Salı , 26 Eylül 2017
Anasayfa / Yazarlar / BEŞERDEN İNSANA İNSANIN SERÜVENİ

BEŞERDEN İNSANA İNSANIN SERÜVENİ

BEŞERDEN İNSANA  İNSANIN SERÜVENİ

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.  Allah’a hamd, resulüne selam olsun.

Bu yazımızda “Beşer, Adem, İnsan” kavramları çerçevesinde insanı anlamaya çalışacağız. Kur’an-ı Kerim’in temel konularından biri hiç şüphesiz “insan”dır. Allah’ın muhatap aldığı, dünyayı kendisi ile anlamlı kıldığı, imar ve inşa sorumluluğu yüklediği bir varlık…

Sıraladığımız bu kavramlar anlam bakımından nüanslarla birbirlerinden ayrılan kavramlardır. Genel kavramsal çerçeveyi belirledikten sonra vahyin muhatap aldığı, filozofların düşüncelerinin merkezine koyduğu, şairlerin şiirlerinin temel konusunu oluşturan, sanatın ve edebiyatın merkezindeki varlık  yani kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz umarım az da olsa vuzuha kavuşur.

Beşer kelimesi farklı çekim kalıpları ile kullanıldığında; cildin sathı, dış deri, yerin üzerindeki yeşillik ve nebat, insanlık, insanoğlu, yağmuru müjdeleyen rüzgar, sevinmek, sevindirmek gibi anlamlara geliyor.

Kur’an-ı Kerimde beşer kavramı sözlük anlamından ziyade insan kavramı ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tür olarak insan olan; melek, cin veya ilah olmayan anlamları ayetlerin ağırlıkla vurguladığı anlamlardır. Beşer kavramına “ilkel insan, gelişimi tamamlanmamış varlık” şeklindeki bir yorumu Kur’andan çıkarsamak imkansızdır. Nitekim peygamberlerin davetine itiraz eden veya peygamberlerde olağanüstü özellikler arayan müşriklerle ilgili ayetler bu düşüncemizi destekler mahiyettedir.

“Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip ahirete ulaşmayı yalanlayan kavminden o hatırlı/kodaman güruh ise halka şöyle dediler: «Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil; yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.”(23/33) Bu ayette inkar edenlerin ifadeleri ile peygamberlerin bütünüyle insani özelliklere sahip beşeri varlıklar olduğu vurgulanıyor.   “ Yahut altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ama, sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız! De ki: “Rabbimin şânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir beşer değil miyim?” (17/93) Bu ayette ise bizzat peygamberin diliyle beşerilik vasfı açıklanıyor.  “Dediler ki: “Bizim benzerimiz olan iki beşere (Musa ve Harun’a) mı inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar.” (23/47)

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere peygamberler beşer olan insanlardır. Gelişimi tamamlanmamış bir varlık olarak beşer kelimesini yorumlamak yanlış bir te’vil gibi görünüyor. “Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.”(15/28)” (İblis) dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın beşer için saygı ile eğilemem.”(15/33)  Bu ayetlerde saygı ile önünde eğilinmesi gereken varlık “beşer” olarak vasıflandırılıyor. Anlaşılan odur ki beşer kelimesi insanla aynı anlamda kullanılmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerimde insan hem pozitif hem negatif yönleri ile anlatılırken beşer daha ziyade nötr bir özellikte anlatılıyor.

Adem kelimesi Sümer dilinde “baba”, Asur ve Babil dilinde “yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç”;  Sabii dilinde “kul” anlamlarında kullanılmıştır. Tekvinde ise hem ilk insan hem de insan türü anlamlarında kullanılmıştır. Müslüman dilciler ise; bir şeyin dış yüzü, insicam, ülfet anlamları vermişlerdir. Nitekim genellikle sahih kabul edilen bir rivayete göre Allah, Ademi yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Adem’in nesli değişik karakterler taşır. Rağıb el-İsfehânî Müfredat adlı eserinde, Âdem’e (a.s) bu ismin, yerin üst kısmından yaratılması nedeniyle verildiğini nakleder.

Kur’an-ı Kerim, sahih hadisler ve islam alimlerinin ortak görüşüne göre Adem(as) insanlığın ilk atasıdır ve topraktan yaratılmıştır. Diğer ilahi kitaplar ve özellikle Tevrat’ın tekvin bölümü bazı farklılıklarla aynı şeyi söylemektedir. Nitekim Kur’an’ı Kerime baktığımızda şunları görürüz: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”Fakat Şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır. Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeyi çok kabul eden (kulunun günahından geçen) dır, çok esirgeyendir.” (2/34—37)

Yukarıdaki ayetlerden açıkça şu sonuçların çıktığını söyleyebiliriz. Secde edilen, cennete konulan, yasak fiili işleyen, nimetlerle dolu yerden çıkarılan, hatasında ısrar etmeyip tevbeye yönelen ve tevbesi kabul edilen bütün insanlar değil insanlığın atası olan Hz. Âdem’dir.

Kur’ an-ı Kerim’de Hz. Adem’le ilgili ayetlerde bu konu genellikle üç ayrı noktadan ele alınmıştır. Öncelikle Adem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedeni ve ruhi yönleriyle tam ve kamil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Adem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu ayetlerde hem Adem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği akli, zihni, ahlaki vb. meziyetlerden. Dolayısıyla hem Allah’a ibadet eden hem de yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli ayetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Adem’e secde ettikleri bildirilmektedir.(İSAM ADEM Md.)

Adem(as) akıl, duygu ve bilgi sahibi bir varlık olarak çeşitli imtihan süreçlerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolü altında olan ilk insan…

İnsan; e-ne-se/ انس kökünden türeyen bir kelime olup, sözlükte; garipsemeyi bırakıp alışmak, yadırgamamak, cana yakın olmak,  samimi olmak gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca bu kökten türeyen iste’nese kelimesi, hayvanın evcil olmasını ifade etmektedir.  El- İnsan ise; İnsan, adam, beşer, zihnen ve yaratık olarak terakki etmiş insan anlamlarına gelmektedir. Rağıp el-İsfehani ise; el-ins’i, cinnînin zıddı olan, ancak diğer insanlarla beraber  ayakta kalabilen/hayatını sürdürebilen ve tabiaten medeni olan varlık olarak tarif etmektedir.

Kelimenin aslının “unutmak” manasındaki nesy’den geldiği de ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler İbn Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivayete dayanırlar.

İnsanın yaratılışı başta topraktan –ki ilk örneği Hz. Adem’dir- daha sonra değersiz bir sudan yaratıldığı, insanların bu şekilde sosyal bir varlık olarak çoğalıp yeryüzüne yayıldıkları Kur’anın vurguladığı bir hakikattir. Kur’an-ı Kerimde insan bütün yönleriyle anlatılmiştır. Yaratılışı, mahiyeti ve amaçları ayrıntılı bir şekilde sunulmuştur. Nitekim Hac Suresinin 5. Ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”  Yaratılışın her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolünde gerçekleşmiştir. Bu hususta herhangi bir tesadüfe imkan olmadığı açıktır.

 

Yaratılış inancını benimsemeyen felsefi akımlar aydınlanma döneminden itibaren çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Genel olarak materyalist felsefe olarak adlandırabileceğimiz bu akımların tamamı Hıristiyanlık eleştirisi üzerinden dinlerin tamamına karşı çıkmaktadırlar. Hurafelerle ilahi menşeinden koparılan Hıristiyanlık, muktedirlerin zulüm aracına dönüşmüş, din eleştirisi Tanrı’nın varlığını sorgulamaya sebep olmuştur. Ancak yapılan eleştiriler önce insanı sonrada üretim mekanizmalarını tanrılaştırarak insanlığın bugünkü felaketini doğurmuştur.

Kur’an’ın insana dair diğer önemli bir beyanı da insanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesiyle ilgilidir. Hilâfet, esas itibariyle yeryüzünü Allah’ın iradesine uygun bir şekilde imar ve ıslah görevidir. Bu görev için verilen donanımları insan harekete geçirmelidir. Bunlar;

  • İnsan “asil bir varlıktır”. Mükemmel bir şekilde yaratılmış, özgür bir benliğe sahiptir.
  • İnsan irade sahibi olarak yaratılmıştır.
  • İnsan bilen, kavrayan bir varlıktır.
  • İnsan benliğinin şuurunda olan bir varlıktır. Kendi hakkında bilgi sahibidir.
  • İnsan üreten bir varlıktır. Alet, teknoloji, sanat, değer…
  • İnsan ülkü sahibi bir varlıktır. İdeal olana varmak için hareket eder. Üreterek ‘kemale doğru hareket halinde olan’ bir varlık.
  • İnsan ahlaki yönü olan bir varlıktır. Değerler üzerinden hareketini anlamlandırır.

Değer; sanatı maddi çıkara, sevgiyi menfaate, ideali realiteye tercih yaptıran aklaki duruştur. Değer; eşya ve varlıkla ilişkimizde ortaya çıkan ahlaki duruştur. Hayata anlam katan tercihtir. Yeri geldiğinde canı feda etmeyi en büyük kazanç sayabilmektir…

Hilafet görevini yerine getirme sürecinde aşması gereken en önemli engel yine insanın kendisidir. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, umutsuzluk, unutkanlık, böbürlenme, acelecilik, gerçeğe karşı direnme, inkârcılık vb. zaafları bulunmakta olup ahlâkî gelişim sürecinde bu zaaflarını yenmeyi öğrenmelidir.(İSAM İNSAN Md.) Bütün bu zaafları “benlik zindanı” olarak tanımlamak mümkündür.

Kur’anı kerimde bu zaaflarla ilgili birkaç ayet hatırlatalım; İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendiside şahittir. Ve insan mala çok düşkündür. (Adiyat, 6-8)  De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.“ (isra, 100) İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan gerçekten çok acelecidir.  (isra, 11)  İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (Nahl, 4)  “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf, 53)

Bu zaafları aşacak donanımların da insana verildiğini Kur’anı Kerim açıklamaktadır. İlgili ayetlerin bir kısmını hatırlatalım.

Şüphesiz sizin çabalarınız (çalışma, yetenek)  elbette çeşit çeşittir. (Leyl, 4) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. (Şems, 7-10) O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.  Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde, 7-9) İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.  Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kateder. (İnsan, 1-3)  De ki: “O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!“(Mülk, 23)

Sonuç olarak;

  • İnsan doğar, büyür, ölür; canlı bir varlıktır.
  • İnsanın düşünme yeteneği vardır.
  • İnsan güler, ağlar, sever, korkar, güvenir…; insan duygusal yanı olan bir varlıktır.
  • İnsan, alet yapan ve kullanan bir varlıktır.
  • İnsan, tarihi olan ve tarih yapan bir varlıktır.
  • İnsan, bilim, sanat ve düşünce gibi etkinlik alanlarının failidir.
  • İnsan, irade sahibi bir varlıktır.
  • İnsan, heryönüyle Allah’a (cc) muhtaç bir varlıktır.
  • İnsan kul olan sosyal sorumluluk sahibi bir varlıktır…
  • İnsan yapıp-ettiği her şeyden dolayı hesap verecek bir varlıktır…

 

Hakkında Sedat Kotan