Salı , 16 Temmuz 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Ali EROL

Yazar Arşivi: Ali EROL

ZORLA(MA) EĞİTİM

Ak Parti iktidarında, eğitimde birçok yeniliğe imza atıldı. Bütçede aslan payı eğitime ayrıldı, saray gibi okullar yapıldı, derslik sayıları artırıldı, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı Avrupa ortalamasına çekildi, İmam Hatiplerin orta kısımları tekrar açıldı, katsayı ve başörtüsü zulmü kaldırıldı. Tüm bunlara rağmen kültür ve eğitim Ak Partinin en başarısız olduğu alanların başında gelir. Milli Eğitim bakanlarının sık sık değişmesi de bunun bir göstergesidir.
Kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen, 12 yıllık zorunlu eğitim düzenlemesi, eğitim alanında yapılan en vahim hatalardan birisidir. Muhafazakar camia, İmam Hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılması hatırına olsa gerek, 8 yıllık zorunlu eğitime gösterdiği tepkiyi, 12 yıllık zorunlu eğitime göstermedi. Ortaokul ve liselerin 4 er yıla çıkartılması bir oldu bittiye getirildi, tartışmaya dahi açılmadı. İktidarın her yaptığında bir keramet arayanlar bu durum karşısında sukutu tercih etti. Zorunlu eğitimin bizatihi kendisine ve 12 yıla yayılmasına itiraz eden neredeyse yok. Tartışma,daha çok, zorunlu eğitimin kesintili mi, kesintisiz mi olacağı noktasında. Zorunlu eğitimin kendisine karşı çıkmak sanki cehaleti savunmakmış gibi bir algı oluşturuldu.
Zorunlu eğitim meselesi şu soruda düğümlenmektedir. Henüz reşit olmayan çocukların eğitimine kim karar vermelidir? Onların vasisi / velisi olan aileleri mi yoksa devlet mi? Aslında bu sorunun cevabı malumdur. Akıl ve vicdan çocukların vasisinin ebeveynleri olduğunu kabul eder. Devlet veya başka bir otorite bunu gasp edemez. Çocukların nasıl bir eğitim alacağına onların velisi olan ebeveynleri karar vermelidir. Fakat ulus- devletlerin ortaya çıkmasından sonra devletler, ebeveynlerin dünyaya getirip yetiştirdiği çocukları onların elinden alıp aynı tezgahtan geçirmek suretiyle istediği kalıba sokmak istemiştir. Esasen zorunlu eğitim, ulus- devletlerin bir eseri olup mahalli,
örfi, dini farklılıkları yok ederek yeknesak / tek tip bir toplum yaratmak, resmi ideolojiyle formatlayıp onları birer kurşun asker yapmak için icad edilmiştir.
Zorunlu eğitimin sonuçları
Eğitim ve kültürde arzu edilen seviyeye gelemediğimizi başta en zirvedeki devlet adamlarımız olmak üzere herkes itiraf etmektedir. Bu seviyesizliği aşmak için zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak çözüm mü? Bugün geldiğimiz noktada 12 yıllık zorunlu eğitimin acı sonuçlarını hissetmeye başladık. Bundan sonra da daha sık gündemimizi işgal edecek olan zorunlu eğitimin sakıncalarından bazılarına dikkat çekmek isteriz.
Öğrenci değil talebe
Bizim kültürümüzde ilim tahsil eden kişiye talebe denir. Yani talep olacak ki bir şey veresin. “Talebe” ile “zorunluluk” taban tabana zıt iki kavramdır. Arz ve talep birbirini tamamlar. Talep yoksa arzın anlamı yoktur. Zorlamayla yapılan eğitimde sıkıntılar olur. Çünkü zorla güzellik olmaz.
Hiç okulla, okumayla alakası olmayan gençleri 18 yaşına kadar, zorunlu eğitime tabii tutmak hangi aklın ürünü? Eğitim seviyesini bu şekilde mi yükselteceğiz? Ne isteği ne de merakı olan gençleri uzun yıllar zorunlu eğitime tabii tutmak hem onlara hem de hocalarına eziyet değil mi? İlaçtan hoşlanmayan çocuğun bir taraftan elini ayağını tutup, diğer taraftan ağzını zorla açarak şurup içirmeye çalışırız, ama yine de boğazına kaçan bir damlayı öksürerek dışarı atar. Zorla okula gelen öğrencilerle onlara eğitim vermek isteyen öğretmenlerin durumu buna benzer. Harcanan emek, zaman ve masraflar da cabası.
Okula ilim talep etmek için değil de zorunlu gelen gençlerin sınıflarda çevirdiği filmler eğitim sistemimizi maskara etmiştir. Ders esnasında arabesk müziği eşliğinde bira içen, sigara tüttüren, yine derste öğretmenini kucaklayıp çöp kutusuna taşıyan öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada yer almıştı. Bu öğrenci profiliyle okullarda eğitim yapmak bir tarafa güvenliğimiz de tehlikeye girmektedir. Arkadaşlarını döven, okula kitap ve kalemle değil silahla gelen, öğretmenini hastanelik eden hatta en son Gebze Atatürk Lisesinde olduğu gibi öğretmenini bıçaklayarak öldüren, öğrenci(!)lerin haberleri gittikçe artmaktadır. Bundan mütevellit olsa gerek ki ilim irfan yuvası olması gereken okullarımızın kapısında güvenlik görevlisi bulunduruyoruz. Korkarım bu gidişle her sınıfın önünde bir güvenlikçi bulundurmak zorunda kalacağız. Bu durumu sadece şiddet toplumu olmakla izah edemeyiz. Bununla beraber, hiçbir öğrenme isteği, merakı olmayan gençleri 18 yaşına kadar okul duvarları arasında hapsetmek, eğitimdeki şiddetin ana sebepleri arasındadır.
Her çocuk özeldir
Zorunlu eğitim bireysel farklılıkları da yok ediyor. Herkesi aynı torna tezgahından çıkan standart ürün gibi yapmayı hedefliyor. Halbuki her insan özeldir. İstidatları, yetenekleri farklıdır. Zorunlu eğitim bu farklılıkları köreltiyor. Gençlerimiz zanaat öğrenecekleri yaşlarda okulda oldukları için, çırak, kalfa ve ustalık gibi meslek dalları yok oluyor. Esnafımız, çırak bulmakta zorlandıklarını söylüyor. Halihazırda ülkemizde mülteciler olmasa çalışacak ara elemanı bulamayacağız. Çünkü herkes okuyor(!) Aslında insan gücümüz heba oluyor.
Herkesin okuması, büyük adam(!) olması, kravatlı ve beyaz önlüklü olması tavsiye edilerek umut avcılığı yapılmaktadır. Halbuki bu, toplum gerçeğine, insan tabiatına aykırıdır. Her insanın yeteneği, ilgi alanı farklıdır. Bir toplumda doktor, mühendis, öğretmen, avukat vs ihtiyaç olduğu gibi diğer meslek dallarında çalışacak elemana çok daha fazla ihtiyaç vardır. Yaptığı işi güzel yaptıktan sonra her meslek saygındır ve hürmete layıktır. Kariyeriyle, diplomasıyla artistik taslayanlar, okumuş ama adam olamamış cahillerdir.
Eğitime darbe
Zorunlu olarak okula gelen öğrenci diğer arkadaşlarını da olumsuz etkiliyor. Okuldan nefret eden çocuklarla okumak isteyen çocukları bir araya getirmek ne kadar doğru? Böyle bir sınıfta nasıl eğitim yapılır? Okuma azmi olan çocukları bu durum etkilemez mi? Bazen öyle olur ki iki tane zibidi, bütün sınıfın ahengini bozar. Artık o sınıfta ders yapmak imkansız hale gelir. Okullarımız, dersle, eğitimle alakası olmayan, orayı sadece vakit geçirme ve eğlenme mekanı olarak gören öğrencilerle dolu.
Okuldan ve eğitimden nefret eden, zorunluluk kurbanı sınıfta olan bu çocuklara karşı arkadaşları da öğretmenleri de bir şey yapmaktan aciz. Öğretmen notla tehdit etse bu tür öğrenciler gülümser. Vursan vuramazsın, atsan atamazsın. Disipline gitse en fazla üç beş gün okuldan uzaklaşır ki bu onun için mükafattır. Patlamaya hazır bomba gibi sınıflarda, koridorlarda, pansiyonlarda volta atan bu gençlere dokunmak cesaret ister. Bu tür kişilerle haftanın her günü aynı sınıfta olmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşayanlar bilir.
Böylesi gençlerin yeri ilkokuldan sonra iş hayatı vs olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır. Herkesi ayni kalıba sokmaya çalışmak hem bu gençlere, hem ailelerine, hem okumak isteyen öğrencilere, hem öğretmenlerine eziyettir. Eğitim ve öğretimi çoktan geçtim, yeter ki ailelerin başından savdığı bu gençler, sınıfta uslu uslu otursun, diplomasını alsın! Çünkü bugün okullar eğitim öğretim yuvaları değil, diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Biz öğretmenlere de bekçilik rolü verilmiştir. Veli’nin, öğrencinin, idarecilerin elinde şamar oğlanına dönen bekçi…. Hal böyle olunca öğretmencilik oynuyoruz, sözde eğitim yapıyoruz. Halbuki birbirimizi kandırıyoruz. Her şey “şeklen” yapılmaktadır. Kralın çıplak olduğunu söylemek gerek üst düzey yöneticilere. Bundan olsa gerek ki yeni eğitim sisteminde, ders sayısı ve saati azaltılmış, sosyal etkinlikler ön plana çıkartılmıştır.
Mesele, “Öğretemeyen öğretmen vardır. Öğrenemeyen öğrenci yoktur” gibi sloganik cümlelerle geçiştirilemez. Herkesin okulda eğitileceğini de nereden çıkardınız? Bu ön yargıyla bir eğitim sistemi inşa edilebilir mi? Biz, değil insanların hayvanların bile eğitilebileceğine inanıyoruz. Lakin herkes okullu olsun, sınıfları doldursun diyemeyiz.
Kılık kıyafet yönetmeliği
Ayrıca kılık kıyafet yönetmeliğinin halen yürürlükte olduğunu unutmayalım. Bu yönetmeliğe göre kız öğrencilerin ve öğretmenlerin başı görev mahallinde açık olmalıdır. Mevcut iktidarın inisiyatifiyle şimdilik sorun yok. Kızlarımız her türlü okula başörtüleriyle gidebiliyor. Başörtünün “in”, başı açık olmanın “aut” olduğu dönemi yaşıyoruz. Fakat bu hep böyle gitmez. Biz 28 Şubat dönemini unutmadık. Başörtülü kızlarımızın okullardan hatta İHL ve ilahiyatlardan nasıl atıldığına şahit olduk. Yarın iktidar değişirse aynı manzaralarla karşılaşmayacağımızı kim garanti edebilir? 18 yaşına kadar okula gitme zorunluluğu getiren muhafazakar demokratların çocuklarından başörtüleri zorla alınırsa bunun hesabını kim verecek? Zorunlu eğitimini tamamlamayanların evlerine baskın yapılıp velilerine ceza verilince neler hissedilecek? Acaba bu yasayı çıkaranlar ileride olacak muhtemel gelişmeleri düşündüler mi? Yoksa günübirlik hesaplar yapıp kendi ayaklarına mı sıktılar?
Hayata geç başlamak
Zorunlu eğitim, evlilik yaşını da geciktiriyor ve gençlerimiz hayata geç başlıyor. Evlilik yaş ortalamasının her geçen gün daha da yükselmesinde, eğitim ve kariyer planlamasının önemli bir etkisi vardır. TÜİK verilerine göre ortalama ilk evlenme yaşı, 2018 yılında erkekler için 27,8, kadınlar için 24,8 olmuş. Bu tablo kariyer peşinde koşanlar ve şehirde yaşayanlar için 30 yaşın üzerindedir. Bir insanın ortaokul döneminde ergenlik çağına girdiğini düşünecek olursak, toplumun temeli olan ailenin ve tabi ki genel ahlakın nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını görebiliriz. Her türlü tahrik, taciz ve teşhirin zirve yaptığı ortamlarda eğitim uğruna bulunmak zorunda kalan geçlerimizi nasıl bir girdabın içine sürüklediğimizin farkında mıyız? Bunu anlamak için herhangi bir lise ya da üniversitenin çevresini gözlemlemek yeterlidir.
Bu tespitlerden sonra orta öğrenim ve yüksek öğrenime karşı olduğumuz çıkarılmamalıdır. Tam aksine ilim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır. Bu yolda atılan her adım sevaptır. Dikkat çekmek isteğimiz husus, eğitimin nasıl ve hangi şartlarda olacağıdır.

Paylaş

EĞİTİMDE ŞİDDET

Gebze Atatürk Anadolu Lisesi Müdür Başyardımcısı Necmettin Kuyucu kardeşimiz, geçen hafta bugün, daha önce disiplin cezası almış 11. sınıf öğrencisi tarafından bıçaklanarak ağır yaralanmış, kaldırıldığı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmiştir. Saldırıyı kınıyor, öğretmenimize Allah’tan rahmet, geride kalan biri dokuz aylık olmak üzere, üç çocuğuna ,ailesine ve yakınlarına sabrı cemil diliyoruz.
Şiddet, ülkemizde toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Gittikçe sevgisiz bir toplum haline geliyoruz. Ailede, okulda, hastanede velhasıl toplumun her kesiminde şiddet gün geçtikçe artmaktadır. Öğrencinin öğretmenine diş bilediği, yumruk sallayıp bıçak çektiği bir ortamda eğitimden söz edilemez. Bu durum tek başına okulun çözebileceği bir mesele de değildir.Ailenin yanı sıra eğitime ve de insana kafa yoran herkesin derin derin düşünmesi gereken bir sorundur bu. Yetkili kişi ve kurumları sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Sadece kınamakla yetinmek, lanetlemek, acımızı paylaşmak yetmiyor. Bir taraftan şiddete karşı caydırıcı müeyyideler alırken diğer taraftan şiddetin kaynağını kurutacak adımlar atılmalı, politikalar üretilmelidir. Bu bağlamda bir kaç önerimizi ilgililerin dikkatine sunmak isteriz.
Eğitimcinin Saygınlığı
Peygamberlik mesleği olan öğretmenlik, bugün itibarsızlaştırılmıştır. Önce camide imamın saygınlığı yok edildi sonra da okulda öğretmenin. Topluma yön verecek, kılavuzluk, rehberlik yapacak kişiler hakarete, şiddete maruz kalırsa o toplumun geleceğinden endişe edilir. Bu, bir mesleğin yıpranması değil bir milletin beka sorunudur. Çünkü geleceğimiz olan çocuklarımızı, eğitimcilere emanet ediyoruz. Bindiğimiz dalı kesmeyelim. İmamların ve muallimlerin saygınlığını kaybettiği bir toplumda hiçbir ebeveyn çocuklarından, hiçbir büyük küçüğünden saygı beklemesin.
Okul “Çukur”da
İtibar suikastçısı medya, öğretmene şiddete yeterince tepki göstermezken şiddete maruz kalan öğrenci olunca hemen gündem oluşturmakta hatta yargısız infazlar yapmaktadır. Bir meslektaşımızın hunharca katledilmesi alt yazıyla ya da kısa bir haberle duyurulurken, öğrencisinin kulağını çeken öğretmen bir anda ülke gündemine otura bilmektedir. Gençlerimizin rol model alacağı kişiler yıpratılıp gözden düşürülünce bu sefer onlara yeni idoller sunulmakta dizilerde, filmlerde, magazin dünyasında ve internetin karanlık dünyasında. Çukur ya da Kurtlar Vadisi izleyen, papçi ya da kantır oynayan gençlerimiz, okula kalemle değil bıçakla gelmeyi tercih edecektir. Neticede popüler kültür, gençlerimizi özgürleştirme adına, onları tüketimin birer nesnesi haline dönüştürmüştür. Gençlerimiz, özgür olduğunu düşünürken sayısız objenin kölesi olduğunu farkında bile değildir.
18 Yaş Miti
Ceza hukukumuz gözden geçirilmeli, modern dünyanın bize dayattığı cezai sorumluluk yaşı olarak kabul edilen 18 yaş sınırı, ergenlik dönemine çekilmelidir. Son olayda da olduğu gibi 16 yaşındaki bir çocuk(!) nasıl ölümcül bir darbe vuracağını gayet iyi bilmektedir. Savunmasını da son derece akıllıca yapmaktadır. Çocuk masumiyetine sığınmak, gençlik, delikanlılık dönemini kutsamak suç işlemeyi teşvik etmektedir. Büyükler gibi suç işleyip, çocuklar gibi yargılanmak adil olmadığı gibi onları sahte birer kahramanlar yapar.
Eğitim vermek istiyoruz, diploma değil.
Bugün okullar eğitim öğretim yuvaları değil, diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Biz öğretmenlere de bekçilik rolü verilmiştir. Veli’nin, öğrencinin, idarecilerin elinde şamar oğlanına dönen bekçi…
Sayısal verileri kutsamışız. Öğrenci, öğretmen, okul, üniversite sayısını artırmakla öğünmekteyiz. Kemiyeti önemsediğimiz kadar keyfiyeti sorgulamıyoruz. Halbuki diplomalı cahiller ordusuyla karşı karşıyayız.
Zorunlu eğitimin zorunlu sonuçları
Hiç okulla, okumayla alakası olmayan, gençleri 18 yaşına kadar, zorunlu eğitime tabii tutmakla eğitim seviyesini yükseltmiş olmayız. Tam aksine 30 kişilik sınıfı iki tane problem öğrenci yüzünden “Hababam Sınıfına” dönüştürmüş oluruz. Patlamaya hazır bomba gibi sınıflarda, koridorlarda, pansiyonlarda volta atan bu gençler, okullarımızın güvenliğini tehdit etmektedir.
Her insan ayrı bir dünyadır. Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak hem bu gençlere, hem ailelerine, hem okumak isteyen öğrencilere, hem öğretmenlerine eziyettir. Okuma eğilimi olmayan gençlerin yeri ilkokuldan sonra iş hayatı vs olmalıdır. Dolayısıyla 12 yıl zorunlu eğitimden derhal vaz geçilmelidir.
Bu vesileyle ayrık otlarının diğerlerine zarar vermemesi için cesaretle çaba sarf ederken, kalem yerine bıçak taşımayı tercih eden zorunlu bir öğrenci (!) tarafından şehit edilen Necmettin Kuyucu kardeşime rabbimden rahmet dilerim.

Paylaş

KADINSIZ EVLER -2

 

“Güçlü Kadın, Güçlü Türkiye”(!)

Siyasetçiler, güçlü Türkiye için, kadınları kalkınmanın öznesi yapacaklarını ilan ettiler. Hatta bunu “güçlü kadın, güçlü aile, güçlü Türkiye” şeklinde sloganlaştırdılar. Buradaki “güçlü” sıfatından kastedilen, söylemlerden anlaşıldığı kadarıyla; üniversite tahsili almış, kariyer yapan, çalışan, para kazanan, dediğim dedik, kimseye eyvallahı olmayan kadınlardır. Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık adı altında geliştirilen politikalar, adeta onların birer Tanrıça gibi algılanmalarına sebep olmuştur.

Bütün kurumlar gibi aile kurumunun da üzerine kurulduğu dengeler vardır. Erkek ve kadının, ailedeki tabi, fıtri görev ve sorumlulukları vardır ama bunlar birbirinden farklıdır. Eşler, bu sorumluluklarına ne kadar riayet ederlerse, aile de o kadar sağlam olur. Ne yazık ki bugün kadın ve erkeğin rolleri değişmiş, ailede denge bozulmuş ve aileyi ayakta tutan değerler yıpratılmıştır.

Kadın istihdam oranı arttıkça erkek istihdamı azalacaktır. Patronlar, daha az ücretle daha çok iş yapan bayanları tercih edeceklerdir. Şayet bir ailede kadın, kocasından daha çok maaş alıyorsa, parası olan konuşacak ve erkeğin reisliği (kavvam oluşu) tartışılacaktır. Neticede eşi karşısında ezik duruma düşen erkeğin otoritesi sarsılacaktır.

“Güçlü kadınlar”, artık evdeki günlük işlerini yapmak, çocuklarını bakmak ve sıcak bir aile atmosferi oluşturmak için zaman bulamıyorlar. Modern kadını evinden soğutan, onu dışarıya hayran eve düşman eden anlayış, onu dışarının acımasız, yarışçı ve yıkıcı ortamında mücadeleye zorlayarak özüne yabancılaştırdı. Sabahın ayazında, geçmişteki tutsaklığın, köleliğin ve aşağılanmanın sembolü olan evden dışarı çıkan kadın, erkeklerle zorlu bir mücadele ortamında buluyor kendisini. Metrolarda, toplu taşıtlarda, servislerde, erken saatlerde işlerine koşuşan kadınlı erkekli insanların verdiği panik havası mahşeri hatırlatıyor. ”Güçlü kadın” pankartlarının gölgesinde, taşıyamayacakları ağır yüklerin altında ezilen kadınların zamanla psikolojisi de bozulacak, yapısı gereği zarif ve naif olan kadının yerini sinirli, stresli, agresif, öfkeli, sert kadın alacaktır. Namahrem birisini görünce utanan, konuştuğunda yüzü kızaran, ulaşılması zor kadınlar hikâyelerde, şiirlerde bir nostalji olarak hatırlanacaktır.

Gençler evlenmiyor, evliler ayrılıyor.

Yukarıda zikrettiğimiz anlamda güçlü kadın, güçlü aile demek değildir. Hatta tam tersine ailenin zayıflaması belki de yok olması anlamına geliyor. “Güçlü kadın” olma aşkı öncelikle, ailenin ilk adımı olan evliliği olumsuz yönde etkilemiştir. Önceleri evlilikler daha erken yaşlarda gerçekleşirken günümüzde evlilik yaşı daha ileri yaşlara ertelenmiş durumda. TÜİK verilerine göre geçen yıl ortalama evlilik yaşı, erkeklerde 27,7’ye, kadınlarda 24,6’ya yükselmiştir. Bu rakamlar, okuyan ve şehirde yaşayan gençlerde daha yüksektir. Evlilik yaşının artmasında, ekonomi, eğitim, kariyer planlaması en önemli nedenler arasında görülüyor. Evlilik gün geçtikçe zorlaşırken, buna mukabil boşanmalar hızla artıyor ve kolaylaşıyor. Örneğin bir kadın, kocası yemeğini beğenmediği için boşanma davası açabiliyor. Sanki bir ses gençlerimize, “evlenmeyin, illa da evlenecekseniz geç evlenin, şayet evliyseniz de boşanın” diyor.

Geleneksel aile yapımızda boşanmak çok nadir görülen ve en son düşünülen bir çareyken bugün modern ailelerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Eşlerine pamuk ipliğiyle bağlı çiftler, boşanma kartını, eşinin görebileceği yere koymuştur. Güçlü kadınların, sudan bahanelerle boşanma davaları açmaları, güç sarhoşluğuyla da izah edilebilir. Bu güç zehirlenmesiyle, kocası yemeğini beğenmediği ya da ona kaşlarını çattığı için soluğu mahkemede alabilmektedir.

Haydi, kızlar eve!

“Biz çektik, çocuklarımız çekmesin” düşüncesinde olan ebeveynler, üniversite eğitimini adeta kutsamışlardır. Zaten okullar da ilim, irfan öğretilen bir yer olmaktan daha çok bir işe girmek için diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Kız öğrencilerimize niçin okuduklarını sorduğumuzda genelde aldığımız cevap, “hayata atılıp kendi ayaklarımız üzerinde duran bir birey olmak için” şeklindedir. Bu cevap aynı zamanda daha hayata atılmadan, muhtemel hayat arkadaşı olacak adaya güvenmediğinin peşin ilanıdır. Gerçi hayatı eşlerine zindan eden, onlara şiddet uygulayan, aşağılayan hayat arkadaşlarının(!) çok olması da bu düşüncenin oluşmasında önemli bir pay sahibi olmuştur.

Erkekler, bir elmanın yarısı olan “eş” değil de “rakip” olunca, fizik olarak zayıf olan kadın, zorlu hayat şartlarında onu geçmek için daha fazla çalışmak zorunda hissetmiştir kendisini. Kızların erkeklere oranla daha fazla okuması ve sınavlarda başarılı olmasının bir nedeni de budur. Başta KPSS olmak üzere sınava dayalı memur alımlarında kadınlar daha ön plana çıkıyor. Bu gidişle, fizik gücüne dayalı işler hariç, kadınlar erkeklerin işini ellerinden alacaklar!

Üniversite ve zorlu hayat şartları, ailenin ilk adımı olan evlilik fikrini geciktiriyor. Önceliği “iş” olanların gündemine “eş”, ya ilerleyen yaşlarda gelecek ya da hiç gelmeyecektir. Gençlerimiz evlenecek kız bulmakta zorlanıyor. Çünkü kızlarımız ya okuyor ya da kariyer yapmakla meşguller. Yaşı kemale erenlerin evlenmesi de zorlaşıyor. Evlenmeyi düşünenler ise daha çok “mantık evliliği” yapıyor.

Çocuk, çalışan kadınlar için ayak bağı olacağından ilk etapta düşünülmüyor. Fakat zaman ilerledikçe çocuk isteği, neslin devamını arzulama ve mahalle baskısına daha fazla dayanamayan cesur çiftler(!), çocuk yapmaya karar veriyor. Bu şartlarda tek çocuk yeterlidir ama çeşni olsun diye ikinci bir çocuğa da yeşil ışık yakılabilir. Ama daha fazlası asla olmamalı! Üç ve daha fazla çocuklu aileler kınanır, ayıplanır. “Bakabileceğin kadar çocuk yap” sloganının egemen olduğu bu yeni nesil ailede, bir çocuğu bakmak için iki kişi çalışır. Ama yine de geçim sıkıntısından şikâyet ederler!

Sabahleyin kahvaltı yapmaya fırsat bulamadan evden çıkan çağdaş karı- koca, çocuklarını daha güneş doğmadan, pahalı kreşlere bırakırlar. Yemekler dışarıda yenilir, çocuklar bakıcılara verilir, ev de bir otel gibi kullanılır… İşte buna modern aile denir. Tabi ki böyle bir ailenin ömrü de uzun olmayacaktır.

Son kale düşmeden…

Modernizmin yıkıcı saldırıları karşısında kendi varlığımızı korumanın en etkili yolu aileyi korumaktır. Aileyi korumak, devleti korumaktır. Ülkemizde, aile kurumu yara alsa da hala varlığını sürdürüyor. Fakat acilen fert ve toplum olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmezsek en sağlam, en güvenilir bir sığınak olan aileyi, batıda olduğu gibi,  biz de kaybedebiliriz.

Her şeyden önce sokak, Müslüman kadına yasaklı değil; evi de söylendiği gibi onu mahkûm eden etrafı kafeslerle çevrili bir zindan değil. Ev merkezli bir hayat sürdürmekle, eve kapanmak aynı anlama gelmez. Kadın; evini, çocuklarını ihmal etmeden, dişiliğini değil kişiliğini ön plana çıkartarak, pekâlâ toplumsal hayatta yerini alabilir.

Ebeveynler, kız erkek ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimini önemsemelidir. Fakat bunu karşı cinse karşı avantaj sağlama veya ona rest çekme niyetiyle değil cehalete karşı savaş açma niyetiyle yapmalıdır.

Ailenin ilk adımı olan evlilik, mümkün olduğunca, erken yaşta olmalıdır. Çünkü her ne sebeple olursa olsun geciktirilmiş bir evlilik hiçbir zaman vaktinde yapılan bir evliliğin yerini tutmayacaktır. “Önce okulunu bitirsin, mesleğini eline alsın, evi, arabası olsun” derken neleri kaybettiğimizi unutmayalım. Hiçbir diploma, meslek, kariyer vs. çocuklarımızın ahlakından daha önemli değildir. Ahlaki bozulmalara karşı en önemli sığınaktır evlilik. Taciz, tahrik ve kışkırtmanın zirvede olduğu bir ortamda, sokakta, okulda, iş yerinde, bekâr olarak geçen her gün vebaldir. Kaldı ki yaş ilerledikçe evlilik de zorlaşacak hatta anlamını kaybedecektir. Evlilik geciktikçe çocuk sahibi olmak ve onu yetiştirmek de zorlaşacaktır.

Evlilikler, zorlaştırılmamalı aksine kolaylaştırılmalı ve teşvik edilmelidir. Aileler tarafından gençlerin önüne birçok şartlar (iş, kariyer, ev, araba vs.) konularak adeta onlara helal kapılar kapatılıp haram teşvik edilmektedir. Hâlbuki harama kilit, helale anahtar olmak icap eder.

Aile kurumu çökmüş, genç nüfusu azalmış, değerler açısından iflas etmiş AB ve Batı dünyasının, bu konuda bize vereceği bir şey yoktur. Biz kendi değerlerimizi dikkate alarak politikalar üretmek zorundayız. Yoksa kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulamaz.

AK Parti hükümeti, aile ve kadın politikalarında köklü bir değişikliğe gitmelidir. Özellikle aileden sorumlu bakanlık, sorumluluğunun bilincinde olmalı, gayrı meşru ilişkileri “aşk” diye meşrulaştıran zihniyetin hamisi olacağına aksine onu mahkûm etmelidir. Kadın ve aile politikalarını, üç beş tane feminist örgüt ya da medyanın yönlendirmesine izin vermemelidir. Siyasetçiler, evlilik dışı ilişkileri meşru gören, aile kurumunun temelini dinamitleyen, malum kadınlardan oy almak için popülist politikalar yapmamalıdır. Belki bu yolla seçimi kazanabilir lakin aileyi kaybeder. Kaybedilen seçimi tekrar kazanmak mümkün ama yıkılan aile kurumunu tekrar inşa etmek zordur.

 

 

 

 

 

Paylaş

KADINSIZ EVLER-1

 

 

Aile, toplumun temeli ve çekirdeğidir. Kadın da ailenin mayası ve koruyucusudur. Aile ne kadar sağlam ve sağlıklı temellere oturursa toplum da o kadar sağlam olur. Devletler ancak sağlam aile yapıları ile güçlü olabilir. Bir devleti, milleti yıkmak isteyenler önce işe aileden başlarlar. Ailede başlayan bir bozulma toplumu doğrudan etkiler. Toplumu ayakta tutan son kaledir aile. Bu kale de düşerse toplum bozulur.

“Yuvayı yapan dişi kuş” olduğu gibi yıkacak olan da aynı kuştur. Dolayısıyla toplumun selameti açısından kadın ve ailenin durumu büyük önem arz etmektedir. Geleneksel aile modeli olan geniş aile, modernleşmeyle birlikte yerini çekirdek aileye bırakmıştır. Sadece ebeveyn ve çocuklardan oluşan bu küçük aile, kadının rolünün değişmesiyle birlikte büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.

Son zamanlarda aile, gençlik ve evlilik üzerine yapılan araştırma, anket ve gözlemler, geleceğimiz açısından alarm vericidir. Buna göre; Türkiye’de evlilik yaşı gittikçe yükseliyor, boşanmalar kolaylaşıyor ve artıyor, çocuk sayısı azalıyor.  Kitab-ı Kerim’in “fahşa” olarak tarif ettiği söz ve eylemler sıradanlaşıyor. Çıplaklık “cesaret”, cinsel özgürlük “ilericilik” işareti olarak kabul ediliyor. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla, kadın ve erkek arasındaki biyolojik, psikolojik ve sosyal başta olmak üzere her türlü mesafe kalkıyor. Kadınlar erkekleşirken, erkekler kadınlaşıyor. Sokak çocukları, kimsesiz çocuklar, sevgi evleri, huzur(!) evleri, sığınma evlerinin sayısı her geçen gün artıyor.

Aile ve gençlik üzerine araştırma yapan kurumların artmış olması sorunun çözümü konusunda bizi ümitlendirmesin. Çünkü bize sunulan tedavi yöntemleri pozitivist ve seküler bir anlayışın ürünü olduğundan, hastalığı tedavi etmediği gibi daha vahim sonuçlar doğurmaktadır. Aile ve gençlik üzerine bakanlıklar kurulması, kadınları koruma kanunları çıkarılması, zorunlu eğitim süresinin uzatılması, aile ve gençlerimize yönelik rehberlik ve danışmanlık merkezlerinin artması, anaokulu ve kreşlerin çoğalmasına rağmen sorunun çözülmeyip aksine daha da artmasının nedenleri üzerinde düşünmek gerekir.

Sorunu birkaç sebebe bağlamak doğru değildir. Meseleyi birçok açıdan değerlendirmek mümkündür. Uzman, psikolog, rehber vs. değiliz ama yirmi yılı aşkın öğretmenlik mesleğimden edindiğim tecrübe ve gözlemlerim neticesinde bazı hususlara dikkat çekmek isterim.

Kadınsız evler

Muhafazakâr bir parti olarak bilinen Ak Parti hükumeti, son zamanlarda kadınları evlerinden çıkarmaya yeminliymiş gibi icraatlara imza atıyor. Şimdiki aile bakanı da onun selefi olan bakan da, Türkiye’de kadın istihdam oranını artırmakla övünmekte ve bunu sanki marifetmiş gibi hükumetin başarısı olarak sunmaktadırlar. Aileyi korumaktan sorumlu bakanlık, ailenin direği olan kadını görev mahallinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Hem de bunu işsizlik rakamlarının çift hanelerde olduğu ülkemizde yapıyor. Aslında şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatini söylüyor.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Tarım ve Orman Bakanlığınca düzenlenen “Girişimci Kadın Çiftçiler Ödül Töreni”indeki konuşmasında, “Aldığımız tedbirler sayesinde kadın istihdamı ve kadınların iş gücüne katılım oranlarında ciddi artışlar sağladık. Bu bağlamda Türkiye, 2007-2017 yılları arasında kadın iş gücünü en fazla artıran ülke oldu. Kadın iş gücümüzü son 11 yılda 4 milyon 244 bin kişi artırdık” dedi. Türkiye’nin kadın istihdamı konusunda birçok başarı elde ettiğini vurgulayan Bakan Selçuk, “2023 yılına kadar kadınların iş gücüne katılım oranını yüzde 41 düzeyine çıkarmayı hedefliyoruz. Bu hedefimize ulaşmak için gece gündüz demeden çalışıyor, tüm kamu kurumlarımızla iş birliği içerisinde projeler geliştiriyoruz” dedi.

Aileden sorumlu bakanlarımızın kadın ve başörtülü olmaları, her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmez. Görüntü, bizim medeniyetimizi temsil etse de icraatlar seküler batı medeniyetine aittir. Aslında modern Batı dünyası aileyi kaybetmenin acı sonuçlarını gördü. Her şeyi olan ama mutluluğu olmayan, nüfusu gittikçe yaşlanan Batı, aileyi tekrar canlandırmak için politikalar geliştirdi ama ok yaydan bir kere çıktı. Batıyı hep geriden takip eden bizim siyasetçiler, onların pişman oldukları icraatları yapmaya pek hevesli gözüküyorlar.

Ülkemizde, çalışanlara yapılan aile ve çocuk yardımının çok az olmasına karşı, çalışan annelere kreş ve bakıcı yardımı başta olmak üzere birçok iyileştirme yapılmıştır. Ev hanımı ve anne olmak aşağılanıp utanılacak bir durummuş gibi sunulurken “iş kadını” olmak,  daima teşvik edilmiştir. Kadının evine, çocuklarına ve kocasına hizmet etmesi zül addedilirken, “kariyer de yaparım çocukta” sloganıyla, patronlara kölelik yapması, ekonomik özgürlük olarak reklam edilmiştir. Evliliği modası geçmiş, ilkel ve baskıcı bir kurum olarak nitelemek, evlilik dışı ilişkileri övmek, neredeyse ilerlemenin, aydınlanmanın bir gereği haline gelmiştir.

“Hangi çağda yaşıyorsunuz? Yoksa kadının okumasına ve çalışmasına karşı mısınız?” soruları meselenin vahametini anlamaktan uzak, basit, ucuz sorulardır. Mesele, kadının çalışmasının caiz olup olmadığı değildir. Konu, “çalışma hayatı mı, annelik mi?” tartışmasından daha derinlikli düşünmeyi gerektiren hayati bir meseledir.  Zorunlu ve gerekli hallerde, uygun ortamlarda, çocuk ve ailesini de ihmal etmemek kaydıyla kadının çalışmasının bir sakıncası yoktur. Okumaya gelince, ilim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz husus, kadının çalışması veya okuması değil, aileyi ayakta tutan kadının birinci derecede sorumlu olduğu evini, yuvasını (karargâhını) terk edip dışarıda kendine “yer” aramasıdır. Çünkü evler kadınsız kalınca ıssız, kadınlar evsiz kalınca yersiz ve savunmasız olmuştur. Bugün kadınlarımız eve, evlerimiz kadına hasrettir.

Macun bir kere tüpten çıkarsa tekrar yerine giremez. Kadınlarımız yavaş yavaş “karargâhlarını” / evlerini terk ediyor. Evde oturmaktansa dışarıda çalışmanın daha iyi olduğu izlenimi verilmiştir. Evde olmayı, bütün gün boş oturmak ve tembellik olarak algılamak son derece yanıltıcıdır. Çünkü saliha kadınlar evin temizliğinden yemek yapımına, çocukların bakımından onların eğitimine, sosyal ve kültürel faaliyetlere kadar bir dizi aktif bir hayatın içindedirler. “Dışarı” ise reklamı yapıldığı kadar cazip ve masum değildir.

Modern kapitalist toplumlarda kadının iş gücünden yararlanmak ve ekonomik düşünmek normal karşılanabilir. Kapitalist sistemin doğası bunu gerektirir. Çünkü aile, kapitalizmin önünde engeldir. Ailenin direği olan kadın, her türlü bağlardan kurtularak, vahşi kapitalizme hizmet etmelidir. Daha çok tüketmek için üretmelidir. Çok kazanmalı, kazandığını da harcamalı ki kapitalizmin çarkları dönsün. Fakat biz Müslümanların paradan daha önemli değerleri vardır. Aile bunlardan birisidir. Aziz Kitabımız, kendimizi ve ailemizi korumayı emrederken, vahyi bize ulaştıran Resulullah ise kadınlarımızı Allah’ın bize verdiği emanet olarak takdim ediyor.

Paylaş

Ölüm Gerçeği

Herkesin bildiği fakat unuttuğu, umursamadığı, hayatın en önemli gerçeğidir ölüm. Öyle ki insanın doğumundan daha gerçektir ölümü. Hepimizi bekleyen, kimsenin kaçamayacağı mutlak gerçek… Her geçen gün kendisine bir adım daha yaklaştığımız, öteleyemediğimiz, engelleyemediğimiz gerçeğimiz…

Canlılardan daha çoktur ölüler. Mezarlıktakiler evinde oturanlardan daha fazladır. Bizden öncekiler mezardadır. Aslında biz ölmüşlerin çocuklarıyız.  Üzerinde ölümden bihaber yaşadığımız bu dünyaya ne ilk gelenleriz ne de son. Bizden önce nice nesillere barınak olmuştur bu dünya. Şimdi onlardan bir iz, işaret yoktur. İki üç kuşak öncesinin isimlerini dahi hatırlamıyoruz. Yarın biz de unutulacağız. Sanki buralarda hiç yaşamamışız gibi… Yaptığımız bunca gürültü, kavga, günah, isyan, kibir, yarış vs. bizimle birlikte toprağa gömülecek. Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya bize de kalmayacak.

Her doğan ölmek için gelir bu dünyaya. Her can sahibi, hayat sahibi er ya da geç, bu gerçekle tanışacaktır. Her nefis ölümü tadacaktır. Sünnetullah bunu gerektirir. Ölümü ve hayatı var eden Hayyul Kayyum olan Rabbimizin takdiridir bu. “Yeryüzünde olan her canlı fanidir. Fakat azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir.” (Rahman 26/27) Ölümden kaçmak, saklanmak isteyenleri Aziz Kur’an şöyle uyarır: “De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a 8)

Hepimiz bu dünyanın fani olduğunu ve bir gün ölümün bizi de bulacağını biliriz. Ölümlü dünyadan söz eder, ölüm üzerine konuşur, sohbetler yaparız.  Lakin ölümü gerçek anlamda idrak ettiğimizi söylemek zordur. Onu ancak yaşayanlar bilir ama onların da anlatacak mecali olmaz. Ölümle ilgili çok kitap okumuş ya da vaaz dinlemiş olabiliriz ama insan ölümün soğuk nefesini ensesinde hissedince, ölümle burun buruna kalınca, can köprücük kemiğine dayanınca ya da çok sevdiği birisini kaybettiği zaman yüzleşir ölüm gerçeğiyle.

“Hepimiz öleceğiz, dünya fani, ölüm ani!”gibi kuru laflardan ötedir ölümü hissetmek, onun farkında olmak. Belki her gün ölüm haberleri duyuyoruz, mezarlıklardan geçiyoruz fakat ölümü fark etmek, bilmekten ötedir. Tabutu omzumuzda taşırken bir gün onun içine kendimizin de gireceğini düşünmek, sıradaki boş mezarlığın bizim için hazırlanmış olabileceğini hesap etmek, günümüz insanı için hiç de kolay değildir.

Ölümü yattığın an yastığının altında, kalktığın an burnunun ucunda bilmek, ölmeden önce ölümü düşünmek, hayata bakışımızı değiştirecektir. Ölümü kendimize yakin bilmek, aldığımız nefesin son nefes olduğunu, bugünün son günümüz olduğunu düşünmek, bu hayatta öncelediğimiz ve önemsediğimiz şeylerin yerini değiştirecektir. Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden insanların nasıl birbirleriyle yarıştıklarını, dövüştüklerini fark edeceğiz. Kafaya taktığımız, yücelttiğimiz meselelerin aslında ne kadar küçük, basit olduğunu göreceğiz. Kızgınlıkların, küskünlüklerin, büyüklenmelerin anlamsızlığını anlayacağız. Hayatta karşılaştığımız sorunların, sıkıntıların altında ezilmeyeceğiz, onları büyütmeyeceğiz, hatta onlara tepeden bakacağız, küçümseyeceğiz, tebessümle karşılayacağız onları. Ölümsüz hayata iman edenler, ötelere talip olanlar, şu ölümlü dünyada hiçbir şeyin yüceltilmeye değer olmadığını fark edecektir.

Nasihat olarak ölüm yeter.

Ölüm en büyük derstir. Gözlere hitap eden, herkesin katıldığı canlı bir ders… Her ölüm, yaşayanlar için bir vaaz, bir ibret kaynağıdır. Ölüm, en etkileyici vaizdir anlayanlar için. Ölüm, konuşmaz ama çok şey anlatır. Ölüm, lisan-ı hal ile hayatın gerçek değerini gösterir bize. Ölüm söz konusu olunca herkes susar. Âlimi de cahili de… Zalimi de mazlumu da… Zengini de fakiri de… Gözler, kulaklar ona kilitlenir. Bütün gündemi, planları değiştirir. İnsanın doğumundan daha büyük ses getirir ölümü.

Ne yazık ki ölüm, günümüzde ders olmaktan, nasihat vermekten uzaklaştı. Sıradanlaştı. Ürkütücülüğünü ve önemini kaybetti. Artık ölüm haberleri bizi etkilemiyor, sarsmıyor. Son derste bitti. Ölüm, taşlaşmış kalpleri yumuşatmıyor, vicdanları harekete geçirmiyor. Ölümden ders almayanların, alacakları bir ders kalmamıştır bu dünyada. Kişi hangi okulu, üniversiteyi bitirirse bitirsin, hangi eğitimi alırsa alsın şayet ölüm dersini kaçırmışsa, erdeme, kemale ulaşamaz.

Ölümü unutmak

Dünya ve ahiret dengesini bozan modern insan, dünya merkezli bir hayat tahayyül etti. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışırken ölüm ve ötesini düşünmek bile istemedi. Ölümü kendisine yakıştıramadı belki de. Ölümün “herkes”in başına geleceğini öğrendi ama kendisinin de “herkes” içinde olduğunu düşünmek istemedi. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyada, haz ve hız putlaştırılırken günlük meşguliyetler, stresler, suni gündemler ölüm gibi muazzam bir meseleyi unutturdu.

Sağlıklı yaşam reçeteleri uygulayıp uzun ömürlü olmanın sırlarını keşfe koyulduk. Ölümü anımsatan ihtiyarlık emarelerini kamufle edip genç görünmenin formüllerini aradık. Elimizde olsa ölümsüzlük iksirini içeceğiz. Gündemimizde ölüm yok. Ağızların tadını bozan ölümü hatırlamaz olduk. Deve kuşu misali ölümü düşünmeyerek ya da genç gözükerek, ondan kurtulacağımızı sandık galiba. Hâlbuki bu zamana kadar ondan kaçan, kurtulan olmamıştır. Her ne kadar biz onu düşünmesek de o bizi hiç unutmadı, unutmaz. Sadece zamanını (ecel-i müsemma) bekler. Ecel zamanı gelince, ne bir an öne alınır ne de geciktirilir. “Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.” (Kaf 50)

Ölüm, inandırıcılığını, ciddiyetini kaybetti. Bir hastalık ya da kaza sonucu ölüm söz konusu olunca, mevtanın yakınlarının ilk aklına gelen şey, doktoru suçlamak ya da ihmalden dolayı tazminat davası açmaktır. Bu durum, hak aramaktan daha çok ölüme inanmamaktan kaynaklanıyor. Ellerinden gelse Azrail’e dava açacak insanlar!

Cenaze merasimleri sıradanlaştı, formaliteye döndü. Cenazeye gelenlerin büyük bir kısmı, mevta için değil yaşayanlara “görünmek” için oradadır. Belediyenin “görevli” imamı usulen sorular sorar, cemaatte usulen cevaplar verir. Hep bildik tekerlemeler, soğuk, ruhsuz temenniler… Kalın ve siyah gözlükler, riyakâr bakışları gizleyemez oldu. “Cenaze de olmasa görüşemeyeceğiz ya hu!” diyerek ölüm dışı gündemler işgal etti cenazelerimizi. Cenazeye saygısı olmayan kimileri de, “Hoca! Kısa oku, işimiz var!” deme cüretinde bulunabildi.

Kadim şehirlerimizde mezarlıklar şehrin ortasındaydı. Eskiler, ölümü sürekli hatırlamak için mezarlık merkezli şehirler inşa etmişler. Günde beş defa camiye gelen kişi ölümü aklından çıkarmasın diye Selâtin camilerinin yanı başına mezarlıklar da yapmışlar. Şehrin ve insanın hayatında ölüm canlılığını korumuş. Modern kentlerde ise ölümsüzlük abidesi gibi yükselen gökdelenler ve şehrin en ücra köşelerine götürülmüş mezarlıklar ölümsüz bir hayat tasavvurunun neticesi olsa gerektir. Mezarlıklardan ne kadar uzak olursak ölümden de o kadar uzaklaşırız sanılmış belki de.

Teknolojik araçlar her gün ölüm haberlerini gözler önüne servis ediyor. Ölümün sürekli teşhir edilmesi neticesinde ona karşı bağışıklık oluştu. Reyting kaygısıyla yayın yapan medyanın haber bültenleri “ölüm bültenlerine” dönüştü. Dizi ve filmler hatta çizgi filimler yoluyla ölüm pazarlanıyor izleyicilere. Bilgisayar oyunları ölüm oyunları olup, okunan kitaplar da kan ve şiddet içerikli vampir kitapları olunca yeni nesil, mezar taşlarını koyun, adam öldürmeyi oyun zannetmeye başladı. Bundan dolayı, Doğu Guta’da, Halep’te patlayan bombalar ile aksiyon filmlerindeki şiddet sahnelerini birbirine karıştırılmıştır. Arakan’da yanan köyler, Filistin’de katledilen gençler, her gün yanı başımızdan kalkan cenazeler artık bizi etkilemez oldu. O kadar çok kan, şiddet ve ölüm propagandasına maruz kaldık ki artık sanal olanla gerçeği karıştırdık, vicdanlarımız katılaştı, gözyaşımız kurudu, ölülerimize ağlayamaz olduk.

En önemli emaresi, dünya sevgisi ve ölüm korkusu olan “Vehin Hastalığı”, çağdaş insanın nerdeyse tamamına bulaşmıştır. Dünya ile olan bağlar kuvvetlendikçe ahiret ile olan irtibat zayıflamıştır. Bugünü düşünüp yarını düşünmemek, geçici olana talip olup ebedi olanı ihmal etmek, peşin olanı istemek, “an”ı yaşamak çağdaş insanın en belirgin özelliği olmuştur.

Ölümü düşünmek

Ölüm düşüncesi, düşüncelerin en zoru ama en önemlisi olmalı. Ölüm düşüncesi, bir ağacın altında kısa bir dinlenme olan fani dünyadan sonra ebedi bir esenliğin bizi beklediğini fısıldar mümin gönüllere. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyanın bizi aldatmasına engel olur. Ölüm düşüncesi zamanın ve sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini öğretir bize. Ömür kredisini salih amellerle değerlendirenlere ebedi saadeti muştular.

Ölüm düşüncesi, hırs ateşini söndürür, içimizdeki kabalığa çeki düzen verir. Geçici olan dünyaya sonsuz bağlılığı engeller. İnsanın dünyaya yönelik emelleri, hesapları çoktur fakat ömür kısadır. İnsan hep daha fazlasını ister. Kişi emelleri peşinde koşarken ecel araya girer ve oyun biter. Biz dünya peşinde koşarken ölüm bizim peşimizdedir. Ölüm düşüncesi, insanın bitmez tükenmez hırs ve arzularını (tul-i emel) frenler, hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapmasını, bohemce bir hayat sürmesini engeller.

Ölümü unutmak kalbi katılaştırır, ruhu öldürür. Sadece bu dünyaya inananları, günah bataklığına dalmaktan kim koruyabilir ki? Ölümü hatırlamak, kişiyi günahtan korur, kalbi arındırır.

“Ne diye böbürlenip, büyükleniyor sun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?” (Ş.Tebrizi)

 

 

 

Paylaş

YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

Dünya Kadınlar Günü Programı’nda, Nureddin Yıldız’ın şahsında yaptığı konuşmasında, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” ifadeleri  gündemi belirlerken, bir gün sonraki konuşmasında da, bu ifadelerin dinin aslına yönelik olmadığını vurgulamak için “Dinde reform aramak haddimiz değil” diyerek sözlerine netlik kazandırdı.

İlim meclislerinde ehil kişilerce tartışılacak böylesine hassas bir konuyu, medyanın algı operasyonları gölgesinde, siyasi miting konuşmalarında vuzuha kavuşturmaya çalışmak(!), ilmin adabına yakışmadığı gibi birçok yanlış anlaşılmalara ve gereksiz tartışmalara sebep olabilecek mahiyettedir. “Dinde Yenilenme” çerçevesinde görsel ve yazılı medyada yapılan tartışmalar birçok açıdan dikkat çekicidir. Bu vesileyle bazı hususların altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

 

Medyanın Tetikçilik Rolü

Son zamanlarda Doğan gurubunun başını çektiği “bir kısım medya”, 28 Şubat günlerinden tanıdık olduğumuz yayınlar yapmaya başladılar. Hiyerarşide dördüncü kuvvet olarak konumlanan medya tekrar, eskiden olduğu gibi, ilk sıralara terfi etmiş gözüküyor. Heidegger’in “kamera, izleyiciye doğrultulmuş bir silah gibidir” tespitini haklı çıkarırcasına, haber bültenleri, yargısız infaz salonlarını anımsatırken spikerler de savcı ve hâkimlerin rolüne soyunmuştur. Taktikleri her zamanki gibi; önce kurbanı seç sonra kamerayı hedefe doğrult, patlasın flaşlar, manşetler, ardından linç kampanyaları… Akşam haberlerde suçlu ilan edilip de ertesi gün, durumdan vazife çıkartılıp, hakkında kovuşturma başlatılmayan, Kadir Mısıroğlu meselesinden başka, bir örnek hatırlıyor musunuz?

Bu reyting vampirlerini bazen ömrünü bila bedel İslam’a ve ilmi çalışmalara adamış Nureddin Yıldız Hocayı sapık ilan ederken, bazen İhsan Şenocak, Faruk Beşer, Mustafa Armağan gibi ilim adamlarına itibar suikastı düzenlerken, bazen sanal âlemdeki bir cümlesinden dolayı Konya’da bir öğretmeni görevinden ihraç ederken, bazen de Tokat’ta Mustafa Sabri Efendi’nin ismini okul tabelasından sökerken görürsünüz.

Medya “vazifesini” yapıyor, anlıyorum da siyasi iktidarı ve onun bürokratlarını anlamakta zorlanıyorum. İktidar üzerinde medyanın bu kadar muktedir olmasını geride bıraktığımızı sanıyordum. Yaşanan son olaylar bize yanıldığımızı gösterdi.

AK Parti hükümeti, medya karşısında niçin bu kadar tedirgin ve ürkek davranıyor? Yoksa siyasetçiler, riskli gördükleri seçimlerde, “farklı” kesimlerden gelecek oyların mı hesabını yapıyor? Bürokratlar, ne pahasına olursa olsun, bir üst makama ya da en azından mevcut konumlarını muhafaza etmeyi düşünerek mi medyanın isteklerini emir telakki ediyor? Ya da bütün bunlar, daha da büyük bir projenin ayak sesleri mi? Toplumda İslami kimliğiyle tebarüz etmiş şahsiyetlerin, yıllar önce yaptıkları konuşmaları, bütünlüğünden koparıp kes, kopyala, servis et yöntemiyle çarpıtarak yayınlayan, 28 Şubat günlerindeki gibi yeni Müslüm Gündüzler bulup haber(!) programlarında algı oluşturmaya çalışan “bir kısım” medya, kaybettiği işini(!) tekrar mı aldı?

Tecrübelerimiz bize gösteriyor ki medyanın ipiyle kuyuya inilmez. Yakın tarihimiz kılavuzu medya olanın hazin akıbetlerini gösteren örneklerle doludur. Tarihi tecrübelerden ders alınmazsa hatalar tekrar edilir, aynı delikten yılanlar bizi sokmaya devam eder. Bize oy vermeyenleri kazanalım derken dostlarınızı kaybedebilirsiniz. 8 Mart’ta İstiklal Caddesinde yürüyüş yapanların bütün taleplerini yerine getirseniz de onlardan size bir tek oy çıkmaz. Haber yorumcularının, köşe yazarlarının takdirini kazansanız da onlardan size dost olmaz. Azgın azınlığın rızasını kazanmak için değil Hakk’ın ve halkın rızasını düşünerek hareket etmeli.  Kamu vicdanının sabrını test etmemeli ve Müslüman halkın değerlerini, hassasiyetlerini daha fazla zorlamamalı. Toplum, okyanusa benzer. Kendisine atılan yabancı maddeleri önce kabul etmiş gibi gözükür ama zamanla onları bünyesinden dışarı atar. Bu gerçeği en iyi bilenlerden olan Ziya Paşa, yıllar önce uyarısını yapmıştır:

“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazâbından
Zîrâ yumuşak huylu atın, çiftesi pektir”

Resmi Din

“Bizim ilahiyatçılarımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız, meydanı ‘FETÖ’ gibi alçaklara bıraktılar, toplum bu hâle geldi” diyen Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan ve kimi bakanlarda din konusunda tek yetkili olarak diyanet ve resmi kurumları gösterdi.

FETÖ olayından sonra tüm sivil hareketlere, cemaatlere yönelik algı operasyonu başlatılmıştı. Bunların da yarın FETÖ gibi olabileceği ihtimaliyle, tüm sivil yapılara karşı, ciddi bir şüphe ortamı oluşturuldu. Devlet memurlarının anlattığı dinin en sahih din olduğu ve en iyi cemaatin de cami cemaati olduğu beyinlere zerk edildi.

Resmi din, tek referans kaynağı gösterilip, dini hayat diyanetin ve ilahiyatçıların tekeline bırakılırsa bu, Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfına, papalık sistemine yol açar. Allah’ın dini olan İslam’ın, devletin dini olması, adı İslam da olsa, Aziz Kitabımızda tavsif edilen “ed-din” olan İslam olmayacaktır. Zira dini yalnız Allah’a has kılmak tevhidi bir zorunluluktur.

Gerçi, ülkemizdeki cemaat ve tarikat yapılanmalarının, kendilerini ciddi bir özeleştiriye tabi tutmaları, bid’at ve hurafelerden arınarak,  Kur’an ve sahih sünnete göre kendilerini “yenileme” ve çağın gerçeklerini görerek “ibnu-l vakt” olma ihtiyaçları inkâr edilemez. Tahrif, tahrip ve hurafelere karşı çağın dilini yakalamada (ihya) ve kendini yenilemede( tecdid)  yeterli olduğumuz söylenemez. Doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alarak, asrın idrakine İslam‘ı söyletme de sorun yaşıyoruz. Bu durum Neo- Haricilik ve Neo- Haşhaşilik gibi anlayışların yayılmasına ve ümmetin çocuklarını zehirlemesine zemin hazırlıyor.

Lakin pireye kızarken yorganı yakmamalı. FETÖ’den ağzı yanan devlet, bütün cemaatleri, sivil oluşumları, devletin bir kurumuna dönüştürürse bu durum, telafisi çok zor, vahim hatalara sebep olur. Devletin dine müdahil olması, yönlendirmesi, payanda gibi kullanması, dini belirleyici/özne olmaktan çıkartıp belirlenen/nesne haline getirerek iktidarı meşrulaştırma aracı haline getirmesi düşünülemez. Bu, dinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü, halk nezdindeki itibarını ve güvenirliliğini kaybettirir. Neticede onu Allah’ın değil devletin dini yapar ki bu din İslam olamaz. Her devirde siyasetçiler iktidarlarını ayakta tutmak için halkın itibarını kazanmış âlimlerin desteğini almaya çalışmışlardır. Muttaki âlimler bunu bildiklerinden, ölümleri pahasına, onların çıkarlarına alet olmamaya çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife, Halife Mansur’un  baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu nedenle zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik  dindar bir halife olan  Harun Reşit’ten uzak durmuş, onun “ Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma hadis öğret” teklifine karşı, “ Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle  birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.

Peygamberlerin varisleri olan ulema, umeranın kapısında dolaşmaya başlar, onların iki dudakları arasından çıkacak talimatlara bakarsa, ilmin ve âlimin izzeti ayaklar altına alınmış demektir. Cumhurbaşkanının “güncelleme” konuşmasından hemen sonra, o akşam, TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçılar, ertesi gün aynı meyanda bildiri yayınlayan diyanet, kimin emrinde olduklarını göstermediler mi? Aynı ilahiyat ve diyanet camiasının 28 Şubat günlerindeki farklı fetvaları hala hafızalardaki tazeliğini koruyorken, resmi dini söyleme şüpheyle bakmakta haklı değil miyiz? İktidarlar geçici, din kıyamete kadar bakidir. Yapacağı içtihatları, vereceği fetvaları mevcut siyasi iktidara göre veren, siyasetçilerin ve devletin hikmetine sual edemeyen diyanet mi FETÖ’den boşalan yeri dolduracak?

Gençlik deizm, ateizm, nihilizm gibi sapkın inançlara sürüklenirken toplum temel değerlerinden hızla uzaklaşırken sadece İHL, Kur’an Kursu, cami, ilahiyat ve buralarda çalışacak personel sayısını artırmak suretiyle dindar nesil projesi gerçekleşemez. Suni, yapay, hormonlu bir dindarlık fotoğrafı veren keyfiyetsiz kemiyetler bizi aldatmamalı. Devlet eliyle yapılan irşad faaliyetlerini önemsemekle birlikte sivil hareketlerin özel ve mühim bir yerinin olduğunu unutmayalım. Devlete mesafeli, halka yakın, yalnız Rıza-i İlahi gözeten tevhidi hareketler, toplumun ıslah ve inşasında etkili olacaktır Allah’ın izniyle.

 

 

Paylaş

KUDÜS AYNASINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK

 

 

Kudüs sadece şehirlerden bir şehir değildir. Etrafı surlarla çevrili olsa da etkisi sınırlar ötesidir. Kudüs davası basit bir toprak davası değildir. Kudüs davası, iman davasıdır. Kudüs sadece Arapların ya da Filistinlilerin meselesi değil, tüm inananların meselesidir.

Kudüs semboldür, şiardır, ümmetin aynasıdır, olmak ya da olmamaktır. Hakikattir, hakikatimizdir. Mihenk taşımızdır. Kudüs bizim sınavımızdır. Turnusol kâğıdı gibidir. Bize bizi anlatır. Notumuzu verir.

Kudüs penceresinden bakınca sadece Siyonistlerin zulmünü değil Müslümanların(!) ihanetlerini, riyakârlıklarını, ikiyüzlü politikacılarını, Yahudileşme temayüllerini de görürüz.

Tarih bize göstermiştir ki Kudüs kimin elindeyse dünyaya onlar hâkim olmuştur. Kudüs hüzünlüyse ümmet hüzünlü, O mesrursa ümmet mesrur olmuştur. O tutsaksa hiçbir şehrimiz özgür değildir. Onun penceresinden daha net görünür ümmetin hali pür melali. Kudüs bize acı gerçeklerimizi, acziyetimizi, çaresizliğimizi hatırlatır. Esaret altında olanın sadece Kudüs değil tüm ümmet olduğunu öğretir. Kudüs bize boyumuzun ölçüsünü verir.

 

Suçlu olan İsrail değil biziz.

Kudüs’ü başkent kabul etti diye ABD’ye kızmamız, İsrail’e bağırmamız boşunadır. Onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Büyük Şeytan ABD ve onun gayrı meşru çocuğu İsrail’den başka türlü davranmalarını beklemek başlı başına saflıktır. Fırsat buldukça daha da ileri gideceklerdir. İsrail var olduğu sürece bölgeye huzur gelmeyecektir. “Kontrollü gerginlik” politikasıyla işgali adım adım genişletmek isteyeceklerdir. Bir sonraki hedef “Mescid-i Aksa” olursa şaşmamak gerekir. Nihai hedefi ise “Arz-ı Mev’ud”dur.  Bu kadar olur mu? Bu kadar çılgınca işlere kalkışırlar mı? Bundan şüphesi olanlar, 1947’den günümüze Filistin toprakları ve nüfusundaki değişime bakıp Siyonist işgali adım adım gösteren meşhur haritayı göz önünde bulundursunlar. İsrail’in bugüne kadar yaptıkları bundan sonraki yapacaklarının garantisidir!

İslam tarihi incelendiğinde görülecektir ki Müslümanlara en büyük düşmanlığı Yahudiler yapmıştır. Tarih boyunca nice zulüm yapmış, fesat ve fitne çıkartmış olan Yahudileri, Kur’an-ı Azimüşşan Müslümanların en şedid düşmanları olarak gösterir. (Maide suresi 82) Velhasıl İsrail aynı İsrail. Onlar işini yapıyor. Peki ya biz?

 

İsrail güçlü değil, biz zayıfız.

İslam tarihinin hiçbir döneminde Kudüs bugünkü kadar yalnızlığa itilmemiştir. Sekiz milyonluk ( Arap vatandaşlar dâhil) İsrail, 1,6 milyar Müslümanın mukaddesatına tecavüz ediyorsa şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz. “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik” diyor Cahit Zarifoğlu. Kudüs adım adım işgal ediliyorsa, İslam coğrafyası tarihinin en trajik dönemini yaşıyorsa bunun asıl suçlusu biziz. Hamasi laflar etmekle, “Kahrolsun İsrail” sloganları ile Kudüs kurtulmuyor.

İsrail gücünü nereden alıyor? Paramparça olmuş bir İslam coğrafyası, vehin hastalığına mübtela olmuş bir ümmet ve bu ümmetin kukla idarecileri… İsrail’in istediği gibi at oynatması, bizim gaflet, acziyet, parçalanmışlık ve ihanetimizin sonucudur.

Şayet bugün Kudüs’e sahip çakamazsak hiçbir kutsalımız garantide olamaz. Mezhep-Meşrep, Cemaat-Tarikat, Şii-Sünni, Türk- Kürt, Arap-Acem… kavgaları bizim enerjimizi tüketti. Ümmetin çocukları yorgun düştü.

Birbiriyle uğraşmaktan, düşmanla uğraşmaya zaman bulamayanlar, tüm güçlerini, enerjilerini birbirine karşı kullananlar Kudüs’ü kurtarabilir mi? “Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar” mı Kudüs’e yardım edecek?

Yemen’de, ambargo uygulayarak, milyonlarca çocuğu açlığa, hastalığa mahkum eden Arabistan mı Filistinli çocuklara umut olacak?

Yoksa tam on yıldır dünyanın en büyük açık hapishanesi olan Gazze’nin hayat damarları olan tünelleri kapatan, sınır kapısına kilit vuran Mısır mı Kudüs için harekete geçecek?

Katar söz konusu olunca askeri operasyonlar dâhil anında somut yaptırımlar alan ama Kudüs’ün başkent ilan edildiği bugünlerde İsrail’e “barış ve kardeşlik” ziyaretinde bulunan Bahreyn mi bir şey yapacak?

İsrail’i kardeş, ABD’yi abi olarak gören Arap generaller mi İsrail’e karşı cihad edecek?

Hamas’ı terör örgütü ilan eden, İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını savunan Suud müftüsü(!), “ Bugün Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” diyen sesi güzel, sarığı geniş ve uzun Kâbe imamı gibi çağımızın “Belam’ı Baura”ları mı ümmeti bilinçlendirecek?

 

            Kudüs’ü kuyuya atanlar, İstanbul’da timsah gözyaşı döküyor.

Bu satırları yazarken henüz İİT, İstanbul’da toplanmamıştı. Sanki “Arap Birliği”, İİT gibi BM’den sonra ikinci büyük uluslararası teşkilatlar, Müslümanların gerçek birlikteliğini engellemek için kurulmuşlardır. Bu teşkilatlar, şimdiye kadar İslam dünyasının hiçbir derdine çare olmamıştır. Adı ne olursa olsun, Batılıların etkisinden uzak, bağımsız bir İslam birliğine acil ihtiyaç vardır.

Siyonist İsrail ve emperyalist ABD’yi cesaretlendiren ümmetin paramparça olması ve onlarla işbirliği içinde olan hain yöneticileridir.  “Açık kalpli mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir” der Hz. Ali. Onlar, sözleriyle bizim yanımızda lakin kılıçlarıyla Siyonistlerin yanındadır. Onlar Siyonist işgali sözde “sert bir şekilde” kınarlar(!) ama “yumuşak” bir yaptırımdan /eylemden içtinap ederler. Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, kürenin üzerine ellerini koyarak “sarı saçlı” dostlarına kurban ederler, sonra İstanbul’a gelip “kardeşimizi kurt yedi” diyerek timsah gözyaşı dökerler.

Her şeyden önce İslam dünyasının üzerine musallat olan bu ihanet şebekelerini iyi tanımalı ve onlardan kurtulmanın yollarını aramalıyız. Sözde bağımsız ama özde batılı efendilerine bağımlı olan bu monarşik rejimlerden kurtulmadan ümmet özgürlüğün havasını teneffüs edemeyecektir. Mekke, Bağdat, Şam, Kahire ve İstanbul özgürleşmeden Kudüs’teki işgal bitmez. Kudüs’e giden yol kendi mahallemizi temizlemekten geçer.

 

 

 

Paylaş

EĞİTİM MESELESİ

Eğitim sistemimizde, II. Mahmut’tan itibaren devrim sayılabilecek birçok değişiklikler yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinde de siyasi iktidarların ilk icraatları Milli Eğitime el atmak ve onda radikal reformlar yapmak olmuştur. Sürekli yeni yöntemlerin denendiği eğitim sistemimiz, yazboz tahtasına dönmüş, gençler adeta bir kobay gibi kullanılmıştır. Eğitimi eğitimcilere bırakamayacak kadar ciddiye alan(!) siyasiler, her gün yeni sürpriz paketlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bugün, bütçede aslan payı eğitime ayrılmış, büyük yatırımlar yapılmış, okullar fiziki imkânlar açısından ideal denebilecek seviyelere yaklaştırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ilim tahsil edip diploma almayı hak eden gençlerimiz, bilgi, bilinç, düşünce, kültür, dil, edep ve ahlak açısından iflasın eşiğine gelmiştir. Üniversite mezunu olduğu halde, ahlak fukarası cahiller ordusu ile karşı karşıyayız.

Yürürlükteki sistem adeta gençlerin düşünce melekelerini hadım ediyor, onları birer robot haline getiriyor. Ezberciliğe dayalı, düşünme ve araştırmadan uzak resmi eğitim sistemi cehaletin kaynağı olmuştur. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” tespitini haklı çıkarırcasına, anaokulundan itibaren bu çarkın içine giren tertemiz çocuklar, mezun olduklarında tanınmaz hale gelmektedirler.

Mevcut okullarımız, eğitim ve öğretim yuvaları olmaktan ziyade diploma dağıtılan zorunlu kurumlara dönüşmüştür. Şimdiye kadar hakikate âşık olanlar, bir ibadet bilinciyle bilginin peşinde koşarlardı. Modern eğitimde ise bilgi, değer değil çıkar esasına dayalıdır. Bilgi; mal, makam mevki kazanmak için basit bir araçtan başka bir şey değildir. Bilginin değeri köprüyü geçene kadardır. Köprüyü (sınavı) geçtikten sonra bilginin hiçbir kıymeti yoktur. Sene sonunda girdiğim bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını yırtmış, sınıfı kâğıttan bir çöplüğe çevirmişlerdi. Artık onlara ihtiyaçları yoktu!

Öğrenciler, zorunlu olarak sınıfları doldurmakta, öğretmen de zorunlu olarak mesleğini icra etmektedir! Adeta okullar modern bakımevlerine, öğretmenlerde saygınlığını yitiren ücretli bakıcılara dönüşmüştür.

Laik eğitim

Modern eğitim düalist bir mantık üzerine kuruludur. “Hoca camide” anlayışıyla okul ve cami, bilgi ve bilinç, akıl ve kalp, madde ile mana birbirinden ayrılarak hakikate götüren yollar parçalandı. Bilgi ahlaktan koparılınca “okumuş ama adam olamamış” diye tarif edilen kitap yüklü merkepler çoğalmıştır. “el- Âlim” olan Allah ile irtibatı koparılan bilgi, insanlığın hayrına değil, menfaatine kurban edilmiştir. Allah’tan uzaklaşan bilgi ahlaktan da uzaklaşmıştır. Kutsal olanla bağını koparan bilgi, insanlığın hayrından çok zararı için kullanılmıştır. Kuzey Kore ile gündeme gelen nükleer bomba veya hidrojen bomba gibi kitle imha silahlarını icat eden akıl, vahiyle bağını koparan akıldır. Bu ölümcül silahların mucitleri, “okumuş” çocuklardır. Silah tüccarları, üniversitelerdeki fizik, kimya profesörleriyle birlikte çalışmaktadırlar. İmansız bir bilgi, insanoğlunu uçurumun kenarına getirmiştir. Vahiyle barışık akıl, yeryüzünü imar için çaba sarf ederken, vahiyle bağını koparan akıl, daha fazla kazanma hırsıyla, yeryüzünü ifsad etmektedir.

İlk inen vahyin “oku” ile başladığı doğru ama eksiktir. Kur’an “Rabbinin adıyla oku!” diyor. Dolayısıyla besmelesiz, Kur’an’dan uzak bir okuma, insanlığa hayır getirmeyecektir.

Eğitim alarm veriyor

Mevcut iktidarın, başarısız olduğu konuların başında eğitim gelmektedir. “Yeni müfredat”ın soruna ne kadar merhem olacağını göreceğiz. Fakat 15 yıldan fazla iktidarda olan Ak Parti, özellikle milli eğitimde, radikal, köklü kararlar almaktan çekiniyor. Hala savunmacı bir refleksle hareket ediyor. Bir gazete manşeti, sosyal medyadaki bir haber, hükümeti aldığı karardan geri adım attırabiliyor.

Eğitim camiasına uzun yıllarını vermiş birisi olarak gördüğüm manzara beni gelecekle ilgili derin kaygılara sevk ediyor. Geleceğin büyükleri olacak gençlere baktıkça üzerime karabasanlar çöküyor. Biraz düşündükçe, milletin geleceği adına, kaygılanıyor, üzülüyorum. 1 milyon öğretmen,18 milyon öğrenci, 80 milyarlık bütçesiyle hayati öneme haiz milli eğitim sistemi alarm veriyor.

15 Temmuz kalkışmasından sonra, eğitim çalışmalarını merkezine almış bütün cemaatler, sivil, özgün ve özgür oluşumlar, ciddi bir güven kaybına uğradı. Büyük küçük her bir cemiyetin ileride FETÖ gibi olma ihtimalini dillendiren kimi çevreler, toptancı bir yaklaşımla tüm cemaatleri aynı kefeye koyarak, onları öcü gibi göstermeye çalışmaktadır. Hayat boşluk kabul etmeyeceğinden dolayı devlet erki gönüllü teşekküllerin rolünü devraldı. Nerdeyse klasik cemaat çalışmalarını devlet kurumları yapmaya kalkışmaktadır. Mevcut devlet aklı, kendisini iki seçenek arasına sıkıştırmış vaziyette: Ya elimizden kayıp giden bir nesil ya da FETÖ gibi olma riskini taşıyan yapılar!

Gençlik, gün geçtikçe nihilizm, ateizm ve deizme doğru sürüklenmektedir. Hiçbir mefkûresi, ideali, kutsalı olmayan, sorumluluk almaktan korkan, anı yaşamaya çalışan, bohemce bir hayatı tercih eden, heva ve hevesini her şeyden üstün tutan bir nesil var karşımızda. Geliyorum diyen bu büyük tehlikeye karşı siyasetçiler, “dindar nesil” projesini gündeme getirdiler. Bundan mütevellit İHL, Kuran Kursu, gençlik merkezleri gibi resmi ya da yarı resmi kurumları ve buralarda eğitim verecek kadroların sayısını artırdılar. Her ile üniversite, liselerin zorunlu hale gelmesi, anaokulunu teşvik hatta zorunlu yapma, eğitime yapılan devasa yatırımlar da bu amaca matuf adımlar olarak görülmektedir.

Esasen insan eğitimi, akıldan önce kalplere nüfuz etmekle mümkündür. Devletin resmi ve soğuk yüzüyle kalplerde bir devrim gerçekleştirmek muhaldir. Hatta tam aksi bir sonuç doğurur bu. Çünkü tarih boyunca kitleler, gücü elinde bulunduranlara karşı hep şüpheyle bakmışlardır ve yukarıdan aşağıya doğru kendilerine dikte edilen ideolojilere, inançlara mesafeli olmuşlardır. Gerçi bunda da haksız sayılmazlar. Çünkü güç sahipleri, ellerindeki geniş imkânları kullanarak, toplumu istedikleri gibi dizayn etmeye yeltenmişlerdir. On yılda on beş milyon genç yarattığını iddia edenler bu mantıkla hareket etmişlerdi.

Öyleyse gerçek bir eğitim devrimi nasıl gerçekleşebilir? Gözümüzün önünde, elimizden avucumuzdan kayıp giden bir gençlik için neler yapabiliriz?

Atanmış değil, adanmış öğretmen

Her şeyden önce meseleye yaklaşış biçimimizi değiştirmeliyiz. Eğitim ve öğretimi bir meslek sorunu olarak ele alamayız. Çünkü öğretmenlik, mesleklerden bir meslek değildir.  “Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime” diyordu Cemil Meriç yıllar önce. Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı. “Bari öğretmen olayım” diyerek KPSS puanıyla kerhen atanan, bu mesleği geçim kapısı olarak gören, okula işyeri, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir zihniyetteki kadroyla ne yapabiliriz ki?

Maarif meselesine her şeyden önce bir dava bilinciyle yaklaşılmalıdır. Eğitim ve öğretim her şeyden önce peygamberlerin yoludur. Dert ve dava adamlarının işidir. Bir insanın hidayetini, üzerine güneş doğan her şeyden daha üstün tutan vakıf insanlarına ihtiyaç vardır. Öncelikli hesabı dünyevi ikbal olmayan, asıl ücretini yalnız Allah’tan ümit eden, bundan dolayı da mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz çalışan, dava ve davet önderleri olmalı. Toplumun yeniden ihya ve inşası, nitelikli bireylerin yetişmesi, ilmin ve âlimin hak ettiği değeri bulması ancak bu yola kendini adamış gönül erleriyle mümkün olur.

Her öğretmen esas itibariyle “usvetun hasene” olmalıdır. Kulağa değil gözlere hitap edecek rol modellere ihtiyaç duyulmaktadır. Gençler duyduklarından çok gördüklerinden etkilenir. Sözleriyle eylemleri tezatlık teşkil edenlerin inandırıcılığı yoktur. Bu nedenle öğretmen atamalarında tek ölçünün KPSS olması yeterli değildir. Buna ilaveten başka kriterlerde olmalıdır.

Okullar, resmi ideolojinin dayatıldığı ve devlete kurşun askerlerin yetiştirildiği kışlalar ya da gençlerin bireysel farklılıklarının törpülenerek hepsinin aynı standarda geldiği fabrikalar değildir. İdeoloji dayatmak devletin vazifesi değildir. Farklı fikirlerin varlığı bir toplum için zenginliktir. Bundan dolayı zorunlu eğitim başlı başına bir zorbalıktır. Devlet, zorunlu eğitimi, sadece okuma yazma öğretmekle sınırlamalıdır. Daha sonra her öğrenciyi ilgi ve istidadına göre yönlendirecek iyi bir rehberlik hizmeti olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim öğretim yılının, tüm öğrencilerimize, eğitimcilerimize ve milletimize hayırlar getirmesini diliyorum.

Paylaş

KUDÜS ÜMMETİN AYNASIDIR

Kudüs, sınırlarını aşan bir şehirdir. Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinliler veya Araplarla sınırlı değildir. Bu mesele bir ırk ya da toprak meselesi değildir. Mescid-i Aksa da sadece namaz kılınan bir mekân değildir.

Buraya el-Kudsu’ş-Şerif denmiştir. Çünkü burası, isra ve miraç mucizelerine şahitlik eden Beytül’ Makdis’in de içinde bulunduğu, Kur’an’da taziz edilen, peygamberler diyarı Arzu’l Mubâreke’dir. Kuranda adı geçen birçok peygamber ya burada yaşamış ya da yolu bir şekilde buraya düşmüştür.

Bu kadim şehri ziyaret edenler, onun her yerinde nebiler kervanından bir hatıra görecek, onların kokusunu hissedeceklerdir. Onun sokaklarında dolaşırken, tevhid önderleri olan peygamberlerin çetin mücadeleleri gözünüzün önünde canlanır. Tarih boyunca hak batıl mücadelesine sahne olmuş bu şehirde, sadece aktörlerin değiştiğini, tevhid şirk mücadelesinin ise bütün şiddetiyle devam ettiğini göreceksiniz. Kur’an’da müminlere en şedid toplum olarak gösterilen Ben-i İsrail’in ihanetlerini, zulümlerini bir kez daha okuyacaksınız Kudüs surları içinde. Kutsal kitabı tahrif edenlerin Kutsal şehri nasıl tahrip ettiğine, kendilerini Tanrının sevgili kulları olarak görenlerin Tanrının diğer kullarına ne zulümler yaptıklarına şahitlik edeceksiniz.

Kudüs Müslümanların şifresidir.

Kudüs söz konusu olunca dünya Müslümanlarının kalpleri daha hızlı atar. Yürekler kıpır kıpır olur. Çünkü Kudüs bir sevdadır ve ümmetin şifresidir, aynasıdır. O bizim vicdanımızdır, gönül yaramızdır. Göz bebeğimiz, utancımızdır. Oraya atılan her mermi ve her gaz bombası aslında bizim gözümüzü kör ediyor. Ona bakınca kendimizi görürüz. İslam dünyasının fotoğrafı Kudüs penceresinden daha net görünür. O mahzunsa ümmet mahzun, o mesrursa ümmet mesrur olur. O tebessüm ederse ümmet de tebessüm eder, o ağlarsa ümmet acılara gark olur. Kudüs’ün kaderi ümmetin kaderidir. O, bize bizi anlatır. Kudüs’e bakıp kendimizi ve ümmetin halini muhasebe ederiz.

Kudüs’ün özgürlüğü

Kudüs için tarihte büyük mücadeleler yapılmış ve bu kutsal şehir birçok kez el değiştirmiştir. Son olarak Kudüs, 1917’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle önce İngilizlerce ve daha sonra da bölgeye dışarıdan getirilip yerleştirilen Yahudilerce işgal edilmiştir. Bu işgal, dünyadaki güç odaklarının onay ve desteğiyle genişleyerek devam etmektedir. Bu günlerde ise işgalin 100. Yıldönümünde Siyonistler yeni provokasyonlara imza atmaktadır. Sanki İslam dünyasına el ense çekerek onların gücünü ve tepkisini test etmektedir.

İsra suresinde, İsrail oğullarının bu topraklarda iki defa fesat çıkarttıkları ve her seferinde üzerlerine güçlü kulların gönderilip onların cezalandırıldığı haber verilir. Yüce Allah, tekrar taşkınlık yaparlarsa onları zelil edecek güçlü kullarını tekrar göndereceğini belirtir. Bugün İsrailoğulları, taşkınlıkta zirve yaptıklarına göre, Rabbimizin vaad ettiği güçlü kullar nerede? Talut ve ordusu ne zaman gelecek?  Kudüs ne zaman özgürlüğüne kavuşacak?

Gerçekçi olmak gerekirse, İslam Dünyasının bugünkü haliyle kural koyacak durumu olmadığı için yakın bir zamanda Kudüs’ü kurtaracak gücü de yoktur. Hatta İslam Dünyası diye bir dünya kalmamıştır. Sadece işgalcilerin kuklası olan ihanet şebekelerinin baskısı altında yaşam mücadelesi veren Müslüman toplumlar vardır. İslam ülkeleri, Kudüs davasını çoktan satmış gözüküyor. Dolayısıyla Kudüs, bir süre daha, hepimizi kahretmeye devam edecektir.

Şapkayı önümüze koyup düşünecek olursak Cahit Zarifoğlu’nun şu mısraları akla geliyor “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler, / Biz savaşı kendimizde kaybettik kendimizde kaybettik”. Aslında İsrail güçlü değil, biz zayıfız. Kudüs’te yaşananlar, kendi elimizle yaptıklarımızın neticesidir. Kimse kendini masum sanmasın.

Kudüs Haçlıların işgali altındayken, Sultan Selahaddin’in adeta mecnun gibi dolaştığı; yemeği ve uyumayı unuttuğu; gülmeyi kendine yasakladığını kaydeder tarihçiler. Selahaddin Eyyubi’den, Kudüs’ü Haçlılardan geri almak için harekete geçmesi istendiğinde, sabah namazında camilerin boş olduğunu görünce beklemiş ne zaman ki sabah vakti camilerin Cuma namazları gibi dolduğunu görmüş o zaman fethe karar vermiştir ki bu bize Kudüs’ün anahtarını gösterir.

Dünya nehrinden kana kana içenler, düşmanı görünce ölü gözlerle bakıp evlerine, işlerine dönenler, kalplerinde vehin hastalığı ( dünya sevgisi, ölüm korkusu) olanlar Kudüs için umut olamaz. “Bir ruh bid dem nefdike ya aksa” sözü, slogan olmaktan öte geçmedikçe Kudüs kurtulamaz.

Kudüs’ün menfaatini, derneğimizin, cemaatimizin, partimizin menfaatinin önüne geçirmedikçe Filistin bayrağı elimizde sadece aksesuar olarak kalacak ama günahlarımızın üstünü örtmeye yetmeyecektir. Timsah gözyaşları içinde kendimizi ve başkalarını aldatmaya, oyalamaya ve de duyarlılıklarını sömürmeye devam edeceğiz öyle mi? Kutsal olan her şeyde olduğu gibi Kudüs de dünyevi çıkarlara meze olmaktan kurtulamayacak mı?

Siyonistlerin Kudüs ortak paydasında birleşip güçlenmesi ümmetin parçalanmışlığının sonucudur. Mescid-i Aksa’daki son yaşananları protesto etmek için aynı meydanda bir mikrofon etrafında bile bir araya gelmeyi beceremeyenlerin birlik- beraberlik, kardeşlik çağrısı yapmaları sahici değildir. Kudüs bizi bir araya getiremiyorsa ancak mahşerde bir araya geliriz ama o günün hesabı çetin olur. Milli, mezhebi, meşrebi taassubun esiri olmuş kitleler Kudüs surlarının içine giremezler.

Biz özümüzde olanı değiştirirsek Allah da bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirecektir. Önce içimizdeki milliyetçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, particilik vs. putlarını kıralım gerisi kolay. Calut güçlü gözükür ta ki Talut çıkana kadar. İnanıyorum ki bir gün Talut ve askerleri yine çıkacak ve sapan taşları füzeleri yenecektir. Çünkü karanlık aydınlığın yokluğundandır. Hak gelince batıl zail olur ve batıl zaten yok olmaya mahkûmdur. “Nice az topluluklar vardır ki kendilerinden çok daha kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir Allah’ın izniyle.

Asurlular ve Bâbilliler Kudüs’ü işgal ettikleri zaman oradaki Yahudilerin kimisini öldürmüş bir kısmını da esir olarak Babil’e sürgün etmişler. Tevrat’ta yer alan rivâyete göre, Babil’deki Yahudiler   “Eğer seni unutursam, ey Kudüs! Sağ elim hünerini unutsun. Dilim damağıma yapışsın, eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüksek sevincimin üstünde tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” diye ağıtlar yakmışlar.

 

Ey Kudüs sevdalıları! Böyle bir dua etmeye cesaretiniz var mı? Ne zaman ki bizde bu duyarlılık oluşur, bu duaya gönülden “amin” deriz işte o zaman Kudüs’e doğru yola çıkabiliriz!

 

 

 

 

Paylaş

MESCİD-İ AKSA BİZİMDİR

“Ortadoğu Baharı” ile başlayan iyimserlik rüzgârı, Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesiyle zirveye çıkmıştı. Açıkçası o günlerde hızla gelişen bu olumlu hava, içten içe bir tedirginlik uyandırdı ve maalesef korkulan oldu. “Ortadoğu Baharı”, kışa döndü.

Bugün, İslam dünyası tarihinin en zor, en karanlık, en umutsuz ve en yalnız dönemini yaşıyor. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya birçok İslam ülkesi ihanet ve işgallere maruz kalmıştır. Mezhepçilik ve milliyetçilik hastalığı yayıldı, ümmet bilinci zaafa uğradı. Bölünme ve ayrışmalar neticesinde gücümüz gitti, birliğimiz ve düzenimiz bozuldu. Yüce Allah’ın kardeş olarak ilan ettiği ümmet, birbirine düştü, kardeşkanı akıttı. Öyle ki birbirleriyle uğraşmaktan asıl düşmanla uğraşmaya zaman bile bulamadılar. Çünkü “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar” diyordu Selahaddin Eyyubi.

Ümmetin içine bir hançer gibi saplanan İsrail ise kurulduğundan beri en rahat dönemini, altın devrini, yaşıyor. Rüzgâr onlardan yana esiyor. Çünkü artık kendisini rahatsız edecek hiçbir güç görünmüyor! Müslümanları hal-i pür melali Siyonizm’e güç veriyor.

DAEŞ sorunu, Rakka – Musul operasyonları, Suriye’nin paylaşım hesapları, Katar krizi kısaca bölgedeki bütün gelişmeleri İsrail’in sinsi hedeflerinden bağımsız okumak eksik olacaktır.

Washington, Tel Aviv ve Riyad arasında oluşturulan şeytan üçgeni, önümüzdeki günlerde daha büyük ihanet ve katliamlara imza atacak gibi görünüyor. “Her şey İsrail için!” sloganıyla kurgulanan bu üçgenin hedefi; uzun menzilli balistik füzelere ve nükleer silahlara erişmeye çalıştığı düşünülen İran ve direniş hareketleri olan İhvanı Müslimin ve Hamas. İşgalci İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını tehdit eden kim varsa bertaraf edilmek isteniyor. Suud önderliğindeki Körfez rejimleri ABD tarafından İran’a karşı silahlandırılıp desteklenirken, İslami hareketleri finanse eden Katar, abluka altına alınmak isteniyor.

 

SİYONİST, SESSİZ VE DERİNDEN ÇALIŞIYOR

Irak ve Suriye’de yaşanan işgal ve iç savaş, son olarak Katar krizi dikkatleri o bölgelere toplarken; İsrail, gündeme gelmemenin avantajını kullanıyor, sessiz ve sinsi hedeflerine adım adım ilerliyor.

Bugün Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa, hiç olmadığı kadar mahzun, mazlum ve yalnızdır. İsrail, bir taraftan kendi güvenliği için Ortadoğu’da yeni “devletçikler” oluşturmaya çalışırken, öte taraftan da Müslümanların kutsal mekânlarına pervasızca saldırıyor. Bir gün Mescid-i Aksa’nın kapılarını ibadete kapatıyor, bir gün ise ezanı kafası estiğinde susturuyor.

İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi katletmiş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı.

İşgalci İsrail güçleri, 3 gün ibadete kapalı tuttuğu Harem-i Şerif’in iki kapısını açmış ve kapılara metal arama dedektörleri yerleştirmişti. “Metal arama dedektörleri” uygulamasına karşı çıkarak toplanan yüzlerce Filistinli, gün boyu vakit namazlarını Aksa surlarının dışında kılmaya devam etmişti.

İşgalci İsrail güçleri, Mescid-i Aksa’nın kapılarına kurulan elektronik metal arama dedektörü uygulamasını protesto etmek amacıyla yatsı namazını Aslanlı Kapısı’nın yakınında kılan Filistinlilere müdahale etti. İşgalci İsrail güçlerinin aşırı güç kullanarak dağıtmaya çalıştığı cemaatte bulunan Kudüs Yüksek İslam Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh İkrime Sabri de plastik mermiyle yaralandı.

ADIM ADIM İŞGAL

İşgalci İsrail’in Mescid-i Aksa’yı önce kapatması, daha sonra kapılara elektronik dedektörler yerleştirerek girişlere kısıtlamalar getirmesi, Aksa’nın statüsünü değiştirmeye, zaman ve mekân olarak bölmeye çalıştığı şeklinde değerlendiren uzmanlar, dedektör ve kamera uygulaması isteğindeki asıl hedefin güvenlik değil siyasi olduğunu belirtiyor. Böylece Filistinlilerin girişlerini kısıtlamak ve cemaat sayısını düşürmek istiyorlar.

Ayrıca İsrail, Aksa’yı Ürdün’e bağlı Vakıflar İdaresi’nin kontrolü altından çıkarmak istiyor. Vakıflar İdaresi’nin tüm yetkilerini kaldırarak, Aksa içindeki görevlileri, korumaları ve tüm alanı kontrol etmeyi amaçlıyor.

 

Hz. İBRAHİM CAMİSİ GİBİ MESCİDİ AKSA

1994 Şubatında gerçekleşen “Kanlı Cuma” bahanesiyle 9 ay Müslümanlara kapalı kalan İbrahim Cami, tekrar açıldığında yarısından fazlası Sinagog olarak Yahudilere tahsis edilmişti.

 

2016 Şubat tatilinde el-Halil’deki İbrahim Camisi’ni ziyaret etmiştim. Yoğun güvenlik önlemleri dikkatimi çekti. Sanki F tipi ceza evine girer gibi dedektörler, çelik turnikeleri geçtikten sonra tam donanımlı silahlanmış Siyonist askerlerin aşağılayıcı bakışları arasında Hz. İbrahim ve ehli beytine ev sahipliği yapan kadim camiye girebildik. Tarihi camiyi basit bir paravanla ortan ayırmışlar, mihrab kısmını Müslümanlara bırakıp diğer tarafı Sinagog olarak tahsis etmişler. İki rekat namaz kıldıktan sonra Kuran okumak için halka oluşturduk. Rehberimiz, Kuran okurken sesimi yükseltmemem hususunda beni uyardı. Çünkü paravan arkasından sesimi duyan Yahudiler duvarlara vurarak tacizde bulunuyorlardı.

İsrail, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u bağrında barındıran el-Halil kentindeki İbrahim Camisi’nde uyguladığını Aksa’da da uygulamaya çalışmaktadır.

 

MESCİD-İ AKSA’NIN ÖNEMİ

Rabbimiz İsra suresinde Mescid-i Aksa ve etrafını mübarek kıldığını belirtiyor. Resulullah (SAV), yolculuğun yapıldığı üç mescidden birisinin Mescid-i Aksa olduğunu bildirir. Müslümanların ilk kıblesi, Resulullah’ın isra ve miraç mucizelerini gerçekleştirdiği, birçok peygamberin hatırasını barındıran kutsal mekândır burası.

Kudüs, şehirlerden bir şehir, Mescid-i Aksa da mescidlerden bir mescid değildir sadece. Kudüs bir semboldür. Tarihte Kudüs’e hakim olan dünyaya da hakim olmuştur. Müslümanlar bu topraklarda mahzun olunca dünyada da mazlum olmuştur. Kudüs tam anlamıyla özgürleşmeden Müslümanların özgürlüğünden söz edilemez. Çünkü Kudüs’ün özgürlüğü ümmetin özgürlüğüdür.

Kudüs’ün ümmet üzerindeki psikolojik etkisi büyüktür. Kudüs ve Filistin meselesi sadece Arapların meselesi değildir. Kudüs, kuru bir toprak davası değildir. Kudüs, ümmetin ortak değeridir. Kudüs bizimdir. Kudüs, Mekke, Medine, Kahire, Şam, Tahran, İstanbul kardeş şehirlerdir. Kardeş, kardeşi düşmana teslim etmez.

Kudüs, maazallah, düşerse hiçbir şehrimiz emniyette olamaz. Velhasıl İstanbul’un savunması Kudüs’ten başlar. Türkiye’yi idare edenler bunu iyi idrak etmeli ve İsrail ile yapılacak her türlü normalleşmenin ayağımıza sıkılan kurşun olduğunun farkında olmalıdır. 15 Temmuz hain darbe girişimi için gösterdiğimiz haklı tepkiyi, Kudüs’te yapılmak istenen darbeye karşı da göstermeliyiz. Bunların arasındaki benzerliği görmemek büyük bir gaflettir.

“Kudüs işgal altındayken ben nasıl gülebilirim ki?” diyen Selahaddince bir ruhla dirilmeli, safları sıklaştırmalı, mevzileri muhkemleştirmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter