl zaten yok olmaya mahkûmdur. “Nice az topluluklar vardır ki kendilerinden çok daha kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir Allah’ın izniyle.

Asurlular ve Bâbilliler Kudüs’ü işgal ettikleri zaman oradaki Yahudilerin kimisini öldürmüş bir kısmını da esir olarak Babil’e sürgün etmişler. Tevrat’ta yer alan rivâyete göre, Babil’deki Yahudiler   “Eğer seni unutursam, ey Kudüs! Sağ elim hünerini unutsun. Dilim damağıma yapışsın, eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüksek sevincimin üstünde tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” diye ağıtlar yakmışlar.

 

Ey Kudüs sevdalıları! Böyle bir dua etmeye cesaretiniz var mı? Ne zaman ki bizde bu duyarlılık oluşur, bu duaya gönülden “amin” deriz işte o zaman Kudüs’e doğru yola çıkabiliriz!

 

 

 

 

MESCİD-İ AKSA BİZİMDİR

“Ortadoğu Baharı” ile başlayan iyimserlik rüzgârı, Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesiyle zirveye çıkmıştı. Açıkçası o günlerde hızla gelişen bu olumlu hava, içten içe bir tedirginlik uyandırdı ve maalesef korkulan oldu. “Ortadoğu Baharı”, kışa döndü.

Bugün, İslam dünyası tarihinin en zor, en karanlık, en umutsuz ve en yalnız dönemini yaşıyor. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya birçok İslam ülkesi ihanet ve işgallere maruz kalmıştır. Mezhepçilik ve milliyetçilik hastalığı yayıldı, ümmet bilinci zaafa uğradı. Bölünme ve ayrışmalar neticesinde gücümüz gitti, birliğimiz ve düzenimiz bozuldu. Yüce Allah’ın kardeş olarak ilan ettiği ümmet, birbirine düştü, kardeşkanı akıttı. Öyle ki birbirleriyle uğraşmaktan asıl düşmanla uğraşmaya zaman bile bulamadılar. Çünkü “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar” diyordu Selahaddin Eyyubi.

Ümmetin içine bir hançer gibi saplanan İsrail ise kurulduğundan beri en rahat dönemini, altın devrini, yaşıyor. Rüzgâr onlardan yana esiyor. Çünkü artık kendisini rahatsız edecek hiçbir güç görünmüyor! Müslümanları hal-i pür melali Siyonizm’e güç veriyor.

DAEŞ sorunu, Rakka – Musul operasyonları, Suriye’nin paylaşım hesapları, Katar krizi kısaca bölgedeki bütün gelişmeleri İsrail’in sinsi hedeflerinden bağımsız okumak eksik olacaktır.

Washington, Tel Aviv ve Riyad arasında oluşturulan şeytan üçgeni, önümüzdeki günlerde daha büyük ihanet ve katliamlara imza atacak gibi görünüyor. “Her şey İsrail için!” sloganıyla kurgulanan bu üçgenin hedefi; uzun menzilli balistik füzelere ve nükleer silahlara erişmeye çalıştığı düşünülen İran ve direniş hareketleri olan İhvanı Müslimin ve Hamas. İşgalci İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını tehdit eden kim varsa bertaraf edilmek isteniyor. Suud önderliğindeki Körfez rejimleri ABD tarafından İran’a karşı silahlandırılıp desteklenirken, İslami hareketleri finanse eden Katar, abluka altına alınmak isteniyor.

 

SİYONİST, SESSİZ VE DERİNDEN ÇALIŞIYOR

Irak ve Suriye’de yaşanan işgal ve iç savaş, son olarak Katar krizi dikkatleri o bölgelere toplarken; İsrail, gündeme gelmemenin avantajını kullanıyor, sessiz ve sinsi hedeflerine adım adım ilerliyor.

Bugün Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa, hiç olmadığı kadar mahzun, mazlum ve yalnızdır. İsrail, bir taraftan kendi güvenliği için Ortadoğu’da yeni “devletçikler” oluşturmaya çalışırken, öte taraftan da Müslümanların kutsal mekânlarına pervasızca saldırıyor. Bir gün Mescid-i Aksa’nın kapılarını ibadete kapatıyor, bir gün ise ezanı kafası estiğinde susturuyor.

İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi katletmiş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı.

İşgalci İsrail güçleri, 3 gün ibadete kapalı tuttuğu Harem-i Şerif’in iki kapısını açmış ve kapılara metal arama dedektörleri yerleştirmişti. “Metal arama dedektörleri” uygulamasına karşı çıkarak toplanan yüzlerce Filistinli, gün boyu vakit namazlarını Aksa surlarının dışında kılmaya devam etmişti.

İşgalci İsrail güçleri, Mescid-i Aksa’nın kapılarına kurulan elektronik metal arama dedektörü uygulamasını protesto etmek amacıyla yatsı namazını Aslanlı Kapısı’nın yakınında kılan Filistinlilere müdahale etti. İşgalci İsrail güçlerinin aşırı güç kullanarak dağıtmaya çalıştığı cemaatte bulunan Kudüs Yüksek İslam Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh İkrime Sabri de plastik mermiyle yaralandı.

ADIM ADIM İŞGAL

İşgalci İsrail’in Mescid-i Aksa’yı önce kapatması, daha sonra kapılara elektronik dedektörler yerleştirerek girişlere kısıtlamalar getirmesi, Aksa’nın statüsünü değiştirmeye, zaman ve mekân olarak bölmeye çalıştığı şeklinde değerlendiren uzmanlar, dedektör ve kamera uygulaması isteğindeki asıl hedefin güvenlik değil siyasi olduğunu belirtiyor. Böylece Filistinlilerin girişlerini kısıtlamak ve cemaat sayısını düşürmek istiyorlar.

Ayrıca İsrail, Aksa’yı Ürdün’e bağlı Vakıflar İdaresi’nin kontrolü altından çıkarmak istiyor. Vakıflar İdaresi’nin tüm yetkilerini kaldırarak, Aksa içindeki görevlileri, korumaları ve tüm alanı kontrol etmeyi amaçlıyor.

 

Hz. İBRAHİM CAMİSİ GİBİ MESCİDİ AKSA

1994 Şubatında gerçekleşen “Kanlı Cuma” bahanesiyle 9 ay Müslümanlara kapalı kalan İbrahim Cami, tekrar açıldığında yarısından fazlası Sinagog olarak Yahudilere tahsis edilmişti.

 

2016 Şubat tatilinde el-Halil’deki İbrahim Camisi’ni ziyaret etmiştim. Yoğun güvenlik önlemleri dikkatimi çekti. Sanki F tipi ceza evine girer gibi dedektörler, çelik turnikeleri geçtikten sonra tam donanımlı silahlanmış Siyonist askerlerin aşağılayıcı bakışları arasında Hz. İbrahim ve ehli beytine ev sahipliği yapan kadim camiye girebildik. Tarihi camiyi basit bir paravanla ortan ayırmışlar, mihrab kısmını Müslümanlara bırakıp diğer tarafı Sinagog olarak tahsis etmişler. İki rekat namaz kıldıktan sonra Kuran okumak için halka oluşturduk. Rehberimiz, Kuran okurken sesimi yükseltmemem hususunda beni uyardı. Çünkü paravan arkasından sesimi duyan Yahudiler duvarlara vurarak tacizde bulunuyorlardı.

İsrail, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u bağrında barındıran el-Halil kentindeki İbrahim Camisi’nde uyguladığını Aksa’da da uygulamaya çalışmaktadır.

 

MESCİD-İ AKSA’NIN ÖNEMİ

Rabbimiz İsra suresinde Mescid-i Aksa ve etrafını mübarek kıldığını belirtiyor. Resulullah (SAV), yolculuğun yapıldığı üç mescidden birisinin Mescid-i Aksa olduğunu bildirir. Müslümanların ilk kıblesi, Resulullah’ın isra ve miraç mucizelerini gerçekleştirdiği, birçok peygamberin hatırasını barındıran kutsal mekândır burası.

Kudüs, şehirlerden bir şehir, Mescid-i Aksa da mescidlerden bir mescid değildir sadece. Kudüs bir semboldür. Tarihte Kudüs’e hakim olan dünyaya da hakim olmuştur. Müslümanlar bu topraklarda mahzun olunca dünyada da mazlum olmuştur. Kudüs tam anlamıyla özgürleşmeden Müslümanların özgürlüğünden söz edilemez. Çünkü Kudüs’ün özgürlüğü ümmetin özgürlüğüdür.

Kudüs’ün ümmet üzerindeki psikolojik etkisi büyüktür. Kudüs ve Filistin meselesi sadece Arapların meselesi değildir. Kudüs, kuru bir toprak davası değildir. Kudüs, ümmetin ortak değeridir. Kudüs bizimdir. Kudüs, Mekke, Medine, Kahire, Şam, Tahran, İstanbul kardeş şehirlerdir. Kardeş, kardeşi düşmana teslim etmez.

Kudüs, maazallah, düşerse hiçbir şehrimiz emniyette olamaz. Velhasıl İstanbul’un savunması Kudüs’ten başlar. Türkiye’yi idare edenler bunu iyi idrak etmeli ve İsrail ile yapılacak her türlü normalleşmenin ayağımıza sıkılan kurşun olduğunun farkında olmalıdır. 15 Temmuz hain darbe girişimi için gösterdiğimiz haklı tepkiyi, Kudüs’te yapılmak istenen darbeye karşı da göstermeliyiz. Bunların arasındaki benzerliği görmemek büyük bir gaflettir.

“Kudüs işgal altındayken ben nasıl gülebilirim ki?” diyen Selahaddince bir ruhla dirilmeli, safları sıklaştırmalı, mevzileri muhkemleştirmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AK PARTİ’DEN AKP’YE

16 Nisan referandum sonuçlarını, her kesim kendi zaviyesinden değerlendirmektedir. Beklentilerin yaklaşık 10 puan altında oy alan AK Parti, “1-0 olsun bizim olsun” havasında moral bozmamaya çalışıyor. Hâlbuki bu sonuç, “yıkılmadık ayaktayız” mantığıyla geçiştirilemez. Partinin ve ülkenin geleceği açısından sonuçları sağlıklı değerlendirmek gerekir.

Bu konuda MHP günah keçisi olarak görülüp, faturanın tamamı onlara çıkartılamaz. MHP’yi suçlamak kolay fakat özeleştiri yapıp gerçeklerin acı yüzüyle karşılaşmak ise can sıkıcıdır.

Bu sonuç, halkımızın ekonomik ve siyasal istikrarı önemsemesine rağmen alınmıştır.  Çünkü toplum, “hayır” çıkması halinde geleceğin belirsizleşeceğini ve karmaşa ortamına sürükleneceğini düşünmektedir.

Başbakan Yıldırım, seçimden hemen sonra bütün il başkanlarını Ankara’ya çağırarak onlarla durum değerlendirmesi yapmış ve her birinden il il, ilçe ilçe rapor istemiştir. Muhtemelen onlar da en kısa zamanda bölgeleriyle ilgili geçmişi de kapsayan istatiksel veriler, grafikler, yorumlar vs. içeren kalın klasörlerle geri döneceklerdir. Şahsen ben siyaset uzmanı değilim. Seçim sonuçlarıyla ilgili derin(!) analizler yapamam ama sadece bugün yaşadığım ve şahit olduğum iki olaydan çıkartacağım sonuçları paylaşmak isterim.

Dün, çok sevdiğim yakın bir dostumun kızları, FETÖ operasyonları çerçevesinde gözaltına alındılar. Küçük olan kız Gebze İHL’den benim çok değer verdiğim bir öğrencimdi. Terörle mücadeleden gelip evden almışlar, nezarethanedeki sorgulamadan sonra serbest bırakmışlar. İHL’de öğrenciyken malum yapının bir derneğine üye olma suçundan(!) dolayı bu durumla karşılaşmış. Ablasına gelince, iki hafta önce düğün yapmıştı. Ben hayatımda öyle kalabalık düğün gördüğümü hatırlamıyorum. Belli ki hatırı sayılır bir aile. Öğrendiğim kadarıyla bylock nedeniyle terörle mücadelede kızımız. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada tutukluluğu hala devam ediyordu. Çünkü telefonunda bylock bulunduranlar en hafifinden “terör örgütüne üye olmakla” yargılanıyorlar.

Bu hadiseyi konjonktürel durumdan uzak sağlıklı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım. Bundan çok değil, daha 2-3 sene önce el üstünde tutulan, bütün devlet erkânı tarafından desteklenen bir yapının ev ya da yurtlarında öğrenci olduğunuzu düşünün. “Abla” veya “Abi’niz olarak bildiğiniz kişi, size “haberleşmek” maksadıyla, ilerde başınıza belaya sokacak, bir program veriyor. Tıpkı şu anda birçoğumuzun üye olduğu whatsap gurupları gibi. 17 – 25 Aralık veya 15 Temmuz’dan sonra bütün ilişkinizi kestiğiniz bu meşum yapıdan dolayı, kiminizin memuriyetine son veriliyor, kiminiz tutuklanıyor. Böyle bir adalet anlayışı hakkında ne düşünürsünüz? Bunun maşeri vicdandaki yankısı ne olur?

Sözünü ettiğimiz aile, mahallenin (Beylikbağı) en sevilen, en güvenilen ailelerinden. Bu mahalle son halkoylamasında %80,5 “evet” çıkardı. AK Partinin oy kaybını ve ilerde olacağı öngörülen kayıpları bir de bu pencereden değerlendirmekte fayda var. Hayatında polisle bir kez olsun karşılaşmamış bu genç kızlar, yaşadıkları bu elim hadiseyi ömür boyu unutmaz ve unutturmaz. Buna tanık olan ailesi, akrabaları ve çevresi, ismi ADALET olarak başlayan bir parti hakkında bundan sonra ne düşünür? Anadolu insanındaki derin kırılma tam da burada başlıyor. Oy kayıpları tahlil edilirken bu ve benzeri mağduriyetler dikkate alınıyor mu acaba?

Oy kaybının dışında daha da önemlisi güven kaybıdır. Yeni neslin hızla inancımızdan, kültürümüzden uzaklaştığı, geleceğimiz olan gençlerimizin nihilizme, deizme, ateizme doğru kaydığı, post modern olarak ifade edilen kültürün yaygınlaştığı bu zamanda, toplumun ıslahı ve yeniden inşası için eğitim, kültür, davet çalışması yapan vakıf, dernek gibi kuruluşlara bundan sonra kim güvenir? Çocuklarının geleceğini düşünen ebeveynler, onları bu tür çalışma yapan yerlere daha gönderir mi?  “Dindar Nesil” projesi, resmi ya da yarı resmi kurum ve kuruluşlarla ne kadar sahici olabilir? Bu kurumları geçim kapısı ya da bir yerlere ulaşmak için görenler, toplumun dindarlaşmasına katkı sağlayacağına inanıyor musunuz? İHL, Kur’an Kursu veya kısmen sivil kısmen resmi, gösterişli dernek veya vakıfların sayısını artırmak da bizi kandırmasın. Görünen içi boş büyük bir balon, süslü, ışıklı tabeladır sadece.

Son seçimlerde sandık başkanı olan bir arkadaşım, sabah gelen sandık kurulu üyelerinden birisini, alkol koktuğu gerekçesiyle uyarır. Daha sonra bu üyenin AK Parti’den olduğunu öğrenince şaşırır.

Benzeri örnekler fazlasıyla mevcut. Artık AK Parti teşkilatlarında, dava bilincinden uzak, birbirine güvenmeyen, ihale almada yarışan, lüks arabalara binen, pahalı mekânlara takılan, namaz gibi temel ibadetleri umursamayan insanlar boy gösteriyor. Hayata bakışı, yaşam tarzı, giyim kuşamı bize, bizim değerlerimize yabancı kadrolar ön planda. Bir zamanlar eleştirdiğimiz insanlara benzer olduk. Asıl yenilgi buradadır. “Savaş ölünce değil düşmanına benzeyince kaybedilir” derken Aliya buna dikkat çekiyordu.

Bu millet Tayyip Bey’i kendinden gördüğü için sevdi ve kesintisiz ona destek verdi. Yıllarca ezilmiş, bir kenara itilmiş Anadolu insanı,Tayyip Bey’in şahsında kendine geldi. Halka yukarıdan bakan, milletin meselelerine sahip çıkmayan, kendi menfaatini milletin menfaatinin önüne geçirenleri bu toplum affetmez. AK Parti önce AKP’lilerden kurtulmalı ve teşkilatlarında ciddi bir ıslahat yapmalıdır. Bu millet sanıldığından daha da uyanık. Sessiz atın çiftesi sert olur. Önce kötü gördüğü şeylere göz yummuş gibi yapar ama zamanı gelince kendisine yabancı olanlara gerekli dersi verir.

Teşkilatın içinde olmadığım halde niçin bunları yazıyorum? Sana ne? Diyenlere şunu hatırlatmak isterim: Tayyip Erdoğan, bir parti lideri olmaktan öte anlam ifade eder. Kabul etsek de etmesek de Tayyip Erdoğan, bütün dünyada “İslam’ın izzeti, mazlumların sesi” olarak görülüyor. İçimizdeki ve dışımızdaki bütün şer odakları, Tayyip Bey’e saldırırken aslında onlar Tayyip Bey’in şahsında İslam’la savaşıyorlar. Batılı emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri, uzun yıllardan sonra ilk kez onurlu bir duruş sergileyen, onlara “one minute” diyen bir Müslüman şahsiyetle karşılaştılar. Hazımsızlıkları, öfkeleri bundandır. Tayyip Bey, toprakları işgale ve ihanetlere uğramış mazlumların ümididir. Kendini “Reisçi” olarak tanıtanlar bunun ne kadar farkında bilemem. Ama AK Parti, AKP’lilere bırakılamayacak kadar önemlidir. Çünkü AK Parti ve Tayyip Bey’in geleceği tüm ümmeti yakından ilgilendiriyor.

HALK (LAR) IN OYLAMASI

Son günlerde Batı da yükselen İslam ve Türkiye düşmanlığını doğru okumak gerekir.16 Nisan seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye karşıtı tavırları ibretliktir. AB yetkilileri, diplomasinin dilini, siyasi nezaket kurallarını hiçe sayarak, demeçler vermekte, sanki ülkemizdeki bir siyasi parti gibi hareket etmektedirler. Ellerinden gelse Kazlıçeşme’de “Hayır” mitingi yapacaklar! Hükümet temsilcilerine kapalı mekânlarda dahi söz hakkı vermeyen bu ülkeler, başta PKK olmak üzere Türkiye karşıtı bütün terör örgütlerine sokaklarını açıp miting ve propaganda yaptırmaktadırlar. Hatta İsviçre parlamento binası önünde Cumhurbaşkanımıza tehdit pankartı açabilecek kadar ileri gitmişlerdir.

Nedir bunların Türkiye ve Tayyip Erdoğan düşmanlığı? Neden Türkiye’deki seçimlere bu kadar müdahil olabiliyorlar? Kendi ülkelerindeki seçimlere göstermedikleri ilgi ve alakayı niçin bizim ülkemizdeki seçimlere gösteriyorlar? Neden bütün Avrupa Türkiye’ye karşı adeta bir “Haçlı Seferi” başlattı?

Aslında mesele seçim ve Tayyip Erdoğan meselesi değildir. Tayyip Bey sadece bir sembol olmuştur burada. Meselenin özü şudur: Batı dünyasına karşı bu ülkede, yaklaşık iki asır sonra, ilk defa “yeter artık” denilmiştir. İlk kez onlara “one minute” deme cüretinde bulunulmuştur. Türkiye bugün Batılılar karşısında sürekli azarlanan, tek ayak üzerinde bekletilen bir “talebe” psikolojisinden kurtulma mücadelesi veriyor. Artık bu ülkenin geleceği Londra’da, Brüksel’de, Washington’da yazılmayacaktır. Bu bir var oluş sürecidir. İçimizdeki ve dışımızdaki vesayet odaklarından kurtulma mücadelesidir. “Kurtuluş Savaşı” daha yeni başlamıştır.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu topraklar, dünyanın en stratejik en önemli merkezi yerleridir. Müslümanların yaşadığı bu coğrafyaya tarihte kim hâkim olmuşsa, dünyaya da onlar yön vermiştir. Bundan dolayı emperyalist devletler, Müslümanların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesine müsaade etme niyetinde değiller. Bu topraklarda söz sahibi olmamızı, kontrolü ele geçirmemizi istemiyorlar. Onlar, demokrasi denilen ”halkların kendi kendilerini yönetmesini”  bize fazlasıyla lüks bulurlar.  Batıda demokratik rejimleri savunurken, İslam dünyasında darbeleri, baas rejimlerini ve ipini ellerinde tuttukları tek partili sistemleri desteklemeleri bundandır.

Güçlü bir İslam ülkesi onların emellerine aykırıdır. Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilirse, bu coğrafyayı rahatlıkla istila edemeyeceklerini biliyorlar. Türkiye teslim alınmadan Suriye ve Irak’ta istedikleri sınırları çizemeyeceklerdir. Bölgeyi kafalarına göre, parçalayıp paylaşamayacaklar! Hep birlikte Türkiye’ye saldırmalarının asıl nedeni budur.

Öte taraftan kendi aralarında birlik olup güçlerini birleştirme gayreti içindeyken İslam dünyasının içine mezhep ve etnik ayrımcılığa dayalı fitne tohumları ekmektedirler. Müslümanların, ümmet bilincinden uzak, mezhepçi, ulusalcı, bağnaz din anlayışları, bu fitne tohumlarının filizlenmesine ve ümmetin başına bela olmasına zemin hazırlamaktadır.

Peki, Türkiye onların korktuğu kadar güçlü mü? Türkiye’nin dışarıdan görünen algısı gerçek mi? Yoksa dağılması mukadder olan AB’yi ayakta tutmak için, paranoyak ruhlu batı mı devleştiriyor bizi?  Ya da Hormonlu, içi boş bir güç gösterisi mi bizimki? Sahip olduğumuz imkânlar, batının askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel saldırılarına mukavemet gösterebilir mi? Daha geçen hafta ABD’nin hariciye bakanı Ankara ziyaretinde bize samimi pozlar verirken aynı gün Hatay sınırında PYD’li teröristlere ABD’nin ağır silahları teslim edilmedi mi?

Bizim şimdilik söylemlerimiz onları ürkütmüş gibi gözüküyor. Ve bölgemizde oyun kurucu olma, belirleyici / özne olma emareleri göstermemiz panikletti onları. Daha da ileri gitmeden bizi durdurmayı düşünüyorlar.

Bu ahval ve şerait içinde bize düşen sorumluluklar nelerdir?

Her şeyden önce batı emperyalizmine karşı düşünsel, zihinsel ve kültürel bir direniş göstermeliyiz. Fiili direnişin başarılı olması için bu ön şarttır. Çağdaş uygarlık, ilericilik ya da medeniyet olarak bize pazarlanan mankurtlaşma sevdasından ve celladına âşık olma illetinden (Stockholm Sendromu) kurtulmalı, kurtuluşu kendi değerlerimizde, kendi medeniyet kodlarımıza dönüşte aramalıyız. Yoksa Ömer Hayyam’ın yıllar önce yazdığı ironik duruma düşeriz.

“Celladına aşık olmuşsa bir millet
İster ezan ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstehaktır ona her türlü zillet.”

ADALET

OHAL kapsamında çıkartılan KHK’lar ve son günlerde yoğunlaşan terör operasyonları, birçok mağduriyetlere ve haksızlıklara yol açmıştır. Devlet ricalinin de sık sık ifade ettiği gibi, at iziyle it izinin birbirine girmesi, sapla samanın karıştırılması buna zemin hazırlamıştır. Bu süreçte hukukun temel ilkeleri (beraeti zimmetin asıl olması, sorumluluğun şahsiliği ilkesi, iddia edenin ispat külfeti, adaletin gözetilmesi vb.) ihlal edilmiştir.

28 Şubatın seneyi devriyesini yaşadığımız bu günlerde tekrar o meşum günleri anımsatacak uygulamalardan sakınılmalıdır.  O günleri yaşayanlar bilirler; zamanın işgüzar bürokratları bütün işlerini bırakıp başörtülü avına çıkmışlardı. Adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Çünkü bu durum bürokraside yükselme gerekçesiydi. Mazlumiyet ve gözyaşları üzerine saltanat kuruyorlardı. İrtica ülkenin bir numaralı sorunu haline getirilip istedikleri kişileri irticacı(!) ilan ederek ona bu dünyayı dar ediyorlardı.

Şimdilerde de bunun değişik bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Mc Cartycilik yapıp ihbar furyasına çıkarak herkesi zan altında bırakanlar var. Öyle bir hava estiriliyor ki, takiyyeyi kendine temel ilke edinmiş malum yapı, her yere sızmış olabilir(!) Kırk yıllık dostların arasına şüphe girdi. Bu paranoyak durumdan kurtulmazsak, korkarım kendimizden bile şüphe edeceğiz.

Her gördüğümüz sakallıya DAEŞ’li muamelesi yapmak ya da Bank Asya’da fi tarihinde hesap açtırmış, çocuğunu onların dershanesine göndermiş birisine de peşinen FETÖ’cü yaftası vurup mahkûm etmek adalette ve ma’şeri vicdanda derin yaralara yol açmaktadır. Bunun birçok örneğine ne yazık ki şahit oluyoruz.

Zamanın kudretli 28 Şubatçılarından şu an eser yoktur devlet erkinde. Lakin 28 Şubat, toplumu ve devleti tehdit eden bir zihniyettir. Asıl bu zihniyetten kurtulmak gerekir. Bu zihniyette, güçlünün sözü geçerlidir. Tek ses, tek renk, tek düşünce hâkimdir. Adalet, kişilere göredir. Senin gurubundan, partinden, cemiyetinden olmayan herkes kötü ve potansiyel tehlikelidir. Hatta bizden olmayanların yaşamaya dahi hakkı yoktur, kendilerine başka bir ülke bulsunlar(!)

Oysa kendi aleyhimize de olsa, adaletten ayrılmamayı emreder kerim kitabımız. Kızı Fatıma da olsa suç işleyeni cezalandıracağını söyler kutlu elçimiz. “Kim olursa olsun mazlumun yanında kim olursa olsun zalimiz karşısında” sloganımızdır. Bizden olmayanları ötekileştirmeden, tanımlamadan; tanımak, tanışmak, tearüfte bulunmaktır esas olan.

Öte taraftan FETÖ üzerinden tüm cemaatleri terbiyeye kalkışmak, muhalif ses çıkartan her kesime ayar vermek en hafif ifadeyle fırsatçılıktır. Pireye kızıp yorganı yakmaktır. Bunlar da ilerde FETÖ gibi paralel bir yapı oluşturur düşüncesiyle, sivil hareketleri sindirmek, tehlikeli görmek, bu toplumun hayat damarlarını kesmektir. Toplumun ıslahında ve eğitiminde bu gönüllü teşekküllerin rolü büyüktür. Bu iş memur zihniyetiyle, devlet gücüyle olacak iş değildir. Bu iş, atanmışların değil, kendini bu yola adanmışların işidir. Ücretini ayın on beşinde değil, cennette alacağına inanan dava adamlarının işidir. Tabi ki ülkemizdeki cemaat yapılanmalarının ciddi bir ıslahata, eleştiriye ihtiyacı vardır. Sivil hareketlerin yapısal ve zihinsel problemleri vardır. Fakat çözüm, bunları toptancı bir mantıkla ele almak ve yok etmek yerine, ıslah etmek ve sahih çizgiye oturtmaktan geçer.

Muhalif seslerin de birçoğunun derdi maalesef üzüm yemek değildir. Fakat bu durum adaletten sapma gerekçesi olamaz. Her yapılan eleştiriyi peşinen reddetmek, sahibini hain, düşman ilan etmek ne kadar doğru? Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterirken bizden olmayanların söylediklerinin hepsi mi yanlış? Sözü dinleyip en güzeline tabi olmakla emrolunmadık mı?

Hak ve adalet hassas bir meseledir. Söz ve güç sahipleri her yerde adil ve merhametli olmak zorundadır. Bu hususta filin züccaciye dükkânına girmesi gibi hareket edilemez. Adaletin keskin kılıcı rastgele savrulamaz. Durumdan vazife çıkarılıp süreç cadı avına dönüştürülemez. Bir kişinin bile haksız yere cezalandırılmaması adına ince eleyip sık dokunarak adalet aranmalıdır. Yoksa mazlumun ahını almak büyük vebaldir. Çünkü mazlumun ahı ile Allah arasında perde yoktur.

Bizim medeniyetimiz adalet üzerine kuruludur. Allah adildir ve adil olanları sever. Adalet, her ne pahasına olursa olsun, ayakta tutulmalıdır. Çünkü adalet, mülkün(devletin) temelidir.Hakkı gözetmek, adaletle hükmetmek ve zulümden kaçınmak İslam’ın temel değerleridir. Bunlar zaman ve mekân üstü evrensel değerlerimizdir.

Adaletin olmadığı yerde zulüm olur. “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” Sadece dostlarımıza değil, düşmanlarımıza da adil olmakla mükellefiz. Düşman adil değil diye, adaletsizliğe sapamayız. Aliya’nın dediği gibi, “onlar bizim düşmanımız, öğretmenimiz değil.” Mücadele ettiğiniz hasmınıza, rakibinize benzemek en büyük tehlikedir. Yoksa onlardan ne farkın kalır ki? Bir kavme olan kinimiz, öfkemiz bizi adaletsizliğe sürüklememeli. Bizim için zor da olsa, bize acı da verse hasımlarımıza karşı adaleti kurban edemeyiz.

MİLLİYETÇİLİK HASTALIĞI – 2

“Çözüm Süreci”nin sekteye uğramasıyla birlikte yükselen terör olayları, kavmiyetçilik duygusunu tetiklemiş ve güçlendirmiştir. Kendi ırkıyla, milletiyle övünmek bir cahiliye âdeti olup, şeytanın insanoğlunu saptırmak için kullandığı silahlardan birisidir. Aslında kendi menşeine dikkat çekme hastalığını, ilk defa İblis yapmıştır. “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu (Âdem) çamurdan yarattın, dedi.” (Araf 12)

Batılı emperyalistlerin maşalığını yapan eli kanlı PKK, doğu ve güneydoğu bölgesinde yol kesip kimlik kontrolü yapmaya başlayınca, buna nazire yaparcasına diğer bölgelerde de, kimliği belli /belirsiz kişilerce, doğu illerimize sefer düzenleyen otobüs firmalarının yolu kesilip kimlik kontrolü yapılmış, Kürt kökenli işçilere ve işyerlerine saldırı düzenlemiş, halkımız kışkırtılmıştır. Bunlar kimdir ve neye hizmet etmektedir? Bu akıl tutulmasına kim dur diyecektir? Bu tarz eylemler ve söylemler, Müslüman Türk, Kürt ve Arapların bir çatı altında toplanıp güçlenmesini istemeyen dış güçlere hizmet etmez mi? Tam da PKK ve onun efendilerinin istediği parçalanmaya yol açmaz mı? Kürt ya da Suriyeli /Arap kardeşlerimize düşmanca bakanlar, halkı kışkırtıp ortalığı ayağa kaldırarak kaotik ortama zemin hazırlayanlar, ihanet ya da en hafif ifadeyle, derin bir cehalet içinde değiller mi?

Doğu ve batı da şiddet ve terör olaylarının artması, kardeşliğimize, birlik ve beraberliğimize darbe vurmaktadır. Atılan her taş, sıkılan her kurşun, ağızdan çıkan her şovenist söylem, İslam kardeşliğine zarar vermiş, ümmet bilincini zedelemiştir. Bunları yapanlar, hangi tarafta olursa olsun, İslam’a ve Müslümanlara zarar vermekte, uluslar arası şer odaklarına hizmet etmektedir.

Münafıklar iş başında

Bütün sahih kaynaklarda geçen “Beni Mustalık Gazvesi”, yaşadığımız sürece ışık tutmaktadır. Hicretin 5.senesinde meydana gelen Beni Mustalık gazvesinin zaferle sonuçlanması sonrasında, İslâm ordusu hâlâ oradan ayrılmamışken, Muraysi kuyusu çevresinde iki Müslüman birbirleriyle kavga ederler. Ensardan olan Sinan (R.A.) Ensarı, Muhacirlerden olan Cancah ta Muhacirleri yardıma çağırır. Münafıkların lideri olan Abdullah İbn Übey olayı haber alınca bu fırsatı değerlendirmek istedi ve Ensar’a şöyle dedi: “Besle kargayı oysun gözünü. Gördünüz mü şu çulsuzların (Mekkeli muhacirler) yaptıklarını? Geldiler bizim yurdumuzda bize kafa tutmaya başladılar. İşte size yemin ediyorum. Vallahi! Medine’ye döndüğümüz zaman bu iş bitecek. Medine’nin izzetli ve kuvvetlileri bu çulsuzları, zelil ve aşağılıkları Medine’ye sokmayacak” dedi. Diğer taraftan muhacirler de koşup gelince, ortaya öyle bir durum çıkar ki, neredeyse Muhacir ve Ensar birbirlerine saldıracak gibi olurlar. Oysa biraz önce birlik içinde, düşman bir kabileyi yenilgiye uğratmışlar ve şimdi ise daha oradan ayrılmadan birbirleriyle kavga etmek durumuna düşmüşlerdir. Gürültüler üzerine dışarı çıkan Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: “Bu cahiliyye çağrısı da nedir? Sizin bu yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir şeydir.” Hz. Peygamber’in (s.a) bu sözleri üzerine her iki taraftan da samimi Müslümanlar bir araya gelerek hadiseyi yatıştırmışlar ve Sinan da Cancah’dan af dilemiş ve barışmışlardır.

Bu kafile Medine’ye girmek üzere iken, Abdullah İbn Ubey’in oğlu -ki onun adı da Abdullah idi ve samimi bir Müslümandı- kılıcını çekerek babasına karşı dikilmiş ve şöyle demiştir: “Sen, Medine’ye döndüğümüzde şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak demişsin. Sen şerefin Allah’a ve O’nun Rasulü’ne ait olduğunu şimdi anlarsın. Allah’a yemin ederim ki, Rasulullah izin vermedikçe Medine’ye giremezsin.” Bunun üzerine İbn Ubey, “Ey Hazrec kabilesi! Bakın oğlum, benim Medine’ye girmeme mani oluyor” diye bağırmaya başlar. Bu olay Hz. Peygamber’e (s.a.) ulaştırılınca O, “Abdullah’a babasının girmesine izin vermesini söyleyin” der. Söz kendisine iletilince, Hz. Abdullah, babasına “Madem Hz. Peygamber (s.a) izin vermiş, o halde girebilirsin” demiştir.

Tarihin her döneminde Müslümanların arasına fitne sokmak için pusuda bekleyen münafıklar olmuştur. Bunlar her fırsatı değerlendirmek isterler. Yukarıdaki olayda Peygamber Efendimizin “Cahiliyye Çağrısı” olarak tanımladığı şey, kişilerin memleketlerini / kabilelerini, inançlarının önüne geçirmeleridir.

Her kim, bugün sıradan bir tartışma sonrası ortaya çıkıp “Ey Kürtler neredesiniz? Yetişin! Ey Türkler neredesiniz? Daha ne kadar bekleyeceksiniz? Kürtlerin kökünü kurutun!” Ya da “Suriyelilere acımayın. Onların yüzünden biz fakirleşiyoruz. Onları geldikleri yerlere gönderin!” şeklinde cümleler sarf ediyorsa bilesiniz ki çağımızın İbn Ubeyleridir. Bunların içinde babamız da olsa, Hz Abdullah’ın yukarıda gösterdiği tavrı ortaya koymak imanımızın gereğidir.

Milliyetçiliğin her çeşidi (Türk, Kürt, Arap, Fars vs.) merdut olup ayaklar altına alınmalıdır. Türk milliyetçiliği yapmakla Kürt milliyetçiliği yapmak arasında fark yoktur. Aslında her milliyetçilik karşı milliyetçiliği tetiklemekte ve beslemektedir. Milliyetçilik hastalığının panzehiri ümmet bilincidir. Asırlarca bizi bir arada tutan bağ, ne Türkçülük, ne Kürtçülük ne de Arapçılıktır. Bu toprakların mayası, İslam’dır. Bütün Müslümanlar İslam üst kimliği etrafında kenetlenmeli, farklı ırk ve renkleri ise kendi zenginlikleri olarak görmelidir.