Cuma , 25 Mayıs 2018
Anasayfa / Alıntı Yazılar

Alıntı Yazılar

Kemalizmin Kolonyalist Söylemiyle Yüzleşmek

Kemalist paradigmanın ,muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak kodlanmaya başladığı bir vasatta,aziz İslam’ın ilke,prensip,umde ve şiarlarına iman eden aydın/entelektüel sorumluluğunu haiz herkesin yapması gereken en önemli şey,bir yandan Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını,tavrını ve tarzını teşrih masasına yatırırken diğer yandan bu aklın/tavrın ve tarzın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa zımni olarak kolonyalist perspektifle örtüşen yanlarını deşifre etmektir.Bunu yaparken de ,kanaatimce, işe eğitimden başlamak gerekir.Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma referansıyla hareket eden bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, en öncelikli müdahale sahasıdır.Bu müdahale yersiz de değildir hiç şüphesiz.Ulus-devletin doğası böyle bir müdahaleyi kaçınılmaz kılar.İçine girilmesi izne bağlı,sınırlı ve seküler mekan olması münasebetiyle ulus-devlet, mutlak egemenlik ve denetim ilkesi gereğince muhatabını kendisine ram eder.Eğitim de bu ram etme sürecinin en önemli enstrümanıdır.

Tarihte mutlak bir kopuştan söz etmek mümkün değil. Kimi dönemlerde yaşanan hayati değişiklikler, öncesinde meydana gelen bir dizi olayların sonucu. İnsanlık, bilgiyi biriktirerek(kümülatif) yol aldığı için tarihin devrim olarak nitelediği kimi hadiseler,kendisinden öncesine çok şey borçlu.Bu borçluluk halinin farkında olan Newton ‘’biz devlerin sırtında yükselen cüceleriz’’ derken, tam da bu bilgi birikiminin önemine işaret eder.Bundan dolayı tarihin hamasi ve romantik bir okumanın konusu olmaktan çıkarılarak eleştirel bir dikkat,üst düzey bir farkındalık bilinci ve bir tarih felsefesi perspektifiyle okunması gerekir.Aksi taktirde gerçek anlamda bir tarih bilincine sahip olmak mümkün değildir.Kendilerine ‘’tarihçilerin kutbu’’ veya ‘’otoritesi’’ denilen kimi isimlerin bile Kemalizmin ne olduğu ve olmadığı hususunda cesaretle konuşmaktan imtina etmeleri,yüzleşme cesaretimizin olmadığını gösterir.Geçmişin övgü ve sövgü malzemesi olmaktan çıkarılarak bugünün dündeki karşılığı olarak düşünülmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kuşkusuz.Üniversal bilginin üretildiği(!) akademik havzalarda bile,Cumhuriyet Türkiye’sinin maruz kaldığı kolonyalist müdahaleye ilişkin putkırıcı bir söylemin geliştirilememiş olması,büyük bir trajedidir.Ülke olarak yaşadığımız kimlik buhranından kurtuluş, kanaatimce, yakın ve uzak geçmişle cesaretle yüzleşmekten geçiyor. Çünkü Kolonyalist dil Avrupa merkezli düşünüşün ve eyleyişin, yani Avrupa değerler sisteminin yeganeliğine ve ulviliğine iman etmiş bir aklın ve zihnin ürünü olarak belirginlik kazanır.Bu dil muhatabını nesneleştirir ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kodlar.’’Tanımadan’’ önce ‘’tanımlama’’ niyetindedir.Böyle yaparak muhatabının ne olduğuna ve ne olmadığına karar verme hakkını eline almış olur.

Marks’ın küçük mülk sahipleri için ‘’onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir’’ sözünde de karşılık bulan kolonyalist dil,kendisi gibi olmayanı kendisi kıvamına getirmek için her türlü müdahaleyi meşru görür.Kemalizmin de yıllarca ‘’halka rağmen halk için’’ olarak formüle edilen tarzında, aslında bu kolonyalist perspektifin tesirlerini görmek mümkündür.Nasıl ki kolonyalist dil muhatabını medenileştirilmesi gerekenler olarak kodlamışsa,Kemalist söylem de Cumhuriyet Türkiye’sinde halk olarak kodladığı kitleleri eğitim aracılığıyla ehlileştirme çabası içerisinde olmuştur.Mürşit olarak kodlanan bilim ve fen, aydınlanma aklının ve zihninin modellenmesine işarettir.Nasıl ki aydınlanma Kant’ın deyimiyle‘’kişinin bilerek düştüğü ergin olmama halinden vazgeçip erginleşme çabası ‘’ ise ve bu durum esasında geleneksel olarak kodlanan dünyanın ve o dünyaya rengini veren değerlerin –ki bu değerlerin en başında din gelir-reddi ise aydınlanma paradigmasını model alan Kemalizm de bu ülkenin ‘’gökten indiği varsayılan sözlerle’’ değil hakiki mürşit olan bilim ve fenle ilerleyeceğine kani olmuştur.Böylece yer yer övünerek söylediğimiz doğrudan kolonyal müdahaleye maruz kalmadığımız sözü bir efsun olmaktan öteye gitmemekte ve aslında kolonyal aklın ve zihnin kodlarına dahilde maruz kaldığımız gerçeğini görmezden gelmeye yardımcı olmaktan başka bir işe yaramamakta…

Yıllardır iktidar aygıtını elinde tutuyor olmasına rağmen, muhafazakar demokrat kimliğin eğitimle ilgili istediği adımları-ki ne istediğini bilip bilmediği ayrı bir konudur-bir türlü atamamış olması, esasında meselenin sadece siyasal iktidarla alakalı olmadığını,bilakis eğitim felsefemizin Osmanlı’nın 19.yüzyılından beri aydınlanma ufkuna teslim olmayı yeğlemiş olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu görmemizi gerektirir.Nasıl olmasın?1699 dan sonra, o güne dek başına gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak dinine/diyanetine yeterince sadakat göster/e/memiş olduğunu düşünen ve bundan dolayı da kendisini murakabe eden ‘’akıl’’,Avrupa karşısında sürekli olarak yaşadığı mağlubiyetlerin sorumluluğunu artık inandığı/yaslandığı hakikat sisteminin bizzat kendisine yüklemeye başlamıştı.Yani,bir vakitler yaslandığı hakikat nizamını yegane gören ve ‘’gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu’’diyen ‘kimlik yerine,Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak doğan modern değerler sisteminin ve bu sistemin belirlediği iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi,felsefi v.b kavramsal çerçevenin ulviliğine iman etmiş yeni bir kimlik türedi.Bu türeme elbette ki bir anda olmadı.Yaklaşık iki asırlık bir sürecin sonunda bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden ‘’aydınlanmış akıl’’ ortaya çıktı.Dolayısıyla Kemalizm her ne kadar Cumhuriyet Türkiye’si bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olarak görülse de,esasında Auguoste Comte ve Charles Darwin hayranı Pozitivist Jön Türk geleneğinin mirasçısıdır.Bu gelenek iyi analiz edilmeden Kemalizmin doğru anlaşılması mümkün değildir.Comt’un,metafizik-teolojik ve pozitivist olarak süreçlendirdiği tarihsel zamanı merkeze alan Jön Türklerin,Fransız İhtilali’nde belirginleşen jakoben tavrı ve tarzı gıpta ile izlemeleri,Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan Kemalist devrimleri anlamak açısından mühimdir.Çünkü Comtçu tarih teorisinde din,ilkel/primitif/arkaik kültürlerin hayal,vehim ve korku saikiyle ürettiği bir olgudur.İnsanlık bu evreleri aşmış ve akli olgunluğa ulaşmıştır.Dolayısıyla dine ihtiyaç kalmamıştır.

Fransız filozofun bu teorisi ikinci meşrutiyetin banisi olan Jön Türkler’in İslamcılarla tartışırken ‘’Allah bilgiyi sarıklılardan alıp feslilere verdi’’ sözlerinde belirginlik kazanır.Nitekim Kemalist devrimlerin yapılış gerekçesi de Comtçu tarih algısında gizlidir.Yeni durumun kanıksanması /içselleştirilmesi için geçmişin ya yok edilmesi ya ötekileştirilmesi ya da modern/post-modern olanın lehine olacak şekilde yeniden yorumlanması gerekiyordu.Ancak sonucu en kesin olan  geçmişin ötekileştirilmesiydi.Esasında bu yöntem geçmişin aynı zamanda yeniden yorumlanması demekti.Her yorum bir nevi yeni bir içerik kazandırma denemesi olduğundan geçmişe dair modern tarihin söylediği her şey, bizim bugünü daha ileri/medeni/uygar görmemizi perçinleme amacına matuftu.Geriye doğru gittikçe insanlığın ilkel/barbar  ve vahşi olduğuna şartlandırıldık.Bu süreç öylesine profesyonelce yürütüldü ki, Doğu/Orient da yaşamaktan başka bir suçu olmayan toplumlar kendilerini Batı/Occident da yaşayanlara göre ‘’geri’’ görmeye başladılar.Tabi bu sonucun alınmasında özellikle antropoloji,sosyoloji ve psikoloji biliminin etkileri oldukça önemliydi.Bu bilimler insanlık ailesinin etnik,mezhebi,folklorik,duygusal,kültürel,filolojik gen haritasını çıkararak kategorize ettiler.Batı da yaşayanlar hem etnik olarak hem de kültür ve medeniyet olarak merkezde konumlandırıldı.Diğer kültür ve etnisiteler ise Batı’ya olan yakınlıkları ve uzaklıkları nispetinde makbul veya gayr-ı makbul olarak tasnif edildi.Bu süreç iyi analiz edildiğinde, doğrudan sömürgeye maruz kalmamakla birlikte, sömürge toplumlarının yaşadığı travmalara benzer şeyler yaşayıp yaşamadığımız hususu da netlik kazanacaktır.Henüz daha bu gelenekle gerçek anlamda yüzleş/ebil/diğimiz söylenemez.Bilakis ilhamını pozitivist üstatlardan alan Kemalist devrimlerin la yüs’el(sorgulanamaz)liğine öylesine şartlandırıldık ki ,sorgulama çabası güden her eylem, ya ihanetle ya da mürtecilikle itham edilmeyi baştan göze almalı…

Müslüman toplumların edilgen ve otorite mahkumu olduklarına dair oryantalist söylemi haklı çıkarırcasına,Cumhuriyet Türkiye’sinde Kemalizm cebri bir modernleştirme çabası içerisinde olmuştur.Halk,kıvama getirilmesi/ehlileştirilmesi gerekendir.Buradaki ‘’kıvam ‘’ve ‘’ehlileştirme’’ esasında dinin belirleyici olduğu bir düşünüş ve eyleyiş tavrının ve tarzının değiştirilmesi amacına matuftur.Muhatabın kıvama gelip gelmediğine veya ehlileşip ehlileşmediğine de yine kendisini merkezde konumlandıran Kemalist akıl karar verecektir.Bu kararı verirken de en büyük yardımcısı hiç şüphesiz ki bilimdir.Üniversal bilginin üretildiği yer olan üniversite Kemalist paradigmanın benimsetilmesi sürecinde oldukça işlevseldir.Filoloji,tarih,coğrafya,felsefe ,sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler ,tıpkı kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeleri sömürülebilir kıvama getirmek için yaptıklarına benzer şekilde ,araçsallaştırılmıştır.Oryantalist aklın öncülük ettiği ‘’uygarlık misyonu’’ klişesi burada da devrededir.’’Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’’ veya ‘’çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak’’ şeklinde formüle edilen adımlar,zımnen dinin geriletilmesi amacı gütmektedir.Dinin ilkel/primitif/arkaik olarak kodlandığı bu süreçte, bilimin tartışılmazlığı ve belirleyiciliği  esastır.Bilgi sadece akıl,deney ve gözlem sonucu elde edilen ve ‘’güç’’ olarak kodlanan gerçekliktir.Bu güç, sadece iktidarda kalmayı sağlamaz aynı zamanda tanımlama,içeriklendirme ve kodlama avantajı sağladığı için sürekli olarak merkezde kalmayı da temin eder.Eğitim sistemi tamamen bu paradigma üzerine kurulur.İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi tüm kavram ve kurumlar aydınlanmacı bir perspektifle yeniden inşa edilir.Kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeler için belirlediği etnik,mezhebi ve kültürel ayrışma temelli stratejisi Kemalist akıl tarafından da aynen uygulanır.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi çalışmalar filoloji ve antropoloji disiplinlerinin desteğiyle yapılır.Türk etnik kimliğinin yüceliğini ispatlama amacıyla yapılan bu çalışmalar, Türk olmayanı daha alt bir kategori olarak kodlar.Böylece Türkçülük, Kemalizmin yaslandığı en önemli istinatgah olarak belirginleşir.

‘’Dil’’de yapılan değişiklikle birlikte yeni bir düşünme biçimi icat edilmeye çalışılır. Kur’an alfabesi yerine tercih edilen Latin alfabesiyle,’’dedesinin mezar taşını bile okuyamayan’’ bir nesil yetiştirilir. Bu değişiklikten murat aslında aydınlanma aklının ve ufkunun daha kolay benimsenmesini sağlamaktır.Dinin şekillendirdiği gelenekle temas kesildiğinde, modern değerler sisteminin daha kolay benimseneceği düşünülmektedir.Kendisi de bir dilci olan ünlü müsteşrik Ernest Renan’ın 1883’te Sorbonne da verdiği bir konferansta söylediği ‘’İslam mani-i terakkidir’’ sözü ,Jön Türkler aracılığıyla Kemalizme ‘’köklü bir değişikliğin gerekliliği’’tezini destekleyen önemli bir argüman olarak miras bırakılır.Bu köklü değişikliğin en önemli göstergesi de hiç şüphesiz dildeki değişimdir.Bu değişikliği İslam’ın zaman tasavvurunu iptal eden takvim değişikliği izler.İlerlemeci/lineer tarih algısının benimsetilmesi ve kapitalist iktisadi sisteme tam entegrasyon amacıyla gerçekleştirilen bu değişiklik adeta bir ihtida sürecini imler.Aziz İslam’ın varoluş mücadelesindeki en hayati süreci/zamanı işaret eden hicret eylemini başlangıç yapan ve bu vesileyle bilinen insanlık tarihine son nübüvvet mührünün Hz.Muhammet(s.a.v) tarafından vurulduğunu ikrar ve tasdik ederek,felahın sadece aziz İslam’a ram olarak gerçekleşeceğine iman eden Müslüman kimlik,takvim değişikliğiyle birlikte Hıristiyan kültürünün mahkumu olmaya itilir.En nihayetinde ,Protestan Hıristiyanlıkta olduğu gibi ,laiklik ilkesi benimsenerek anayasadaki yerini alır.

Bu bağlamda Türkiye’nin Kemalist paradigma aracılığıyla maruz kaldığı ihtida sürecini, Mısır’ın 1798 ve sonrasında yaşadıklarıyla mukayese etmek mümkündür. Napolyon’un Mısır seferi bir çok açıdan dikkat çekicidir.Edward Said’in oryantalizmin kolonyalistlere keşif kolu hizmeti verdiğine dair tespiti, Mısır’ın Napolyon tarafından işgal sürecini gayet iyi özetler.Napolyon’un sadece askerlerle değil bilim adamlarıyla da başlattığı bu sefer, oryantalizmin zafer hanesine yazılan en önemli puanlardan biridir.Tarihçiler,filologlar,antropologlar,sosyologlar,tarih felsefecileri gibi birkaç düzine bilim adamından oluşan ekibiyle Napolyon sadece Mısır’ın kaderini değiştirmekle kalmadı, etkileri bu güne kadar devam eden oryantalist dilin ve söylemin de egemenliğini tesis etti.Denebilir ki bu tarihten sonra Mısır,bugüne gelinceye kadar kolonyalist aklın tesirinden kurtulamadı.Napolyon’un hemen ardından Kavalalı Hanedanlığı aracılığıyla Mısır’ın yaşadığı modernleşme süreci yer yer Osmanlı’yı bile geride bırakacak kadar radikaldi.Avrupa’ya öğrenci gönderme furyasına da öncülük eden Mısır ,modernleşme süreci boyunca kolonyalist aklın inşa edicisi olan aydınlanma perspektifine kendisini tam manasıyla teslim etti.

İçeriden dönüştürme ameliyesinin en güzel örneklerinden biri olan Mısır modernleşmesi Cumhuriyet Türkiye’sini anlamak için önemlidir. Nasıl ki Türkiye, Kemalist akıl tarafından cebri bir modernleşmeye maruz kalmış ve kültürel bir  ihtida süreci yaşamışsa,Mısır da Kemalistlerin/Jön Türklerin öncüsü Kavalalı-Tantavi ikilisi tarafından benzer müdahaleye şahitlik etmiştir.Her iki ülkenin de bir türlü belini doğrultamamasının sebeplerini bu ortak tarihi hafızada aramak gerekir herhalde.Ya da her iki ülkenin de dirilişi bu ortak hafızayla cesaretle yüzleşmekten geçiyor.Vesselam…

NOT:Bu yazı Enderun Özgün Eğitimciler Dergisi’nin Aralık 2017 sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Celladına Kur Yapmak

George Orwell kült romanı 1984 te geleceğin toplumu üzerinde mutlak egemenlik ve kontrol tesis etmek isteyen iradeye ‘’geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar’’cümlesini söyletir. Pekiyi geçmiş nasıl denetim altına alınır? Diyelim ki denetim altına alındı. Bunun geleceği denetim altına almakla ne ilgisi var? Tarih disiplini bizlere, kabaca, geçmişin hikayesini anlatır.Bundan dolayıdır ki iyi bir öğretmendir.Ancak bu anlatış çoğu zaman objektif olmaktan uzaktır.Çünkü anlatıcının dünya görüşü,siyasal pozisyonu,sosyal sınıfı,kültürel aidiyeti gibi hususlar onun tamamen objektif olmasını engeller.Malum, durduğumuz ‘’yer’’le  gördüğümüz ‘’şey’’ arasında yakın bir ilişki vardır.Bu durum, bugünün tarihini yazacak olanlar için de geçerlidir.Enformasyon unsurlarının tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaştığı,bilginin oldukça hızlı yayıldığı bugün bile tarihe tanıklık etmek nerede durduğumuzla alakalıdır.Örneğin bir Amerikalı veya Amerikan değerlerini benimsemiş biri için Irak’ın işgali, o ülke insanlarının  demokrasiyle tanıştırılmaları yani medenileştirilmeleri ve dünya için oldukça tehlikeli olan kitle imha silahlarının çılgın bir adamın elinden alınması amacıyla yapılan oldukça kutsal/değerli bir eylemken,işgale doğrudan ya da dolaylı olarak muhatap Müslüman toplumlar için durum,emperyal karakteri bariz bir ülkenin kimi stratejik ve ideolojik emellerine ulaşmak amacıyla gerçekleştirdiği barbarca bir müdahaledir.Kimilerine göre 12 eylül askeri ihtilali Türkiye’de ki kaos ve anarşiye son vermişken ve yalnızca bu hususiyeti nedeniyle bile taktiri hak ederken,aynı ihtilal kimilerine göre Türkiye’nin küresel kapitalizme ve neo-liberal siyaset tarzına entegre edilmesinin önünü açmıştır.Örnekleri çoğaltmak mümkün…Pekiyi aynı olayın birbirine tamamen zıt  yorumlanmasının önüne nasıl geçilebilir?Ya da bu zıtlığın minimize edilmesi nasıl mümkün olabilir?Kanaatimce bu noktada tarihin değil,  tarih felsefesi disiplininin imkanlarından istifade etmek gerekecek.Çünkü tarih felsefesi,vakanüvistlerin yaptığı gibi olayı sadece zaman-mekan bağlamında kaydetmekle kalmaz aynı zamanda ilgili olayı iktisadi,içtimai,siyasi,hukuki,ilmi/entelektüel,felsefi/bilimsel bir çok zaviyeden incelemeyi yeğler.Böylece daha sahih bir değerlendirme yapma imkanı kazanırız.Ülke olarak yaşadığımız trajedilerden biri de hiç şüphesiz, tarihi oldukça hamasi/duygusal bir okumanın konusu yapmamızdır.Bu duygusallık ,son iki yüz yıldır Batı karşısında sürekli olarak yaşadığımız geri çekilme halinden bağımsız değil.Ancak bir an önce bu duygusal iklimden kendimizi kurtarıp sahih bir tarih perspektifi geliştirmemiz gerekiyor.Aksi halde halihazırda yaşadığımız kimlik buhranının daha da derinleşerek devam etmesi işten bile değil. Çünkü karşımızda ‘’geçmiş’’ olarak nitelenen ve üzerinde operasyon yapılmaya, yani araçsallaştırılmaya, her zaman müsait bir alan var.Bu alan genelde pasif olarak kabul edilir.Tarih felsefesi, bu pasif kabul edilen alan üzerinde-oysa ki ‘’geçmiş’’ en az ‘’şimdi’’ kadar canlı ve dinamiktir-nasıl çalışılması gerektiğinin imkanlarını öğretir.Geçmişin canlı olduğuna kani olmak, zaman algısında aydınlanma sonrası oluşan ideolojik kırılmanın bilinen insanlık tarihinde ki en katastrofik süreci imlediğini ikrar etmek anlamına gelir.Bu ikrar sayesinde tarihin lineer bir çizgide aktığı iddiasını işlevsiz kılmak mümkündür.Yani Orwell’ın deyimiyle geçmişin ve geleceğin denetim altına alınmasını engellemenin yolu aslında zaman algısında meydana gelen köklü değişimi deşifre etmekten geçer.Bu bağlamda,Cumhuriyet Türkiye’sinin karakteristiği, Osmanlı modernleşmesi süreciyle birlikte ele alınmalı ve son günlerde oldukça düzeysiz olarak seyreden yakın tarih tartışmalarının, tarif felsefesi perspektifinden ciddi bir analizi yapılmalıdır.Muhafazakar demokrat kimliğin öncülüğünde gerçekleşen Kemalizme biat tazeleme seramonilerini,en azından,son yüzelli yıllık tarihi sürecin içerisinden anlamaya çalışarak işe başlanabilir.Bunu yaparken Türkiye namıyla maruf ulus-devletin,Kemalist doktrine yaslanarak gerçekleştirdiği ‘’madunlaştırma’’ ameliyesini de es geçmemek gerekecektir.

Romantik ve hamasi tarih anlatısının gerçeklerle yüzleşme cesaretini ortadan kaldıran bir hususiyete sahip olduğu gerçeği inkar edilemez. Bu tür anlatılar, belki geçici tatminler sağlayabilir. Ancak uzun vadede sahih adımlar atmanın önündeki en önemli engeldir. Yüksek düzeyli farkındalık bilincinin oluşmasına engel olduğu gibi eleştirel dikkat yeteneğini de dumura uğratır.Böylece düşünsel sığlık rutinleşir.Bilinç, yüksek düzeyli çözümleme yapma yeteneğini keşfedemediği için muhatap olduğu sığlığın farkına varamaz.Hatta bu sığlığı deruni bir boyut olarak algılayabilir.Nietzche’nin 19.yüzyılın sonuna doğru işaret ettiği ‘’düşünsel çölleşme’’ tam da budur.Verili olanın değişmeyeceğine olan kesin inanç,düşünsel çölleşmenin muhatabında meydana getirdiği travmalardan sadece biridir.Bu travmayı, tekrar ayağa kalkma/dirilme/direnme/özne olma imkanının olmadığı inancı izler.Nihayetinde ana omurga,yani hakikatle temas kurma iradesinin çöküşü,kaçınılmaz hale gelir.Bilinç,kendisine uygulanan  epistemik şiddetin farkında ol(a)madığı için,eskilerin tabiriyle müşevveş zihin hali tezahür eder.Bundan sonrası tam bir kaostur.Fanatizm böyle bir kaosun içerisinde ürer ve muhatabını terminatörleştirir.Özellikle Müslüman toplumların son iki yüzyıllık tarihi incelendiğinde, hamasi ve romantik tarih anlatısının nelere mal olduğu görülebilir.Nitekim Cumhuriyet Türkiye’si de kurulduğu günden bu yana gerçeklerle yüzleşmek yerine hamaset ve romantizm eksenli bir tavrın ve tarzın egemenliğini yeğlemiştir.Kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın övüncüyle efsunlandığımız için ,dahili oryantalist dilin madunlaştırıcı doğasına dair esaslı çözümlemeler yapamadık.Elbette ki ,kolonyal müdahaleye doğrudan maruz kalmamak oldukça önemliydi.Ancak bu durum, Türkiye olarak aslında neye ve niçin maruz kaldığımızın açık edilmesine engel olmamalıydı.Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin ve bilimsel tiranlığın rehberliğinde ülke olarak maruz kaldıklarımızın,doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan toplumlardan farkını fark edecek bir bilinçlilik halinin inşa edilmesi elzemdir.Bu farkındalık bilinci inşa edilmedikçe oryantalist perspektifin dahilde meydana getirdiği trajediyi deşifre edemeyecek ve ‘’madun’’luğun edilgen doğasında kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.Nitekim bugün, bahsini ettiğim bu oryantalist dili ve sebep olduklarını konuşmak yerine,Osmanlı askeri ve siyasi bürokrasisinden,aydınlanma aklına/ufkuna/paradigmasına meftun kimilerinin Cumhuriyete tevarüs eden misyonlarına ilişkin sonu gelmez spekülasyonlar yapıyor ve hatta bu kişi/ler hakkında bir takım efsaneler üreterek, dokunulmazlık zırhı giydirmeye çalışıyoruz.En trajik olanı da, bizzat bu aydınlanmacı kadrolar tarafından madunlaştırılan kitlelerin-ki onlar kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyorlar-adeta cellatlarına kur yaparcasına,maruz kaldıkları epistemik şiddeti ve nesneleştirilmeyi içselleştirdiklerini beyan edercesine bir tavır ve tarz içerisine girmeleridir.Kemalist doktrinin ulviliğine dair son zamanlarda hemen her kesimden serdedilen kanaatler eğer konjonktürel bir tavır alışın neticesi değilse-ki ben konjonktürel olmadığını düşünenlerdenim- ülke olarak ciddi bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

***

Hindistanlı entelektüel Gayatri Spivak’ın Türkçeye ‘’Madun Konuşabilir Mi?’’ adıyla çevrilen eseri,esasında her ne kadar doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan Hint toplumunun zihinsel sömürgeleşme sürecine işaret ediyorsa da,argümanlarının doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalmayan ve fakat Edward Said’in deyimiyle kolonyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalist perspektifin doğu/Müslüman halklar için çizdiği çerçeveye sadık kalarak,yani din ve hurafe tarafından yönlendirilen toplumları rasyonalitenin aydın ufuklarına taşımak amacıyla müdahaleyi meşrulaştırma düşüncesini deşifre ettiği için kayda değerdir.Spivak’ın kolonyal müdahaleye maruz kalmış Hint toplumu için yaptığı çözümleme aslında dolaylı olarak bizim durumumuzu da özetler mahiyettedir.Madun’un konuşamaması ,onun maruz kaldığı zihinsel sömürgeleşmenin sonucudur ve bu sömürgeleşmeyi oluşturan da oryantalist dilin bizatihi kendisidir.Madun ise,kolonyal/oryantalist perspektifin mahkumu olmuş,bu mahkumiyeti içselleştirmiş,toplumsal hareketlilik yapılarına erişimi engellenmiş,nesne kalmayı kabullenmiş,kendi öyküsünü/hikayesini anlatacak dilden mahrum, isyan bilinci örselenmiş ve adeta uysallaştırılmış,muti olmaya rıza göstermiş kişi ve gruplar için kullanılan bir kavram.Doğu’yu geleneğin ve dinin baskısı altında asırlarca özbilinçten yoksun olarak kodlayan oryantalist dil,Doğu toplumlarının kendilerini temsil edemeyeceğini, bu nedenle onların temsil edilmesi gerektiğini sadece Avrupa’ya değil bizzat Doğu’nun kendisine de ikna edici(!) bir biçimde benimsetmiştir.Bu benimsetme öylesine kalıcı tesirler bırakmıştır ki, Cumhuriyet Türkiye’sinin attığı radikal modernleşme adımları oryantalist dilin tanımlama,kodlama,hakim olma,içeriklendirme ve temsil etme hususiyetlerinin tamamını içermektedir.Aydınlanma paradigmasına ram olmuş bir zihnin ürünü olarak  Cumhuriyet devrimleri,kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın verdiği özgüveni folklorikleştirmiştir.

Spivak’ın, kolonyalizmin ‘’tanımadan önce tanımla’’  sinsi taktiğine dikkatlerimizi çekmesi aslında tesirleri bugün oldukça görünür olan bir duruma işaret eder. Tanımlama,esasında madunlaştırmanın ön koşuludur.Nitekim Kemalizmin de Cumhuriyet devrimlerinin kavileştirilmesi sürecinde muhalif unsurları mürteci,bölücü,ayrılıkçı şeklinde tanımlaması ve sonradan atacağı adımları(özellikle seküler bilginin egemen kılınması sürecinde)bu tanımlamalar üzerinden meşrulaştırması oldukça manidardır.Çünkü tanımlama, esas itibariyle, mutlak anlamda bir içerik yüklemesi anlamına gelir.İçeriğin belirlenmesi, belirleyeni özneleştirir.Yani kavramsallaştırma, burada özne-nesne ilişkisini belirleyen anahtar unsurdur.Kemalist paradigmanın, aydınlanma dilini merkeze alarak yaptığı tüm tanımlar, muhatabını madunlaştıran bir hususiyete sahiptir.Şairin ’’Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya’’ deyişinde ki ‘’paryanın’’ yerine ‘’madunu’’ koysak, herhalde kafiyenin dışında değişen bir şey olmaz.Tanımlama/içeriklendirme aynı zamanda müdahale edilebilir hale getirmenin de imkanını sağlar.Öznenin nesne üzerindeki tahakkümü böylece belirginlik kazanır.Bu tahakküm Kemalist paradigma için oldukça önemli bir işlevsellik alanı oluşturmuştur.Klasik kolonyalizmin miadını doldurduğu ve post-kolonyal sürecin başladığı bir vasatta-ki bu vasat aydınlanma aklının ve ufkunun aşılamayacağına dair inancın kavileşmesi sürecini imler- Kemalizm de ,muhafazakar demokrasiyle yakınlaşarak,ya da tam tersi,post-Kemalizm şekline bürünmüştür.

Aslında post-kemalist süreç 1990’lı yıllardan beri yaşanıyordu.İslamcı-Sol-Liberal entelijansiya arasında Kemaizmin elitist,üsttenci,buyurgan ve ulusçu karakterine yönelik olarak gerçekleştirilen eleştirel tazyik oldukça etkili olmuştu.Hatta denebilir ki 2000 li yılların başında muhafazakar demokrat kimliği iktidara taşıyan da 1990 lı yıllarda oluşan birikimdi.Ancak Kemalizm her ne kadar kısmi bir geri çekilme süreci yaşadıysa da,uzun yıllar otoriteyi elinde bulundurmuş olmasından dolayı karşıtını da kendisine benzetmişti.Ancak bu benzetiş ’’taklitler ancak asıllarını yüceltir’’ türünde bir benzetişti. Yani Kemalizm,yeterince asimile olduğu kanaatine vardığı için muhafazakar demokrat kimliği tanımıştır.Şimdilerde ikisi arasında tesis edilmeye çalışılan barış, esasında iki ‘’özne’’nin barışı değil öteden beri muhatabını madunlaştıran iradenin, adeta yeni bir zafer daha kazanmışçasına, büyük bir kibir ve istiğna ile gerçekleşen barıştır.Öyle ki bu süreçte muhafazakar demokrat kimlik, tam da madunluğun karakteristik özelliği olan, istatistik malzemesi olmaktan öteye gidemeyen bir pozisyondadır.Muhafazakar demokrat kimliğin kendisini meşrulaştırmak için sürekli olarak sayıların himmetine sığınmasının arka planında,madunların nitelikle yan yana gelemeyeceği yani nitelik üretemeyeceği oryantalist/aydınlanmacı perspektifinin zımni kabulü vardır.’’Kültürel iktidarı gerçekleştiremedik’’ itirafı/hayıflanmasına bir de bu zaviyeden bakmakta fayda var..

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

NOT:Bu yazı Umran Dergisi’nin Kasım 2017 sayısında ‘’Kemalizme Dönüş Seramonileri’’ başlığıyla yayınlanmıştır.

İkonoklast(*) Peygamberler Şehri: KUDÜS

(*)İkonoklast: putkırıcı/putkıran.

Tarih çok iyi bir öğretmendir. Sadece bugünü anlamamıza yardım etmekle kalmaz, geçmişle yüzleşmenin imkanlarını da öğretir. Böylece geleceği nasıl inşa edeceğimize dair bir perspektif sunar. Oldukça cömerttir.Ancak her öğretmen gibi öğrettiklerinin pratiğini görmek ister.Bu nedenle iyi bir talebe olmasını bekler muhatabından.Atıl,meraksız,hayretsiz,felsefesiz talebelerden nefret eder.Onlara kendisini açmaz.Onun gerçek muhatapları vakanüvistler de değildir.Malumatfuruşluk taslamak için kendisine müracaat edenleri paylar.Bilakis ‘’ilişkilendirme’’ yeteneğine sahip olanlardan ve yaşadığı zamanın tanığı olmayı şiar edinenlerden hoşlanır.Böylelerine bütün açıklığıyla konuşur.Sanki geçmişi değil şimdiyi konuşuyor zehabına kapılırsınız.Lineercilikten hazzetmez.Olaylar arasında zorunlu ilişki kurma niyetinde olanları zaman zaman uyarır.Olaylara değil olgulara odaklanmaları gerektiğini salık verir.Tikelin değil tümelin,cüz’inin değil küllinin peşinden gitmeyi öğretir.Mutlak determinizmden yana oldukları ve iktisadı, tarihin açıklanmasında haddinden fazla önemsedikleri için Marksistlere mesafelidir.İnsanlığın tarihini teolojik-metafizik-pozitivist olarak kategorize eden Comtçu çizgiyi fazlasıyla materyalist bulur.Modern çağı,zaman algısında meydana getirdiği oldukça ideolojik değişimden dolayı ‘’kriz kültürü’’üretmekle itham eder.İnsanlığın ilkellikten medeniliğe doğru doğrusal bir hareket içinde olduğunu,dolayısıyla bugünün geçmişten iyi ve ileride,geleceğin ise bugünden daha iyi ve daha ileride olacağı düşüncesini ‘’katastrofik’’bulur.Bu tür çıkarsamaların tarihin kutsaldan bağımsız yorumlanması olduğunu düşünür.Talebelerinin bu seküler yaklaşımlarından müştekidir.Bu nedenledir ki, Peygamberleri filozoflardan çok sever.Gerçek inkılapçıların,fildişi kulelerde teorik mülahazalarla vakit öldüren filozoflar değil,hayata dokunan ve ölümüne riskler alan,istizafa uğrayanlara,mağdurlara,madunlara,yalınayaklılara,tutunamayanlara yarenlik eden peygamberler olduğunu söyler lisanınca.’İlerleme’’kavramının modern çağın ‘’putu’’olduğuna dikkat çeker.Bu put sayesinde kolonyalizmin meşruiyet kazandığını,doğanın işkenceye maruz bırakıldığını,toplumların kategorize edildiğini,’’uygarlaştırma misyonu’’ klişesiyle işgal ve sömürülerin normalleştiğini beyan eder.Ancak tüm bunlara rağmen istismar edilmekten bir türlü kurtulamaz…Kimi zaman ideolojik kimi zamansa siyasi/politik gerekçelerle tersyüz edilir,araçsallaştırılır…

Şimdi, tarih denen bu cömert öğretmenden 1492 ve sonrasını öğrenmeye gayret edelim.1492’yi tercih etme sebebimiz, bilinen insanlık tarihinin en kritik kırılmalarından birinin bu tarih ve sonrasında gerçekleşmiş olmasıdır. Yazımızın serlevhası olan Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bir tarih olması, 1492’yi tercih etmemizin mühim sebepleri arasındadır. Elbette ki öncesinden bağımsız değildir bu tarih…1492 ‘ye gelinceye kadar insanlık ailesinin şahit oldukları, bir anlamda, bu tarihten sonrasını hazırlayan koşulların oluşmasında etkili olmuştur. Bunun farkındayız. Amacımız Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bu tarihin temsil ettiği kırılmaya dikkat çekmek.Çünkü bu kırılma, bilinen insanlık tarihinde bir benzeri daha olmayan oldukça derin bir krizin habercisidir aynı zamanda…Bu krize, sonraları Aydınlanma Devrimi denecektir.

Bir kere 1492, Modern Avrupa’ya giden yolun açıldığı oldukça önemli bir eşiktir insanlık tarihi açısından. Bu eşiğin iyi anlaşılması gerekir.Çünkü geleneksel dünyanın sonunu getirecek adımların atılması bu tarihi kırılmanın açtığı çığırın sonucudur.İslam,Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki kadim hesaplaşma, bu tarihten sonra farklı bir boyut kazanır.Putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’de birleşen bu üç büyük dini gelenek,Meryem oğlu İsa(a.s)’nın Yahudi uleması tarafından reddedildiği günden itibaren çekişme içindedir.İnsanlığın son önderi/rehberi Hz.Muhammet(s.a.v)’in, köle/cariye Hacer’in soyundan gelen Araplar arasından seçilmesi ise,amiyane tabirle, bardağı taşıran son damla olur.Çölün yalnız kadını cariye Hacer’in nesli,evin hanımı olan Sare’nin nesli tarafından(İsa’nın da içinde yer aldığı İsrailoğulları) aşağılanır.İlginçtir 1492 bu tarihi husumetin boyut değiştirmesinin de yolunu açacaktır.Roma İmparatorluğu’nun son kalıntısı 1453’te Müslüman ordular tarafından ele geçirildiğinde, Hırıstiyanlık için artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmıştı.1492’yle beraber Hıristiyanlık, kendisini yeni bir mekanda,Avrupa’da,yeniden icat eder.Artık Kudüs ötekidir.Çünkü Doğudur.Beytlahimli İsa(a.s) aniden  Avrupalılaşır…Kavruk benizli ve kara gözlü Meryem, bir anda sarı saçlı ve mavi gözlü olur.Kudüs’ün yerine Vatikan öne çıkar.14.yüzyılda Paris,Bologna,Oxford ve Avignon’da kurulan Oryantalist kürsülerin birikimi ‘’Doğu’’ üzerinde tahakküm kurma amaçlı kullanılmaya başlanır.’’Bilgi’’ geleneksel dünya da işgal ettiği makamdan alaşağı edilir.Kutsalla olan ilişkisi koparılmaya çalışılır ve araçsallaştırılır.Bilgi artık bir tahakküm aracıdır.Hıristiyanlık, Avrupa’da yeniden icat edilir ve Hıristiyanlığa asli vatanını,Kudüs’ü, hatırlatan ne varsa Avrupa’dan kovulur.Endülüs Medeniyetinin imha edildiği ve hem Müslümanların hem de Yahudilerin kıta Avrupa’sından kovulduğu tarihtir 1492…

Müslümanlar için bu tarihi kritik yapan husus ise, Avrupa’nın kendisini yeniden inşa sürecinin Akdeniz’e ve Doğuya(Şark’a) ilişkin emelleridir. Başından beri kendisini bir Batı devleti/İmparatorluğu olarak konumlandıran Osmanlı, bu sürecin acı ve yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Çok değil 1492 den yaklaşık iki asır sonra Avrupa, kendisine aşık olunacak/model alınacak kıvama gelecektir Osmanlı seçkinleri nazarında…Yani Müslümanların tarihin öznesi olma imkanını ellerinden yavaş yavaş çıkarmaya başladığı süreçtir bir yönüyle 1492…Bilinen insanlık tarihi boyunca sürekli olarak mücadelelere/hakim olma arzusuna konu olan Akdeniz Havzası, bu sefer yeni filizlenen Avrupa’nın hedefindedir.Kudüs’e ihanet etmiş olmanın rahatsızlığıyla Hıristiyanlar,Avrupa kıtasında Kudüs’ü hatırlatan Müslümanlar ve Yahudilerden kurtulmanın yolu olarak tehcir ve tahrip stratejisini seçmiştir.Bu tarihten sonradır ki Müslümanlar nesneleşmeye başladılar ve bu nesneleşme süreci Aydınlanma Devrimiyle kemale ererek, tesirleri bugüne kadar devam eden bir sürecin kapısı aralanmış oldu.Yahudiler ise, sığındıkları Osmanlıda,bir yandan zanaatkarlık alanındaki maharetleriyle teveccühe mazhar olurken, diğer yandan Aydınlanmaya giden süreçte kadim düşmanları Hıristiyanlarla entelektüel/bilimsel düzeyde ittifaklar yaparak,uzun vadede Müslümanların canlarını okuyacak sürecin etkili bir bileşeni oldular.Bu Yahudi-Hıristiyan ittifakı, Kudüs’ün bugünkü durumunu anlamak açısından oldukça önemli işaretler taşımaktadır.

Dolayısıyla Kudüs, bugün modern Avrupa’nın Hıristiyanlığa ihanetinin en önemli göstergelerinden biridir.Vaktiyle Kudüs’ü ele geçirmek için Haçlı Seferi düzenleyecek kadar dindarca(!) bir eylemin mümessili olan Hıristiyanlığın,bugün Kudüs’ü sadece bir ziyaretgah olarak görmesi üzerinde dikkatlice düşünmek gerekir.Hıristiyanlığın bu ihaneti, 20.yüzyılın ilk yarısında Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesini de açıklar.Tarihsel olarak ciddi iki rakip, hatta İsa(a.s)’nın Yahudi ihbarcı nedeniyle katledilmesinden dolayı amansız iki düşman olan Yahudi ve Hıristiyanların,Kudüs meselesinde ve tüm diğer meselelerde Müslümanlara karşı yaptıkları ittifak,modern çağın doğuşuna zemin hazırlamıştır.Denebilir ki modernite, Müslümanların/İslam’ın tarih sahnesinden silinmesi ve/veya bir iç reform geçirmek suretiyle Hıristiyanlık benzeri bir din haline gelmesi için Yahudi-Hıristiyan ittifakı tarafından üretilmiş bir projedir.Ancak Müslümanlar henüz bu sürecin kendileri aleyhine projelendirilmiş olduğunun idrakinde değillerdir.Bilakis, tam da Yahudi-Hıristiyan ittifakının görmek istediği noktaya doğru hızlı adımlarla ilerlemektedirler.Peki nedir onların Müslümanları görmek istedikleri nokta?Kanaatimce bu nokta iki maddede özetlenebilir:

1-İrrasyonel olduğu için Vahyin bilimsel bilgi kategorisi olarak kabul edilemeyeceğine ;dolayısıyla rasyonalitesi oldukça güçlü(!) modern dönem insanının hayatında bir karşılığının olmadığına ve sadece tarihsel bir gerçeklik olarak algılanmasına razı olmak 2-Vahyin mücessem örneği olan Rasul(s.a.v)’ün 7.yüzyıl koşullarının ürünü bir Arap tüccarı olmasından mütevellit, her ne kadar kendi dönemi açısından bir misyondan bahsedilebilirse de, ‘’ilerleme’’ olgusu gereği, bu çağa hitap edemeyeceği ve dolayısıyla model alınamayacağına ikna olmak.Bu iki madde bağlamında,Türkiye özelinde, son zamanlarda ‘’ekranlarda’’ tartışılan ‘’dini’’meselelere bakıldığında,ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdi Yahudi-Hıristiyan çekişmesinin tarihine kabaca bir göz atalım. Avrupa’nın Yahudi alerjisinin 1492’yle sınırlı kalmadığı, sonraları da devam ettiği,özellikle ikinci dünya savaşı yıllarında bu alerjinin zirve yaptığı ve Yahudilerin Hitler tarafından kitlesel kıyımlara maruz kaldıkları bilinmektedir.Bu kıyımın lütuf mu yoksa bela mı olduğu kimi komplocu çevrelerde tartışıladursun,inkar edilemez bir gerçeklik olarak şunu söyleyebiliriz ki;Avrupa’da ki Yahudilere yönelik Nazi katliamı,Yahudilerin uzun yıllardır diasporada yaşamış olmalarının acısını yakinen idrak etmelerine ve İsrail işgal devletinin kurulma sürecinin hızlanmasına hizmet etmiştir.Öyle ki İkinci Dünya harbinin hemen akabinde, diaspora Yahudilerinin Filistin’e yönelik sistematik göçleri hızlanmış ve önceden Filistin’e yerleşen Siyonistler ise terörist eylemlerle işgal girişimini başlatmışlardır.Avrupa, bünyesindeki Yahudilerden kurtulmak amacıyla İsrail’in kurulmasına vaziyet etmiş ve hatta desteklemiştir.Sonrasında ise İsrail iktisadi,siyasi ve askeri olarak sürekli desteklenmiş,Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyada ondan daha güçlü bir devletin olmaması için azami gayret gösterilmiştir.Anglosakson dünyanın fiziki liderliğini ele aldıktan sonra-entelektüel liderlik halen Avrupa’dadır- ABD’nin gerek altı gün savaşlarında verdiği askeri,gerekse BM’de İsrail aleyhine alınan  kararları veto etme yetkisi sayesinde  siyasi destek, bugüne kadar artarak devam etmektedir.Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesine razı olan Avrupa Hıristiyanlığı’nın bu tavrı, yukarıda da işarete etmeye çalıştığımız üzere, muvahhit İsa(a.s) ve onun Pak annesi Meryem(a.s)’in tarihsel mirasının yeniden yorumlanmasının sonucudur.Böylece Hıristiyanlık, kendisini Avrupa’da Kudüssüz bir şekilde,yani İbrahimi geleneği tersyüz ederek ,yeniden inşa etmek durumunda kalmıştır.Çünkü Kudüs aynı zamanda Doğu’yu sembolize eder ve Doğu, Avrupalının nazarında ilkel/barbar/gayr-ı medeni olandır.Yani ehlileştirilmesi gerekendir.Bu nedenle Doğu’ya ait olmak kabul edilemezdir.

Oysa ki Kudüs, peygamberlerin atası olarak bilinen putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’den bağımsız düşünülemez.Son ilahi beyan olan Kur’an, İbrahim(a.s)’i örnek bir şahsiyet olarak niteler.Onun Yahudi ve Hıristiyan olmadığını,hanif bir Müslüman olduğunu sarih bir şekilde beyan eder.Onun babasıyla olan itikat eksenli tartışması, oldukça dokunaklı bir şekilde anlatılır.Pagan kültür içine doğan İbrahim(a.s),kendisini bu kültürün ikonlarını ortadan kaldırmaya adamıştır.Evvela ikon/put yapıcı babasını en güzel şekilde ikaz eder ve fakat sonuç alamaz.Hatta tehdit edilir.Ancak o tüm risklerine rağmen, toplumunun bu paganist/putperest/müşrik inancını sarsmak için,biri hariç, bütün putları(esnam) kırar.Böylece onların tapılmaya değer olmadıklarını halkına göstermek niyetindedir.Taptıkları putlarının acizliğini fark eden halkın kısa süreli sorgulama çabası, dönemin siyasal otoritesi tarafından manipüle edilir ve İbrahim, tanrının temsilcisi olduğunu iddia eden siyasal otorite tarafından en ağır cezaya,yakılarak öldürülme cezasına,çarptırılır.Ancak, kendisine layıkıyla ram olanları hiç bir zaman terk etmeyen mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah (c.c), beşer aleminin alışageldiği düzenin tek sahibi olduğunu beyan edercesine, yakıcı olan ateşin ‘’yakma’’vasfını tam zıddına inkılab ettirir.Muhatabını aciz bıraktığı için mucize olarak adlandırılan bu sahne, hem dönemin pagan ve materyalist paradigmasına, hem de günümüzün scientist/bilimci ve rasyonalist algısına bir meydan okuyuştur.

Bugünkü Irak havalisinde, Ur Şehrinde, yaşamış olan İbrahim(a.s) pagan/müşrik düzen(ler)le mücadele azmini evlatları İsmail(a.s) ve İshak(a.s)’a miras bırakır. Onlarda çocuklarına… İsmail Araplara, İshak ise Filistin topraklarına tayin edilirler. Her ikisi de gittikleri yerlerde babalarından öğrendikleri tevhit akidesinin yerleşmesi için çaba gösterirler. Dönem itibariyle Şam sınırları içinde yer alan Kudüs de bu öğretiden nasibini alır.İshak’ın soyundan gelen peygamberler,Mısır’a egemen olan Yusuf(a.s) müstesna,genel itibariyle Kudüs’ü de içine alan Filistin topraklarında pagan kültürden kaynaklı adaletsizliklerle,ahlaksızlıklarla mücadele ederler.İsa(a.s),Kudüs’ü de kontrol altında tutan  Roma düzeni içine doğduğundan onun mücadelesi daha çetin geçer.Karşısında oldukça güçlü müesses bir nizam olarak Roma ve onun kokuşmuş toplumsal düzeni vardır.Irkçı,kapitalist ve müstehcen Roma düzenine karşı İsa(a.s) canhıraş bir mücadele verir.Kurulu düzeni sarsar.Kendisine inanan mü’minleriyle Roma’nın bayağılığına bulaşmadan bir ‘’cemaat’’ olarak yaşamaya başlar.Ancak atalarının maruz kaldığı gibi o da kurulu düzenin temsilcileri tarafından kovuşturmaya tabi tutulur ve ihanete uğrar.Hıristiyanlar onun çarmıha gerildiğine inansalar da son ilahi beyan,Kur’an, onun Rabbinin katına yükseltildiğini söyler.İsa’yı Romalılara gammazlayanın bir Yahudi olması ,iki büyük din(Yahudilik ve Hıristiyanlık) arasındaki savaşın/kavganın en önemli sebeplerinden biridir.Öncesinde,Yahudi ulemasından olan Ferisi ve Sadukiler de İsa’yı reddederler.Onun,yerleşik düzeni sarsacağından ve kurdukları dini sömürgeciliği ortadan kaldıracağından endişe ederler.Aynı kişiler, İsa’nın akrabası ve çağdaşı Yahya(a.s) peygamberin, bir fahişenin sözüyle infaz edilmesinde de  sessiz kalmışlardır.Kudüs, ihanet üstüne ihanete şahitlik etmektedir.Ancak bu ihanetler cezasız kalmaz.Allah(c.c), Roma otoritesini İsrailoğullarına musallat eder ve M.S.70’te Kudüs, tarihin gördüğü en büyük katliam ve talanlardan birine şahitlik eder.On binlerce Yahudi öldürülür ve bir o kadarı da esir edilir ve köleleştirilir.Süleyman mabedi ve Tevrat metinlerinin saklı olduğu sanduka da bu talan esnasında tahrip edilir.Bugün İsrail işgal devleti, Aksa’nın altında yaptığı kazılarda hala o gün kaybolan metinleri ve tahrip edilen Süleyman mabedine ait kalıntıları aramaktadır.Bulması durumunda buranın kendilerine ait olduğunu iddia edecek ve Müslümanları buradan daha rahat çıkaracaktır.

İbrahimi gelenek Kudüs’ün tarihinde oldukça mühim bir rol oynar. Bu nedenle ilmi/entelektüel sorumluluğa sahip olan hiçbir tarihçi, Kudüs’ü put kırıcı İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberlerden bağımsız değerlendiremez. Bilinen insanlık tarihinin son 4500 yılına tanıklık etmiş olan bu aziz beldenin nebevi mirası ,burayı bir ‘’şiar’’ olarak görmemizi gerektirir.Kudüs’ün bugün Siyonist işgalle anılıyor olması, sadece Müslümanlar açısından değil hakkaniyetten nasipdar tüm Yahudi ve Hıristiyanlar için de trajiktir. İsrail’in bütün Dünya’nın gözü önünde işlediği cinayetler/barbarlıklar, bir şiar olarak Kudüs’ün hürmetine aykırılık teşkil etmektedir.Tarih boyunca maruz kaldıkları insanlık dışı muameleleri bugün Filistin halkına reva gören İsrail işgal devleti’nin, Kudüs’ün tevhidi mirasına sahip çıkması zaten beklenemez.İsrail işgal devleti,geçmişte atalarının yaptığı gibi nebevi mirası tersyüz etmekte,hakikati çarpıtmakta ve Siyonist emelleri için hakikati tahrif etmektedir.

Sonuç olarak denebilir ki;Nasıl ki İslam kendisinden önce inzal edilmiş hakikatleri tasdik eden ve kemale erdiren bir mahiyete sahip son ve mükemmel ilahi beyansa ve Rasul(s.a.v)  peygamberler zincirinin son halkası ve alemlere rahmet ise, tevhidi bir şiar olarak Kudüs, bu silsile içerisinde, son ilahi din olan İslam’ın alemdarlığında İbrahimi geleneğin soylu bir temsilcisi olarak tarihi misyonunu yerine getirmelidir.Bu noktada esas görev, kendisini Müslüman olarak adlandıranların üzerindedir.Çünkü gerek Yahudiler gerekse Hıristiyanlar bu tevhidi şiarın hürmetini takdir edecek hakikate sahip değillerdir.Onlar, gazaba uğrayanlar ve sapıtanlar olarak aziz Kur’an tarafından tescillenmişlerdir.Bu nedenledir ki Kudüs için savaşmak,tevhidi bir şiarın özgürlüğü için savaşmaktır.Modern tarihin peygamberlik misyonuna tanıklık eden şehirleri unutturma,onların yerine aydınlanma aklının inşa ettiği ‘’rasyonel’’şehirleri ikame etme çabasına rağmen Kudüs, her fırsatta, tanıklık ettiği tevhidi mirası hatırlatmakta ve insanlık ailesine,tarih bilincinin ‘’ilerleme’’putunun tasallutundan kurtularak inşa edilmesi gerektiğini haykırmaktadır.Kudüs, vahyin insanlık tarihinde ki hayati  rolünün ete kemiğe büründüğü müstesna bir beldedir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

 

İde/oloji/siz Dindarlık

Evvela şunu söyleyelim ki; muhteviyatında ütopya olgusunu da barındıran ideoloji, mensubunu/muhatabını harekete geçirici hususiyeti nedeniyle, her ne kadar  muti kullar arzulayan ‘’otorite/ler’’ tarafından tehlikeli ve tehditkar bulunsa da , zihn-i müşevveş halinin tebellür etmesini temin etmesi sebebiyle kendisine saygı gösterilmeyi hak ediyor.Bir ideolojiye bağlanmak bir fikre bağlanmakla,bir fikre bağlanmak ise bir davaya bağlanmakla eşdeğerdir.  Ancak buna rağmen günümüzün sevimsiz kavramlarından biridir ideoloji. Bu sevimsizliğini büyük oranda 20.yüzyılın ilk yarısında meydana gelen savaşlara borçludur. Sosyalizm, nasyonalizm, faşizm,Maoizm,kapitalizm gibi ideolojilere yaslanılarak yapılan savaşlar,talanlar,katliamlar ve yağmalar, insanlık ailesini ideolojilerin kötü olduğuna ikna etmiştir.Özellikle 2.dünya savaşının sebep olduğu yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde, ideolojilere karşı biriken öfke makul bile karşılanabilir.

Karl Marks’ın meşhur ‘’filozoflar dünyayı yorumladılar,artık onu(Dünya’yı) değiştirme zamanı’’ sözü ideolojilerin değişimi havi oldukları gerçeğini beyan etmekle birlikte, ‘’yorumlamayı’’ değişimden bağımsız olarak ele alması yönüyle de dikkate değerdir.Pekiyi, bu büyük ideologun ‘’yorumu’’ küçümsemesinden ne anlamalıyız?İdeoloji/ler/in,yorumu değil değişimi önceleyen olgular oluşlarını mı ,yoksa yorumu merkeze alanların bir ideolojiye tutunmalarının mümkün olamayacağını mı?(Burada bir parantez açarak yorumun , değişimden bağımsız olmadığını ifade etmek isterim.Hatta değiştirebilmek için evvela ‘’yorum’’lamak gerekir diye düşünüyorum.Yorumlamadan yapılan değişimler,çoğu zaman faciayla sonuçlanır.Çünkü yorumlamak için anlamak gerekir.Anlaşıl/a/mayan şey yorumlanamaz.Anlamak içinse algılamak şarttır.Çünkü algıladığımızı anlar,anladığımızı yorumlar yorumladığımızı uygularız.Yani bir hükme varmak için algı-anlam-yorum üçlemesine ihtiyaç vardır.Elbette ki bu süreçte önceki bilgilerimizin rolü hayatidir.Yani tecrübelerimizin ve birikimlerimizin…Yorumlamak,hem önceden edinilen bilgilerin yardımıyla hem de sonradan edinilenlerle mümkün olur.Bu nedenle oldukça yorucu bir süreçtir.)

Cumhuriyet Dönemi Türkiye ‘sinde en yoğun ideolojik tartışmalar ve kavgalar,hiç bitmemiş olmakla beraber, herhalde, 12 eylüle doğru(1970-1980 arası) yaşanmıştır.Sağ-sol-İslamcı örgütlenmeler arasında meydana gelen kavgalar,çatışmalar ve hatta ölümler, Türkiye insanına ideolojik tavrın ve tarzın kötü olduğunu anlatmaya yetmiştir.Öyle ki ,12 eylül ihtilalinin kudretli generali, ideoloji eksenli kavgalara bir son vermek için dönemin gençlerine ‘’savaşmayın sevişin’’ diyerek,hem Dünyadan kam almanın ideolojik mücadelelerden daha efdal olduğuna işaret etmiş, hem de ideolojilerin tesir sahasına girmekle savaşmaya razı olmak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmiştir.(Acaba öyle midir?Yani ideoloji ile savaş birbirinin mütemmim cüzü müdür?Düşünmeye değer…)

Bu söz(savaşmayın sevişin sözü) alelade söylenmiş bir söz değildir. Çünkü o gün bu gündür Türkiye insanı,istisnalara selam olsun, bir fikre yaslanmayı ve o fikir uğruna çaba göstermeyi ,yani fikir çilesi çekmeyi yeğlemek yerine, Dünyanın lezzetlerinden payına düşeni kapmayı ve hatta ,bir takım ayak oyunlarıyla,en büyük payı almayı hayatının yegane emeli olarak kodlamıştır.Bu kodlamayı yapabilmeleri için elbette ki kendilerine ideolojisiz/renksiz ve Dünyaya perestiş eden bir siyasal iradenin vaziyet etmesi gerekiyordu.Çok geçmeden aranan kan bulundu.Özal’ın ultra-pragmatik,ultra-liberal ve ultra-kapitalist perspektifi(aslında buna ideolojisi demeliyiz) Dünyadan nemalanmanın işlevsel aracı olarak vitrindeki yerini aldı.Peki ya sonra…

Aradan çok fazla zaman geçmemişti ki, bu perspektifin entelektüel istinatgahını oluşturma çabaları baş gösterdi.Avrupa‘nın ikinci dünya savaşından sonra gündemine aldığı post-modernite,yani  ideolojilerin bittiği temel argümanına yaslanan ‘’ideoloji’’,Türkiye entelijansiyasının da gündemini meşgul etmeye başladı.Bu meşguliyet, Türkiye’nin 20.yüzyılına rengini veren ideoloji/ler/den arındırılması amacını taşıyordu.Sosyalizm,Kemalizm,Milliyetçilik ve İslamcılık ideolojileri post-modern meydan okuyuş karşısında fazla tutunamadılar.Sosyalizm ve Kemalizm Ulusalcılık tarafından, İslamcılık ve Milliyetçilik ise Muhafazakar Demokrasi tarafından massedildi.

Post-modern paradigma bir yandan Kemalizmin kalın surlarında onarılamaz gedikler açarken diğer yandan ,oldukça sinsi bir şekilde, kendisi dışında tüm ideolojilerin mezarını kazdı.Kemalizmin burçlarını darmadağın ettiği için başlangıçta İslamcılar tarafından da sahiplenilen post-modern düşünüş,hakikatin bilinemeyeceği ve bundan dolayı hiçbir ideolojinin kendisini merkeze alamayacağı temel prensibini beyan ettiğinde,ki aslında bunu başından beri yapıyordu.Ancak Kemalist ceberutluktan bizar olmuş İslamcılar post-moderniteyle yüzleşmek yerine Kemalizmin mağlubiyeti için işbirliği yapmayı yeğlediler.-İslamcılar için iş işten geçmişti.Evet, belki Kemalizm mezara gömüldü.Fakat şimdi kendisi de bir ideoloji olan İslamcılık,işbirliği yaptığı post-moderniteyle nasıl hesaplaşacaktı?Çünkü işbirliği yaptığı süre boyunca post-modernitenin argümanlarından istifade etmişti.Emansipasyon,bireysel haklar,düşünceye özgürlük,sadece hizmet üreten devlet,her alanda farklılıklara saygı ,ademi merkeziyetçilik vb. söylemler İslamcılığın da sahiplendiği post-modern söylemlerdi.Gelinen noktada, muhafazakar demokratlık tarafından massedilen İslamcılık bu söylemlerin neden reddedilmesi gerektiğinin ispatını yapmaya çalışmaktadır.Ancak bu sefer de argümanlarını muhafazakar-milliyetçi paradigmadan devşirmektedir ki bu da ayrı bir çelişkidir.

İlginçtir ki ideolojilerin bittiği temel tezine dayanan  post-modernliğin kendisi de bir ideolojidir. Ancak bu ideoloji, diğerleri gibi ilk bakışta ‘’monist’’ bir karaktere sahip olduğunu hissettirmez.Bilakis çok kültürlülük ve esneklik şemsiyesi altında oldukça demokratik bir muhteva ile sunar kendisini.Hem yanıltıcı hem de hakikatsizdir.Yanıltıcıdır.Çünkü çok kültürlülük ve esneklik maskesinin altında neo-liberal ve pornografik bir dayatma vardır.Hakikatsizdir.Çünkü tüm hakikat iddialarının içinin boş olduğunu,hakikatin kişiye göre değişeceğini ve hiç kimsenin kendisini merkeze alamayacağını iddia eder.Bu durum, ciddi bir aldatma ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.Çünkü bir yandan ideolojik muhtevadan bağımsız bir tavrın ve tarzın mümessili olmamız salık verilirken ,diğer yandan 21.yüzyılın ultra-liberal,ultra-kapitalist ve ultra-hedonist ‘’ideolojik’’ doğasını görmezden gelmemiz isteniyor.Yani ideolojik tahakküm altında ve fakat ideolojisiz yaşamamız bekleniyor bizden.Söylemin bulanıklaşması/muğlaklaşması/amorflaşması olarak tanımlayabileceğimiz bu durumun, Türkiye özelinde kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması anlaşılabilir değil…Müslüman kimliğin, bu bulanıklılık karşısında zihnen ve kalben billurlaşmayı yeğlemesi gerekirken tam tersine bulanıklığı ‘’özgürlük’’ zannetmesi, orta vadede ciddi kimlik krizleri yaşayacağımızın göstergesidir.Bundan dolayıdır ki, İslamcılık ideolojisine çok iş düşüyor.Bu işin en başında da ‘’özgünlük’’ geliyor.

Şüphesiz İslamcılık bir ideoloji olarak doğdu.19.yüzyıl koşullarında İslami referanslar temelinde yeni bir hayatın inşası amacına matuf olarak bir söylem geliştirdi. Çağdaşı tüm ideolojiler gibi içine doğduğu çağı, yaslandığı değerler sistemi çerçevesinde yorumladı ve çözüm önerileri geliştirdi.İçine doğduğu zamanın gündemini meşgul eden bilim,ilerleme,gelişim,teknik-ahlak ilişkisi,demokrasi,kadın,özgürlükler gibi meseleleri tartıştı.Oldukça dinamik bir düşünsel geçmişe ve birikime sahip olduğu için kendisini her daim güncel tutmasını bildi.Diğer ideolojilerden farklı olarak muhkem bir dayanağının(vahiy ve sahih sünnet) olması sebebiyle de söyleminin keskinliği,ciddiyeti ve etkileyiciliği kayda değerdi.Kendisini Müslümanların temsilcisi olarak gören bir imparatorluğun çöküş sürecinde ortaya çıktığı için emelleri arasında,belki de ilk sırada, İmparatorluğun çöküşünü geciktirmek veya yapabiliyorsa engellemek vardı.Öyle ki bir dönem,Abdülhamit dönemi,devlet tarafından sahiplenildi ve resmi ideoloji olarak kabul gördü.İstiklal Harbi’nin verilmesi sürecinde de oldukça etkili oldu.Hatta denebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecine giden yolda en etkili ideolojik perspektif İslamcılıktı.İslamcılık 1979 da,Boudrillard’ın deyimiyle,modern tarihin en görkemli devrimini,İran’da yaptı.Bu devrim Fransız İhtilali’nden de Bolşevik Devrimi’nden de farklıydı.Çünkü alternatif bir paradigmayla yola çıkmıştı.Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin alternatifsizliğine iman etmiş olan modern dünyaya, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik meydan okuyuşunu gösterdi.Bundan dolayıdır ki hemen boğulmak istendi.Hem de aynı dinin mensupları aracılığıyla…

Esasında İslamcılık yeni bir şey de değildir. Son elçi(s.a.v)’nin ahirete irtihalinden sonra İslam’ın ilke,prensip ve umdelerinden teberri etmenin veya bu ilke,prensip ve umdeleri senkretik/sentezci bir yaklaşımın nesnesi haline getirmenin(inhiraf) cari olduğu her dönemde, İslamcılık, bir öze dönüş hareketi olarak ortaya çıkmış ve oldukça ağır bedeller ödemesine rağmen mücadelesini sürdürmüştür.Bu bağlamda Hz.Ali’nin, şuursuz dindarlığın temsilcileri olan Haricilere karşı verdiği mücadele,Ebu Hanife’nin Emevi faşizmine karşı direnişi,Ahmet b.Hanbel’in Abbasi iktidarının Kur’anı mahluk ilan etme çabasına karşı gösterdiği direnç, İslamcılığın tarihsel izdüşümleri olarak değerlendirilebilir.Yani İslamcılık tecdit ve ihya çabalarının genel adıdır aslında. Müslüman kavramının uğradığı içerik kaybını ve anlam daralmasını da göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki , Müslümanlık ,İslam’ın ilke ve prensiplerini kabul etmek(teslim olmak) ve buna uygun bir hayat yaşamak iken(bugün Müslümanlığın bu söylediğimiz anlamda anlaşıldığı dahi şüphelidir), İslamcılık buna ilaveten tevhit akidesinin bütün bir hayatı(iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi) tanzim edici olduğuna ve bu akidenin dışında hakikat iddiasında bulunan tüm dinlerin ve ideolojilerin Batıl olduğuna inanmak ve bu uğurda çaba göstermeyi şiar edinmektir.

Ancak geleneksel dindarlık anlayışının İslam’ın ideolojik bir içeriğe büründürüldüğü İslamcılık cereyanına şüpheyle yaklaştığını ifade etmek gerek.Bu anlayışa göre İslamcılık  ideolojisi, modern döneme ait bir olgudur.İslam, ideolojik bir muhtevaya büründürülemeyecek kadar yücedir.İslam’a ideolojik bir misyon yüklemek onun ‘’ed-din’’ oluşuna halel getirecektir. Çünkü din ilahi, ideoloji ise beşeridir.Hatta ideoloji, iradenin mutlaklaşmasına hizmet ettiği için reddedilmelidir.Teorik mülahazalarla vakit geçirmek yerine dinin icaplarını yerine getirmek elzemdir.Bundan dolayı mesela bir İslam İdeolojisinden bahsedilemez.İslam’ı ideolojik bir kisveye büründürmek onu araçsallaştırmak olur ki bu da dinin amacına aykırıdır.

Şimdi bu itirazlara cevap vermeyi deneyelim: Öncelikle İslam’ın bir ideoloji olmadığı doğrudur.Zaten İslam ideolojisi dediğimizde,İslam dininin bizatihi kendisinden değil,bu dinin ilke/prensip/umde ve şiarlarından hareketle ortaya konulmuş sistemli bir bütünden bahsediyoruz demektir.Dolayısıyla dinin içeriğinin tahrif edilmesi değil bilakis dinin vazettiği akidenin(tevhit akidesinin)insana,evrene,tarihe ,zamana yani kısaca hayata ilişkin perspektifinin ne olduğunun sistemli ve bütünlüklü olarak ortaya konulması kastedilmektedir.Bu noktada ideolojiyi tanımlamak için Süleyman Hayri Bolay’ın Felsefe Doktrinleri ve Terimleri sözlüğünden aşağıdaki bölümü almayı gerekli görüyoruz:’’İlm-i efkar olarak ta bilinen ideoloji tasavvurlar,fikirler sistemi anlamlarına gelir.Tasavvurların teşekkül tarzını,kaynağını ve konularını arayan bilim manasında kullanıldığı gibi boş ve soyut birtakım fikirlerin tartışması anlamında da kullanılır.Ayrıca siyasi,ahlaki,felsefi ve dini sahalarda bilimlerinkine benzer kat’i bilgi getirmek iddiasında olan teorilere de ideoloji denir.’’Demek ki ideoloji bir fikir sistemi ve/veya tasavvur biçimi olarak değerlendirilebilir.İslam ideolojisi dediğimizde ise İslam’ın temel kaynaklarından hareketle insan,evren,tarih,zaman,mekan gibi olgular hakkında bütüncül bir perspektifi havi bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir.Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bu çağa söz söylemeye başladığımızda, kabul edelim ya da etmeyelim ideolojinin tesir sahasına girmişiz demektir.Çünkü vahyin,sahih sünnetin ve geleneksel bilgi birikiminin bu çağın idrakine sunulmasında ‘’yorumun’’rolü hayatidir ve her yorum bir ideolojik havzadan beslenir.

Demek ki ideoloji salt kuru bir teorik çerçeveden ibaret değildir.Bir fikrin/düşüncenin insan hayatını ilgilendiren alanlarla ilgili söylemini sarih bir şekilde ortaya koyması da ideolojinin sınırları içerisinde değerlendirilebilir.Dolayısıyla İslam’ın ideolojik perspektifi olarak İslamcılık,İslami referanslar temelinde hayatın her alanına ilişkin sistemli bir düşünüş ve eyleyiş tarzının adıdır.Geleneksel dindarlık anlayışının ideolojik İslam’a sıcak bakmayışının arka planında,ilahi olanın beşeri formda ifade edilmesinin sakıncalı olduğuna ilişkin kanaat yatmaktadır.Oysa ki bu kaçınılmazdır.Yani Dinin hayata ilişkin(iktisadi,ictimai,hukuki,siyasi vb.) söyleminin beşeri bir formda sarih bir şekilde ifade edilmesi elzemdir.Aksi taktirde sadece ritüellere hapsedilmiş bir din algısı ortaya çıkar ki, bu da modern sosyolojinin,toplumlar rasyonelleştikçe dine olan ihtiyaçları azalır ,argümanını destekler.

Kanaatimce dindarlık , ideolojik bir formasyondan mahrumsa yavandır,içeriksizdir,folkloriktir.İnandığı ve yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı dinin insana,evrene,tarihe,zamana,mekana kısaca hayata dair söyleminden haberdar olmak ve bu söylemi yorumlayabilecek evsafta olmak Müslüman şahsiyetin üzerine vaciptir.Renksizliğin/ideolojisizliğin terviç edildiği zamanımızda ,üzülerek müşahede ediyoruz ki, Müslüman fert bireysel dindarlığa mahkum olmuştur.Oysa ki bireysel dindarlık İslam’ın cihanşumül söyleminin sığlaştırılmasından başka bir şey değildir.Son yıllarda,Türkiye’de İslamcılığın bittiğine/öldüğüne ilişkin yapılan yorumları,dindarlığın bireysel alana hapsedilmesi,yani kamuya dair söyleminden vazgeçmesi,bağlamında değerlendirmekte fayda var.Vahyin ve sahih sünnetin velut ummanından beslenen/beslenmesi gereken İslamcı söylemin ve eylemin yerini,dinin/İslam’ın folklorikleşmesine yardım eden kof ve bayağı bir muhafazakarlığın alması, oldukça derin krizler yaşadığımızın göstergesidir.

Bir ütopyadan yoksun olmamız, aynı zamanda İdeal olana temayülümüzün zayıflamasına sebep oluyor.Bu yüzden olsa gerek sürekli olarak ehveni şerreyn(iki şerden daha ehven olanı) tercihinde bulunmak zorunda kalıyoruz.Her seferinde ‘’şer’’ler arasında tercih yapmak zorunda kalışımız,’’hayr’’ı tanımamızı zorlaştırıyor.Bu müşevveş zihin halinden kurtuluş, ancak esaslı bir ideolojik formasyonla mümkündür.İdeoloji,yüksek düzeyli bir farkındalık bilinci inşası ve daima ideal olana doğru hareket prensibiyle her daim müteyakkız olmanın yol haritasını çizmemize yardım eder.İslamcılık İdeolojisinin tarihi bu söylediğimize şahittir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

”Aşk”ın ”Akl”a Galip Geldiği Anıtsal Şehir:KUDÜS

Kudüs…

Onurumuz,vakarımız,izzetimiz,şerefimiz,aşkımız…

Düştüğünde düşeceğimiz,dik durduğunda dik durduğumuz,mahsun olduğunda hüzne gark olduğumuz aziz şehir…

Uğruna bedel ödemeyi en fazla hak eden mukaddes belde…

İlk kıblemiz…

Çocuklarını kanla emziren hüzün coğrafyamız…

Ölümü öldüren kara gözlü çocukların ,iffetli kızların,vefalı ve çilekeş anaların yurdu…

Atamız put kırıcı İbrahim’in aziz neslinin,Musa’nın,İsa’nın,Muhammed’in uğrak yeri…

Bize, Alemdeki bütün kadınlara üstün tutulan pak  Meryem’i ve adayış abidesi Hanne’yi hatırlatan mübarek belde…

Kudüs…

Binlerce yıldır insanlığın imtihan diyarı…

Tevhidi şuurun tohumlarının atıldığı yer…

Miracın ilk durağı…Yani ‘’uruc’’ etmenin.Yani yücelmenin…Yani yükselmenin…

Mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah azze ve cellenin, etrafını mübarek kıldığı yer…

Kudüs…

Modern medeniyetin; demokrasi,insan hakları,kadın hakları,çocuk hakları,çevre gibi cilalı kavramlarının kofluğunu ve pespayeliğini deşifre eden yer…

Her gün ve her saat ekranlarda karşımıza çıkan Küresel İstikbarın iyi giyimli,parlak suratlı ,etkili ve yetkili kadınlarının ve erkeklerinin,aslında ne kadar kirli bir vicdana,utanmaz bir yüze,çarpıtılmış bir zihne sahip olduklarını anlamamızı sağlayan mübarek belde…

Kudüs…

Siyonist İsrail’in barbarca eylemlerinin bütün bir Dünya tarafından görmezden gelindiği yer…

Dünyanın en büyük açık hava hapishanesine ev sahipliği yapan mahzun belde…

İnsanların açlıkla,susuzlukla,ilaçsızlıkla esir alınmaya çalışıldığı zeytinlikler ülkesi…

Kudüs…

Onurlu ve ahlaklı direnişin ana üssü…

Düşmanlarına benzemeyi zül kabul eden vakur ve cesur kadınların,erkeklerin ve çocukların sığınağı…

Mutlak kudret sahibi olan Allah’a koşulsuz teslim olmanın zaferle eşdeğer olduğunun en güzel örneklerinin tezahür ettiği aziz belde…

İmanın en büyük imkan olduğunun,izzetin ve şerefin Allah’ın ,rasulünün ve müminlerin yanında olduğunun özelde İslam alemine,genelde ise bütün insanlığa öğretildiği yer…

Kudüs…

Güce taparlığın özendirildiği bir çağda, Allah’a tapmanın ne demek olduğunun talim ettirildiği şanlı mektep…

Taşın demire galebe çaldığı, sapanın füzeyi imha ettiği,sloganların copları dövdüğü,çıplak ayakların tank paletlerini durdurduğu, ezan sesinin bomba sesini bastırdığı  mucizeler diyarı…

Zillet altında yaşamaktansa, izzetlice ölümü yeğlemenin yadırganmadığı müstesna direniş abidesi…

Kudüs…

Heybesinde;Selehattin’in celadetini ve şecaatini,Abdülhamit’in ferasetini ve basiretini,İzzettin Kassam’ın mukavemetini ve takvasını,Şeyh Ahmet Yasin’in fedakarlığını ve asaletini,Abdülaziz Rantissi’nin gözü karalığını ve tavizsizliğini ,Şeyh Raid Salah’ın tevazusunu ve izzetini taşıyan bereketli şehir…

Kudüs…

En büyük ihanetlere tanıklık eden güzel belde…

Hemen yanı başındaki Müslüman kılıklı Tiranlar tarafından Siyonistlere peşkeş çekilen kutsal şehir…

Kof,bayağı,pespaye,aşağılık ve zelil Sultanlıklarını korumak için, Küresel İstikbarla işbirliği yapan Müslüman kılıklı nifak çetelerinin iğrenç planlarına tanıklık eden pak belde…

Kudüs…

Aşkın, akla galip geldiği yer…

Şehadetle,şahitlikle,şehitlikle bir arada anılan sekinet makamı…

Kudüs…

Talut ve Calut ,Musa ve Firavun kıssalarının hayat bulduğu yer…

Aziz ve celil olan Allah’ın tarihe müdahale edişinin en somut göstergesidir Kudüs…Elbette gören gözler için…

Allah,kulları aracılığıyla tarihe müdahalede bulunur.Bu müdahalelerle insanlığa hakikate teslim olmaları gerektiğini hatırlatır.Yerinden edilen kavramları yerine koyar ve bulanıklaşmış zihinleri berraklaştırır…

Tazyiki altında kaldığımız ve bir türlü kurtulamadığımız enformasyon şiddetinin görmemize izin vermediği, görmemiz halinde gerçek anlamda özgürlüğün kapılarını aralayacağımız bilinç aşısı Kudüstedir.

Nehirden geçerken kana kana içenlerden olmayıp, Allah(c.c)’ın başlarına komutan olarak atadığı Talut’un emirlerine riayet ederek imtihanı başarıyla verip, Calut’un tahakkümünü kıran müminler ordusunun 21.yüzyıldaki temsilcilerinin yaşadığı bu kutlu belde, ümmetin kendisinden ders almasını bekliyor…

Kudüs denildiğinde hep elini cebine atma gereği duyan,bu aziz beldeyi sürekli olarak yardımla/bağışla anmaya teşne zihinlerimiz,artık Kudüs’e ‘’ahlaklı direniş mektebi’’ nazarıyla bakmak mecburiyetindedir…

Direnişi şiar edinen bu onurlu insanların, nasıl olup ta her türlü tahakküm araçlarıyla üzerlerine saldıran küresel istikbarın karşısında durabildiğini öğrenmek, bugün en esaslı meselelerimizden biri olmak durumundadır.

Bir tarafta bütün bir küresel müstekbirler ordusunu arkasına alan İsrail’in barbarlığı, diğer tarafta Müslüman kılıklı Tiranların yaptıklarıyla adeta mengeneye sıkıştırılmış olan Kudüs,Allaha layıkıyla teslim olma azmiyle,modern barbarlıktan kurtuluşun reçetesini vermiş oluyor.

Bu asil direnişin karşısında acziyet içerisinde kalan küresel barbarlar,medya aracılığıyla zalimi mazlum,mazlumu zalim olarak göstermeye çalışıyor…

İzzetlerinden zerre kadar taviz vermeden, adeta bütün bir ümmetin onurunu korurcasına direnen bu aziz beldenin mübarek evlatlarına selam olsun…

Sadece İsrail vahşetinin yoğunlaştığı zamanlarda değil, her daim Kudüs ilgimiz canlı olmalı…

Sadece gözyaşı akıtarak değil,ter ve kan akıtarak ta Kudüs davasına destek olmalıyız…

Talut’un ordusunda bulunan ve fakat nehir imtihanını geçemediği için dizlerinin üstüne çöküp kalanlardan beri olduğumuzu izhar etmek mecburiyetindeyiz…

Allah(c.c) Talut’un tarafında olanları imtihan etmekte ve bu imtihanı kazananlar aracılığıyla Calut’un ordularını perişan etmektedir…

Modern Calutlar ve Firavunlar, ellerindeki her türlü tahakküm araçlarıyla saldırmalarına ve türlü türlü şeytanlıklar tasarlamalarına rağmen, Kudüs direnişi her seferinde daha onurlu ve daha izzetli olarak yeniden diriliyor…

Kudüs’ün asil ve onurlu direnişi, tarihin sonunun liberal demokrasiler olduğuna iman edenleri şok ettiği ve aziz İslam’ın insanlığın geleceği olma umudunu arttırdığı için, ahlaksız direniş sergileyenler özellikle öne çıkarılarak,bütün bir insanlık ayartılmaya çalışılıyor.

Kudüs sadece Müslümanlara değil, dünya insanlığına onurun ve izzetin nasıl müdafaa edileceğini öğretiyor…

Bu direniş küresel tuğyan çetelerinin uykusunu kaçırdığı için,boğmak için tarihin gördüğü en ahlaksız yöntemler kullanılıyor…

Ümmet sorumluluğu taşıyan her Müslümanın Kudüs’ü gündemleştirmesi, Siyonist çetelerin barbarlıklarını deşifre etmesi ve İsrail urunun bu coğrafyadan kesilip atılması için çaba göstermesi gerekmektedir… Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Yeni Türkiye’nin 15 Temmuzu

Bugün yaşadıklarımız dünden bağımsız olmadığı gibi yarın yaşayacaklarımız da bugünden bağımsız olmayacak. Tarihte mutlak anlamda bir tekerrürden ya  da kesintiden bahsedilemeyeceği gibi,Marks’tan mülhem, mutlak anlamda bir cebirden/determinizmden de bahsedilemez.Ancak olgular düzeyinde benzerliklerden söz edilebilir.Bu nedenle 15 temmuz darbe girişimini değerlendirirken tarihteki benzerleriyle karşılaştırmak faydalı olabilir.Şimdiye kadar edindiğimiz bilgiler ışığında diyebiliriz ki;15 Temmuz girişimi,birkaç yıldır dillendirilen yeni Türkiye’nin/Post-Kemalist sürecin şekillen(diril)mesinde önemli bir rol oynayacaktır.Diğer darbelerden farklı olarak dini saiklerle örgütlenen bir cuntanın girişimi olarak kayıtlara geçen bu darbe,Yeni Türkiye’de dinin toplumsal rolünün ‘’ne’’liğini ve ‘’nasıl’’lığını da etkileyecektir.Olayların sıcaklığı nedeniyle henüz olgular düzeyinde bir tartışmadan bahsedilemese de önümüzdeki günlerde ve aylarda bu sürecin derinlemesine tahlili yapılacaktır. Şimdiden şu tespiti yapmak herhalde yanlış olmaz:Dini Saiklerle örgütlü bir grubun kalkışması olması münasebetiyle 15 temmuz darbe girişimi,bir yandan devletin dini/İslam’ı yorumlama tekelini muhkemleştirirken diğer yandan laik/seküler paradigmanın tahkimatında oldukça önemli bir rol oynayacaktır.Dolayısıyla bu darbe girişiminin iki başlık altında incelenmesinin isabetli olacağını düşünüyorum.Birincisi; Cumhuriyet Türkiye’sinde asker-sivil ilişkisinin serencamı;darbe süreçlerinin iç ve dış politik hazırlayıcıları ve darbelere karşı gösterilen tepkilerde Türkiye’nin değişen sosyolojisinin etkileri;İkincisi ise dini saikle örgütlenen bir cuntanın kalkışması olmasından dolayı ‘’dinin araçsallaştırılması’’ meselesidir.

Bilindiği üzere, Türkiye olarak darbelere aşina bir ülkeyiz. Sadece Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı’da da gelenekselleşmiş bir darbe/ler süreci olduğunu biliyoruz. Yeniçerilerin kazan kaldırmalarından İttihatçı Subaylara kadar yığınla darbeye tanık olmuş bir geleneğin temsilcileriyiz. Dolayısıyla maruz kaldığımız bu son darbe uzun darbe geleneğimizden bağımsız değerlendirilemez. Ancak yukarıda da işaret etiğimiz üzere bu son darbenin gerçekleştiricileri arasında dini iddialı bir yapının mensuplarının olması meseleyi sadece asker-siyaset ilişkisi bağlamında ele almanın eksik olacağını bizlere göstermektedir. Türkiye’de din-toplum ilişkisinin tarihsel arka planını ve cemaat olgusunu da(her ne kadar bu yapı hususiyetleri itibariyle İslam’ın cemaat tanımına uymasa da algı düzeyinde böyle bir realiteden bahsedilebilir) 15 temmuz darbe girişimi münasebetiyle yeniden gözden geçirmekte fayda var. Çünkü şimdiye kadar ki sonuçları itibariyle 15 temmuz darbesi, bundan sonra Türkiye’de din/İslam eksenli hareketlerin/cemaatlerin devletle ve toplumla kuracakları ilişkileri doğrudan etkileyecektir.

Cumhuriyet Türkiye’si ilk askeri darbeyle kuruluşundan 37 yıl sonra tanıştı.27 Mayıs 1960 darbesi, emir komuta zincirinden bağımsız olarak ordu içerisinde örgütlenmiş bir cunta tarafından icra edildi ve başarıya ulaştı. Silahlı kuvvetler içerisinde en ciddi tasfiye bu darbeyle gerçekleşti. Siyasal iradenin sembol isimleri idam edilerek, sonraki yılların asker-siyaset ilişkisi asker lehine dizayn edildi. Emir komuta zincirinden bağımsız olmasına rağmen 27 Mayıs’ı başarıya ulaştıran etkenler;

1-İktidarı temsil eden siyasal iradenin süreci okuyamayışı ve teslimiyetçi tavrı

2-İnönü liderliğindeki muhalif siyasal irade olan CHP’nin darbeyi meşrulaştırıcı ve destekleyici tavrı

3-Zaten kısıtlı olan medya unsurlarının darbecilerin yanında yer alması

4-Sosyolojik olarak halkın siyasal bilinç düzeyinin henüz bir darbeyi püskürtecek kıvamda olmayışı

Olarak sıralanabilir. Ayrıca üniversitelerin askerden yana tavır almasını ve küresel konjönktürün,özellikle ABD/NATO hattının, darbecilerin yanında olduğunu da eklemek gerekir.

Bu yönüyle 27 Mayıs, Cumhuriyet Türkiye’sinde ‘’darbelerin anası’’ olarak adlandırılabilir. Dolayısıyla 27 Mayısta ne olup bittiği tam olarak anlaşılmadan 15 temmuz’un anlaşılması da zordur. Bu nedenle biz emir komuta zincirinden bağımsız olmaları yönüyle ortaklaşan, ancak başarıya ulaşma açısından birbirinden ayrılan 27 Mayıs ve 15 temmuz darbelerini karşılaştırmalı bir okumaya tabi tutarak anlamak niyetindeyiz. Tabi bu arada 27 Mayıs’tan 15 temmuza gelinceye kadar ki darbelere de kısaca değinmeye gayret edeceğiz.En nihayetinde ise 15 temmuz darbesinin görünen unsurlarının bir dini yapıya aidiyetleri münasebetiyle kanaatimce meselenin bam telini oluşturan ‘’dinin araçsallaştırılması’’ olgusunu masaya yatırmak niyetindeyiz.

27 mayıs 1960 darbesi,ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan çift kutuplu dünyada kendisini ancak bir kutba yaslayarak hayatta kalabileceğine inanan Türkiye’nin sırtını dayadığı ABD/NATO hattının doğrudan müdahil olduğu,ki sonraki bütün darbelerde bu tavır devam edecektir,ilk darbedir.ABD/NATO hattı her ne kadar bu darbede ki müdahalelerini açık etmeseler de, Menderes hükümetinin son zamanlarında Sovyetlere kayan ilgisinin bu süreçte etkili olduğu söylenebilir.Denebilir ki, Cumhuriyet Türkiye’sinde ki darbeler genel itibariyle ABD-Sovyet/Rus hattının karşılıklı mücadelesi şeklinde sürmüş ve genelde ABD hattının zaferiyle sonuçlanmıştır.İkinci dünya savaşı sonrasında gerçekleştirilen Yalta Konferansında çift kutuplu dünyanın bir nevi temelleri atılmış,ünlü Britanya İmparatorluğu gönüllü(!) olarak tarih sahnesinden çekilmiş ve yerini Anglosakson Dünyanın yeni temsilcisi ABD’ye bırakmıştır.Türkiye, ikinci dünya savaşına aktif olarak katılmayıp savaşın sonuna doğru kazanan blokta ki yerini belli etmiş ve savaş sonrasında Sovyetlerin doğrudan hedefi haline gelmiştir.Stalin Rusya’sının boğazlar üzerinde ki iddiasına karşı sığınacak bir liman arayan Türkiye, çareyi ABD önderliğinde ki NATO hattına girmekte bulmuştur.Kore’ye asker göndererek ABD hattına sadakatini tescilleyen Türkiye’nin bu eylemi NATO’ya giriş vizesi olarak kabul edilmiş ve Türkiye bu tarihten itibaren,Avrupa’yla birlikte, ABD/NATO hattının bağımlı bileşenlerinden biri olmuştur.Soğuk Savaş olarak tesmiye edilen 1945-1991 yılları arasında askeri,istihbari ve siyasi olarak ABD/NATO hattının kontrolünde olan Türkiye,Kıbrıs çıkarması istisna tutulursa,genel itibariyle bu hatta sadık kalmıştır.Menderes Hükümetinin 1950’li yılların sonuna doğru Sovyet Hattına kayma temayülünün ortaya çıkması sonrasında gerçekleşen 27 mayıs darbesi,Türkiye’de siyasal bağımsızlığın önüne set çekmenin yanında, TSK içerisinde gerçekleştirdiği tasfiye ile de dikkat çekicidir.Osmanlı’nın 19.yüzyılın sonuna doğru etkisi altına girdiği Alman askeri düzeni(bilindiği üzere Osmanlı, askeri alandaki bir çok yeniliği Alman Ordusunu örnek alarak ve hatta bizzat Alman subaylarının eğitim,gözetim ve denetiminde gerçekleştirmiştir.)tasfiye edilerek yerine ABD/NATO düzeninin ikame edilmesi sağlanmıştır.(Burada bir parantez açarak NATO ile ilgili bazı noktalara işaret etmekte fayda var. NATO, ikinci dünya savaşından hemen sonra ABD önderliğinde Merkezi ve Batı Avrupa’yı Sovyet yayılmacılığına karşı korumak amacıyla kurulmuştur.Sonraları üye sayısını genişleterek küresel bir Askeri güç haline gelen NATO, Soğuk Savaş olarak adlandırılan 1945-1991 arasında üye bir çok ülkede Sovyet Tehdidine karşı gizli örgütlenmeler gerçekleştirmiştir ve üsler kurmuştur.Türkiye yaklaşık olarak 65 yıldır NATO üyesidir.Soğuk savaş döneminde Stalin’in saldırganlığını bertaraf etmek için Kore’ye ekser göndermek suretiyle dahil olunan NATO askeri,istihbari ve siyasi olarak üye tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ciddi inisiyatif sahibi olmuştur.Nitekim halihazırda ülkemizde 25 farklı noktada NATO üssü ve personelleri bulunmaktadır.TSK içerisinde üst düzey subay kadroları bermutat NATO inisiyatifinde görev ve eğitim almaktadır.Ayrıca bu yapı bağlı tüm ülkelerin askeri,lojistik ve doktrin envanterlerine nüfuz edebilmektedir.Dolayısıyla böylesine bir yapının içinde yaklaşık 65 yıldır bulunan bir ordunun ‘’milli’’ vasfını ne kadar muhafaza edebildiği hususu tartışılmalıdır.Bu sürecin sonunda Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışması ve yeni bir pakt arayışına girmesi de ihtimaller arasındadır.)

 27 mayıs darbesinden sonra, emir komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk darbe olma özelliği taşıyan 12 mart 1971 muhtırasında, Sovyet hattının desteğini alan Madanoğlu cuntasının bertaraf edilmesinde de ABD/NATO hattı önemli rol oynamış ve dönemin siyasi iradesi muhtıra marifetiyle istifaya zorlanarak Ordu içerisindeki Sovyet yanlısı 9 Mart cuntası temizlenmiştir.12 eylüle gelindiğinde ise bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini, İran’ı,devrim nedeniyle kaybeden ABD hattı;

a)Türkiye’nin İran devriminden etkilenmesinin önüne geçmek

b)Afgan-Sovyet savaşında Türkiye’yi sağlama almak-ki bu savaş Sovyetleri yıpratacak ve savaştan iki yıl sonra Sovyetler dağılacaktır. ABD hattı 12 eylül darbesi ile Türkiye’yi sağlama aldıktan sonra bütün unsurlarıyla Afgan savaşçıları desteklemiş ve Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmıştır.

c)Enternasyonal solun belini tam olarak kırabilmek

için askeri müdahaleyi desteklemiştir. Gayrı resmi tarihi kayıtlara göre 12 eylül darbesinin hemen ardından ABD’nin Ankara büyükelçisi, başkan Carter’a ‘’Bizim çocuklar başardı’’ diyerek süreçteki rollerini itiraf etmiştir. Nitekim 12 eylül sonrasında Özallı yıllarla Türkiye neo-liberal ekonomiye tam manasıyla entegre edilmiş ve 1990’lı yıllara bu perspektifle adım atılmıştır. NATO konseptinin Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte ‘’İslamcı tehditleri bertaraf etmek’’ şeklinde revize edilmesi sonrası Türkiye, yeni duruma göre konumlandırılmıştır. Bu münasebetle körfez savaşında Türkiye’nin üstlendiği rol ve İsrail’le ilişkilerin en iyi seviyede seyretmesi önemlidir. Refah Partisi’nin,kısmen de olsa,bu konseptin dışına çıkma temayülü 28 şubat darbesinin sebebi olarak zikredilebilir.Nitekim 1990’lı yıllarda NATO konseptine uygun olarak terviç edilen ‘’Siyasal İslam’’terkibi refah partisinin kapatılmasında önemli bir rol oynamıştır.

2000’li yıllara gelindiğinde bir yandan küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan ulus-devlet yapısının çatırdaması, öte yandan 11 eylül sonrası Ortadoğu üzerinde yoğunlaşan ilgi Türkiye’nin Soğuk Savaş sürecinde şekillenen rolünde bazı değişiklikler yapılması ihtiyacını doğurdu. İkinci dünya savaşından beri devam eden ve genelde ABD/NATO hattı lehine gelişen ’’Stratejik ortaklık’’ eksenli ilişkiler ‘’model ortaklık’’ seviyesine çıkarılarak revize edildi. Artık Türkiye hem laikliği anayasal güvenceye alan yönüyle,hem demokratik kurumlarının sağlıklı işleyişi yönüyle hem de  kapitalist/neo-liberal ekonomik sistemiyle Ortadoğu’da ki halkı Müslüman ülkelere örnek gösteriliyordu.’’Model Ortak’’ Türkiye’nin İslami rengini ise Gülen Hareketi oluşturmaktaydı.Ilımlı İslam’ın en iyi temsilcisi olarak küresel istikbar tarafından da desteklenen bu hareket, 2000’li yıllarda altın çağını yaşadı. Ancak Arap beldelerindeki sosyal patlamaların meydana getirdiği siyasal anafor ‘’model ortak’’ Türkiye’yi, özellikle Suriye bağlamında, derinden sarstı. Mısır’da darbe ile devrilen meşru siyasi iradenin yalnızlığa itilmesi ve Gezi süreci Türkiye’de ikaz ışıklarının yanmasına sebep oldu.Yeni Türkiye’nin inşasında ittifak yaptığı liberaller,solcular ve Gülen Hareketiyle arasına mesafe koyan siyasal irade bu süreçle eş zamanlı olarak uluslararası alanda yalnızlaş(tırıl)dı.Türkiye’de İslamcı ve totaliter bir yönetimin işbaşında olduğu,bu yönetimin İŞİD ve benzeri örgütleri desteklediği,kendisi dışındakilere,özellikle sekülerlere,yaşam hakkı tanımadığı,Batılı değerlerden hızla uzaklaştığı şeklinde üretilen argümanlarla Türkiye,kendisine biçilen ‘’model ortak’’ rolünün dışına çıkmakla itham edilerek müdahale edilmesi gereken bir ülke olarak zihinlere nakşedildi.

***

2000’li yıllar Türkiye’sini Osmanlıdan bugüne geçirdiği sosyolojik evrim bağlamında ele aldığımızda karşımıza aşağı yukarı şöyle bir tablo çıkar;

1-Türkiye 21.yüzyıla ulus-devlet paradigmasıyla giremezdi. Çünkü küreselleşme realitesi kültürlerarası eşit iletişimi ve etkileşimi sağlamak amacından saparak ‘’kültürel birörnekleş(tir)me sürecine evirildi. Bu da ulus devletin teritoryal egemenlik,güvenlik,denetim ve etnik üstünlük iddialarını zaafa uğrattı.

2-Türkiye’de yıllarca merkezi temsil eden Kemalist çelik çekirdeğin mukavemeti, 80’li yıllardan beri İslamcı-liberal-sol ittifakın oluşturduğu post-kemalist literatür sayesinde kırıldı. Onun yerine çevrenin temsilcisi olan muhafazakar kesimler merkeze yerleşti.

3-Türkiye nüfusunun kır-kent dağılımı incelendiğinde bugün kentleşme oranının nüfusun dörtte üçüne ulaştığını görebiliriz.Okur-yazar oranındaki artış ve üniversiteleşmenin yaygınlaşması da bilgide tekelleşme durumunu ortadan kaldırmış ve yeni bir entelektüel sınıf(muhafazakar entelijansiya) doğurmuştur.Ayrıca son altmış yılda müteşebbis sayısında ciddi artış olmuş ve sermaye tekeli çevrenin lehine olacak şekilde kırılmıştır.Bu durum ‘’pasif/itaatkar kır kültürü’’ yerine ‘’aktif/direnen kent kültürü’’nü üretmiş ve insanların ‘’politik özne’’ olarak siyasal iradelerine sahip çıkmalarını sağlamıştır.

4-Post-modern kültür her türlü otoriteye(gelenek,din,aile,mahalle,devlet v.b) itiraz eden bir bilinç inşa etmiştir/etmektedir.’’Z’’ kuşağı olarak adandırılan 1990’lı yıllarda doğan kentli genç kuşaklar ‘’otorite’’ olgusuna oldukça mesafeli yaklaşmaktadır.Bu durum Yeni Türkiye’nin ultra-liberal ve pluralist bir mahiyet arz edeceğinin işareti sayılabilir.

***

 15 Temmuz darbesini gerçekleştirenlerin dini/İslami iddialı bir gruba aidiyetleri,bu darbeyi diğer tüm darbelerden farklı kılmaktadır.Gülen Hareketi(resmi adıyla FETÖ) isimli bu yapının 1980’li yıllardan beri Türkiye’de çalışmalar yaptığı ve halk arasında ‘’hizmet hareketi’’ olarak nam saldığı bilinmektedir.Eğitimden sağlığa,hukuktan emniyete ve askeriyeye kadar hemen hemen her alanda örgütlenen Gülen Hareketi,uzlaşmacı tavrı ve tarzı,Batıni/mistik/Neo-İşraki/ezoterik yapısı ve makyavelist perspektifiyle tebarüz etmiştir.Prof.Dr.Mehmet Ali BÜYÜKKARA’nın Çağdaş İslami akımlar isimli eserinde anaakım Nurculuğun mimarı olan Said Nursi’nin yerine Gülen’i ikame ettikleri için Neo-Nurcu olarak tanımladığı bu hareket,hoşgörü/diyalog ve hümanizm eksenli tarzıyla hemen bütün siyasi fraksiyonlarla fayda eksenli işbirliği ilişkileri geliştirerek konumunu sağlama almış ve 1990’lı yıllarda da yurt dışı okulları açmak suretiyle etkinliğini küresel alana taşımıştır.Türk okulları ve Türkçe olimpiyatlar aracılığıyla ‘’milli’’ bir görüntü veren Gülen Hareketi,Türkiye’nin dış dünyadaki imajına olumlu katkı yaptığı için desteklenmiş ve küresel istikbarın ‘’ılımlı İslam’’ talebini fazlasıyla karşıladığı için de popülaritesini arttırmıştır.Hareketin küreselleşmesinde Siyasal İslam’ın kriminalize edildiği 1990’lı yıllar oldukça önemlidir.Nitekim bu yıllar aynı zamanda küresel arenada İslam’ın ılımlılaştırılması projelerinin tartışıldığı zamana denk gelmektedir.İran İslam Devrimiyle ciddi anlamda sarsılan Batı Medeniyeti,bu tecrübenin küreselleşmesinin önüne geçmek amacıyla Siyasal İslam’ı icat etmiştir.Oliver Roy’un teorisyenliğinde atılan bu adım, İslami Hareketleri, hedeflerine ulaşmak için şiddet dahil her yolu deneyen patolojik örgütler olarak karikatürize etmiştir.Cezayir’de ki İslam’i direnişin bastırılmasında Siyasal İslam terkibinin rolü hayatiydi.11 eylül sonrasında son şekli verilen Ilımlı İslam projesinde Gülen Hareketi önemli bir rol üstlendi.11 eylül sonrasının mimarları olan Neo-Conlarla ünsiyet kuran bu hareket,‘’ılımlı İslam’’ın temsilcisi olarak,özellikle, öne çıkarıldı.

Eski Türkiye’nin Kemalist çelik çekirdeği olan asker-yargı-üniversite oligarşisinin yıkılmasında Ak Parti’ye destek veren Gülen Hareketi, Kemalist oligarşiden boşalan kadrolara yerleşmek suretiyle önemli bir bürokratik güce erişti. Bu gücün ayartıcılığına kapılan hareket, Türkiye siyasal arenasında mutlak özne olma arzusuyla çeşitli şekillerde kalkışmalarda bulunmuş ve en nihayetinde 15 temmuz örneğinde görüldüğü üzere işi silahlı müdahaleye kadar vardırabilmiştir. Bu noktada soru şudur;Hoşgörü ve diyalog ekseninde yürüttüğü çalışmalarla ultra-liberal,ultra-hümanist ve ultra-ılımlı bir görüntü veren ve bu yönüyle  oldukça geniş bir kesime hitabeden Gülen Hareketi,nasıl oldu da 15 temmuz gecesi ancak bir İŞİD fanatiğinden beklenebilecek bir vahşeti sergileyebildi?Yine Mavi Marmara eylemi sonrasında ‘’otoriteden izin alınmalıydı’’ diyen bir hareket,nasıl oldu da meşru otoriteye başkaldırdı?Klasik Sünni siyaset teorisinde ‘’otoriteye itaat’’ emredilirken,Gülen Hareketi nasıl oldu da siyasal meşruiyeti tescilli bir hükümeti cunta marifetiyle devirmek istedi?Ve en önemlisi de muhatabını ‘’terminatörleştiren’’ bir din dili İslami olabilir mi?Tüm bu sorulara verilecek cevaplarda bu yapının;

a)Nietzche’den mülhem ‘’güç istenci’’(gücü mutlaklaştırma,gücetaparlık ve güç sahibi olmadan hedefe ulaşılamayacağı anlayışı)

b)Batıni/ezoterik/neo-işraki/mistik yönü itibariyle mensubunu düşünemez hale getiren yapısı

c)Makyavelist perspektifi nedeniyle ilke/değer yoksunluğu

d)Eleştiriye/yoruma kapalı doğası nedeniyle barizleşen mutaassıp yapısı

  1. e) Dini vulgarize eden usulü ve dini araçsallaştırılması

gibi hususiyetleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu noktada dinin araçsallaştırılması meselesine dikkat çekmek gerekiyor.

Dinin araçsallaştırılması; din aracılığıyla menfaat elde etme veya dinin itikat,amel,ahlak ve muamelat bütünlüğünü ifsat veya tağyir ederek belli bir paye veya muhayyel(ütopik)bir gelecek adına dini, bütünlükten uzak bir şekilde yorumlama ya da İsa(a.s)’nın ardından gittiğini iddia edenlerin yaptığı gibi, dünyevi otoritenin tahkimi ve mutlaklaştırılması için dinin kaynağı olan kutsal metnin hermenötik bir okumaya tabi tutularak ‘’metni yazarından daha iyi anlama’’ amacıyla hareket etme;sonraları Muhammed(s.a.v)’in ardından gittiğini iddia edenlerin onu mistik/insanüstü ve ulaşılamaz telakki ederek ve Kitab-ı Kerimi de anlaşılması ancak belli bir grubun uhdesinde olan kutsal bir metin olarak görmeleri neticesinde tebarüz eden durumun adıdır.Gülen Hareketi ve benzeri bir çok örnekte de görüldüğü üzere,önceden belirlenmiş ve sorgulanamaz telakki edilen hedeflere ulaşmayı meşrulaştırmak amacıyla dinin yeni bir yoruma tabi tutulması, araçsallaştırmanın en belirgin özelliğidir.Burada amaç,çerçevesi ve içeriği dokunulmaz addedilen bir kişi veya grup tarafından belirlenmiş muhayyel gelecek(ütopya) uğruna kitlelerin din aracılığıyla efsunlanmasıdır.Değerlendirmelerimizin merkezinde her ne kadar Gülen Grubu varsa da, esasında Türkiye’de din dilinin oldukça sorunlu ve dahi araçsallaştırılmış olduğunu söyleyebiliriz.Bir gruba ait olmanın sağladığı psikolojik kazanımları inkar etmemekle birlikte, grup/cemaat aidiyetini mutlaklaştırmak her zaman bir ‘’öteki’’ üretmenin zeminini oluşturmaktadır.Bu grubun dini veya seküler olması durumu değiştirmez.Kendisini/grubunu hakikatin yegane temsilcisi pozisyonunda görerek kendi dışındakileri batıl/gayr-ı meşru veya münkir ilan etmek ya da bu sonucu doğuracak bir perspektifle hareket etmek,bugün karşı karşıya kaldığımız tablonun benzerlerini gelecekte de yaşayabileceğimiz ihtimalini güçlendirmektedir.Bir dönem Türkiye’de ideolojik kamplaşmalar şeklinde tebarüz eden ve etkileri hala hissedilen bu ‘’ötekileştirme’’ ameliyesi, Gülen Hareketi özelinde gördüğümüz üzere din üzerinden yapılmaktadır.Bugün Türkiye’de oldukça büyük kitlelere vaziyet eden dini nitelikli kişilerin bir çoğu tıpkı Gülen Hareketinde olduğu gibi muhataplarına ‘’fanatizm’’ enjekte etmektedirler.Bu durum İslam’ın mübeşşir ve münzir dilinin hikmet,güzel öğüt ve en güzel şekilde cedelleşme ile ikamesini sağlamak yerine, grup/fırka fanatizminin tahrikiyle ceberutça ve hikemi/irfani perspektiften yoksun bir dilin egemen olmasına hizmet ediyor.Dolayısıyla 15 temmuz darbesi münasebetiyle asıl gündemleştirilmesi gereken işte bu bencil/ufuksuz/ötekileştirici/narsist ve muhatabını düşünemez hale getiren sözde din dilidir.

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususta dini araçsallaştıranların sadece din kisveli kişiler/gruplar/cemaatler olmadığıdır. Türkiye bu konuda oldukça kötü bir sicile sahiptir. Özellikle politika yapıcıların dini araçsallaştırmaları oldukça aşina olduğumuz hatta kanıksadığımız/içselleştirdiğimiz bir durumdur.Çok partili hayata geçildiğinden beri, kendisini ister sağda isterse solda konumlandırmış olsun tüm politik figürler, toplumsal meşruiyetlerini sağlama almak ve politik zaferlerini garantilemek için dini/İslam’ı araçsallaştırmaktan geri durmamışlardır.Nitekim Yeni Türkiye/Post-Kemalist süreç olarak adlandırdığımız dönemde de özellikle kendisini muhafazakar demokrat kimliğe refere edenler bu araçsallaştırma sayesinde, hem toplumsal meşruiyetlerini garanti altına aldılar hem de rakiplerine zımnen ‘’siz de benim gibi yaparsanız iktidar olursunuz’’ diyerek farkında olarak veya olmayarak dinin/İslam’ın itikat,ibadet,ahlak ve muamelat bütünlüğü(tevhit) ile anlamlı olan doğasını vulgarize ettiler.Bu süreç ve sonrası, aziz İslam’ın bu coğrafyada itikat eksenli bir varoluşun öznesi olmasını engelleyen ve fakat onun yerine kültürel varoluşun nesnesi olarak konumlanmasında beis görmeyen bir algının oluşmasına hizmet etmiştir/etmektedir.Bu algı, İslam’ın folklorik görünürlüğüne ve millilikle mezcedilmiş haline,ulus devletin mukaddesatlarını tebcil ettiği için, sempati duyarken hayatın bütününe yönelik iddialarına sırtını çevirmektedir.Unutmamak gerekir ki, Türkiye şayet vatansa,ki öyledir,bu İslam sayesindedir.İslam’ı bu coğrafyadan çekip aldığımızda geriye anlamlı hiçbir şey kalmaz.Bu nedenle sadece dini iddialı gruplar değil, politika yapıcılarında aziz ve mübarek İslam’ı araçsallaştırmaktan vazgeçmeleri gerekir.İslam, bir hidayet muştusu,sahih bir varoluş kaynağı,sahih bir Allah/İnsan/Evren/Tarih/Zaman ve mekan tasavvuru düsturu olarak müstesnadır ve yeganedir.

Aziz İslam’da İtikat,ibadet,ahlak ve muamelat bir bütün olarak anlamlıdır.Tevhit ise bu bütünlüğün adıdır.İtikadi perspektifi sahih fakat ameli ve ahlaki zafiyet söz konusuysa,ki böyle bir şeyin olması çok zordur, orada bir parçalanma vardır ve bu İslam’ın kabul ettiği bir şey değildir.Ya da ahlak ve amel sahih bir itikadi perspektiften yoksunsa orada da ciddi bir sorun var demektir.Bu noktada kişinin evvela İslami bütünlüğün ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığı hususunda deruni bir farkındalığa sahip olması lazım gelir.Dolayısıyla politik sahada faaliyet gösterenlerin kendilerini topluma takdim ederken kullandıkları dili iyi seçmeleri şarttır.Laik/seküler ve demokratik değerlerin cari olduğu bir vasatta politika yapanların,İslam’i argümanlar kullanarak mevkisini sağlama alması dinin araçsallaştırılmasına ve politik dilin ‘’itikat’’ mış gibi algılanmasına sebep olmaktadır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Koşulsuz Teslimiyetin Uzlaşmasız Direnişe Gebe Olduğu Ay:RAMAZAN

Ramazan…

Sükut iklimi… Başlı başına bir değer…

Yekpare yücelik…

Pür iyilik ve saflık…Kendisine dokunanı yücelten…Gök sofrası…

İnzal… Bilinen insanlık tarihinin son ilahi beyanının insanla buluşmaya başladığı mukaddes zaman dilimi…

Yaratıp terk etmeyen, rehberliğini esirgemeyen, mutlaklık makamının yegane sahibinin ikramların en yücesiyle insanı lütuflandırdığı masumiyet ve teslimiyet ayı…

Daha büyüğü olmayan/kıymet biçilemeyen bir değer olarak vahyin pak,velut ve inkılabi doğasından daha yoğun istifade etmek için en güzel imkan…

Sükutun ve sükunun ‘’bir’’leştiği maverai atmosfer…

Çölün kavruk ve verimsiz toprağını vahaya çeviren yağmurun inişine(inzal) benzer şekilde kararmış kalplerin,ifsat edilmiş akılların,çölleşmiş zihinlerin,görmeyen bakışların,duymayan işitişlerin,hissetmeyen dokunuşların,istimlak edilmiş bilinçlerin dermanı olarak vahyin insanla temas kurduğu ay…

Tarihe adeta bir tusunami dalgası gibi giren ve Kayserlerin,Kisraların,Nemrutların,Firavunların,Hamanların,Bel’amların,Karunların ve tüm zulüm otoritelerinin sefil,içeriksiz,pespaye,ayartıcı,kof,zalim,fasık,facir ve baği otoritelerini sarsan put kırıcı bir inancın temellerinin atıldığı ay…

İnsiyaki tavrın ve tarzın egemenliğine karşı, iradenin muhkem kalesine sığınmayı şiar edindiğimiz, meleklerin önümüzde neden secdeye kapandıklarının farkına hakkal yakin vardığımız ay…

Kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyyenin, vahiyle terbiye edilmiş kuvve-i akliyye kırbacıyla terbiye edildiği , duyusallığın sığ sularından muhayyilenin ve aklın engin denizlerine yol aldığımız mübeccel ve mükerrem ay…

Varoluşsal belirsizliklerin ortadan kalktığı, teslimiyet, inanç ve farkındalık bilincinin en yoğun olarak gündemlerimizi işgal ettiği/etmesi gereken ay…

Post-modernitenin ultra-bencil/ultra-narsist/ultra-liberal,merkezsiz,öznesiz,hakikatsiz,parçacı,pluralist,ideolojisiz,hedonist öğretisine karşı, vahiy gibi mutlak hakikat istinatgahımızın,peygamber(s.a.v) gibi müstesna bir örneğimiz ve önderimizin olması nimetini idrak ettiğimiz muazzez bir ay…

Ayrıntıları değil esası,parçayı değil bütünü,karamsarlığı değil umudu…

Sevgiyi değil aşkı,gazaplanmayı değil merhameti,pasifliği değil direnişi,etiği değil ahlakı…

Zilleti değil izzeti, nemelazımcılığı değil inisiyatif almayı,cehaleti değil ilmi,öfkeyi değil ‘’hilm’’i…

Suskunluğu değil feryadı, gevezeliği değil kararında konuşmayı, uysallığı değil itirazı…

Spekülasyonu değil hakikati, zannı değil yakini, ayartılmayı değil teyakkuzu…

Şöhreti değil inzivayı, teşhiri değil gizemi, reel politiği değil ahlak politiği, klişeleri değil metaforu,kamerayı ve fotoğraf makinesini değil sözü ve yazıyı…

Filozofu değil peygamberi, yakınmayı değil tazarruyu, durağanlığın köhneliğinde debelenmeyi değil devinimin inkılabi ummanında kulaç atmayı…

Cennet arzusu ve cehennem korkusuyla değil, kayrası olmasaydı varlık sahasına çıkamayacağımız var edicimizin kudreti karşısındaki acizliğimizin nişanesi olarak ibadet etmeyi…

Müstağniliği değil had bilmeyi, müstekbirliği değil kulluğu…

Ötekileştirmeyi değil muarefeyi,israfı değil iktisadı,dünyayı değil ahireti,oportünizmi değil isar ve fedakarlığı…

Pragmatizmi ve makyavelizmi değil kıst ve adaleti…

Deizmin mübelliği olan Aristo’ya karşı övüncü muvahhidliği olan Bilal’in; Panteizmin üstadı olan Platon’a karşı irfan,hikmet ve züht mektebinin sadık talebesi Ebuzer’in tarafında olmayı…

Uzlaşmayı değil direnişi, yılgınlığı değil cihadı ve sabrı…

Öncelediğimiz/öncelememiz gereken muştu yüklü bir ay…

Vahyin son elçiyle ilk buluşma noktası bir mağaraydı… Elçi, inziva halindeyken Cebraille muhatap oldu… Vahiy, varoluşsal soru/n/larına cevap arayan insanın kalbine ilk olarak inzivadayken(sükut ve sükun halindeyken) inzal olmaya başladı…

Öyleyse inzivaya çekilmenin vaktidir…

Vahiy ve mağara… Vahiy ve inziva…Vahiy ve sükunet…Vahiy ve sükut…

Ağır ağır tertil üzere okumanın emredildiği vakit…Sükutun ve sükunun makarrı olan gece vakti …

Meryem’in ve Zekeriya’nın, insanları aciz bırakan olayların öncesinde, sükut orucuyla mükellef tutulmaları…

Her şeyin son sürat aktığı bir çağa şahitlik eden bizler için çok önemli bir işaret olsa gerek…

Peki ya sonra…

Sonrası uzlaşmasız direniş… Put kırıcılık…

Münzevi Muhammed(s.a.v)’in mağaranın sükunetinde sükut halindeyken şahit oldukları, tarihe bir yanardağ patlaması armağan etti…

Bu öylesine şiddetli bir patlamaydı ki, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde, yüz yıllık bir zaman diliminde çağının bütün büyük batıl otoritelerini yerle bir ederken, aynı zamanda küresel bir meydan okuyuşun yegane mümessili oldu…

Mele ve mütreflerin düzenbazlıkları…

Zorba krallıkların/sultanlıkların iğvaları…

Hakikati az bir paha karşılığında ters yüz eden bilginlerin hokkabazlıkları…

Mustazafları muktedir yapmak isteyen ilahi elin yardımıyla tarihin çöp sepetine atıldı…

Ümmi elçiye(s.a.v) tabi olan medeniyetten bihaber çöl adamları, dönemin süper güçleri olan İran,Roma,Hint,İskenderiye uygarlıklarının tunçtan surlarını paramparça etti…

Koşulsuz teslimiyet ve uzlaşmasız direniş sayesinde…

Demek ki ancak koşulsuz teslimiyeti kabul edenler, uzlaşmasız direnişin fedaisi olabilirler…

Vesselam…

Ramazan ayımız mübarek olsun…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

 

Klişelerin Tasallutundan Kurtulmak

Büyük değişimler büyük riskler alarak başlar. Niteliğin egemenliği için çaba göstermeyi şiar edinenler gerçek anlamda risk alabilir.Gerçeklerle yüzleşme bilinci dumura uğramış toplumların , içinde yaşadıkları zamana ve mekana tanıklık etmeleri mümkün değildir.Gerçek tanıklıklar, ancak gerçek sorumluluklar almak suretiyle gerçekleştirilebilir.Tarih/iy/le yüzleşemeyenler veya tarihi hamaset edebiyatı olarak okuyanlar gerçek sorumluluklar alamazlar.Put kırıcı fikirler inşa etmek için, evvela kalplerimizin ve zihinlerimizin kolonyal/oryantalist/modern prangalardan kurtulması gerekir.Kolonyal tarih anlatısının,resmi tarih anlatısının,muhafazakar tarih anlatısının tahakkümünden kurtulmayı başaranlar, put kırıcı bir tavır alışın mümessili olmaya adaydırlar.Geçmişi karizmatik kişiler ve efsanevi olaylar bağlamında tekrar edenlerin, yanıltıcı iyimserlik biriktirmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.Gelenek ve moderniteyle müteşerri bir dil aracılığıyla hesaplaşmak, bugünü müdrik Müslümanlar üzerine vaciptir.

İslam, muhatabından yaşadığı zamanın tanığı/oğlu(ibn-ül vakt) olmasını bekler. Zamanın tanığı olmak, zamanın efkarını kuşatacak bir bilincin temsilciliğini yapmak demektir. Bu bilinç, Alemlerin rabbi olan Allah’ın ve Alemlere rahmet olarak gönderilen son elçinin terbiyesinden geçmeyi zorunlu gören bir bilinçtir.Bu sayede bütün bir insanlığın idrakine hitap edecek ulvi bir perspektife sahip olur.Kendisini herhangi bir etnisiteye,mezhebe,meşrebe,folklöre,ulusa,bölgeye ve yerelliğe kapatmayı reddeder.İnsanlık ailesini İslam’ın cihanşumül mesajıyla tanıştırmanın heyecanı içindedir.Bundan dolayı hikmeti nerede bulursa alır.Niteliğin egemenliğini şiar edinir.Meşruiyet kriteri sayılar değildir.Her hal ve şartta ilahi sınırları gözetmekle mükellef olduğunu bilir.Bütün otoritelere karşı hakkın/hakikatin savunuculuğunu yapacak cesaret ve şecaate sahiptir.Hikmeti ve güzel öğüdü her daim heybesinde taşır ve tartıştığında en güzel usulle/üslupla tartışır.

Müslümanlar bu bilinci terk ettikleri için bugün kabul edilmesi mümkün olmayan bir trajedinin mahkumudurlar. Bütün bir Dünya’nın nabzını tutacak bir tavra ve tarza meftun olmamız gerekirken, kendimizi yerelin/taşranın/periferinin/ulusun dünyasına hapsettiğimiz için travmatik savrulmalar yaşıyoruz. Etnik,mezhebi,bölgesel,ulusal,meşrebi sapkınlıklarımız yüzünden zillete düçar olmuş vaziyetteyiz.Bu sapkınlıklarımız yüzündendir ki, bugün ümmet bir realite olmaktan çıkmış, sadece retorikten ibaret hale gelmiştir.Bu sapkınlıklarımız yüzündendir ki, Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada her güne yeni bir acıyla uyanıyoruz.İslami bütünlük bilinci Arap İslam’ı,Türk İslam’ı,Fars İslam’ı,Kürt İslam’ı şeklinde paramparça ediliyor.Agah olmamız gerekirken gaflette yaşamayı tercih ettiğimiz içindir ki, emperyal/kolonyalist emellerin farkında değiliz.Olguları konuşmamız gerekirken, olayları konuşmayı tercih ettiğimiz içindir ki, aktüel politik ayartıcılıkların mahkumu oluyoruz.Gelenekle ve moderniteyle müteşerri bir dille ‘’hesaplaşma bilinci’’ geliştiremediğimiz içindir ki,zihinsel sömürgeleşme trajedisinden kurtulamıyoruz.’’Ne oluyor’’ sorusuyla ‘’neden oluyor’’sorusu arasındaki farkı fark edemediğimiz içindir ki,ambalajı albenili fikirlerle oyalanıyoruz.

Reel politik perspektife mahkum olmak, ahlaki sorumluluklar almayı zorlaştırır. Aktüel/politik dayatmaların dışına çıkabilirsek eğer gerçek gündemlerin, gerçek sorumlulukların çekim alanına girebiliriz. Müslümanlar olarak reel politik düşünüşün ve eyleyişin mahkumu olmayı seçtiğimiz için, ahlaki tavrın ve tarzın mümessili olamıyoruz. Popülist siyasetin vülger doğasına ram olduğumuz için, sahih bir siyasal perspektif geliştiremiyoruz.Her gün yaşadığımız siyasal altüst oluşların sahih analizini yapacak siyasal üst–dili inşa edemediğimiz için, muhafazakar demokratlığın sığ/yavan/uzlaşmacı ve statik perspektifine mahkum oluyoruz.Şayet Müslümanlar sahih/müteşerri bir din diline sahip olsalardı, politika yapıcıların dini araçsallaştıran tavırlarına itiraz ede/bile/ceklerdi.Gün geçmiyor ki politik kişi/ler tarafından aziz ve mübarek İslam’ın pak doğası, sufli emeller için araçsallaştırılmasın.Allah azze ve cellenin hayatı tanzim etsin için gönderdiği mübeccel dini, kimi zaman muhafazakar demokrat argümanların meşrulaştırılması,kimi zamansa artık köhnemiş ulus devlet klişelerinin tebcil edilmesi için ahlaksızca istismar ediliyor.Şayet tevhidi perspektife sahip bir bilincin temsilcisi olmayı başarabilseydik, bu ayartıcılıkların hepsiyle gerçek anlamda hesaplaşabilecektik.İdeal olana sırtımızı döndüğümüz için,reel olan tarafından her geçen gün kuşatılıyoruz.En iyinin taliplisi olması gerekenler,gelenekte içkin ‘’ehveni şerreyn’’ klişesi nedeniyle kötülerden kötü beğenmek zorunda kalıyorlar.Bu durum ‘’en iyi’’nin peşinden koşma azmimizi kırdığı gibi, reel olanın değişmezliğine olan inancımızı da pekiştiriyor.

Halihazırda yaşadığımız trajedilerin hem dahili hem de harici sebepleri olduğunu hatırlamak gerekir.Müslümanlar, yaşadıkları trajedilerin sadece harici sebeplerini konuşma kolaycılığını tercih ettikleri için, sonuç alabilecek çözümlemeler yapamıyorlar.Oysa ki harici müdahaleler bizim dahilde konuşmayı bir türlü başaramadığımız sorunlarımızın sonucudur.Malik b.Nebi’nin’’kolonyalizme maruz kalmak kötüdür.Fakat daha kötü olanı kolonyalizme açık/elverişli olmaktır’’ ifadesinde cesaretle itiraf ettiği gibi,Müslümanların bugün yaşadığı mahrumiyetlerin ve mağduriyetlerin tek müsebbibi emperyalistler değildir.En az emperyalistler kadar Müslümanların bizzat kendileri de sorumludur.Bizler sebebi konuşmak yerine sonucu konuşmayı tercih ettiğimiz için, bir türlü gerçeklerle yüzleşemiyoruz.Başımıza gelenleri ‘’üst akla’’ havale ederek bir nevi şeytana şeytanlık yaptığı için kızma kolaycılığına kaçıyoruz.Aynı delikten iki defa ısırılmamayı şiar edinmiş olsaydık, üst aklı daha üst bir akılla mağlup edebilecek bir bilincin temsilcileri olabilirdik.İki günü aynı olan ziyandadır kavlinin manasını idrak edebilseydik, her yeni güne bir önceki günden daha direngen daha bilinçli ve daha müteyakkız olarak uyanacak ve laik/seküler/muhafazakar/liberal/hümanist saldırılar karşısında İslam’ın mübeşşir ve münzir dilinin temsilcileri olacaktık.

Post-modern zamanları yaşadığımız bugünlerde her türlü ideolojinin/tarz-ı hayatın,neoliberal ve seküler değerler sisteminin meşruiyetini ve yeganeliğini sorun etmemek koşuluyla,kendisini görünür kılma hakkı var.Müslümanlar da bu sürecin görece meyvelerini topluyorlar.Post-modern değerler sisteminin tabiatında içkin bu özgürleş/tir/me(!) sürecini,İslami referanslar temelinde sorgulayamadığımız için,İslam’ın ‘’sentezlenebilir’’bir din olduğu inancı pekişmeye başladı.Böylece İslam, bizzat mensupları tarafından dinlerden bir din veya hakikatler içinde başka bir hakikat olarak algılanır oldu.Bu sürecin bireysel dindarlık biçimlerini merkeze alan, ancak dinin/İslam’ın kamusal meşruiyetini baltalayan bir mahiyete sahip olduğunu görmek gerekirdi.Nitekim bugün Türkiye özelinde, İslam’ın özellikle ritüel boyutuyla, bireysel anlamda temsil edilmesi noktasında hiçbir sorun söz konusu değilken ve hatta bireysel dindarlık terviç edilirken,kamusal alanı ilgilendiren konularda İslami referansların meşruiyeti tartışma konusu olabilmektedir.Kamusal alan daha çok liberal/demokratik ve hümanist değerler çerçevesinde şekillen/diril/mektedir.Hoşgörü,tolerans ve çoğulculuk gibi kavramlar aracılığıyla, İslami literatürün fahşa/münker/fısk/fücur/haram olarak tanımladığı ne varsa,kamusal alanda meşruiyete sahip olabilmektedir.

Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşamanın sadece demokratik teamüllere bağlı kalmak koşuluyla sağlanacağı iddiası ve ardından gelen çoğulculuk/pluralizm dayatması, modernite karşısında mağlubiyetini ilan eden Hıristiyanlıktan sonra,cihanşumul iddiası olan tek semitik din olarak İslam’ın da mağlubiyetinin köşe taşlarını döşemek amaçlıdır.Toleransın Hıristiyanlık içi mücadelenin/kavganın/çatışmanın sonuçlandırılmasında oynadığı rol göz önüne alındığında, İslam’ın evrensellik iddiasının da İslam içi mücadelenin(mezhep kavgalarının) sebep olduğu kaotik durumdan dolayı yara aldığı tezviratı,semitik kökenli dinlerin monist karakterlerini tartışmaya açmak amaçlıdır.’’Çoğulculuğun’’ yaşanan kaosa en iyi çözüm olduğu yönünde özellikle liberal çevrelerde serdedilen fikirler, aslında yaşanan post-modern kaosun palyatif çözümlerle geçiştirilmesinden başka bir şey değildir.’’Tek hakikat ‘’ iddiasının yerinden edilmesinin önünü açan bu büyülü kavram, nihayetinde atomize edici hususiyeti nedeniyle mutlak hakikat iddiasının da mezara gömülmesine sebep oluyor.

Dini hayatın bireysel dindarlık bağlamına sıkıştırılması, İslam’ın kamusal alanla ilgili sözü olmadığı algısının güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Mutlak hakikat iddiasında bulunmanın özgürlükleri kısıtlayıcı ve dayatmacı olduğu kabulünün, kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması, kamusal alanda seküler/laik egemenliğin tahkim edilmesine hizmet ediyor. İslami varoluşun özgürlüğü, sadece bireysel alanlara hapsedildiği için, dinin kendisinden ziyade görüntüsüyle avunmak zorunda kalıyoruz. Dini öğretiyle realite arasında gerilim yaşayan Müslüman birey, dinin hudutlarını realitenin hudutları lehine sündürmeyi/esnetmeyi tercih ediyor. Realite, seküler/laik değerler sisteminin egemenliğinde şekillendiğinden, dini hayat bu egemenliği tanımak ve/veya kendisini bu egemenliğin meşruiyetine halel getirmeyecek şekilde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor. Böylece ortaya amorf bir İslami kimlik ve ürkek bir din dili çıkıyor.Dini hayatın seküler/laik paradigma tarafından folklorikleştirilmesi,Müslüman bireyi tarihsel kişilerin dindarlıklarıyla oyalanma handikapıyla karşı karşıya bırakıyor.Artık Müslüman bireyler,gerçek Müslüman şahsiyetleri ya TV ekranlarından ya da menkıbelerden tanımaya başlıyor.

Nitekim bugün Türkiye de İslam, İtikadi bir varoluşun öznesi değil fakat kültürel bir varoluşun nesnesi durumundadır. Yani İslam’ın itikadi boyutu, kültürün hususiyetlerine göre esnetilebilmekte ve hatta değiştirilebilmektedir.Osmanlı’dan miras alınan bu gelenek, bugün ‘’yerlilik ve millilik’’klişeleri aracılığıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.Osmanlı’da ki şeyhülislamlığa muadil bir misyonla kurulan diyanet kurumu, İslam’ı Türkiye’ye özel olarak yorumlamak suretiyle,Türk-İslam sentezi fikriyatına ilmi anlamda lojistik destek sağlamaktadır.15 temmuzda icra ettiği vahşet ve ihanetle Türkiye’nin gündemine oturan FETÖ yapılanmasının da Türk-İslamcı senteze sığınarak bu ülkede ciddi bir taban edindiği hatırlandığında,İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olması gerektiği gerçeği bir kez daha barizleşmiş olacaktır.Diyanet kurumunun,bu yapının gerek referans kaynaklarını gerekse metodunu 15 temmuza gelinceye kadar gerçek anlamda bir eleştiriye tabi tutmamış olmasının arkasında hiç şüphesiz bu hareketin Türk-İslamcı perspektifi yatmaktadır.Bu perspektif sayesinde FETÖ,hem devlet erkanından her dönemde ciddi destek görmüş hem de toplum nazarında meşruiyetini perçinleyebilmiştir.

Klişelerin tasallutundan kurtularak İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olması amacıyla mücadele etmek, kendisini İslamcılığa nispet edenlerin vazgeçemeyecekleri bir vazifedir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Yanıltıcı İyimserlikler Biriktirmek

Düşünmeyi terk eden toplumların özgürlüğünden bahsetmek hayaldir.Sahih bilgiye aşık olması gerekenlerin-yani Müslümanların-, yanıltıcı/ayartıcı/iğdiş edici bilgiye müptela olması kadar bayağı bir durum düşünülemez.Yaşadığı zamana/çağa gerçek anlamda tanıklık etmesi gereken Müslümanların sanki bu çağda değil de yüzyıllar öncesinde yaşıyormuş gibi davranması, hem çağın efkarına nüfuz etmeyi imkansızlaştırıyor hem de yanıltıcı iyimserlikler biriktirmemize sebep oluyor.Günlük hayatın dağdağası içinde hayati olan soru ve sorunları konuşmak yerine, asla gündem olmaması gereken hususlar etrafında laf ebeliği yaparak zamanımızı tüketiyoruz.’’Şanlı tarih’’ ve ‘’yüce medeniyetimiz’’ klişeleri etrafında sürekli spekülasyon yaptığımız için; bugüne gelmeyi,bugünün gerçekleriyle yüzleşmeyi,bugüne dair çözümlemeler yapmayı,bugünün efkarını müdrik olmayı ve bugüne söz söylemeyi başaramıyoruz.Ülke olarak kendimizi kaptırdığımız bu romantizm,sadece zihinlerimizi felç etmekle kalmıyor.Aynı zamanda İslami bir geleceğin inşa edilmesi umudunu törpülüyor.

Müslümanlar olarak yaklaşık dört asırdır tarihin nesnesi durumundayız. Bu dört asrın son iki asrı ise seküler bilginin tahakkümü altında geçti/geçiyor. Aydınlanma felsefesinin, başta merkezi Avrupa olmak üzere bütün bir Küre’yi tesiri altına almaya başladığı zamanlardan beri, Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda çok ciddi zihinsel altüst oluşlar yaşandı.Bu altüst oluşlara engel olacak dil/düşünce/felsefe/edebiyat üretilemediği için yenilgi içselleştirildi ve adeta bir kader gibi kabul edildi.İslam’ın yeniden tarihin öznesi olabileceğine dair beslenen umutlar, bu altüst oluşlar neticesinde rafa kalktı.Avrupa merkezci insan,evren,Tanrı,zaman,mekan ve tarih algısı mutlaklaştırılarak,İslam’ın ilke/prensip ve umdeleri bu algıya göre yeniden yorumlandı.Böylece sentezci/senkterik ve amorf bir din dili Müslümanlar tarafından içselleştirildi.’’Ne olsa gider’’aforizmasının pratiği olan post-modern süreçler ise  Müslüman muhayyiledeki altüst oluşları daha da derinleştirdi.

Muhafazakar demokrat retoriğin istese de başa çıkamayacağı bu tazyik-ki muhafazakar demokrasi sekülerliğin meşruiyetini tartışma dışı tutmaktadır-İslamcı iddialı hareketleri de etkilemiş görünmektedir.19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslam’ın ilke/prensip ve umdelerinin hayata egemen kılınması; İslami şiarların özgürleştirilmesi ; İslam toplumlarının emperyal projeler kapsamında sömürgeleştirilmesinin engellenmesi amacıyla canhıraş bir mücadele veren İslamcılık,Türkiye özelinde,muhafazakar demokrasiyle izdivacından beri esasa taalluk eden hususlarda konuşmak yerine, verili olanın muhafaza edilmesi amacına matuf tavır alışlar gerçekleştirmektedir.Bu durum, yüzyıllardır aldatılan/ayartılan ve düşüncesizleştirilen Müslüman halklara uyanış aşısı yapacak en dinamik fikriyatın,İslamcılığın, içerik kaybına uğradığının delilidir.Türkiye özelinde İslamcılık, her geçen gün Türk-İslamcı perspektifin tesiri altına girmekte ve adeta intihar etmektedir.

Eleştirel bir dikkat, deruni bir farkındalık bilinci ve üst düzey bir tarih felsefesi perspektifiyle cesur sorular sormak,cesur cevaplar vermek ve gerek moderniteyle gerekse de gelenekle müteşerri bir dille yüzleşmek ihmale gelmez bir sorumluluk iken,’’ununu elemiş eleğini asmış’’lara mahsus bir tavrın ve tarzın mümessili olmak Müslümanlar için kabul edilebilir değildir. İslami mücadeleyi,adalet/ahlak/nitelik bağlamından çıkarıp folklorik/romantik ve niceliksel bağlamlara hapsetmek ,her şeyden önce, bir tür konformizm göstergesidir.Öyle ki bu konformizm nedeniyle elimizden kaçıp gidenin ne olduğunu fark edemiyoruz.Gerçeği bir türlü görememe veya görmek istememe gibi tedavisi zor bir hastalığa düçar olmuş vaziyetteyiz.Oldukça ağır mağlubiyetler yaşıyor olmamıza rağmen, zafer naraları atıyoruz.Tamamen kendi sorumsuzluklarımızın eseri olan ‘’zihinsel sömürgeleşme’’ halimizin müsebbibi olarak başkalarını suçlayıp, romantik yanılgılar içinde yaşamayı tercih ediyoruz.Mukaddes tarih söyleminin efsunuyla efsunlanmış halimiz,post-kolonyal zamanların madunlaştırma-Spivak’ın kulakları çınlasın- taktiklerini görmemizi engelliyor.Gerçeğe nüfuz etmek için çaba göstermek yerine, aktüel politik ayartıcılıkların ardından sürüklenmeyi yeğliyoruz.Bu durum sadece trajik değil aynı zamanda patolojik…

Peki bunu neden yapıyoruz? Sürekli geçmişten bahsederek/geçmişe referans vererek ‘’bir zamanlar’’la başlayıp ‘’kadim medeniyetimiz’’le biten cümlelerin bütün konuşmalarımızın ana eksenini oluşturmasının sebebi nedir? 17.yüzyılın sonundan itibaren bermutat yaşadığımız askeri/siyasi/felsefi/entelektüel mağlubiyetlerin üzerimizde oluşturduğu acziyeti telafi etmek mi? Yoksa her gün biraz daha Protestanlaşan yanımızı bir süreliğine görmezden gelip bir nevi duygusal istimna yaşayarak rahatlamak mı? Nedir gerçek sebep? Bugünü konuşmaya, bugüne dair çözümlemeler yapmaya ne zaman başlamayı düşünüyoruz? Aziz ve mübarek İslam’ın ulvi ilkelerini kof Sultanlıkları/meliklikleri/tiranlıkları için araçsallaştıran İslam imparatorluklarının(!) yapıp etmeleri üzerinden bugünün dünyasının nabzını tutmanın,bugüne özgü bir söylem geliştirmenin mümkün olmadığını ne zaman fark edeceğiz?Hele ki bu söylem, son nebi(s.a.v)’nin ahirete irtihalinden miladi 13.yüzyıla kadar sürekli devam ilmi/entelektüel/felsefi/hikemi birikimi, içe kapanmanın tabi neticesi olarak, tüketip daha sonra,Avrupa merkezli düşünüş ve eyleyiş tarzının mahkumu ve meftunu olan Osmanlıcılık içeriyorsa,durumun daha vahim olduğunu söylemek zorundayım.Gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.Yanıltıcı iyimserlikler biriktirerek bugünün dünyasında var olmanın mümkün olmadığını fark etmemiz gerekiyor.Aksi taktirde elimizde kalan bu son sığınak-Türkiye-elimizden çıkabilir.

Türkiye 19. ve 20.yüzyılını sistematik olarak Avrupa merkezli değer sistemlerini ithal etmekle geçirdi. Kopyala yapıştır yöntemlerle gerçekleşen bu ithalat süreci, yeni bir düşünme biçiminin cari olması amacına matuftu. Kant’tan mülhem ‘’otonom varlık’’telakkisi insanın  ilahi yol göstericiliğe muhtaç olmadan sahih bilgiye/düşünceye ulaşacağı ve hemcinsleriyle barış içinde yaşayacağı tezine dayanıyordu. Böylece Tanrı yeniden Aristocu bağlama hapsedildi. Deizmin zaferini perçinlemek için seküler perspektif İslam dünyası toplumlarına enjekte edildi.Türkiye, bu toplumlar arasında sekülerliği içselleştirme/kabul etme/terviç etme noktasında biricikliğini hep korudu ve korumaya da devam ediyor.Bu yönüyle yer yer Müslüman Arap Halklarına örnek gösterildiği de olmuştur.Öyle ki Arap Baharı’nın gözde ülkelerinden Mısır’ın yaşadığı sosyal buhranın hemen ardından,siyasal iktidarı devralan Müslüman Kardeşler hükümetine Türkiye’nin öncelikli tavsiyesi Laiklik olmuştu.Başlangıçta garip karşılansa da,bu tavsiye, aslında İslam’ın 21.yüzyıla ,siyasal anlamda ,söyleyeceği bir şeyi olmadığının sarih beyanından başka bir şey değildi.Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkan laik/seküler perspektifin, kendisini İslam’a nispet edenler tarafından da tercihe şayan kabul edilmesi, esasında İslam’ı Hıristiyanlıkla eşitlemekten başka bir anlama gelmez.

19.yüzyıldan itibaren,hassaten Tanzimat sonrası, seküler bilginin egemenliği altında yaşamayı içselleştiren Türkiye’nin İslam Dünyası’nın umudu olduğuna dair en üst perdeden dillendirilen kanaatlerin ‘’yanıltıcı iyimserlikten’’öte bir anlam taşımadığını idrak etmemiz gerekiyor. İdrak etmeye başladığımızda şu yakıcı soruyu sormakta tereddüt etmeyeceğiz: İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi vb. alanlarda İslam’ın ilke/prensip ve umdeleri geçerli değilken;kamusal alanda egemen olan bütün kavram ve kurumlar seküler bilgi tarafından şekillendirilmişken;İslam sadece, Durkheimci bağlamda,bireysel alanda varlığını sürdürürken nasıl oluyor da,Türkiye İslam Dünyası’nın umudu olabiliyor? Ve yine nasıl oluyor da Küresel Emperyalizmin en önemli sembollerinden NATO ile yaklaşık 60 yıldır ‘’yakın temas’’ halinde bulunan Türkiye, ümmet için kurtuluş reçetesi sunabiliyor? Şayet burada kastedilen umut olma iddiası modern değerler sistemini içselleştirme ve onunla barış içinde yaşama anlamındaysa evet Türkiye’nin bu alanda oldukça mesafe kat ettiği söylenebilir. Ancak İslam’ın bir hayat tarzı olarak yaşanabilirliğinin pratize edildiği bir örneklikten bahsetmek kanaatimce mümkün değildir.

Özelde Türkiye genelde Müslümanlar,17.yüzyıl sonrası tarihin akışıyla ilgili esaslı çözümlemeler yapmış değillerdir.Aydınlanma paradigmasının kavram ve kurumlarıyla,Ulus-devletin basmakalıp anlayışıyla,Oryantalist dilin kibriyle,içtihadı terk eden geleneksel perspektifle İslami referanslar temelinde hesaplaşma henüz gerçekleşmemiştir.Umut olabilmek için evvela bu saydığımız hususlarda sahici adımlar atmak gerekir. Türkiye şayet mevcudiyetini devam ettirmek istiyorsa bir ‘’hesaplaşma bilinci’’ inşa etmesi gerekiyor.Bu bilinç; bir yandan Avrupa merkezli insan,evren,Tanrı,zaman,mekan ve tarih tasavvurunun Türkiye’de nasıl inşa edildiğini sorgularken,öte yandan bu kavramların yeniden İslami içeriğine nasıl kavuşturulacağına dair de çözümlemeler yapmalıdır.Bu çözümlemeler aynı zamanda bir ‘’direniş dili’’ inşası için gereklidir.Oluşacak bu direniş dili, tüm zaman ve zeminlerde aziz ve mübarek İslam’ın muştulayıcı/mübeşşir ve ikaz edici/münzir diline sığınarak,bütün bir hayatı tevhidi bir perspektifle anlama ve yorumlama kapasitesine sahip olacaktır.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Cemaat Olgusu Üzerine(*)

……..

Gebermek istemezsen, yoksa izmihlal için niyyet,

‘’Şu vahdet tarumar olsun!’’ deyip saldırma İslam’a;

Uzaklaşsan da imandan,cema’atten uzaklaşma.

İşit,bir hükm-i kat’i var ki istinafa yok meydan:

‘’Cema’atten uzaklaşmak,uzaklaşmaktır Allah’tan.’’

Nedir iman kadar yükselterek bir alçak ilhadı,

Perişan eylemek zaten perişan olmuş ahadı?

Nasıl yekpare milletler var etrafında bir seyret?

Nasıl tevhid-i aheng eyliyorlar,ibret al,ibret!

                                                                                    (M.Akif ERSOY /Safahat,yedinci kitap,Alınlar Terlemeli)

15 temmuz gecesi ülke olarak maruz kaldığımız vahşetin icracıları arasında dini iddialı bir grubun bulunması, Türkiye’de zaten sorunlu olan, din-devlet ilişkisinin boyutlarıyla alakalı tartışmaların daha da kızışacağını gösteriyor.Nitekim meş’um saldırının ardından anaakım medyada meseleyi değerlendirenlerin ekserisi,Kemalist paradigmanın ve onda içkin laikliğin ulviliğinden dem vurmak suretiyle, süreci dinle/İslam’la hesaplaşmak için fırsata dönüştürme çabası içerisinde görünüyorlar. Bu ülke insanının talihsizliklerinden biri, belki de en önemlisi, öteden beri cephede kazanıp masada kaybetmesidir.20.yüzyılın ilk çeyreğinde verdiğimiz İstiklal Mücadelesi’nde tebarüz eden bu talihsizlik, ne yazık ki bugün de devam etmektedir.İstiklal Harbi, İslam’a dayanarak verilmiş bir mücadeleydi.Nitekim bu sayede Anadolu coğrafyası bir sığınak olarak elimizde kaldı.Ancak İstiklal Harbi sonrasında duruma vaziyet edenler, bağımsızlığımızı kazanmak için tek sığınak olarak gördüğümüz İslam’ın umdelerine taarruz ederek halkı düş kırıklığına uğrattılar.Pozitivizmin ulviliğine iman etmiş Osmanlı askeri ve siyasi bürokratlarından oluşan bu kadro, 18.yüzyılın başından beri devam eden modernizasyon sürecinde ultra-radikal adımlar atarak İslam’ı iktisadi,içtimai,hukuki ve siyasi hayatın dışına ittiler.Hıristiyanlık içi mücadelenin ürünü olan moderniteye Türkiye’yi entegre etmek için atılan bu radikal adımlar, yeni bir düşünme ve eyleme biçiminin oluşmasına sebep oldu.Nitekim Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar bir İslam devleti olarak kurulduysa da,1924 anayasasında ‘’devletin dini din-i İslam’dır’’ yazar, sonrasında 1937’de laikliğin anayasaya girmesiyle birlikte İslam’la arasına mesafe koymak suretiyle uluslar arası arenada meşruiyetini tescilleyebilmiştir.Yaklaşık seksen yıldır anayasasında laikliği güvence altına alan nadir İslam ülkesi olarak varlığını devam ettiren Türkiye,tüm bu kıble değiştirme süreçlerine rağmen,15 temmuz gecesi İslami şiarlara yaslanarak bir mücadele vermiştir.Dolayısıyla Cumhuriyet Türkiye’si açısından oldukça önemli bir kırılma anına işaret eden 15 temmuz süreci, şayet iyi okunamazsa, son üç asırdır kimi zaman doğrudan kimi zamansa dolaylı olarak devam eden  ‘’modern paradigmaya entegrasyon’’süreci kemale erecektir.Böyle olması durumunda ise Türkiye diye bir yerden bahsedilemeyecektir.Darbenin hemen ardından uzman sıfatlı kişilerce maruz kaldığımız modern paradigmanın la yüs’el(sorgulanamaz) ve la yuhti(hatasız) doğasına dair güzellemeler, zihin bulandırmaktan öte bir şey ifade etmiyor.Bu coğrafyanın mayası olan İslam’ın iktisadi,içtimai,hukuki ve siyasi hayata vaziyet edemeyeceğine dair ürettikleri tezviratlarla,tam da küfür kavramının hakkını verircesine,hakikatin üzerini örtenlere karşı mukavemet hattımızı,müteşerri bir dille,tahkim etmek mecburiyetindeyiz.Bütün kimliksizleştirme çabalarına rağmen insanımızın darbeye direniş esnasında İslami şiarlara yaslanması gösteriyor ki, bu ülkede birleştirici unsur laiklik,demokrasi,Kemalizm değil İslam’dır.

Darbenin icracıları arasında dini iddialı bir grubun yer alması ‘’cemaat’’ olgusunu Türkiye gündeminin merkezine konuşlandırdı. Her ne kadar işin öznesi Gülen Grubu olsa da, Türkiye’de ki bütün cemaat/tarikat yapılanmaları bu süreçten ciddi anlamda etkilenecektir. Gerçi darbeye karşı direnişin en ön saflarında yer alanların Gülen grubu dışında kalan cemaat mensubu kişiler olması belki toptancı bir algının oluşmasının önüne geçecektir. Ancak,şimdiye kadar yaptığımız gözlemler çerçevesinde denebilir ki, din-devlet ilişkisi ekseninde devam eden tartışmalarda egemen üslup,cemaat olgusunun tümden reddi şeklindedir.Binaenaleyh dini saiklerle örgütlü bir grubun kalkışması olması münasebetiyle 15 temmuz darbe girişimi,bir yandan devletin dini/İslam’ı yorumlama tekelini muhkemleştirirken, diğer yandan laik/seküler paradigmanın tahkimatında oldukça önemli bir rol oynayabilir.Her iki durumda da Türkiye için hayırhah bir süreçten bahsetmek mümkün görünmüyor.Çünkü devletin dini yorumlama tekelini eline alması,tarihin bize öğrettiği üzere,hem düşünsel donukluğun oluşmasına sebep olacak hem de dinin yer yer devletin menfaatleri doğrultusunda araçsallaş(tırıl)masına fırsat verecektir.Laik/seküler perspektifin bu süreçte terviç edilmesi ise şimdiye kadar yaşadığımız kimlik eksenli travmaların daha da derinleşmesine sebep olacaktır.Bu noktada ‘’cemaat’’ olgusuna yakından bakmakta fayda var.

Sosyoloji disiplini bize cemaat olgusunun daha çok pre-modern döneme ait olduğunu, yani kan bağına dayalı bir birliktelik biçimini ifade ettiğini söyler.Bu birliktelik biçimi Ferdinand Tönies’in ifadesiyle ‘’mahiyet iradesi’’ni öne çıkarır.Tönies,İbn-i Haldun’un nesep asabiyesi teorisine benzer şekilde,ki bu teoride İbn-i Haldun kan bağı esasına dayalı birlikteliğin savunma ve saldırıda oynadığı role dikkat çeker,bir birlikteliğe işaret eder.Haldun’a göre, daha çok bedevi toplumların özelliği olarak öne çıkan nesep asabiyesi, medeniyete doğru adım atıldıkça yerini sebep asabiyesine bırakır.Tönnies,klasik Aydınlanmacı teorisyenler gibi, ilerlemeci/lineer tarih anlayışının sözcülüğünü yaparak, cemaat olgusunun,henüz gelişimini tamamlamamış,medenileşmemiş ilkel/primitif toplumların özelliği olduğunu iddia eder.Ama bu arada da İbn-i Haldun’un nesep asabiyesine sahip olan topluluklar için kullandığı diğerkam,fedakar,cesur,hamiyetli vb. meziyetlerin cemaat yapılarında içkin olduğunu söylemeyi de ihmal etmez.Bunu söyleme sebebi de cemaat yapılanmalarında ki ilişki biçimlerinin mahiyetine ilişkin bir çıkarımda bulunmaktır.Henüz birey olamamış ve sözleşme esaslı birliktelik aşamasına geçememiş insanların birliktelik biçimlerini ifade etmek için kullanılan cemaat kavramı toplumsal evrim sürecinin başlangıç safhalarını imlemektedir.Bu noktada cemaat, bir yandan modernlik öncesi dönemin birliktelik biçimi olarak ele alınırken, diğer yandan toplumsal evrimin kaçınılmazlığı mottosuyla cemiyet olmaya geçişin ilkel bir aşaması olarak kodlanır.Nitekim modern sosyolojinin üstadı kabul edilen Weber de cemaatsel ve kurumsal ilişkiler arasında ayrım yapmaktadır.Cemaatsel ilişkileri geleneksel,organik ve yoğun olarak tanımlarken kurumsal ilişkileri kısa süreli ve sözleşmeye dayalı ilişkiler olarak ifade eder.Cemaat ilişkisi olarak kilise ve köy örneğini verirken kurumsal ilişkiler için Pazar ve siyasi parti örneğini verir.Modernizasyon sürecini de kapalı ve cemaatsel sosyal ilişkilerden,temelde açık ve kurumsal olan ilişkilere geçiş süreci olarak adlandırır.Tipik bir Oryantalist bakış olarak öne çıkan bu tasvir,alttan alta modernlikte içkin toplumsal evrim teorisini zihinlerimize nakşetmek ister.Edward Said’in izinden giderek söyleyecek olursak bu perspektif; Orient/doğu ile Occident/batı arasında köklü bir ayrım oluşturan özel bir epistemoloji ve ontolojiye dayalı bir düşünce modeli olarak öne çıkar.Yani rasyonel,aydınlık,hümanist ve bireyci Batı’ya karşı mistik,egzotik,karanlık ve otorite mahkumu Doğu imgesi.Merhum Şeriati Oryantalistlerin Doğu,özelde İslam,Medeniyetleri için ’’sizler vakti zamanında çok büyük medeniyetler kurdunuz.İnsanlığa büyük hizmetlerde bulundunuz’’diyerek evvela iltifat ettiklerini ancak zımnen ‘’bugün söyleyecek sözünüz yok.Dolayısıyla bugünün dünyasını biz inşa edeceğiz’’ demek istediklerine dikkat çekerek Müslüman mütefekkirlere teyakkuz uyarısı yapar.Dolayısıyla Oryantalist perspektifin meşruiyet zeminini oluşturmak için, ziyadesiyle araçsallaştırılmış sosyoloji disiplinine angaje olmuş bir entelektüel çizginin ‘’cemaat’’ olgusunu sağlıklı analiz etmesi mümkün değildir.

İlerlemeci perspektife göre cemaat, ilkel/primitif bir birliktelik biçimi olduğu için asıl olan cemiyettir. Cemiyet ise ‘’serbest iradenin’’ öne çıktığı ilerlemiş/medeni toplumların özelliğidir. Yani modern toplumu karakterize eder. Nitekim Weber modern toplumların gelişimini, sosyal sistemlerinde sihir/büyü gibi irrasyonel olguların yerine hukuksal karakterin ve kişisel olmayan kurumsal ilişkilerin egemenliği çerçevesinde inceler.Ona göre pre-modern dönem insan ilişkileri dostluk esaslı sihirli kavramlarla tanımlanırken, modern dönemde maksatlı sözleşmeler geçerlidir.Dolayısıyla cemaatsel yapılar maksatlı ve hukuksal zemine dayalı değil daha çok taşralılıktan kaynaklı olduğundan modern toplumda karşılığı yoktur.Modernizasyonu her alanda rasyonelleşme olarak gören Weber’in bu tespitine şaşmamak gerekir.Weber böylece klasik sosyolojik geleneğin köyden pazara doğru evrim geçirdiğini iddia ederek açık toplumun Pazar toplumu olduğunu ifade eder.Bu toplumlarda birey kendi başına karar verebilen, her türlü geleneksel bağlardan kurtulmuş ve maksatlı ilişkiler kuran özgür kişidir.Protestan ahlakını özümsemiş bu kişi/ler kilisenin elinden alınan ve böylece sekülerleşen topraklarda ulus-devlete giden sürecin özneleri olmuşlardır.

Cemiyete serbest iradenin egemen olması bizlere yine İbn-i Haldun’u hatırlatmaktadır.O da nesep asabiyesinin yerine sebep asabiyesini ikame ederek ülkü/mefkure/itikat/ideoloji merkezli daha üst bir birliktelik biçimine dikkat çeker.Haldun’a göre sebep asabiyesi bir fikir/ülkü/mefkure veya itikat birlikteliği esasına dayanır.Bu birliktelik biçimi şehirleşmenin tabi sonucudur.Çünkü şehirleşme arttıkça kan ve akrabalık bağına dayalı ilişkiler zayıflar.Doğanın ve düşmanların baskılarına karşı koymak için kurumlar oluşturulur.Şehir hayatının sağladığı imkanlarla oluşan refah, insanları rehavete alıştırır ve onların mukavemetini zayıflatır.Çölde/badiyede/köyde her işini kabilesiyle gören ve bundan dolayı hem özgüveni hem cesareti hem de teşebbüs becerisi artan insan,şehrin rahat ortamında bu özelliklerini kaybeder.Böylece şehvetinin,arzularının ve hevasının esiri olmaya başlar.Behimi arzularının tahakkümüne boyun eğer.Böylece hayırlar azalır,şerler ise artar.Böyle toplumlar nesep asabiyesi veya sebep asabiyesi güçlü toplumlar tarafından istilaya maruz kalır ve yok olup gider.Bu duruma düşmemek için insanların düşünsel ve fiziksel enerjilerini sağaltacak/boşaltacak bir sebep asabiyesine yani bir itikata/ülküye/mefkureye ihtiyaç vardır.Çünkü insan yaratılışı itibariyle inanmaya,sevmeye,öfkelenmeye,nefret etmeye,arzulamaya mahkum bir varlıktır.Önemli olan insanın bu özelliklerinin doğru yöne kanalize edilmesidir.Sebep asabiyesi işte bu noktada devreye girer.İnsana hayatını anlamlı kılacak bir perspektif sunar.İnancını,öfkesini,sevgisini ve nefretini ‘’mutluluğa’’ dönüştürecek bir itikat bahşeder.Öyle ki insan gerektiğinde bu itikat uğruna en aziz varlığı olan hayatından bile vazgeçer.Bu itikadın illa ki vahiy eksenli bir dinden neşet etmesi gerekmez.Beşeri ideolojiler de sebep asabiyesi olarak değer kazanabilir ve bunlar uğruna da mücadele edilebilir.Nitekim Hitler’in nasyonal sosyalizmi,Mussolini’nin Faşizmi,İsrail’in Siyonizmi v.b birer sebep asabiyesi olarak kabul edilebilirler.

Sosyoloji disiplininin Avrupa merkezli insan ve toplum tasavvurunun ulviliğini ispatlamak için araçsallaştırıldığını,19.ve 20.yüzyılda ise bu disiplin aracılığıyla kolonyalist projelerin hayata geçirildiğini unutmadan, cemaat ve cemiyet kavramlarıyla ilgili tespitleri değerlendirmek gerekir. Nihayetinde insanlık tarihini lineer bir çizgide sürekli ileriye doğru giden bir süreç olarak gören bir perspektiften söz ediyoruz.Üstelik bu ilerleme aynı zamanda niteliksel bir hususiyet arz ediyor.Çünkü evrim,modernliğin rahminde gelişen sosyoloji için, oldukça önemlidir.Buna göre sadece canlılar değil toplumlar ve kültürlerde ilkelden gelişmişe doğru evrim geçirirler.Tarihin çağlara bölünmesinde ki temel espride aslında bu evrim anlayışıdır.Nitekim Comte, tarihte evrim sürecini teolojik,metafizik ve pozitivist olarak tespit eder ve pozitivizmin insanlığın varacağı son nokta olduğunu iddia eder.Bu zaviyeden bakıldığında dine ve onun değerler sistemine toplumsal olayları ve olguları açıklamakta gerek yoktur.Cemaat olgusu da dini duyarlılığın yüksek olduğu bir tarihsel evrede öne çıktığı için modern dönemde ehemmiyetini yitirir.Çünkü cemaat ilkel/primitif dönemlerin ürünüdür ve insanlık ilerleyerek cemiyet hayatına ulaştığı için cemaat gereksizdir.Yani cemaat dinin/geleneğin egemen olduğu toplumsal vasatta anlamlıdır.Aklın özneleştiği ve hakikatin temsilcisi olarak bilimin/üniversitenin öne çıktığı bir tarihsel evrede cemaatten bahsetmek yersizdir.Dolayısıyla modern toplumun ‘’cemaatsiz’’ bir toplum olması gerekir.Bilimsel argümanların belirleyici olduğu yerlerde birliktelik biçimi olarak cemiyet öne çıkar.Cemiyet ise seküler bir birliktelik biçimidir.Ancak tüm bu ilerlemeci ve pozitivist teorilere rağmen modern insanın ‘’cemaat’’ havzalarına olan yönelişinin önüne geçilememiştir.Bu yöneliş sadece halkı Müslüman olan ülkelerde değil, Aydınlanma devrimini tecrübe etmiş,ultra-modern ülkelerde de böyledir.Evanjeliklerden Mormonlara,Satanistlerden Veganlara,Katoliklerden Agnostiklere,Masonlardan Sabatayistlere kadar bir çok cemaatten bahsedilebilir.Demek ki cemaat olgusu geleneksel veya modern kültürle alakalı değildir.

Araçsallaştırılmış sosyolojinin tesir sahasından çıkıp cemaat kavramının İslami literatürdeki anlamına gelecek olursak, ünlü dil bilimci Rağıp el-İsfehani Müfredat’ında c-m-a köküyle ilgili olarak ‘’bir şeyin bazısını bazısına yaklaştırarak onları birleştirmek’’ ifadesini kullanır. Kavramla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de Hümeze suresi 2.ayette ‘’malı toplayıp onu teker teker sayana’’,İsra suresi 88.ayette ‘’tüm insanlar ve cinler bir araya gelseler’’ Kıyamet suresi 9.ayette ‘’Güneş ile ay bir araya getirildiği zaman’’ örneklerini verir. Ayrıca toplanan varlıklar için ‘’cem’un’’ ve ‘’cemaatun’’ kavramlarının kullanıldığını söyler. Örnek olarak ta Al-i İmran suresi 166.ayette ‘’iki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet’’ ve Yasin suresi 32.ayette’’hepsi toplandığı zaman huzurumuza getirileceklerdir’’ayetlerini verir.Cuma gününe de insanların toplanmasından dolayı bu ismin verildiğini beyan eder.Ayrıca peygamberimiz Hz.Muhammet(s.a.v)’den cemaatin faziletlerini bildiren bir çok hadis rivayet edilmiştir.Özellikle namazın cemaatle kılınması hususunda ihtimam gösterilmesi emredilmektedir.Allah’ın yardım elinin cemaat üzerine olduğu  sahih İslami kaynaklarımızda yer alan önemli beyanlardandır.Demek ki İslam, birliktelik biçimi olarak cemaat olmayı önemsemektedir.Sadece İslam değil, Hıristiyanlık ve Yahudilikte cemaat olmaya oldukça önem verir.İsa(a.s)’nın vefatından sonra muvahhit Hıristiyanların Roma düzenine dahil olmamak için ‘’cemaat olarak’’verdikleri mücadele müstesnadır.Yahudilerin asırlarca diasporada kalmalarına rağmen cemaat olma şuurunu terk etmemeleri,20.yüzyılda İsrail’in kurulmasında etkili olmuştur.

İslam hiçbir ferdinin ömür boyu münzevi bir hayat yaşamasını salık vermez. Cemaat olmayı dinin yaşanması için gerekli görür. Bu birliktelik, ‘’marufu emreden ve münkerden nehyeden’’ bir özelliğe sahiptir. İslam’a göre cemaat olmak itikat eksenli bir sebep asabiyesine bağlanmak ve bu bağlılığı güçlendirmek amaçlıdır. Cemaatin genişlemiş/küreselleşmiş hali ise ümmeti meydana getirir. Denebilir ki ümmet, cemaatin küresel versiyonudur.Burada da itikat eksenli bir birliktelik söz konusudur.Ümmeti oluşturan fertler iman bağı/itikat üzerinden birlikteliklerini anlamlı kılarlar.Bu nedenle cemaatte de ümmette de etnik/kavmi veya coğrafi/bölgesel argümanlar önemini yitirir.Üst bir  perspektif olarak ümmet şuuru ortaya çıkar.Bu şuurun besleyicisi olarak yalnızca İslam itikadından bahsedilebilir.İslam itikadı dışında hiçbir değer sistemi bu birlikteliğin oluşmasında ve sürdürülmesinde belirleyici değildir.

Bu bağlamda halkı Müslüman bir ülke olarak Türkiye’de cemaat olgusunun yeni olmadığını, bu olgunun İslam’ın önemsediği bir birliktelik biçimi olduğunu ve bu nedenle de Müslümanların yaşadığı her yerde cemaat olma temayülünün olacağını söyleyebiliriz. Bu temayülün ortadan kaldırılması zordur. Çünkü yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere cemaat olma İslam’ın önerdiği bir birliktelik biçimidir ve gereklidir. Ancak 15 temmuz gecesi yaşadığımız vahşetin icracıları arasında cemaat iddialı bir yapının olması doğal olarak bu yapıların sorgulanmasını gerekli kılmıştır.Bu sorgulamayı yaparken, İslam’ın önerdiği birliktelik biçimi olarak cemaat olgusunun bizatihi kendisini değil, cemaat iddialı yapıların bu iddialarıyla ne kadar mütenasip olup olmadıkları sorgulamak gerekir.Bunu yaparken de sosyolojinin argümanlarından ziyade İslam’ın argümanlarını kullanmak meseleyi sağlıklı değerlendirmek açısından önemlidir.

Bilindiği üzere Osmanlı, ki hilafet sebebiyle Müslümanların temsilcisi pozisyonundaydı,18.yüzyılın başından beri Avrupa ile yakın temas halindedir. Modernleşme süreci olarak ta adlandırılan bu temaslarda Osmanlı genel itibariyle nesne/alıcı, Avrupa ise özne/verici pozisyonda olmuştur.Temas kurmayı gerektiren ana sebep askeri alandaki başarısızlıklar ve buna bağlı olarak 1699’da Avrupa karşısında yaşanan ilk toprak kaybıdır.Bu kayıp askeri alanda modernleşmenin önünü açmış ve doğal olarak Osmanlı bürokrasisini ciddi anlamda etkilemiştir.Askeri ve idari bürokrasinin yetiştiği yer olan Enderun,modernleşmeye karar verince ulema ile sorun yaşamaya başlamıştır.Seyfiye(asker),Kalemiye(bürokrasi) ve Ulema üçlüsünden oluşan Osmanlı devlet idaresi modernleşme sürecini sağlıklı yürütememiş ve ulema ile Enderun arasında yaşanan çatışma Enderun lehine sonuçlanmıştır.Enderun’un ağırlıklı olarak Balkan kökenli gayr-ı Müslim devşirmelerden oluşturduğu idari ve askeri bürokrasi, ulemayı modernleşme sürecinde takoz olarak görmüş ve bertaraf etmek için elinden geleni yapmıştır.II.Mahmut’un yeniçerileri kaldırmasıyla dayanaksız kalan ulema,modernleşme hamlelerine sürekli olarak rezerv koymuştur.Gazali’nin Dini ve dünyevi ilim ayrımını bağlamından çıkararak yorumlayan ulema, medresede ağırlıklı olarak dini ilim okuttuğundan modern paradigmayı ‘’aşacak’’ bir perspektif geliştirememiştir.Medresenin, çağını müdrik olmaktan uzak müfredatı nedeniyle karşılaştığı yeni durumu yorumlayamayan ulema, bürokrasinin saldırılarına daha fazla dayanamayarak kenara çekilmiştir.Mektebin medrese karşısında kazandığı bu zafer(!)Cumhuriyet idaresince de benimsenmiş ve daha radikal bir tutumla medreseler tamamen kapatılmıştır.Ulemanın toplumsal önderlik rolünden çekilmesi sonrasında,tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden, yeni bir önderlik profili ortaya çıkmıştır.Bu profil Fransız İhtilali’nin etkisinde kalan profildir ve kendisini ‘’aydın’’ olarak tanımlamaktadır.Aydınlanma sonrası Avrupa’da terviç edilen insan-evren ve Allah tasavvurunu kopyala yapıştır yöntemiyle Osmanlı’ya taşıma heveslisi olan bu aydın havzası, Tanzimat sonrasında toplumun ve devletin dönüşümünde oldukça etkili olmuştur.

Osmanlı’da merkezi temsil eden devlet idaresiyle halk/reaya arasında iletişim genelde tarikatlar, dergahlar, tekkeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Şeyhülislam aracılığıyla merkeze taleplerini ulaştıran tarikatlar denebilir ki ,Osmanlı’da merkezle çevre arasında köprü işlevi görmüştür.Hatta padişahların neredeyse hepsinin bir tarikata mensup olması veya bir şeyhe bağlanması da halkla temasının kopmaması içindir.Bu tavrıyla padişah reayasına ben de sizdenim mesajı vermekte ve merkezin çevreyi kontrolü daha kolay olmaktadır.Bundan dolayıdır ki Osmanlı kalenderilik,haydarilik,ibahilik v.b.heterodoks yapılara çoğu zaman müsaade etmemiş, Sünni veya Sünniliğe yakın olan tarikatların örgütlenmesini teşvik etmiş ve hatta desteklemiştir.Örneğin 16.yüzyılda Safevi propagandası neticesinde Anadolu’da Bektaşilik yaygınlaşmaya başlayınca, Osmanlı Mevlevilikten faydalanarak bu durumu frenleme yoluna gitmiştir.Bu dönem Mevleviliğin en çok geliştiği dönem olarak dikkat çekicidir. Cumhuriyetle Osmanlı arasında ki en önemli fark, merkezle-çevre arasındaki ilişkinin mahiyeti noktasındadır. Osmanlı çevreyle(reaya) tarikatlar aracılığıyla temas kurarken, Cumhuriyet bu damarı kesmiş ve çevre ile teması koparmıştır. Cumhuriyet devrine yetişen bir çok ulema ya tehcire ve tevkife maruz kalmış ya da öldürülmüştür. Çevreyle arasına kalın duvarlar ören Cumhuriyet, çok partili hayata kadar üst perdeden,buyurgan ve elitist tavrını sürdürmüştür.Bu tarihe kadar çevreyi temsil eden halk cahil,mutaassıp,mürteci,yobaz gibi nitelemelere maruz kalmıştır.Yapılan devrimlerle hafızası silinen toplum, ezanın Türkçe okunması garabetiyle de devletin dine kast ettiğine dair kesin kanaat beslemeye başlamıştır.Bu süreçte kimi alim ve hocalar dinin müdafaası adına gizli çalışmalar yapmak zorunda kalmıştır.Cumhuriyet idaresinin jakoben karakteri, doğal olarak halkta savunmacı bir refleksin gelişmesine sebep olmuştur.(Bu noktada bir parantez açarak;şimdilerde gündemlerimizi meşgul eden Gülen Hareketi’nin bu kadar güçlenmesinde Kemalist elitizmin ve jakoben laikliğin rolünün oldukça büyük olduğunu söylemek gerekiyor.Toplumu Gülen ve benzerlerinin kucağına iten koşulların mimarları göz ardı edilerek bugünü sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.Bu nedenle özeleştiri yapılacaksa şayet,doksan küsür yıldır bu ülkede siyasal/hukuki/iktisadi/ ve ictimai hayatın belirleyicisi olan Kemalizme en büyük pay düşmektedir.)Çok partili hayatla birlikte tercih yapma imkanına kavuşan toplum,politik bilinç düzeyi oldukça düşük olmasına rağmen, kendisini kimin yönetmemesi gerektiğini bilecek kadar da basiretli davranmıştır.

Çok partili hayata geçişle birlikte Türkiye’de hızlı bir nüfus hareketliliği göze çarpmaktadır. Kırdan kente doğru gerçekleşen bu göç Türkiye’nin siyasal,iktisadi ve ictimai hayatında ciddi dönüşümlerinde habercisidir.Ancak Cumhuriyet Türkiye’sinin merkezi, çevreyle ilişkisini sağlayacak damarları kestiği için kente gelen insanlar ya lümpenleşerek kentlileştiler ya da illegal(!) cemaat/tarikat havzalarına dahil olarak geleneksel dokularını muhafaza etmeye çalıştılar.Bu süreçte siyasal arenada rol alan özellikle sağ/muhafazakar çizgi, kente yığılan bu geniş kitlelerin reylerini alabilmek için cemaat/tarikat havzalarıyla iletişime geçtiler.Böylece aslında illegal olan bu yapılar zımnen legal bir görünüm kazandılar.Bir çok siyasi figür, meşruiyetini bu havzaların icazetlerine borçlandı.Bu durum dinin araçsallaşmasına sebep olmanın yanında,cemaat havzalarının ‘’menfaat devşirme yerleri’’ olarak kodlanmasına hizmet etti.Artık insanlar yukarıda değinmeye çalıştığım üzere İslam’ın emrettiği birliktelik biçimi olduğu için değil, dünyevi menfaatlerini ve siyasal meşruiyetlerini teminat altına almak için cemaat havzalarına dahil olmaya başladı.Cemaatler,niceliksel oranlarının siyasi ve ekonomik getirilerini gördükçe yatırımlarını da bu yönde yapmaya başladı.Sayısal ve parasal üstünlük aynı zamanda bir ‘’güç’’ işareti ve ‘’cazibe merkezi’’ olma imkanı bahşettiği için çalışmalar bu yönde yoğunlaştırıldı.Adaleti,marufu,ihsanı ve izzeti egemen kılmak;fısk,fücur,fahşa,münker,nifak ve tuğyanı ortadan kaldırmak yerine, politik figürlerin teveccühlerine mazhar olmak ve güç elde etmek amacına matuf olarak örgütlenmeler gerçekleştirildi.Bu yapılırken elbette ki aziz İslam’ın mübeşşir ve münzir dili vülgarize edildi.Çünkü kalabalıklar ancak vülgarize edilmiş bir din diline teşneydi.Kitab-ı Kerim’e muğayir ne varsa Batıni/ezoterik kisveye büründürülerek servis edildi.12.yüzyıl ürünü İşrakilik, yeniden icat edilerek bilgi kaynakları olarak keşf/sezgi/ilham/rüya gibi olgular şiarlaştırıldı.Vahyin muhkem doğası gözlerden ırak tutuldu.Kur’an ile insanlar arasına barikatlar örüldü.Kitab-ı Kerimin sadece belli bir sınıf tarafından anlaşılacağı tezi yaygınlaştırıldı.Çoğu cemaat, çağın yegane ve tartışmasız tanığı,mübelliği ve mübeşşiri olarak kendi üstadını/hocasını/şeyhini mutlaklaştırdı.Kitleler bu üstat/lar tarafından endoktirine edildi ve 15 temmuz gecesi yaşadığımız vahşette olduğu üzere ‘’terminatör’’leşti.

Oysa ki İslam’ın önerdiği birliktelik biçimi olan cemaat üst düzey bir bilinçlilik ve farkındalık oluşturmak içindir.Cemaat, muhatabını düşün(e)meyen,yorumla(ya)mayan ve yargıla(ya)mayan bir  kadavra haline getirmez.Bilakis doğru düşünmeyi,doğru yorumlamayı ve doğru yargılamayı öğretir.Siyasi/politik ve enformatik ayartıcılığın revaçta olduğu bir vasatta cemaat, olayları değil olguları konuşmayı ve hikemi/irfani perspektifi derinleştirmeyi salık verir.Batıni/ezoterik/İşraki bir tavrın ve tarzın ikamesi yerine kalp ve akıl,itikat ve ahlak,düşünce ve eylem uyumunu tahkim etmeye çalışır.İslam’ın ilke/prensip ve umdelerinin hiçbir itibarının olmadığı bir tarih/zaman kesitinde cemaat evvela İslam’ın Allah-İnsan-Evren-Tarih-Zaman ve mekan tasavvurunu inşa eder ardından ise bu tasavvurun pratik tecellilerinin ikamesi için çaba gösterir.Ümmet şuurunun yara aldığı,mezhebi ve etnik savrulmaların kızıştığı,kültürel ve tarihsel büyülenmişliğin arttığı,yerel ve milli dinlerin icat edildiği günümüzde cemaat;evrensel bir duyarlılık hali,bütün bir insanlığa hitap edebilecek bir İslami dil,cihanşumül bir farkındalık ve tavizsiz bir müteşerri dil inşa eder/etmelidir.Ülkemizde yaklaşık üç asırdır kimi zaman doğrudan kimi zamansa dolaylı olarak devam eden kimliksizleştirme projelerine karşı cemaat/ler,Mü’min/Müslim kimliğin inşası için ceht etmekle mükelleftirler.Laik/seküler ve pozitivist paradigma ile zihinleri iğdiş edilmiş insanımızın, Batıni argümanlarla daha da düşüncesizleştirilmesine hizmet etmek yerine cemaat/ler insanımızın sahih bilgiyle buluşmasına öncülük etmek mecburiyetindedirler.Cemaatler, dini araçsallaştıran değil tebliğ eden yapılar olmakla öne çıkmalıdırlar.

Kamil ERGENÇ

(*)Bu yazı Umran Dergisi’nin ekim 2016 (266.sayı)sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Müfredat-Rağıb el İsfehani/Çıra yay.

Mukaddime-İbn-i Haldun/Dergah yay.

Din,Kent ve Cemaat Fetullah Gülen Örneği-Ali Bulaç/Ufuk Kitap

Moderniteye Dışardan Bakmak-Mustafa Aydın/Açılım Kitap

İslam’da Modernleşme-Bedri Gencer/Doğu-Batı yay.

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ-Halil İnalcık/YKY

Öze Dönüş-Ali Şeriati/Kitabevi Yay.

Çağdaş İslami Akımlar-M.Ali BÜYÜKKARA/Klasik Yay.

Şarkiyatçılık-Edward W.Said/Metis yay.

Oryantalizm,Postmodernizm,Globalizm-Bryan S.Turner/Anka Yay.

Türkler,Türkiye ve İslam-Ahmet Yaşar OCAK/İletişim yay.