Perşembe , 25 Nisan 2019
Anasayfa / Yazar Arşivi: Sedat Kotan

Yazar Arşivi: Sedat Kotan

BEŞERDEN İNSANA İNSANIN SERÜVENİ

BEŞERDEN İNSANA  İNSANIN SERÜVENİ

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.  Allah’a hamd, resulüne selam olsun.

Bu yazımızda “Beşer, Adem, İnsan” kavramları çerçevesinde insanı anlamaya çalışacağız. Kur’an-ı Kerim’in temel konularından biri hiç şüphesiz “insan”dır. Allah’ın muhatap aldığı, dünyayı kendisi ile anlamlı kıldığı, imar ve inşa sorumluluğu yüklediği bir varlık…

Sıraladığımız bu kavramlar anlam bakımından nüanslarla birbirlerinden ayrılan kavramlardır. Genel kavramsal çerçeveyi belirledikten sonra vahyin muhatap aldığı, filozofların düşüncelerinin merkezine koyduğu, şairlerin şiirlerinin temel konusunu oluşturan, sanatın ve edebiyatın merkezindeki varlık  yani kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz umarım az da olsa vuzuha kavuşur.

Beşer kelimesi farklı çekim kalıpları ile kullanıldığında; cildin sathı, dış deri, yerin üzerindeki yeşillik ve nebat, insanlık, insanoğlu, yağmuru müjdeleyen rüzgar, sevinmek, sevindirmek gibi anlamlara geliyor.

Kur’an-ı Kerimde beşer kavramı sözlük anlamından ziyade insan kavramı ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tür olarak insan olan; melek, cin veya ilah olmayan anlamları ayetlerin ağırlıkla vurguladığı anlamlardır. Beşer kavramına “ilkel insan, gelişimi tamamlanmamış varlık” şeklindeki bir yorumu Kur’andan çıkarsamak imkansızdır. Nitekim peygamberlerin davetine itiraz eden veya peygamberlerde olağanüstü özellikler arayan müşriklerle ilgili ayetler bu düşüncemizi destekler mahiyettedir.

“Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip ahirete ulaşmayı yalanlayan kavminden o hatırlı/kodaman güruh ise halka şöyle dediler: «Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil; yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.”(23/33) Bu ayette inkar edenlerin ifadeleri ile peygamberlerin bütünüyle insani özelliklere sahip beşeri varlıklar olduğu vurgulanıyor.   “ Yahut altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ama, sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız! De ki: “Rabbimin şânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir beşer değil miyim?” (17/93) Bu ayette ise bizzat peygamberin diliyle beşerilik vasfı açıklanıyor.  “Dediler ki: “Bizim benzerimiz olan iki beşere (Musa ve Harun’a) mı inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar.” (23/47)

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere peygamberler beşer olan insanlardır. Gelişimi tamamlanmamış bir varlık olarak beşer kelimesini yorumlamak yanlış bir te’vil gibi görünüyor. “Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.”(15/28)” (İblis) dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın beşer için saygı ile eğilemem.”(15/33)  Bu ayetlerde saygı ile önünde eğilinmesi gereken varlık “beşer” olarak vasıflandırılıyor. Anlaşılan odur ki beşer kelimesi insanla aynı anlamda kullanılmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerimde insan hem pozitif hem negatif yönleri ile anlatılırken beşer daha ziyade nötr bir özellikte anlatılıyor.

Adem kelimesi Sümer dilinde “baba”, Asur ve Babil dilinde “yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç”;  Sabii dilinde “kul” anlamlarında kullanılmıştır. Tekvinde ise hem ilk insan hem de insan türü anlamlarında kullanılmıştır. Müslüman dilciler ise; bir şeyin dış yüzü, insicam, ülfet anlamları vermişlerdir. Nitekim genellikle sahih kabul edilen bir rivayete göre Allah, Ademi yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Adem’in nesli değişik karakterler taşır. Rağıb el-İsfehânî Müfredat adlı eserinde, Âdem’e (a.s) bu ismin, yerin üst kısmından yaratılması nedeniyle verildiğini nakleder.

Kur’an-ı Kerim, sahih hadisler ve islam alimlerinin ortak görüşüne göre Adem(as) insanlığın ilk atasıdır ve topraktan yaratılmıştır. Diğer ilahi kitaplar ve özellikle Tevrat’ın tekvin bölümü bazı farklılıklarla aynı şeyi söylemektedir. Nitekim Kur’an’ı Kerime baktığımızda şunları görürüz: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”Fakat Şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır. Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeyi çok kabul eden (kulunun günahından geçen) dır, çok esirgeyendir.” (2/34—37)

Yukarıdaki ayetlerden açıkça şu sonuçların çıktığını söyleyebiliriz. Secde edilen, cennete konulan, yasak fiili işleyen, nimetlerle dolu yerden çıkarılan, hatasında ısrar etmeyip tevbeye yönelen ve tevbesi kabul edilen bütün insanlar değil insanlığın atası olan Hz. Âdem’dir.

Kur’ an-ı Kerim’de Hz. Adem’le ilgili ayetlerde bu konu genellikle üç ayrı noktadan ele alınmıştır. Öncelikle Adem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedeni ve ruhi yönleriyle tam ve kamil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Adem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu ayetlerde hem Adem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği akli, zihni, ahlaki vb. meziyetlerden. Dolayısıyla hem Allah’a ibadet eden hem de yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli ayetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Adem’e secde ettikleri bildirilmektedir.(İSAM ADEM Md.)

Adem(as) akıl, duygu ve bilgi sahibi bir varlık olarak çeşitli imtihan süreçlerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolü altında olan ilk insan…

İnsan; e-ne-se/ انس kökünden türeyen bir kelime olup, sözlükte; garipsemeyi bırakıp alışmak, yadırgamamak, cana yakın olmak,  samimi olmak gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca bu kökten türeyen iste’nese kelimesi, hayvanın evcil olmasını ifade etmektedir.  El- İnsan ise; İnsan, adam, beşer, zihnen ve yaratık olarak terakki etmiş insan anlamlarına gelmektedir. Rağıp el-İsfehani ise; el-ins’i, cinnînin zıddı olan, ancak diğer insanlarla beraber  ayakta kalabilen/hayatını sürdürebilen ve tabiaten medeni olan varlık olarak tarif etmektedir.

Kelimenin aslının “unutmak” manasındaki nesy’den geldiği de ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler İbn Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivayete dayanırlar.

İnsanın yaratılışı başta topraktan –ki ilk örneği Hz. Adem’dir- daha sonra değersiz bir sudan yaratıldığı, insanların bu şekilde sosyal bir varlık olarak çoğalıp yeryüzüne yayıldıkları Kur’anın vurguladığı bir hakikattir. Kur’an-ı Kerimde insan bütün yönleriyle anlatılmiştır. Yaratılışı, mahiyeti ve amaçları ayrıntılı bir şekilde sunulmuştur. Nitekim Hac Suresinin 5. Ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”  Yaratılışın her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolünde gerçekleşmiştir. Bu hususta herhangi bir tesadüfe imkan olmadığı açıktır.

 

Yaratılış inancını benimsemeyen felsefi akımlar aydınlanma döneminden itibaren çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Genel olarak materyalist felsefe olarak adlandırabileceğimiz bu akımların tamamı Hıristiyanlık eleştirisi üzerinden dinlerin tamamına karşı çıkmaktadırlar. Hurafelerle ilahi menşeinden koparılan Hıristiyanlık, muktedirlerin zulüm aracına dönüşmüş, din eleştirisi Tanrı’nın varlığını sorgulamaya sebep olmuştur. Ancak yapılan eleştiriler önce insanı sonrada üretim mekanizmalarını tanrılaştırarak insanlığın bugünkü felaketini doğurmuştur.

Kur’an’ın insana dair diğer önemli bir beyanı da insanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesiyle ilgilidir. Hilâfet, esas itibariyle yeryüzünü Allah’ın iradesine uygun bir şekilde imar ve ıslah görevidir. Bu görev için verilen donanımları insan harekete geçirmelidir. Bunlar;

  • İnsan “asil bir varlıktır”. Mükemmel bir şekilde yaratılmış, özgür bir benliğe sahiptir.
  • İnsan irade sahibi olarak yaratılmıştır.
  • İnsan bilen, kavrayan bir varlıktır.
  • İnsan benliğinin şuurunda olan bir varlıktır. Kendi hakkında bilgi sahibidir.
  • İnsan üreten bir varlıktır. Alet, teknoloji, sanat, değer…
  • İnsan ülkü sahibi bir varlıktır. İdeal olana varmak için hareket eder. Üreterek ‘kemale doğru hareket halinde olan’ bir varlık.
  • İnsan ahlaki yönü olan bir varlıktır. Değerler üzerinden hareketini anlamlandırır.

Değer; sanatı maddi çıkara, sevgiyi menfaate, ideali realiteye tercih yaptıran aklaki duruştur. Değer; eşya ve varlıkla ilişkimizde ortaya çıkan ahlaki duruştur. Hayata anlam katan tercihtir. Yeri geldiğinde canı feda etmeyi en büyük kazanç sayabilmektir…

Hilafet görevini yerine getirme sürecinde aşması gereken en önemli engel yine insanın kendisidir. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, umutsuzluk, unutkanlık, böbürlenme, acelecilik, gerçeğe karşı direnme, inkârcılık vb. zaafları bulunmakta olup ahlâkî gelişim sürecinde bu zaaflarını yenmeyi öğrenmelidir.(İSAM İNSAN Md.) Bütün bu zaafları “benlik zindanı” olarak tanımlamak mümkündür.

Kur’anı kerimde bu zaaflarla ilgili birkaç ayet hatırlatalım; İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendiside şahittir. Ve insan mala çok düşkündür. (Adiyat, 6-8)  De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.“ (isra, 100) İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan gerçekten çok acelecidir.  (isra, 11)  İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (Nahl, 4)  “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf, 53)

Bu zaafları aşacak donanımların da insana verildiğini Kur’anı Kerim açıklamaktadır. İlgili ayetlerin bir kısmını hatırlatalım.

Şüphesiz sizin çabalarınız (çalışma, yetenek)  elbette çeşit çeşittir. (Leyl, 4) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. (Şems, 7-10) O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.  Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde, 7-9) İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.  Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kateder. (İnsan, 1-3)  De ki: “O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!“(Mülk, 23)

Sonuç olarak;

  • İnsan doğar, büyür, ölür; canlı bir varlıktır.
  • İnsanın düşünme yeteneği vardır.
  • İnsan güler, ağlar, sever, korkar, güvenir…; insan duygusal yanı olan bir varlıktır.
  • İnsan, alet yapan ve kullanan bir varlıktır.
  • İnsan, tarihi olan ve tarih yapan bir varlıktır.
  • İnsan, bilim, sanat ve düşünce gibi etkinlik alanlarının failidir.
  • İnsan, irade sahibi bir varlıktır.
  • İnsan, heryönüyle Allah’a (cc) muhtaç bir varlıktır.
  • İnsan kul olan sosyal sorumluluk sahibi bir varlıktır…
  • İnsan yapıp-ettiği her şeyden dolayı hesap verecek bir varlıktır…

 

Paylaş

Şehitlik ve Şehadet

ŞEHİT/ŞAHİT/ŞEHADET

“Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed(a.s) O’nun kulu ve elçisidir.”

Kelime-i şehadet olarak isimlendirdiğimiz, İslam’ın ilk şartı şehadet, şahit olmayı bütün yönleri ile özetliyor aslında. Bütün mesele bu şahitliği Allah’ın belirlediği çerçevede kulun hayatı boyunca gösterebilmesidir. Hayat şahitlik etmektir. Ruhlar âleminde “Sen bizim biricik Rabbimizsin” ifadesinin dünyada yaşayan şahitleri olabilmektir. Kişinin varlığını Allah’a adamasıdır şehadet…

Şehid; Allah’ın esmasından peygamberlerin de en önemli vasıflarındandır. Allah(c.c.) görünenin ve görünmeyenin, zahirin ve batın’ın şahididir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz… Peygamberler ümmetlerinin şahitleri, örnekleri, önderleri; İslam ümmeti de insanlığın şahididir… Allah’ın dininin şahidi, temsilcisi olanlara şehitlik mertebesi nasip olur ancak.

Kur’an-ı Kerim’de “şehid” kavramı insan için kullanıldığında daha çok  “Allah’ın iradesine uygun biçimde yaşayan kâmil insan, örnek ve önder şahsiyetli kimse” kastedilir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde şöyle buyruluyor; “Öyle ya, her kim Allah’a ve peygambere itaat ederse onlar Allah’ın kendilerine nimet lütfettiği peygamberler; sıdıklar(hakikatten hiç sapmamış olanlar)  şehitler( hakikate hayatlarıyla şahitlik edenler) ve salihlerle birlikte olanlardır. Bunlar ise ne güzel arkadaştır. (Nisa, 69) Allah’a ve peygamberine iman edenler; Rablerinin katında onlar aynen sıdıklar(dosdoğru olanlar) ve şehitler(hayatlarıyla her tür fedakârlığa hazır olanlar)gibidirler. Onlara mükâfatları ve nurları vardır. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar hep cehennem ehlidirler. (Hadid,19)

Âlimler, ortak bir görüş olarak “şehid” kavramının temel manasının “bilen” olduğunu ortaya koymuşlardır. Allah’ın bir sıfatı olarak kullanıldığında mutlak bilgiyi ifade eder. İnsan için bu kavram kullanıldığında müşahade ederek kesin bir sonuca ulaşmayı ifade eder. Yani insan bizzat “aynel yakin” bir imanla, yaşadığı tecrübeler ve birikimle bu varlık âleminde Âlemlerin rabbinin varlığının bir şahidi olduğunu hisseder.

Sözlükte; “bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen şehadet kavramı, Allah yolunda hayatı ile tanıklık ederek bu yolda canını feda etmiş Müslüman kimse için kullanılır. Büyük âlim Fahrettin er-Razi; Allah’ın dinine yardım amacıyla savaşta canını feda edenlerle şehitliğin sınırlı tutulamayacağını, İlayı Kelimetullah’ın yücelmesi için ortaya konan her tür çaba ve gayret sonucu vefat edenlerinde şehit kategorisinde olduğunu hadis-i şeriflere dayanarak ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerimde şehid/şahid/şehadet kavramlarının geçtiği bölümlerde daha çok dünyevi anlamda tam bir mümin şahsiyetin görünür kılınması kastedilmektedir. Ancak “Allah yolunda öldürülenler” ifadesi de pek çok ayette vurgulanan bir husustur. “Hakkı adaletle ayakta tutan şahitler olmak” ayetinde de anlaşılacağı üzere hakkı/hakikati insanlığa ulaştırmak, adalet için feday-ı can etmek ve bunları sadece Allah rızası için yapmak tam bir şahitlik gerektirir. Bu itibarla cihad meydanlarında hiçbir kınayıcının kınamasından, hiçbir zalimin zulmünden ve hiçbir tağutun tuğyanından çekinmeksizin canlarını feda edenler en büyük şahitlerdir. Bu şahitlikleri nedeniyle Allah(cc) onları ölümsüzleştirmiştir. Al-i İmran suresinin şu ayetleri durumu ne de güzel özetlemektedir. “Fakat Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Hayır onlar diridir! Rızıkları Rableri katındadır; Allah’ın lütfuyla kendilerine bağışladığı (şehitlik) saadet içinde övünç duyarlar. Ve arkada kalıp henüz kendilerine katılmamış olan kardeşlerine, bir korku ve üzüntü duymayacakları müjdesinde bulunmaktan zevk alırlar; Onlar Allah katından ulaşan bir lütfu, bir nimeti ve Allah’ın inananların hak ettiği ödülü zayi etmeyeceği (vaadini) müjdelemek isterler.” (Al-i İmran, 69-71)

Yine şahitliklerini canlarını feda ederek gösteren mü’minler için Tevbe suresinin 111. Ayetinde; Tevrat, İncil ve Kur’anda “cennet vaadini” Rabbimiz tekrar etmiştir. Şehadet arzusu çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan “dünyevileşmeye”de önemli bir ilaçtır. Ahiret merkezli bir dünya inşa edenleri Rabbimiz ölümsüzleştirmektedir. Dünya hayatının geçiciliğini bilen bir mümin bütün gayretini bir “şahit” olarak ortaya koyma çabasından asla geri durmaz.

Pek çok hadis-i şerifte cihadı teşvik eden Peygamber Efendimiz; “Cihad etmeyi kalbinden dahi geçirmeden vefat eden kişinin cahiliye ölümü ile öleceği” uyarısında bulunmuştur. Yine bir hadisinde “Allah, yoluna cihad için çıkan kimseye kefildir. Kim sadece benim yolumda cihad etmek ve bana iman ettiği ve peygamberlerimi tasdik ettiği için evinden ayrılırsa, bu kimse onu cennete koyacağımı veya elde edeceği mükâfatı ile evine çevireceğimi garanti etmiş olur.” diye buyurmuştur.

Müslümanların tarihi iftihar edilecek ölümsüz şahsiyetlere sahiptir. Peygamberimiz döneminde İslam’ın ilk şehitleri Yasir ve Sümeyye, Musab b. Umeyr, Hz. Hamza (r. anhum) gibi yüce şahsiyetler yolumuzu aydınlatmaktadırlar. Müslümanların yaşadığı coğrafyaları “İslam Yurdu” haline getiren ve “İslam Yurdu” olarak kalmasını sağlayan bütün şehitlere Allah rahmet eylesin.

Yazımı büyük şehid Seyyid Kutub’ un şu cümleleri ile bitirmek istiyorum “Kalem sahibi kimseler, birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini feda etmeleri şartıyla… Hak bildikleri şeyin Hak olduğunu fitur etmeden söyleyip gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla…”

 

Şehadet bir çağrıdır, nesillere ve çağlara…

Sedat KOTAN

 

Paylaş

İSLAMCILIK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME (2)

 İslamcılık sadece nazari bir fikir değil, bir hayat tarzı ve medeniyet tasavvurudur. Bir ırk ve coğrafya ile sınırlı olmayan, Müslümanları ortak siyasal hedefler çevresinde; ümmet bilinci ile bir araya getirerek, ‘’Müslümanlık’’ üst kimliğini öne çıkaran bir harekettir. Modernitenin dayattığı kamiyetçi ve ulusalcı kimliklere karşı ‘’ümmet’’ olma bilincini canlı tutan bir bilinç halidir. Bir biliş, oluş ve İslami varlığı bütün yönleri ile koruma sürecidir.

İslamcılık sünnetullah’ın yeryüzünde düşünsel ve ameli boyutlarıyla yerleşmesini sağlamaya çalışan bir sürecin bugünkü kavramsallaşmış halidir. İslamcılar öze dönüşü düşüncelerinin merkezine koyarlar. Öze dönüş; Allah’ın insan için murat ettiği hayata dönüşü yani sünnetullah’a dönüşü ifade eder. Bu da ancak asli kaynaklara dönmekle mümkün olacak bir süreçtir. Müslümanların ortak görüşüne göre asli kaynaklar Kur’an ve sünnettir. Bunun pratize edilmiş şekli ise Asr-ı Saadet tecrübesidir.

İslamcılığın ilk dönemi tecdid hareketleri ile başlar. Selefi-Zahiri bir tarzda kendisini görünür kılar. Sünnete, öze, kaynaklara dönüş fikri Kur-an’a, ancak daha çok hadise ve onun yorumuna dönme şeklinde kendini gösterir. Şüphesiz ki hurafe ve tasavvufi/işraki yorumların ve menkıbelerin kök saldığı bir ortamda Hadis’e dönmek şeklinde de olsa önemi ve olumlu etkisi büyük olmuştur.  Rüya, iç aydınlanma, keyfi/işraki yorumların ve menkıbe kültürünün yerini hadis kaynaklarının alması büyük bir başarı sayılabilir.

Bu dönem batılı/rasyonel anlayışın etkisinin olmadığı, felsefe ve akla dayalı çıkarsamaların hoş karşılanmadığı bir dönemdir. Nasslar üzerine bina edilen bir inanç ve sosyal-toplumsal bir adalet fikri adeta bayraklaştırılmıştır. İtikadi saflık ve sosyal adalet fikri ve bu fikrin pratiği en büyük başarısıdır.

Sonraki dönemlerde ise batılı, eğitim almış entelektüellerin etkisi ile temel kaynaklara ilaveten yeni okuma şekilleri devreye girdi. Bu dönem dinin deruni-manevi yönünün nispeten ikinci plana itildiği, siyasal anlamda kurtuluş, bağımsızlık ve özgürlük düşüncesinin öne çıktığı bir dönemdir. Yeni bir ihya hareketi olarak değerlendirilebilecek bu dönem ulus-devletlerin kurulmasından sonra daha çok parçalara bölünmüş bir İslam coğrafyası ile karşı karşıyadır. Bir taraftan İran’daki gelişmeler diğer taraftan Mısır merkezli Sünni dünyadaki gelişmeler, İslamcılar için bir umudun sürdürülebilir olduğunu gösteriyordu. Tam bu noktada Türkiye’deki Müslümanlar da çeviriler yoluyla 1920’lerden beri kesintiye uğramış olan, ‘’Yeni Cumhuriyet’in’’marifeti ile adeta damarları koparılmışken yeniden canlanan bir dirilişe ilk adımlarını atıyordu.

 Cumhuriyet’in kuruluşu; hilafetin lağvedilmesi, din eğitiminin yasaklanması, harf inkılâbı gibi yenilikleri de getirdi. Batılılaşma adına İttihat ve Terakki zihniyetinin bu çarpık bakış açısı 1950’lere kadar despotizme varacak şekilde devam etti. Bu süreç son dönem Osmanlı münevver ve âlimlerinin sürgün edilmesi veya şehit edilmesi ile İslamcı damar neredeyse bitme noktasına getirildi. Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zahid el-Kevseri, Mehmet Akif Ersoy gibi âlim ve aydınlar Mısır’a gitmek zorunda kalmışken, İskilipli Atıf Efendi, Şeyh Sait gibi âlimler idam edilmiş, Sait Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan gibi âlim ve arif zatlar kovuşturmalar, soruşturmalar ve zindanlarda hayatlarını geçirmişlerdir.

Çok partili dönemle beraber yayın dünyasındaki nispi serbestlik, yeni bir canlanma sağlamıştır. 1965’lerde başlayan tercüme faaliyetleri gençlik üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Özellikle Hasan el- Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Abdulkadir Udeh gibi âlimlerden yapılan tercümeler İslamcılığın Türkiye coğrafyasında yeniden gündemleşmesini sağlamıştır. Yine Muhammed İkbal ve Ali Şeriati’nin hem edebi hem de sosyolojik temalı eserlerini de unutmamak gerekir.

1970’li yıllardan itibaren evrensel İslami hareketlerin ve tevhidi uyanışın söylem ve eserlerinin Türkiye’deki Müslüman genç kuşak üzerinde bıraktığı etki bağımsız ve sahih bir İslami kimlik arayışı içinde sağcı, ulusalcı, mezhepçi ve gelenekçi telakkilerden sıyrılma yolunu açmıştır.(1)

Bütün acemilik ve karşı saldırılara rağmen tevhid eksenli İslamcılık Hareketi Türkiye coğrafyasındaki Müslümanlar için çok büyük kazanımlar sağlamıştır. Sahih kaynaklar üzerinde, bütün siyasi çalkantılara rağmen evrensel- ümmetçi bakış açısını kazandırmış olması, dünyayı ve küresel istikbarı daha doğru bir şekilde tanımayı sağlaması, çağa uygun bir siret oluşturma çabası içine girmesi ve kaynaklara dönüşü gerçekleştirmesi İslamcılığın başarıları arasında saymak abartı olmasa gerek.

1- Hamza Türkmen: Türkiye’de İslamcılığın Kökleri.

Paylaş

İslamcılık Üzerine Bir Değerlendirme (1)

 

İslam, Allah’a teslim oluşu, gönülden bir yönelmeyi, fıtrata ve sünnetullah’a uygun bir şekilde düşünmeyi, tavır almayı ve yaşamayı ifade eden bir kavramdır. Yol haritasını ilk insanla beraber bizzat Allah [c.c]. belirlemiştir. Belirlenen bu yolun değişik aşamalarında resuller göndererek yoldan sapmaları onlara inzal ettiği vahiyle düzeltmiştir. Uzun insanlık tarihi peygamberlerle firavunların hak ile batılın tevhid ile şirkin mücadelesinin bir yansımasıdır. Bundan sonra da bu böyle devam edecektir.

Her peygamber ve Onun sahih inanç ve anlayışını devam ettiren her alim; insanlık için rahmet, yeniden dirilme, aslına yeniden dönmeyi ifade eder. Düalist  bir yapıya sahip olan insanoğlu her zaman doğruyu, iyiyi ve hakikati tercih etmemiş, belki de çoğu zaman bozulmayı,  kötülüğü, fıtratı değiştirip bozmayı tercih etmiştir. İnsanlığın böyle bunalımlı dönemlerinde her peygamber ve alimin birer rehber ,  önder, müceddid olarak ortaya çıktıklarını görüyoruz. Hz. Muhammed (a.s.) ve Ona inzal olunan son vahiy adeta insanlığa gönderilen son kurtarıcıyı ifade etmektedir. O , kendinden önce Yahudi ve Hristiyanlar tarafından bozulmuş ilahi kitap ve mesajı yeniden diriltmiş , tevhidi ve tevhidi hayat tarzını insanlığın hayatında yeniden canlı hale getirmiştir. Peygamber efendimiz kendi döneminde olağanüstü bir çabayla hayatın  her  veçhesini vahiy potasında değiştirmiş, risalet görevini tamamlayarak Rabbine dönmüştür.

Efendimizden hemen sonra islam coğrafyası çok genişlemiş, yeni kültür dil, inançlarla karşılaşmış, karşılıklı etkileşimler olmuştur. Reşit halifeler döneminde başlayan siyasi çalkantılar, dini anlama şekillerine etki etmiş fırkalara ayrılan islam toplumunun her bir fırkası öze dönüşü savunmuş; saf, berrak islam anlayış ve yaşayışının temsilcisi olduğunu iddia etmiştir. Her bir grup kendi anlama çerçevesi  içinde hakikatin öncelenmesini  önemsemiştir.  Siyasi çalkantılar sonucunda islam toplumundan ilk kopan fırka olan Hariciler olmuştur. Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonrada islam dünyası iki fırkaya ayrılmış, başta siyasi bir şekilde başlayan bu kopuş, yeni bir din anlayışını da oluşturmuştur. Bu dönemde hadis külliyeti oluşmaya başlamış, duyarlı Müslüman alimler , hadis külliyatının oluşumu sırasında çeşitli usuller ortaya koymuşlardır. Son derece önemli ve gerekli olan bu metodoloji sünneti yaşatma endişesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İslam coğrafyasının genişlemesi Arap olmayan kavimlerin müslümanlaşmasını  sağlamış, yeni Müslümanlar kendi inanç, gelenek ve alışkanlıklarının bir kısmını devam ettirmişlerdir. Gerek siyasi  çalkantılar, gerek insan tabiatından kaynaklanan nakısalar, gerek yeni kültür ve felsefi anlayışlar dinin saf halini, peygamberin temiz öğretisini ne zaman ki olumsuz etkilediyse, bu zaman dilimlerinde ortaya çıkan etkili alimleri görmek mümkündür. Tecdid çalışmaları sürekli bir şekilde peygamberden sonra asırlar boyu devam ede gelmiştir.

Tarihsel süreç içerisinde bir taraftan hurafeler, bir taraftan felsefe bir taraftan da hantallık seviyesinde yük haline gelmiş tasavvufi ve fıkhi birikim, şerh, haşiye ve hamişler islam insanını ana kaynaklardan uzaklaştırmıştır. Fikri donukluk, kendini  durmadan tekrar etme, yani  taklid öze dönüşü zaruri hale getirmiştir. Tarihsel süreç içinde hayatın siyasi, sosyal, kültürel v.b  alanlarındaki yozlaşma ve sapmalara karşı başta mezhep imamları ve daha sonrasında da İ.Gazali  İbn-i Teymiyye,  İbn-i Kayyim el  Cevzi,  İmam Rabbani gibi alimler öze dönüşe davet etmiş ve büyük çaba sarf etmişlerdir. Bütün yenilenme hareketleri fikri ve ameli boyutta ,” eskiyen kısımları yenilemek, yenileri ile değiştirmek şeklinde anlaşılmamış aksine dine sonradan sokulan hurafe ve bidatların ayıklanması, sapık inanç ve düşüncelere karşı mücadele edilmesi, dinin ilk saflık ve berraklık haline dönüştürülmesini hedeflemiş, bunun için gayret göstermişlerdir.”(1)

18.yy’dan itibaren Müslümanların fikri donukluk ve taklid anlayışları, eskiyi devam ettirme,  var olanı koruma refleksleri maddi anlamda da güç kaybetmelerine sebep olmuş , batı karşısında kaybedilen mevziler çoğaldıkça yeni tavır alışlar başlamıştır. Bu tavır alışları üç başlık altında toplamak mümkündür.

  1. Tamamen teslim oluş, batı medeniyetini tamamen almak, islamdan vazgeçmek…
  2. Geleneği olduğu gibi alıp sürdürmek
  3. İslamın özüne yeniden dönmek

Sıraladığımız bu üç temel bakış açısı şu akımları doğurmuştur:

 

– Batıcılar: Seküler bakış açısı

– Osmanlıcılar: Osmanlıyı yeniden eski ihtişamına kavuşturma

-Turancılar:  Büyük Türk Birliği ideali

– İslamcılar: Yeniden islama ve öze dönüş

Biz burada İslamcılık üzerinde duracağız. İslamcılık özü itibariyle tecdid hareketidir.  19. yy.’dan itibaren islamı bütün yönleriyle yeniden hayata taşımayı hedeflemektdir. İslamın  beşeri, yabancı, eskimiş katkılardan ayıklanması ve ilk saflığına döndürülmesi, tefekkür ve içtihat kapılarının açılması, bunlar için çaba gösterilmesini savunmuşlardır. Bütün bu düşünsel çabaları kendi çağlarını idrak ederek, çağın gereklerine ve şartlarına uygun bir şekilde hayata taşımayı savunmuşlardır. Başta Cemaleddin Afgani olmak üzere M. Abduh, M. R. Rıza ,  Mehmet Akif,  Abdulhamid  b. Badis , Hasan El Benna , Ebu’l Ala el-Mevdudi,  S. Kutub, M. İkbal  gibi öncüler bu düşünceyi belli bir noktaya taşımışlardır.

İslamcılık daha çok siyasi bir çağırışımı aklımıza getirse de, O’nu; hayatı  bütünüyle islamın emir ve yasaklarına göre şekillendirmeye çalışan, siyasal, sosyal , hukuki, ekonomik, ibadi ve ahlaki bir yapı olarak görmekteyiz.  Batı karşısında dik durmayı hurafelerden arınmayı, bağımsızlığı, islamı yeniden insanlığın gündemine getirmeyi hedefleyen İslamcılar, diğerleri tarafından  ‘radikal, siyasal İslamcı, kökten dinci, Fundamantalist’ gibi isimlerle adlandırılmışlardır.

Bütün İslamcıların hedeflerinden biri değişik yöntemler ileri sürselerde islami bir devlet ve toplum yapısı oluşturmak, ümmeti tek çatı altında toplamaktır. Bunun için önce devlet sonra toplumu dönüştürmeyi ve eğitmeyi düşünenler;   önce ferdin ve toplumun eğitimini sonra devleti düşünenler şeklinde ikiye ayrılmışlardır.

İslamcılık kategorisi içinde yeni bir anlayış olan modernist anlayışı da zikretmek gerek. Yeni bir okuma ile çıkış yolu arayan bu akım batının geldiği ve ulaştığı noktadan hareket etmeleri batı medeniyetini bir manada insanlığın ulaşacağı son aşama şeklinde yorumlamaları en büyük çıkmazları gibi görünüyor.  Yeni bir okuma şekli olarak tarihselciliği öne çıkarmaları da bunu gösteriyor.

İslamcılık düşüncesini yeniden ihya şeklinde pratiğe aktarmak Büyük İmam Hasan el-Benna’ya nasip olmuştur. Toplumun eğitilmesini önceleyen Hasan El Benna  devletin sonraki aşamada gerçekleşeceğini dile getiriyor. Hareketi  ete-kemiğe büründüren imam şöyle diyor: ‘Ey Müslüman kardeşler ve özellikle hamasete kapılıp acele edenler iyi dinleyin! Bizim bu yolumuzun adımları belirlenmiş ve sınırları çizilmiştir; en uygun yöntem olduğuna kani olduğum bu yolu asla terk edecek değilim. Evet bu yol uzun olabilir, ama yerine koyacağımız daha iyi bir yol yoktur. Asıl yiğitlik sabır, devam, sıkı  sarılma ve sürekli çalışma ile ortaya konacaktır. Meyveyi olmadan toplamak, çiçeği zamanı gelmeden koparmak isteyenler bizden ayrılsınlar ve başka hareket gruplarına katılsınlar!.. Başarının kanunlarına karşı çıkmayın, çıkarsanız bu kanunlar galip gelir, tersine bu kanunları başarınız için kullanarak galip gelmenin yollarını arayın… Size sonuna kadar açık söyleyecek açık olacağım, Kurallara uygun devamlı ve sürekli çalışmalarımız sonunda  ne zaman içinizden ‘Ruhlarını iman ve bağlılık ,fikirlerini ilim ve kültür, bedenlerini spor ve terbiye ile donatmış üçyüz bölük oluşursa o zaman benden denizin derinliklerine dalmayı, göklere tırmanmayı, bütün inatçı tiranlara savaşmamı isteyin, inşallah bunu yapacağım!…(2)

C. Afgani , M. Abduh ve  R. Rıza’nın düşüncelerinin ışığında toplumu önceleyerek , önce ferdin ve ailenin eğitimini düşünen  Benna,  İslamcılık düşüncesinin pratiğini  bizzat uygulamalı olarak göstermiş ve önderlik gerçekleştirmiştir. Onun önderliği  ‘ ihvan-ı  müslimin ‘ gibi etkili bir cemaat meydana getirdi. Teşkilatlanmayı,  topluma ve devlete karşı tavır almanın Mısır coğrafyasında ‘ nasıllığını’ en güzel şekilde göstermiştir.

Eğitimi, ferdin inşasını, ailenin ve toplumun yeniden dirilişini devletten daha önce gören imam bizlere de adeta olması gerekeni söylemektedir.

                                                                                                                                                               

Dipnotlar

  1. Makaleler,  H. Karaman
  2. Risaleler, H. El- Benna
Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter