Pazartesi , 24 Haziran 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Muhammed Fesih KAYA

Yazar Arşivi: Muhammed Fesih KAYA

Ömür Sermayemiz Tükenirken

Ömür Sermayemiz Tükenirken
Yıllar önce, acaba 2000 yılını görebilecek miyiz derken, 2010’lu yılları geride bırakıyoruz. İnsan ömrünün kısalığı düşünülürse bir yılın çok önemli bir zaman dilimi olduğu anlaşılır. Maddî ve manevi kazanç, ya da kayıplarla dolu olan koskoca 365 gün, ömür takviminden yaprak yaprak kopup gitti.
İnsan, yaratılışının gereği olarak dikkat, düşünce ve heyecanını gelecek üzerine yoğunlaştırmaktadır. Oysaki geçmişteki olumlu ve olumsuz davranışları değerlendirmeden geleceğin planını yapmak mümkün değildir. Bunun için bir yıllık zaman insan ve toplum hayatı açısından son derece önemlidir. Zaman su misali akıp gidiyor. Acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle, üzüntüsüyle koca bir yılı daha geride bıraktık. Hepimizin ömür sermayesinden bir yıl daha geride kaldı. Bu süre içinde şahıs aile, millet ve insanlık için neler yap/tık/ıldı? Bilgi ve kültür alanında neler kazan/dık/ıldı? Belirlenmiş zaman dilimi içinde yapılması gereken ibadet, itaat vb. iyilikler gerçekleştirildi mi? Daha da önemlisi geçmişle ilgili samimi bir değerlendirme (otokritik) yap/tıkmı?/ıldımı? İşte bütün bu soruların cevaplarını aramak gerekir. Çünkü geçmişin muhasebesini yapmadan geleceğin hareket tarzını belirlemek doğru olmaz. Hangi yaşta olursak olalım, ömür sermayemizin bir yılını daha geride bıraktığımız için; hepimiz, kâr ve zararımızı ortaya koyacak yıllık muhasebemizi yapmak zorundayız. Zira Hz. Ebubekir (r.a)buyurduğu gibi:“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin”
Biz de bu vesileyle geçen bir yılın muhasebesini yapalım. Aslında bu muhasebe, sadece geçen bir yılın değil, ömrümüzün, geride kalan yıllarının muhasebesi olsun. Bilelim ki her geçen gün dakika ve saniye bizi vaat edilen ölüme biraz daha yakınlaştırmaktadır. O halde ölüm için hazırlıklarımızı bir daha gözden geçirelim. Çünkü akıllı insan geleceğinden kuşku duyulmayan O güne hazırlık yapmalıdır.
Yüce Allah insanın zaman ve olaylar karşısında aldığı psikolojik tavrı şöyle açıklamıştır:
“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir”(1) “
Çünkü insan zayıf yaratılmıştır”(2)
Aynı surenin devamındaki ayetlerde ise; namazlarını sürekli kılanlar, mallarının zekâtını verenler, ahiret gününe inananlar, namus ve iffetini koruyanlar, aşırılıklardan sakınanlar, doğru şahitlik yapanlar, emanete ve ahde vefa göstermek gibi özellikleri taşıyanlar övülmüşlerdir(3)
Gerçekten günlük hayata bakıldığında insan aynı rolü oynamaktadır. Acı, üzüntü, geçimsizlik ve hastalık gibi problemlerle yüz yüze geldiğinde çıkış yolu için yalvarır durur. Zamanın, ibadetin, itaatin, sağlığın ve huzurun değerini dilinden düşürmez. Fakat rahatlığa kavuştuğunda ise, olup bitenleri çabucak unutuverir. Zevk ve eğlenceye dalar. Elbette insan bir melek değildir. Daima hayır çizgisi üzerinde bulunması beklenemez. Hayır, işleyebileceği gibi hata ve yanlışlıklar da yapabilir. Fakat önemli olan insanın organizeli bir biçimde hata ve yanlışlıklarda ısrar etmemesi, özellikle öncü ve kötü örnek olmaktan kaçınmasıdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim de insanların hangisinin daha iyi davrandığını tespit etmek için; Ölüm ve hayatın yaratıldığını bildirmiştir(4)
Hayat anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedî varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır. İnsan günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak geride bıraktığı mesaisini değerlendirerek kendi kendini sorgulamalıdır. Zira zaman kavramına karşı sorumluluk bilinci gelişmemiş kimselerin hayatta başarılı olması mümkün değildir. Yüce Allah, insanın geçmişini yoklama ve geleceğini düzenleme açısından dikkatini çekmek üzere “muhasebe” kelimesini Kur’anda 97 defa zikretmiştir.
Konuya daha açıklık getirmek amacıyla şu ayet meallerine göz atalım:
“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar”(5),
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır(6),
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin, hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız”(7)
Bu son ayetten de anlaşıldığı gibi, dünyadaki canlılar arasında vazife ve sorumluluk taşıyan yegâne varlık insandır. Esasen onun hayatını anlamlı kılan, ona değer katan temel özellik, bir vazife ve sorumluluk varlığı oluşudur. Bu sebeple vazifelerini ihmal eden ve sorumsuz bir hayat yaşayan insanlar gerçek anlamda insanlık değerini yitirmiş olurlar. Ancak bu ayet açıkça gösteriyor ki, ilahî sorumluluktan kurtulmak ve Allah’ın huzurunda hesap vermekten kaçmak hiç kimse için mümkün değildir. Bunun tersini düşünmek, ahlak nizamını ve bu nizamın temeli olan mutlak adaleti inkâr etmek sonucuna götürür.
Sevgili peygamberimiz (sav)’de, hem vaktin değerine dikkat çekmek, hem fırsatları iyi kullanmak, hem de daima muhakeme ve muhasebe yapmak bakımından bir hadiste şöyle buyurmuşlardır.
“Ölümden önce hayatın, hastalığından önce sağlığın, meşguliyetinden önce boş vaktin, ihtiyarlığından önce gençliğin, fakirliğinden önce zenginliğin kıymetini bir ganimet olarak biliniz”(8)
Yeri gelmişken Hz Ebubekir (r.a)’ın konumuzla ilgili olan şu sözünü de hatırlatmak istiyorum:
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin ve tartılmadan önce amellerinizi tartın.”
Evet, bu değerlendirmeden sonra dönüp yeniden bir yılın artı ve eksilerini tespit etmeye çalıştığımızda fert ve toplum hayatı bakımından iyi bir konumda olduğumuzu söyleyemeyiz. Burada kimsenin şahsî davranışı ve özel hayatı bakımından kâr ve zarar terazisini tartışmıyoruz. Esasen hiç kimsenin, diğeri üzerinde böyle bir hakkı da yoktur.
“Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenemez” prensibi Kur’an-ı Kerimde ifadesini bulmuştur(9)
Fakat sorumluluk ve muhasebe açısından konuya yaklaştığımızda, her an çevremizde olup biten olaylara karşı kademeli olarak görevlerimizin olduğu da bir gerçektir. Yüce dinimiz insanların sorumluluğunu denizin ortasındaki geminin içinde bulunan yolcuların birbirine karşı olan sorumlulukları kadar önemli kabul etmiştir. Şayet yolculardan biri veya birkaçı canım istiyor ya da su ihtiyacım var diye gemiyi delme teşebbüsünü kendisine verilmiş bir hak olarak iddia eder, diğerleri de buna kayıtsız ve ilgisiz kalırlarsa, hem geminin, hem de içindekilerin huzur ve emniyetinden bahsedilemez.
Tarih benzer örneklerle doludur. Bir daha hatırlatalım ki gün, hafta, ay ve yıl izafidir Zaman bir şelaleden akıp giden su gibidir Onu durdurmak ya da geri çevirmek mümkün değildir.
Her günün akşamında; Bu gün Allah için ne yaptım, ahiret için faydalı işlerle mi meşgul oldum yoksa…… Diye kendimizi sürekli olarak sorgulamak gerekmez mi acaba? Haddizatında bu tür bir sorgulama insanı diri tutacak onu bilinçli kılacak ve Yaradanın huzuruna adam gibi çıkmasını sağlayacaktır.
O halde bir atasözünde denildiği gibi
“Zararın neresinden dönülürse kârdır”
Dileğimiz odur ki gelecek günlerimiz ve yıllarımız hep kazançlı olsun.
Son söz olarak Efendimiz(a.s)buyurdukları gibi; Akıllı kimse ahiretini dünyasına feda etmeyen kimsedir.
(1) Meâric, 19-21
(2) Nisa 28
(3) Meâric, 22-33
(4) Mülk, 2
(5) Ankebut, 2
(6) Kıyamet, 36
(7) Mü’minun, 115
(8) Feydu’l Kadir Şehru’l Câmiu’s-Sagîr, Dâru’l Maarif, Beyrut, c2,s16
(9) En’am, 164
Paylaş

ÇIĞLIK

ÇIĞLIK
ÇIĞLIK
Çığlık insanın yaradılış gayesini gerçekleştirmek için çektiği sancı…
Çığlık insanlık onurunu ayakta tutma mücadelesinin adı…
Çığlık insanca yaşamın adı…
Çığlık İlk insan Âdem’in oğlu Habilin kardeşi tarafından öldürülmek istenen insanlığın, rahmetin ve merhametin ayakta durmak için çırpınışı…
Çığlık Hud aleyhisselamın Ad kavmine direnişi…
Çığlık Hazreti Salih’in kavminden teberrisi…
Çığlık İbrahim’in ateşe atılması pahasına tavizsizliği…
Çığlık tüm kınama ve aşağılanmalara karşı erdemli insanlar topluluğunun Nuh’un karada yapmış olduğu gemisine binmeleri…
Çığlık Firavunun oluşturmuş olduğu sele karşı Kızıldeniz’in bir avuç mazlum için yarılması…
Çığlık en yakınların zulmüne karşı Mekke’den Medine’ye hicret…
Çığlık Bedir’de Ya Rab! eğer bugün burada yenilirsek senin adını yeryüzünde anacak hiç kimse kalmayacak feryadı…
Çığlık evladı Resul Hüseynin şanlı direnişi, hakkı tutup yerden kaldırışı…
Çığlık Seyyidina Zeyneb’in asırlar öncesinden yüreklerimizi delercesine  haykırışı…
Çığlık Gazze…
Çığlık Suriye…
Çığlık Afganistan…
Çığlık insanca (İslam’ca) yaşama adına tüm zaman ve zeminlerde…
Çığlık …
Dün…
Bugün…
Yarın…
Peki, nereden çıktı bütün bu çığlıklar? Elbette ki bunlar Muharrem ayının hatırlattıkları.
İnsanlığın kurtuluşu ve hakkı ayakta tutmak için adanmışlardan Cennet gençlerinin efendisi hazreti Hüseyninin çığlığını ve onun bu çığlığına kendi çığlığını katarak her günü aşauraya her yeri Kerbelaya çeviren hazreti Zeynep…
Evet, gerçekten de Muharrem veya aşura deyince elbette ki 10 Muharrem 680 yılında gerçekleşmiş acısı hala tüm tazeliğiyle yüreklerimizde taptaze duran öfkemizi büyüten bizlere; tek başımıza kalsakta mücadeleyi, bedel ödemeyi, hesapsız olmayı, istikrarı, istikameti, takdiri, tevekkülü ve düşmanın nasıl aşağılandığını öğreten mektep olduğu bilincini sürekli diri tutmak…
Ancak aşurayı sadece aşure merasimine hapis etmek ne kadar yanlışsa, bunu matem, yas ve intikam gününe çevirmek ve sahibi Allah olan bir dini bu menfur olayın üzerine bina etmek veya bu olay üzerinden anlamaya çalışmakta kanımca bir o kadar yanlıştır.
Aslında aşuranın Hazreti Âdemden beri dini yaşamak adına sürdürüle gelen mücadele çizgisindeki tavır usul ve yol olduğunu anlamak gerekir.
Aşura bu çığlığa kendi çığlığımızla dâhil olmanın adı olasa gerek…
Paylaş

DAVET VE GEREKLİLİĞİ

DAVET VE GEREKLİLİĞİ
“Resulüm deki, işte bu, benim yolumdur. Ben insanları Allah’a körü körüne değil bir basiret üzere davet ediyorum. Bende bana tabi olanlarda böyleyiz.”(1)

Davet: davet kelimesi “deave” fiilinden gelen bir mastar olup sözlükte; çağırmak, seslenmek, nida etmek, dua ya da beddua etmek, adlandırmak anlamlarına gelmektedir.

İsim olarak davet; çağrı, nida, dava, verilen söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir. Kuranı Kerim’de bu fiil, yardım istemek, bir işe teşvik gibi manalarında da kullanılır.

İslami kavram olarak davet; İslam’a, Allah’a çağrıyı ve İslam’ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulamasını sağlamayı ifade eder. Bu anlamda davet insanları Hakka, Hidayete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrının yanında Allah’a yakarıştır.

İslami davetin ilgi alanı bütün insanlıktır. İslam’ın kapsamı içerisine olan bütün din ve dünya işleride davetin kapsamı içeresindedir. İslam’a teslim olmuş Müslümanlara davet götürülebileceği gibi, münafıklara, kâfirlere ve hiç bir şeyden haberi olmayan kimselere de davet götürülmelidir. Çünkü Kuran’ın davet ettiği hidayet, yani en doğru yol her insan için gereklidir.
Davet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günahlardan kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir.

Davet; bir açıdan nasihat, bir açıdan irşat, bir açıdan ’da marufu emretmek, münkerden sakındırmaktır. Buradan hareketle davetin hedefinin aslında, İslam’ın inanç esasları ve değerlerinin kabul edilerek uygulanmasının sağlanması olduğunu, dolayısıyla Müslüman veya gayrimüslim ayrımı yapmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tebliğ, irşat, vaaz, emri bil maruf, nehyi anil münker, inzar, tebşir gibi kavramlar sözlük anlamları farklı olsalar da faaliyet alanları ve amaçları yönünden bazen aynı, bezende yakın anlamlarda kullanıla gelmiş kavramlardır. (2)

Davet şüphesiz kişilere, guruplara veya din adına sonradan ortaya çıkmış olan şeylere değil, Allah’a, ayetlerine ve O’nun Resulüne bir çağrıdır. Ancak mezhepler, hizipler ve benzerleri, bu çağrıya özgür iradesiyle karar vermiş kişinin tercihine kalmış değerlerdir. Elbette ki bunlarda İslam’ın içerisinde olan olmazsa olmazlardandır.

İyinin, güzelin, adaletin, insanlığın ve buna bağlı değerlerin kaynağı İslam’dır. Kuran, insanları bu değerlere çağıran, kendisi de salih ameller işleyen bu kimseleri doğru sözlü sadıklar olarak nitelendiriyor. “İnsanları Allah’a çağıran, İyi işler yapan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha doğru sözlü kim olabilir.” (3)

Bu şekilde davet edenlerin başında Allah’ın elçileri gelir. Onlar insanları Allah’a ve ona kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı insanlara/insanlığa hayat veren şeyedir. “Ey iman edenler Allah ve Resulü sizi size hayat bahş edecek olan şeylere çağırdığı zaman hemen onlara icabet edin…” (4)

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki din adeta her gün biraz daha hayatın dışına çıkarılıyor. Kâfirler bir tarafa, Müslüman olduğunu iddia edenler tarafından bile dine birçok saldırılar yapılmaktadır. Orta seviyedeki Müslümanlar bir tarafa, dindar ve onların seçkinleri denilen taife bile farzları ve vacipleri terk eder hale gelmiş durumdadır. Namazın, orucun terk edilmesi bir yana yüzbinlerce si bilerek veya farkında olmayarak şirkin ve küfrün içerisine dalmış bulunmaktadır. Haram olan işlerin, kötülük ve günahların yayılması ve çok açık bir şekilde herkesin görebileceği ortamlarda işleniyor olması hepimizin malumudur. İlim ehli olan seçkin âlimlerin, hatta hocaların bile halktan uzaklaşması ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak halkın dine ve din ilimlerine yabancılığını artırmaktadır. Sonuçta her iki kesiminde bahanesi hazır. Halk anlatan ve doğru yolu gösterecek kimse yok derken, ilim erbabı da dinleyen ve kale alacak kimseyi bulamıyoruz diyerek kendilerini savunmakta. Hâlbuki bu mazeretlerin hiçbir geçerliliğinin olacağını sanmıyorum Allah katında.

Peki, bu davetin gerekliğine ve onun Peygamberlerden bize bırakılan bir görev olduğunu hatırlayarak bu sorumluluğu kim deruhte edecek? Kim “İnsanları kendilerine hayat sunacak olan şeye” çağıracak. Bu çağrıya kulak kabartarak ben diyeceklerin ise yapılacak olan davet çalışmalarının, içinde bulunduğumuz çağı ve çağın insanını ıskalamaması gerekir.

İşte hızla değişen ülke ve dünya siyaseti içerisinde belki de yok olup gitmeye yüz tutmuş ve kırıntı haline gelmiş “İslami Davet” çalışmalarına yeni bir yüz, yeni bir biçim verilmesi gerekir.

İslami davetin içeriği, asli konuları vahiyle ilintili olduğu için herhangi bir değişime ihtiyaç duymaz. Zira hangi yönelişin ve uygulamanın ilahi rıza kapsamında olduğu; nelerin bizleri ilahi azaba sürükleyen hususlar olduğu yer ve zamana göre değişiklik göstermez. Ancak ne söylendiğinin yanında kimin, nerede ve nasıl bir söylemle bu dini vazifeyi yerine getirdiği de önem taşımaktadır.

Günümüzde gelişen teknoloji, bireysel ve kitlesel iletişim kanallarının tüm dünyaya ulaşılabilecek bir hal alması davet kapısını alabildiğine açık hale getirmiştir. Artık küçük veya ayrıntılı bir mesaj, küçük çabalarla milyonlara iletilebilmektedir

Yine TV kanalları, bilgisayar ağları vs. ile mesajımız, davetimiz kısa bir zaman içinde tüm dünyaya iletilebilmektedir.

Tüm bu yöntemler, yer/zaman şartlarıyla tedricen uygulanabilecek fert-cemaat-toplum-ümmet skalasında ortaya konulacak davet çalışma biçimleri olarak önümüzde durmaktadır.

Bütün bu söylenenlerden sonra ne yapmalıyız? Nasıl yapmalıyız? Sorusu önem arz etmektedir. Bu bağlamda Hareket’in bünyesinde oluşturulmuş olan irşad ve davet koordinatörlüğünün çerçevesini belirlemiş olduğu irşad ve davet halkalarını son derece önemsiyoruz. Bu irşad halkaraıyla ilgili olarak Hareket’ in öncülerinden başlayarak tüm ağabey ve ablalarımızın bu koordinatörlükle iletişim halinde hamilik edecekleri halkalar oluşturmalarını bekliyor ve rica ediyoruz. Bizler bir tek insanın hidayetine vesile olmayı, onu Cehennem’den Cennet’e yönlendirmeyi üzerinde güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı gören bir medeniyetin çocuklarıyız. Asli işimizinde; tebliğ, davet ve örgütlenme olduğunu unutmamalıyız. Bilmeliyiz ki havuzumuza girecek her yeni insan yeni bir imkân demektir………

Yapılacak küçük çalışmaların, dünyalık imkânsızlıklara rağmen, “bizi ummadığımız yerden rızıklandıran” Allah (C.C.)’ın bereketiyle tahmin edemeyeceğimiz boyutlara ulaşacağı gerçekliği ise bu çalışmaya enerji veren ve ruh katan en büyük hakikattir.

Başarıyı ihsan eden sadece Allah (C.C.)’dır…

Dipnotlar: (1).Yusuf suresi/108 (2).TDV İslam ansiklopedisi (3).Fussilet/33 (4).Enfal/24

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter