Çarşamba , 20 Şubat 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Ilhan YURUKCU

Yazar Arşivi: Ilhan YURUKCU

Öndenler Gidenler İçin

Ölümün hepimize çok yakın bir gerçek olduğunu hayatımızda defalarca hissetmişizdir. Kıldığımız her cenaze namazında kendi ölümümüzü kurgular sevaplarımızı, günahlarımızı, geride bırakacaklarımızı düşünürüz. Bütün bu düşünceler zihnimizden bir bir geçerken asıl meselenin bu dünyada geriye hoş bir seda bırakabilme olduğunu anlarız. Hayatımızda bizler için müstesna yerleri bulunan dostlarımız ahirete irtihal ettiğinde onların aramızdan ayrılmasının hüznü kaplar yüreğimizi. Hayatta iken kıymetlerini bilemediğimiz, boşlukları hiç doldurulamayacak dostları uğurlamak fitil tutmaz yaralar açar içimizde. Aslında aramızdan ayrılan bütün dostlar bize ölmeden önce ölmenin, ölümü her an akılda tutarak yaşamanın sorumluluğunu hatırlatırlar.

Hayatlarını Allah’ın (c.c) rızasını kazanmak ve O’nun nizamını yeryüzünde hâkim kılmak için harcayan nice dava adamını uğurladık aramızdan. Yaşadıkları güzide hayatlarla bizlere öncülük eden kardeşlerimiz bu dünyadan ayrılırlarken ölümlerinin güzellikleriyle de bizlere örneklik ettiler. Kimisi Afganistan’da, kimisi Tacikistan’da, kimisi Çeçenistan’da şehadete kavuştu. Onlardan bazıları genç yaşta geçirdiği kalp kriziyle, bazıları tutulduğu onulmaz bir hastalıkla, bazısı da trafik kazasıyla emanetlerini sahibine teslim ettiler.

Önden giden güzide insanlarımız bizlere her anını dolu dolu yaşadıkları salih bir hayat ve sahip çıkılması gereken nice kutlu emanetler bıraktılar. Onlar, bizlere ölümün bir son olmadığını, insanın dünyada işlediği iyi amellerle ahirete kadar sürecek bir hayrı miras olarak bırakabileceğini gösterdiler. Hayatlarını salih bir mü’min ve şehit gibi yaşayarak ömürlerini Allah (c.c) yolunda gayret ederek geçirdiler. Onlar hayatta iken fedakârlıkları, adanmışlıkları, mücadele azimleri ve şehadet arzuları ile bizlere her zaman örnek oldular.

Onlar aramızdan ayrılırlarken bizlere onların yolunu sürdürme sorumluluğunu bıraktılar. Onlar gibi fedakâr, onlar gibi adanmış, onlar gibi mücadele azmine sahip ve onlar gibi şehadet aşığı olmalıyız. Onların yerini dolduracak, onlar gibi nitelikli nesillerin yetişmesi için gayret göstermek ise bir başka sorumluluğumuzdur. Yeni Bahattin YILDIZ’lar, yeni Hayati ÜSTÜN’ler, yeni Akif BABALI’lar, yeni Numan ARIMAN’lar yetiştirecek ocaklar oluşturmalıyız. Bunun için birbirimize her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Günler, aylar ve yıllar hızla akıp giderken ve ömür sermayemiz tükenirken birbirimizin kıymetini bilerek halen aramızda bulunan mümtaz şahsiyetlerden gereği gibi istifade etmeliyiz.

Bizlere güzel bir mü’min olarak nasıl yaşanıldığını ve nasıl ölündüğünü gösteren güzide insanlarımızı rahmetle yâd ediyoruz. Rabbimiz bizleri hep birlikte huzuru mahşerde Resulü Zişan’ın sancağı altında salihlerle, şehitlerle, sıddiklerle buluştursun. (Amin)

Paylaş

Mali’nin İstikrarı

Mali’nin istikrarı Müslümanlar arasındaki diyalogdan geçer

Mali’nin istikrarı Müslümanlar arasındaki diyalogdan geçer

Afrika’nın İslam coğrafyası açısından önemli bir yeri var. Müslüman fatihler bu kıtayı içine alarak Avrupa’da İslam medeniyetinin temellerini attılar. Mısır, Sudan, Zangibar, Mali-Timbukti İslam hoşgörüsü ve adaletinin merkezi oldular. Özellikle Mali, İslam medeniyetinin Batı Afrika’daki en önemli merkeziydi. Mali’de bulunan medreselerde Fransız sömürgeciler gelene kadar beşeri ve nakli ilimlerde yeni bir çığır açılmış, yüz binlerce yazma eser basılarak nice talebeler yetiştirilmişti.

Şimdilerde Fransa, sömürgecilikten kalma reflekslerin etkisiyle demokrasi götürmek, istikrar ve güvenliği sağlamak adına Mali’ye askeri operasyon düzenliyor. ABD, Rusya, İngiltere, Kanada’nın da desteklediği operasyonlar sonucunda yüzlerce Müslüman hayatını kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor.

Sorunun temelinde Mali’nin kuzeyinde yaşayan ve mavi giysileriyle Müslüman dünyasının renkli topluluklarından Tuareglerin yaşadıkları bölgede bağımsız bir devlet kurma istekleri var. Sudan dış güçlerin etkisiyle nasıl bölündüyse Mali de bölünmek isteniyor.

Ortadoğu’da yıllar önce tekrarlanan senaryo şimdi Afrika’nın en fakir ülkelerinden biri Mali’de tekrarlanmakta. Mali’den başlanılarak bütün İslam Afrika’sını istikrarsız ve güvenliksiz bir bölgeye dönüştürerek Müslüman toplumları şiddet sarmalı ile baş başa bırakmak istiyorlar. Böylelikle İslam ülkelerinin gelişmeleri ve kendilerine gelmeleri engellenmek isteniyor. Mali’de komşu ülkelerden gelen 40 bin savaşçının olduğu söyleniyor. Bu savaşçıların çoğunun genç yaşta olduğu düşünülürse böyle bir çatışma ortamında yaşları 18 ile 25 arasında olan gençlerin enerjileri tüketilerek sömürgeciliğe karşı bir tehdit teşkil etmeleri engellenmek isteniyor. Mali’de son iki hafta içinde sayıları 500 bine ulaşan mülteci komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Aileler parçalandı, çocuklar ailelerini korumak için silaha sarıldı. Bu şartlar altında Mali’de yoksulluk ve yoksunluk giderek artıyor.

Mali, yer altı suları bakımından zengin, aynı zamanda güneş enerjisinden en fazla randıman alınacak ülke olarak biliniyor. Kuzey şehirlerinde işletilmeyi beklenen uranyum rezervleri var. Altın ve elmas madenleri Fransız şirketlerin elinde ve elde edilen gelirlerinin yalnız yüzde 4’ü halka ulaşıyor. Yeni sömürgecilik bir bakıma demokrasi, istikrar götürmek adına daha fazlasını istiyor.

ABD, Fransa, Çin, Brezilya gibi küresel güçler arasındaki çekişme Müslüman kanının dökülmesinden geçiyor. Küresel güçler, kendi aralarındaki rekabet uğruna sömürgeleştirmek istedikleri ülkelerde yerel dinamikleri kışkırtıyorlar ve bölgesel savaşlar çıkartarak bu ülkelere askeri müdahale meşruiyeti kazanıyorlar. Sadece Mali’de bir sene sürecek savaşın maliyeti 1 milyar doları geçiyor. Bu rakam silah tüccarlarının iştahını kabartıyor. Silah tüccarları daha çok silah satabilmek için yeni savaş ortamlarının çıkması için özel gayret sarf ediyorlar. Birileri Malileri, birileri de Tuaregleri destekleyerek onlara ait olmayan bir savaştan kazanç sağlamanın peşindeler.

Fransa’nın operasyonu sadece Mali ile sınırlı değil, Cezayir’e, Moritanya’ya doğru yayılıyor. Cezayir’deki rehine operasyonu bu yayılmanın yalnızca bir parçası olup sorunu bölgesel krizden küresel bir krize dönüştürdü. Rehine krizi sayesinde Fransa’nın eli dünya kamuoyunda güçlenirken Ceazyir eski savaş ortamına tekrar dönebileceğinin işaretlerini verdi, sonuçta yine Müslümanlar kan kaybederken küresel güçler bir adım daha öne çıktılar.

Müslümanlar Afganistan gibi bir tecrübeyi yeniden yaşamak zorunda kalmamalılar. Kendi aralarındaki huzursuzlukları çatışarak aşmak yerine daha müsamahalı ve daha yapıcı bir dil ile iletişim kurmaları gerekiyor. Sorunları ertelemek veya yabancılardan destek almak daha fazla savaş, daha fazla kan ve daha fazla acı anlamına geliyor.

İlhan Yürükçü/İMH Yönetim Kurulu Başkanı

Paylaş

Eğitim Reformu Ne Getiriyor Ne Götürüyor

Eğitim Reformu Ne Getiriyor Ne Götürüyor.
Eğitim ve öğretim “insanda istendik davranış değişikliği gerçekleştirme süreci” olarak tanımlanır. Eğitim, daha çok insan ilişkilerine ve ahlâka dayalı davranış değişikliğini, öğretim ise daha çok bilgiye dayalı davranış değişikliğini ifade etmek için kullanılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, nasıl bir tanım yapılırsa yapılsın sonuçta tüm tanımlar eğitim ve öğretim sürecinin bir “insan inşa etme” süreci olduğu noktasına varacaktır.

Bu insan inşa etme süreci, doğal olarak bir takım soruları ve tartışmaları beraberinde getirmektedir. Özellikle devletlerin vatandaşlarına yönelik uyguladıkları eğitim programlarının amacı, niteliği ve sonuçları tartışmaların odağında yer almıştır.

İlk kez sanayi devrimi sonrasında (1880’de) İngiltere’de uygulanan ve “vatandaş yetiştirme” amacına dönük olarak kurgulanan zorunlu eğitimin devletin bir hakkı olduğu kabul ediliyordu. Daha sonra, 20. Yüzyılın ortalarında Avrupa’da ortaya çıkan sosyal devlet anlayışı çerçevesinde eğitim devletin vatandaşına karşı bir görevi olarak kabul edildi.

Devletlerin, daha doğrusu sistemlerin ve sistemleri sevk, idare ve temsil konumunda olanların, bir efendi-sahip psikolojisiyle hareket ettiği, vatandaşlarının hizmeti için teşekkül etmiş bir hizmet aygıtı olarak değil de vatandaşın sahibi olan bir “efendi” olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak bu tavır, devletin, vatandaşlarının yanı sıra onların çocuklarının sahibi olarak da kendini görmekte, adeta, anne babaların, çocuğu dünyaya getirmek, bakıp beslemek, yedirip giydirmekle yükümlü olduğunu, belli yaşa geldiğinde onun eğitimini asıl sahibi olarak bizzat devletin üstleneceği anlayışına karşılık gelmektedir.

Türkiye’de de zorunlu eğitim, Cumhuriyet sonrası uygulanmaya başlanmış ve 1945’e kadar 3 yıl olarak uygulanmıştır. Milli eğitim temel kanunda zorunlu eğitimin iyi vatandaşlar yetiştirmeyi hedeflediği ifade edilmektedir. 1945’e kadar uygulanan 3 yıllık zorunlu eğitim yetersiz görülmüş olacak ki önce 5 yıla, sonra 8 yıla ve nihayet 12 yıla çıkarılmıştır.

Türkiye, Hükümetin, “eğitimde devrim” diye takdim ettiği ve 4+4+4 diye formüle ettiği, muhaliflerin dert + dert + dert diye eleştirdiği yeni bir eğitim programının uygulamasıyla karşı karşıya. Bu yeni programın neler getireceği ve neler götüreceği zamanla ortaya çıkacaktır şüphesiz. Ancak şimdiden bu programın bazı sonuçlarını öngörmek mümkündür, diye düşünüyoruz.

Her şeyden önce, zorunlu eğitimin 12 yıl olarak belirlenmesinin gerekçesi “bütün Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerin büyük çoğunluğunda uygulama böyle” diye takdim edilmektedir. Bu, başlı başına bir açmazdır. Zira ülkenin değerleri, öncelikleri, hedefleri, psikolojisinden ziyade başka değerler dünyasının ürettiği bir anlayışı merkeze alarak bir program kurgulamak ve bunu bir eğitim devrimi diye sunmak ülkenin ihtiyaçlarıyla ve dokusuyla çelişecektir.

Konunun bir başka yönü de karar verme yaşının ötelenmesi, sanıldığı ve iddia edildiği gibi doğru karar verme oranını artırmamaktadır. Aksine sorumluluk duygusu gelişmediğinden olgunlaşma ve sağlıklı karar verme de güçleşmektedir. Toplumda 25 sene önce 15 yaşında adamlar vardı, oysa bugün 25 yaşında ergenleri-çocukları görmek mümkündür.

Eleştirilerin yoğunlaştığı konulardan biri de din eğitiminin laik sistem tarafından verilmesi meselesi. Laiklik iddiasındaki bir sistemin tüm dinlere eşit mesafede bulunması ve din eğitimine müdahale etmemesi esastır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti İslam dışındaki dinlerin mensuplarının din eğitimine müdahale etmemekte, dini eğitimin planlanması ve uygulaması o dinlerin mensuplarınca oluşturulan sivil toplum kuruluşları ve dini kurumları aracılığıyla din adamları tarafından gerçekleştirilmektedir.

Devletin, din eğitimini ve müfredatını belirlemesi, bu eğitim esnasında, İslam’ın, devletin onayladığı bir yorumla sunulması, üstelik hükümet değiştikçe hükümetin siyasi anlayışına ve din yorumuna göre değişebilir olması, tedirgin edici bir durum olarak görülmektedir. Liberal çevreler devletin din eğitimi vermesinden, Kemalist çevreler laiklikten taviz verilmesinden, dindarlar ise devletin yanlış ve yanıltıcı din eğitimi vermesinden endişe etmektedirler.

Zorunlu eğitimin 5 yıldan 8 yıla çıkmasıyla eğitimin kalitesi artmamış, aksine ciddi oranda gerilemiştir. Her yıl yüzbinlerce öğrenci sınavlarda sıfır puan almaktadır İlköğretimi bitiren, yani 8 yıl eğitim gören ama okuma yazma dahi öğrenemeyen çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. 8 yılda okuma yazma öğretmekte bile aciz kalan bir eğitim mekanizmasının din eğitiminde başarılı olacağına ihtimal verilmemektedir.

En az bu kadar vahim olan bir başka durum da mevcut 12 yıllık zorunlu eğitimin, sivil eğitim imkânlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıdır. Çocukların ve gençlerin 5,5 yaşından 19 yaşına kadar zorunlu devlet eğitimine tabi tutulması, toplumun eğitiminde en önemli role sahip olan sivil toplum kuruluşlarını, sivil eğitim merkezlerini, cemaatleri ve kanaat önderlerini devre dışı bırakmakta ve eğitim bütün yönleriyle devletin tekeline almaktadır.

Hükümetin iyi niyetli olması, din eğitimin devlet eliyle yaygın hale getirilmesi, siyer ve Kur’an derslerinin seçmeli ders olarak ortaokul ve lise müfredatına dâhil edilmesi, imam hatip liselerinin orta kısımlarının yeniden açılması ve itibarının iade edilmesi, imam hatip liseleri ile ilahiyat fakültelerinin sayısının ve öğrenci potansiyelinin artmış olması, kız öğrencilerin başörtüsü ile okuma imkânlarının kısmen sağlanmış olması, sivil eğitim alanlarının ve imkânlarının kısıtlanması ve hatta yok edilmesinin vahametini ortadan kaldırmayacağı görülmelidir.

Bu durumun dikkate alınarak eğitimin ilk dört yıldan sonra tercihli ve isteğe bağlı eğitim şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde gençlik, eğitim sisteminin ve medyanın eline terk edilmiş olacak ve ülkenin geleceği de, din eğitimi de tehlikeye atılmış olacaktır.

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter