Pazar , 8 Aralık 2019
Anasayfa / Etkinlikler

Etkinlikler

MUHAMMED FESİH KAYA: “TAKVA MURAKABE İLE MÜMKÜNDÜR”

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze Eğitim Komisyonumuzun “İrfan Sohbetleri” başlığı ile İslami Çalışmalarda öncülük eden ve bu konuda çalışmaları ile tanınan kişileri konuk ettiği programlar serisinin ilk konuğu İMH YİK Üyesi Muhammed Fesih Kaya ağabeyimiz bizlere kendine has üslubu ile Murakabe konusunu anlattı.

Kaya: “Nerede Kardeşlik sohbetleri görsem orada kardeşliğin olmadığını, nerede Adalet ile ilgili konuşmaların olduğunu görsem orada Adaleti olmadığını düşünürüm. Bizler bir konuda konuşmak yerine eksikliklerimizi görerek bunu içtimai hayatta ifade etmenin yollarını bulmalıyız. Nice ekonomistler var ki para politikaları ile ilgili yazılar yazıyor, söyleşiler veriyorlar, konferanslar yapıyorlar. Bu kadar konuşmalarına bakınca bu insanların dünyanın en zengin insanları olmasını bekliyorsunuz. Oysa konuşmak başka iş yapmak başkadır. Zenginliği ile tanınan çok kimsenin bu teknik tabirlere, bu derecede yoğun bilgiye sahip olmadığını ama gerek emeği ile gerekse sermayesi ile işlerinin başında ve sahada olduğunu görürüz. Öncelikle Müslümanlar konuşan değil yapan olmalıdır. Bu işleri yaparken de her zaman Allah’ın kendini gözettiğini, her zaman ilk hesap vereceği varlığın Allah azze ve celle olacağını unutmamalıdır. İşte bu takvadır. Cibril Hadisi olarak bilinen hadiste Hz. Muhammed (S.a.v)’e Hz. Cebrail ‘Peki, İhsan nedir?’ diye sorduğunda Allah Resulü: ‘İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir. Çünkü sen Allah’ı görmesen de Allah seni görüyor ya’ buyurmuştur. İşte ihsan ile yapılan kulluk her zaman Allah’ın gözetiminde olma şuuru Murakabe’yi gerektirir.

Bu sebeple Allah Resulü insanları Seherlerde ibadete teşvik etmiştir. Çünkü bu vakitlerde insanlar sadece kendileri ile baş başa kalır. Kimseye gösteriş yapamaz. Dervişin biri tekkede uzun süre kendine verilen dersleri alır ve yükselir. Öyle ki günde on bin kere Allah deme noktasına varır. Ancak asıl marifetin bu olmadığını anlamadığı için etrafına geldiği mertebe ile ilgili caka satar. Şeyhi onu kimseye caka satamayacağı yerleri gezmekle görevlendirir. Bir oduncu ile karşılaşır, kendi halindeki oduncuya ‘Biliyor musun ben günde on bin kere Allah diyorum’ deyince oduncu oralı olmaz. Kendi zikri ile bir kere ‘Allah’ deyiverir. O kendi halindeki oduncu ile beraber çevresindeki her varlığın Allah zikri ile dolduğuna şahit olur derviş. Şöyle düşünür: ‘Ben günde on bin kere Allah diyorum ama bu adamın bir Allah demesi gibi olmadı’ işte burada ibadetin de samimi, hesapsız, gösterişisiz olmasının önemi anlaşılıyor.

Müslümanların başkasının hakkını yememeyi çok hayır yapmaya tercih etmeleri gerekir. Çok tüccar görüyoruz ki hayırda yarışıyorlar ama yanındaki işçinin hakkını alın teri kurumadan teslim etmiyorlar. Öncelikli olan onun hakkını teslim etmektir. Rahmetli Seyyid Kutub: “İman tıpkı kalp gibidir. Kalp nasıl yumulup açıldığında vücudun her azasına kan gönderiyorsa Müslümanın da her hareketine sirayet eder. Bir bölgeye kan gitmezse orası felç olur.” işte Seyyid Kutub’un söylediği gibi iman bizim hayatımızı her anlamda kuşatmalıdır. İşçiye hakkını vermeyi hayır yapmaktan daha öncelikli tutmalıyız. Çünkü Allah’a hesap verme bilinci ile hareket eden insan bunu ihmal edemez”

Program ikramlar ve özel sohbet ile son buldu. İrfan Sohbetleri seri program halinde yapılacak ve duyurulacaktır.

İRFAN SOHBETLERİ “MURAKABE” İLE BAŞLIYOR

19 Kasım 2019 Salı Saat 20.00’da Eğitim Komisyonumuzun programı çerçevesinde İnsan ve Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu Üyesi, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Teşkilatlanma Komisyon Başkanı Muhammed Fesih Kaya’nın Sunumu ile “MURAKABE” Konusunu işleyeceğiz.

Kulun sürekli Allah’ın gözetiminde olduğu bilinciyle yaşaması anlamına gelen Murakabe Kavramı İslam Düşünce geleneğinin önemli kavramlarından birisidir.

Kendine has üslubu ve anlatımıyla bizlere hitap edecek olan Muhammed Fesih Kaya ağabeyimizi dinlemek üzere ilgili herkesi İMH Gebze Konferans salonuna bekliyoruz.

Kamil Ergenç: , “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak”

İMH Gebze’de İslam Düşüncesi derslerine devam eden Yazar Kamil Ergenç, “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak” başlıklı sunum gerçekleştirdi.

Epistemik şiddet, Post-Kolonyalist dönemde de devam ediyor

-Gerçek bir siyasal mücadele “epistemolojik bağımsızlık” odaklı olmalı

-İslam’a mensup olanların kendilerini muhafazakar olarak tanımlamaları, çok ciddi bir zihinsel savrulma biçimi olarak belirginlik kazanıyor.

-Post-Kolonyal dilin “epistemik şiddetiyle” mücadele etmek için yerli ve milli argümanlar oldukça yetersiz kalmaktadır. Küreselleşmenin kemale erdiği bir vasatta yürütülecek mücadelenin dili de küresel olmak zorundadır.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze’de İslam Düşüncesi dersleri kapsamında başlatılan Geleceğin Felsefesi üst başlıklı aylık ders programı devam ediyor. Eğitimci-Araştırmacı-Yazar Kamil Ergenç tarafından her ay periyodik olarak gerçekleştirilen derslerin Kasım ayı gündeminde “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak” başlığı teşrih masasına yatırıldı.

Yazar Kamil Ergenç yaklaşık iki saat süren ve büyük ilgiyle takip edilen sunumunda özetle şu görüşlere yer verdi:

POST KOLONYAL DİLİN BARİYERLERİNİ YIKMAK

Post-Kolonyalizm, Batı dışı toplumların yaklaşık iki asırdır maruz kaldıkları “epistemik şiddetin”  bazı kozmetik değişikliklerle devam ettiği tezi üzerinden öne çıkan bir kavramsallaştırma. Edward Said, Gayatri Spivak, Ranajit Guha, Arif Dirlik, Frantz Fanon, Dipesh Chakrabarty gibi entelektüellerin öncülüğünde dünya akademik havzasının gündemine girmiş.

Gramsci’nin “madun”(sesi duyulmayanlar, paradigma savaşını kaybedenler, ötekiler) kavramsallaştırmasından ilham alarak oluşan “post-kolonyal okul” özellikle Hindistan merkezli çalışmalar yapıyor. Doğrudan kolonyalizmin(sömürgeciliğin) cari olduğu dönemlerde Avrupa merkezci(Eurocantric) insan, evren, tanrı, zaman, mekan, devlet ve tarih tasavvurunun nasıl tahkim edildiğini inceliyor ve bağımsızlığını kazandığı söylenen ulusların bu tesirden kurtulup kurtulmadığını sorunsallaştırıyor. Ders süresince bizim de cevabını aradığımız soru şuydu; Doğrudan kolonyalizmin sona ermesi Batı dışı toplumların (Asya, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika)maruz kaldıkları “epistemik şiddetin” sona erdiği anlamına gelir mi? Ve en önemlisi de, Türkiye bu sürecin neresinde yer alıyor? Çünkü Türkiye, doğrudan sömürgeleşmeye maruz kalmamasına rağmen, 19.yüzyılın başından itibaren gönüllü olarak kolonyalist bilgiye dayalı tasavvur biçimlerini, aydınları/entelektüelleri/bürokratları aracılığıyla ithal etti. Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı dışı toplumların halen kolonyalist dilin tesirlerine maruz kaldığını ve hatta özellikle aydınlar/entelektüeller nezdinde bu dilin kanıksandığını söylemek abartı olmaz. Şayet bu dille esaslı bir hesaplaşma yapılmazsa, gelecek adına umutlu olmanın oldukça romantik bir tavır olacağı söylenebilir. 

Türkiye özelinde Post-Kolonyal dilin ne tür bariyerler inşa ettiğiyle ilgili tespitlerimizi şöyle sıralayabiliriz:

İSLAM’A MENSUP OLANLARIN KENDİLERİNİ MUHAFAZAKAR OLARAK TANIMLAMASI

a)Bilgi sistemi olarak aydınlanma felsefesinin çizdiği çerçeveye (özellikle sosyal ve siyasal bilimler alanında) sadakatle bağlı bir akademik havzaya sahibiz. Aydınlanma felsefesi bilgiyi seküler, rasyonel, bilimsel bir bağlama hasrederek bu bağlam dışındaki her tür bilgiyi ya yok sayıyor ya da tarihsel bir bağlama hapsediyor ve “araçsal aklı” yüceltiyor. Böylece Müslümanlar açısından mutlak hakikati temsil eden “vahiy bilgisi” ve vahyin mücessem hali olan nübüvvete ait bilgi irrasyonel olmakla itham edilerek “tarih dışı”laştırlıyor. Dolayısıyla vahiy, hayata müdahil ol/a/mayan ve sadece bireysel vicdana hapsedilmiş bir “manevi tatmin vasıtası” olarak kabul ediliyor. Benzer durum Müslüman olmayan geleneksel toplumlar için de geçerli. Örneğin Çin’in Konfiçyus geleneği ile Hindistan’ın Budist geleneği, Latin Amerika ve Afrika’daki yerel kültürlerin ilham aldığı değer sistemleri de modern bilgi sisteminde “irrasyonel” bağlama mahkum ediliyor. Geleneksel bilgi biçimlerinin ilkel/arkaik/primitif olduğuna dair kolonyalist söylem “uygarlık misyonu” klişesinin meşruiyet kazanmasına hizmet ediyor. Bu klişe Batı dışı toplumların ancak Batı yardımıyla medenileşeceğini iddia ediyor ve “insan hakları” “demokrasi” gibi soyut putlar aracılığıyla müdahalenin haklılığını tescillemeye çalışıyor.

b) Vahyin irrasyonel olduğu ve bu nedenle hayata ilişkin belirleyici ve tayin edici bir tutum takınamayacağı ön kabulü, kendisini Müslüman olarak tanımlayanların, Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olan “muhafazakarlığa” ikna olmasına sebep oluyor. Böylece İslam ve muhafazakarlık birbirinin yerine kullanılabilen kavramlar olarak belirginlik kazanıyor. İslam’a mensup olanların kendilerini muhafazakar olarak tanımlamaları, çok ciddi bir zihinsel savrulma biçimi olarak belirginlik kazanıyor.

GERÇEK BİR SİYASAL MÜCADELE

c) Siyasal dil olarak demokrasiye “mahkum” olmak post-kolonyal dilin en önemli bariyerlerinden birini oluşturuyor. Demokrasi, ikinci dünya savaşı sonrasında Atlantiğin iki yakasını Sovyet yayılmacılığından koruyup, kapitalizmin “tek geçerli” iktisadi düzen olarak tebarüz etmesini temin ederken; Asya, Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika’da “pazarın çıkarlarını” tahkim eden adımlar atılmasına olanak sağlamıştır. Demokrasi aracılığıyla Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeler işgal ve talan edildi; Türkiye, İran, Mısır, Brezilya, Bolivya, Şili, Arjantin, Venezuella gibi ülkeler istikrarsızlaştırıldı; Afrika kıtasının tamamı (özellikle de Mali, Gine, Burkine Faso, Tunus, Cezayir gibi ülkeler) kadavralaştırıldı. Bu nedenle demokrasinin oldukça işlevsel olduğu söylenebilir. 21.yüzyıla girerken demokrasi, küreselleşmenin de yardımıyla, “şirketokrasiye” evirildi ve ulus devletlerin korunaklı surlarında onarılması güç gedikler açtı. Demokratik siyasetin vazgeçilmezleri olan siyasi partiler oldukça elitist iç hiyerarşik yapıları nedeniyle siyasal bilincin kamusallaşmasına engel oldu ve olmaya da devam ediyor. Yukarıdan aşağıya belirleme esasına dayalı iç hiyerarşik yapıları nedeniyle siyasi partiler “gerçek soru ve sorunların” gözden ırak tutulmasına hizmet ediyor ve kolonyalist bilginin tesirini perdeliyor. Gerçek bir siyasal mücadelenin “epistemolojik bağımsızlık” odaklı olması gerektiği tezini savunmak gibi esaslı bir sorumluluğumuz var.

TAŞRADAKİLER MERKEZE ADIM ATMAK İÇİN SÜREKLİ TAVİZ VERİYOR

d) Post-kolonyal dilin bariyerlerinden biri de üniter devlet yapısıdır. Merkezi bir hükümet ve bu hükümetin belirlediği çerçeve doğrultusunda işlerlik kazanan yönetim mekanizması, taşranın siyasal bilinç düzeyinin olgunlaşmasına engel olmaktadır. Merkezi hükümet/ler teknokrat ağırlıklı yapıları ve taşradan devşirdikleri “mukallit burjuva” aracılığıyla kolonyal dilin tahakkümünü tahkim edecek bir perspektifin yerleşmesi için çaba göstermektedirler. Taşradakiler, merkeze adım atmak için sürekli olarak kendi değer yargılarından taviz vermek ve temsil etmeyi vaat etiği halkın gerçek sorunlarını ötelemek gibi oldukça sığ bir siyasetin mahkumu olmaktadır. Oysa ki taşrada olgunlaşan siyasal bilinç bütün bir ülkenin sahih siyasal tavır alışında etkili olabilir.

NATO TÜRKİYE’DE SİYASİ, İKTİSADİ VE AKADEMİK HAYATTA DA ETKİN

e) Post-Kolonyal dilin en büyük bariyerlerinden biri de NATO-İMF-WHO-Dünya Bankası gibi örgütlerdir. Bu örgütler içinde özellikle NATO, kolonyalizmin mücessem halini temsil etmektedir. Türkiye yaklaşık yetmiş yıldır NATO üyesidir. Bu örgüt sadece askeri amaçlar doğrultusunda hizmet(!) ediyor gibi görünmesine rağmen siyasi, iktisadi ve akademik alanlarda da söz sahibi olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 27 Mayıs darbesinden 15 Temmuz’a varıncaya kadar tüm darbe ve muhtıralar bu örgütün sevk, idare ve lojistik desteği sayesinde mümkün olmuştur. Ancak ne hazindir ki, Türkiye bu örgütü gereği gibi tartışamamaktadır. Çünkü ulus-devletin uzman kadroları, yazılı ve görsel medya unsurları aracılığıyla, reel-politik argümanlar eşliğinde, kamuoyunu Türkiye-NATO ilişkisinin zaruri olduğuna ikna etmiş durumdadır. Aynı uzmanlar, Türkiye’nin Rusya ile de pragmatik ilişkiler geliştirmesi gerektiği tezini işlemektedirler. Böylece yaklaşık iki asırdır devam eden doğu ve batı emperyalizmi arasındaki gerilimi “lehimize kullanma” taktiği devam etmekte ve bu taktik ülke olarak hepimizi oldukça pragmatik ve oportünist bir tavrın ve tarzın mümessili olmaya teşne kılmaktadır.

EPİSTEMİK ŞİDDETLE MÜCADELEDE YERLİ VE MİLLİ ARGÜMANLARIN YETERSİZLİĞİ

f) Ulus-devlet paradigması, her ne kadar emperyal yayılmacılığın karşısında mukavemet gösteriyormuş gibi görünse de, esas itibariyle kolonyalist bilgi temelinde kurulduğu için sorunludur. Bu paradigma homojen bir toplum yaratma amacıyla hareket eder ve tek boyutlu/tek ufuklu/tek kültürlü/tek etnisiteli bir toplumsal çerçeveyi dayatır. Bu nedenle teşrih masasına yatırılması gerekmektedir. Bu bağlamda son yıllarda öne çıkan “yerlilik ve millilik” klişelerinin ulus-devlet aklının ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var. Post-Kolonyal dilin “epistemik şiddetiyle” mücadele etmek için yerli ve milli argümanlar oldukça yetersiz kalmaktadır. Küreselleşmenin kemale erdiği bir vasatta yürütülecek mücadelenin dili de küresel olmak zorundadır.

KOLONYALİSTLERİN DESTEKLEDİĞİ DİN DİLİ

g) İşraki gelenek tarafından temsil edilen din dilinin post-kolonyal sürece oldukça önemli katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Bu gelenek dini sadece sezgi, ilham ve rüya odaklı bir bağlama hapsediyor ve bilgiyi de içsel/batıni/ezoterik usulle elde edeceğine inanıyor. Akli çabayı tahfif ediyor ve muhatabını edilgenleştiriyor. İslam’ın “özne” olmaya çağırdığı şahsiyeti, tarihin ve zamanın dışında yaşayan fosillere çeviriyor. Tek adamın her şeyi bildiğini zannediyor ve yorumu ve eleştiriyi tehlikeli görüyor. Merkezde yer alan bu tek adamlar, her türlü çirkefliği ve işbirliğini yapabiliyor ve bu yaptıklarını da din dilini kullanarak meşrulaştırıyor. Kolonyalistler bu din dilini oldukça önemli görüyor ve emellerine ulaşmak amacıyla destekliyor. Mısır, Hindistan, Pakistan, Türkiye, Çeçenistan ve Malezya’da yaşananlar bu bağlama denk düşüyor. Sömürgeciler, karşılarında din diliyle efsunlanmış/büyülenmiş/narkozlanmış kitleler gördüğünde emellerine daha kolay ulaşabiliyor.

POST-KOLONYALİZMİN EKONOMİ VE DOĞADAKİ ETKİLERİ

h) Neo-liberal iktisadi düzen ve bu düzene ait kavramsal çerçeve de post-kolonyal dönemin bariyerleri olarak okunabilir. Serbest piyasa, büyüme, ilerleme, gelişme, özelleştirme gibi olgular tamamen kolonyalist bilginin ve perspektifin batı dışı toplumlarda cari kılınması amacıyla işlev görüyor. Özelleştirme aracılığıyla ülkelerin kamuya ait tüm değerleri çokuluslu şirketlerin himayesine terk ediliyor. Serbest piyasa aracılığıyla tröstler ve karteller kayırılırken, esnaflık ortadan kaldırılıyor. Büyüme ve ilerleme adı altında tabiata/doğaya tasallut ediliyor, ekolojik denge bozuluyor ve biyolojik çeşitlilik yok ediliyor. Sömürgeciliğin yaldızlanmış hali olan Turizm aracılığıyla ülkemizin tabi güzellikleri “beyaz adam”ın eğlenmesi ve dinlenmesi amacıyla tahrip ediliyor.

SEKÜLER BİLGİNİN REHBERLİĞİNDE YOL ALAN TÜRKİYE’Yİ NELER BEKLİYOR

I) Kutsal olanla irtibatı koparılmış(seküler) bilginin rehberliğinde yol almak, bütün bir insanlık ailesini tehdit ediyor. Sekülerizm, Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıktığı için kendi tarih/zaman bağlamında bir anlam ifade ediyor olabilir. Ancak tevhidi dünya görüşünü ve hayat tarzını beyan eden İslam nokta-i nazarından sekülerliğin meşruiyet kazanması mümkün değildir. Bu bağlamda Türkiye’de iktisadi, içtimai, siyasi, hukuki, ahlaki, edebi, felsefi, akademik vs. alanlarda seküler bilgi temelinde gerçekleşen “duruş”un oldukça sorunlu (hem ”travmatik” hem de “şizofrenik”) bir sonuç ortaya çıkardığını; şayet seküler bilgiye dayalı perspektiften teberri edilmediği taktirde, halihazırda cari olan kimlik bunalımının katlanarak artacağı ve uzak olmayan bir gelecekte Türkiye’nin bütünüyle kolonyalist dil tarafından massedileceği söylenebilir.

GENÇ HAREKET GEBZE “YENİDEN BİSMİLLAH” DEDİ

 
2019 – 2021 dönemi Genç Hareket Gebze Başlanlığını Hamza Taha Baba Mustafa Ercivan’dan devraldı. 1 Kasım 2019 Saat 19.30’da Gebze Gençlik Merkezinde Gerçekleşen programa Genç Hareket Genişletilmiş İstişare Kurulu ve gençler katıldı. 
 
Mustafa Ercivan ise İMH Gebze Teşkilat başlanlığı görevini devraldı. Teşkilat Başkanımız Mustafa Ercivan “Bu bir bayrak yarışıdır. Genç Hareket Gebze’yi kendimden daha genç bir kardeşime devretmekten dolayı çok mutluyum. Yetiştirdiğimiz insanların vazife üstlenmesi kadar bizi duygulandıran başka bir şey olamaz. Hamza Kardeşime görevinde başarılar diliyorum.” dedi.
 
Hamza Taha Baba “Genç Hareket Gebze’nin başkanlığını üstlenmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunun farkındayım. Görev bana tevdi edildiğinden beri zihnim bu işle meşgul, her şeyden önce Allah’a hesap verme sorumluluğumuz olduğunun farkındayız. Rüyalarımızda bile bu sorumluluğun ağırlığını hissediyoruz.” dedi.
 
 
Genç Hareket Gebze Başkanı Baba’nın gençlere nasihat ettiği programda çiğ köfte ikramı yapıldı. Asır Suresinin kısa bir tefsiri ile sözlerine başlayan Hamza Taha Baba zamana yemin edilmesinin ardında bizim peygamberlere dayanan fikirsel kökenlerimiz olduğunu vurguladı. Baba; “Köksüz ve geçmişi olmayan bir davayı değil kökleri Hz. Ademe dayanan, peygamberlerin mihenk taşı olduğu bir davanın fertleriyiz. Sorumluluklarımız da bu davanın büyüklüğü kadardır. Amacımız çağın sahabelerini yetiştirmektir. Ancak her zamanda olduğu gibi bu zamanda da çeşitli zorluklar bulunmaktadır. Genç kardeşlerimiz çok fazla dış uyarıcıya maruz kalıyorlar. İletşim araçlarının yagınlaşması, küreselleşen dünyamızda gençlerin cinsellik, lüks tüketim ve diğer imtihanlarla imtihan edilmesi ne kadar zor bir imtihandan geçtiğimizin göstergesidir. Hz. Bilal’in göğsüne konulan kaya gibi bir imtihanı vardı artık bunun yerini genç kardeşimizin avuçlarına konulan cep telefonları aldı. Ancak biz bu şartlarda nasıl Takvalı olabiliriz? Çevemizdeki insanları nasıl takva ekseninde bir dönüşüme icbar edebiliriz diye düşünmek zorundayız.” dedi. 

ÖĞRENCİLER YARARINA KAHVALTI

İnsan ve Medeniyat Hareketi Gebze olarak öğrenciler yararın bir kahvaltı programı tertip ettik. 27 Ekim 2019  Pazar Günü Kuştepe Sosyal Tesislerinde gerçekleşecek kahvaltımız için alacağınız davetiyleler bilet yerine geçmektedir. Dilerseniz davetiyeyi hareket merkezimizden alabilir dilerseniz de kahvaltı mekanına gelerek  bu hayır çalışmamıza katkıda bulunabilirsiniz.

 

 

 

Hareket Okulu Başladı

Hareketimizin gençlik çalışması Genç Hareket Gebze’nin iki yıldır koordinasyonunu üstlendiği Hareket Okulumuz 5 Ekim 2019 Cumartesi günü ilk dersini yaptı. Genç Hareket Gebze’nin ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik düzenlediği “Hareket Okulu” çocuklarımıza “Kur’an-ı kerim, Temel Dini Bilgiler ve Değerler Eğitimi” gibi konularda destek veriyor. Asıl amacımız çocuklarımızın doğru bir arkadaş çevresinde yetişmesi ve vakıf ortamında birbiri ile tanışarak kardeşlik hukuku geliştirmeleridir.

Bu kapsamda ilk okul 2. sınıf ile 4. sınıf arası çocuklarımız her cumartesi günü saat 10.00 ile 13.00 arasında Hareket merkezimizde bulunuyor. Kendilerine rehberlik eden ağabeyleri ve ablaları ile hem öğrenme hem de hoşça vakit geçirme imkanına kavuşuyorlar. Aynı şekilde Ortaokul öğrencilermiz de saat 15.00 ile 18.00 saatleri arasında Hareket merkezimizde kendi yaşlarına ve kabiliyetlerine uygun faaliyetlere katılıyor. Gün içinde iki grupla da birer vakit namaz eda ediliyor ve çorba ikramı yapılıyor.

Programımızın yıllık planı içinde, Geziler, piknikler, ziyaretler, kamp ve çeşitli sosyal etkinliklerimiz bulunmaktadır.

Hareket Okulu çalışmamız tamamen ücretsizdir. Sadece servis talep eden velilerimiz servis ücreti ödeyecektir.

Bu çalşmamıza çocuklarımızı kaydedebilmek için 0 262 644 30 50 ve 0542 644 30 50 numaralı telefonları arayarak bilgi edinebilirsiniz.

İslam Düşüncesi dersleri İMH Gebze’de başladı

Eğitimci-Yazar Kamil Ergenç ilk derste “Ulus-Devlet Paradigması ve Geleceği başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze tarafından her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen İslam Düşüncesi dersleri İMH Gebze merkezinde başladı. Bu yıl aylık periyotlarla devam edecek olan derslerde geleceğin felsefesine ilişkin çözümlemeler yapılacak. Eğitimci-yazar Kamil Ergenç tarafından verilen ilk derste küreselleşme realitesinin ulus devletin sağlam surlarında açtığı gediklere işaret edilerek, salata ve aşure metaforu üzerinden çözümleme yapıldı.

İLK DERSTE ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR

İki saat süren dersin ilk bölümünde öne çıkan başlıklar şunlardı:

a)1648 Westphalia sürecinin uluslararası ilişkiler literatürüne olan katkısı

  1. b) Westphalia sürecinde ortaya çıkan “tolerans” kavramının Avrupa içi etnik ve mezhebi kimlik ihdasında oynağı rol ve bu kavramın Müslüman toplumlar tarafından ithal edilme süreci
  2. c) Burjuva öncülüğünde gelişen merkantilist ekonominin kapitalizme evrilme süreci
  3. d) Mekanın ideolojik yorumunun tarihsel arka planı
  4. e) Mekanı ve içinde yaşayanları belli bir etnik kimlik ve bu kimliğin kültürel kodlarına uygun din diliyle şekillendirmenin Müslüman dünyaya yansımaları

f)Avrupa özelinde yaşanan bilim-din çatışmasının ortaya çıkardığı sekülerleşme süreci ve bu sürecin epistemolojik yansımaları 

g)Ulus devletin ihtiyaç duyduğu bilginin üretilmesinde üniversitenin oynadığı rol

h)Üniversitede üretilen bilginin seküler karakteri ve din dilinin de bu karaktere mahkum olmaya icbar edilmesi

ULUS-DEVLETİN GELECEĞİ: SALATA MI OLACAĞIZ? AŞURE Mİ?

Dersin ikinci bölümünde küreselleşme realitesinin ulus devletin sağlam surlarında açtığı gediklere işaret edilerek, salata ve aşure metaforu üzerinden çözümleme yapıldı. Bu bağlamda;

  1. a) Küreselleşme aracılığıyla yayılan bilginin ulus devletin karakterine halel getirdiği
  2. b) Küreselleşmenin olumsuz etkilerinden kurtulmak için bütün ulus devletlerin milliyetçi ideolojilere sığındığı ve “yerlilik” ”millilik” gibi klişeleri terviç ettiği
  3. c) Küre ölçeğinde yayılan liberal/neo-liberal değerlerin ve dilin ulus devletleri totaliter olmaya zorladığı
  4. d) Küre ölçeğinde inisiyatif kullanabilen şirketlerin ulus devletlerin sınırlarını ihlal ettiği ve teritoryal bağımsızlığın anlamsızlaştığı
  5. e) Salata metaforundan mülhem; her etnik/mezhebi/meşrebi/folklorik unsurların kendi müstakil kimlikleriyle siyasal/iktisadi/askeri/akademik olarak var olmalarının desteklenmesi ve bu vesileyle ultra-mikro ölçekli yapılanmaların özendirilmesi; bu özendirmenin küresel liberal havzalar tarafından gerçekleştirilmesi, böylece “panoptik” iktidarın önünün açılması
  6. f) Aşure metaforundan mülhem; bütün kimliklerin müstakil değerleriyle varlığının kabulü ve bu varoluşun bir “üst kimlik” altında birleşerek “uyumlu/lezzetli” bir müstakil birliğe ve bütünlüğe kavuşması(vahdet). Üst kimlik inşasında referans alınacak değerler sisteminin ne olması gerektiği
  7. g) Başlangıçta bir İslam devleti olarak kurulmasına rağmen kendisini bir ulus devlet olarak konumlandıran Türkiye’nin, bu konumunu gözden geçirmedikçe veya ulus devlet paradigmasıyla esaslı bir hesaplaşma yapmadıkça, uzun olmayan bir zaman diliminde bölgesel konjonktürün de zorlamasıyla ciddi sorunlarla karşı karşıya geleceği
  8. h) Suriye özelinde yeni bir ulus devlet ihdasının bölgesel yansımalarının olacağı ve bu yansımaların öncelikle Türkiye ve İran gibi çok kültürlü yapıları etkileyeceği
  9. i) Türkiye’de halihazırda cari olan ittihatçı siyasal dilin hamasi ve popülist karakterinden beri olmanın elzem olduğu; aksi taktirde 20. yüzyılın başında olduğu gibi bu dilin Müslüman halklara çok büyük buhranlar yaşatacağı gibi hususlara dikkat çekilerek ders sona erdirildi.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze merkezinde Kasım ayında yapılacak ikinci derste  “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak “ başlığı masaya yatırılacak.

 

2019 YILI KURBAN ORGANİZASYONUMUZ TAMAMLANDI

2019 Kurban organizasyonumuz başarı ile tamamlandı. Kurban organizasyonumuzda 153 Kurbanımız kesilerek hisse sahiplerine teslim edildi. Sabah saat 07.30’da başlayan kesim, 21.50’de son buldu. Gün sonunda 1000 kişinin üzerinde hissedare etleri teslim edildi. Allah hisse sahiplerinin kurbanlarını bağışlasın. Kurbanlarımızı Hz. İbrahim’in kurbanı gibi mübarek kılsın.

 

İMH GELENEKSEL KURBAN ORGANİZASYONU BAŞLADI

Gebze İnsan ve Medeniyet Hareketinin 5. Geleneksel Kurban Hisse Organizasyonu başladı. 1450, 1550, 1650, 1750 liralık hisse bedelleri yaklaşık 27, 30, 33, 36 kiloluk hisse payları (+-2) ile Kurbanınız İslami Usullere uygun bir biçimde kesiliyor, parçalanıyor ve dilerseniz evinize kadar teslim ediliyor. Her yıl olduğu gibi ilk gün teslimat gerçekleşiyor.

 

Bilgi ve İrtibat için: +90 (262) 644 30 50 +90 GSM (542) 644 30 50

Etkinliklerle Dolu Yaz Okulumuz Devam Ediyor

2 Temmuz’da başladığımız yaz okulumuz Kur’an eğitimi ve sosyal etkinliklerle devam ediyor. Yaz okulumuzda Haftanın dört günü öğlen vaktine kadar Kur’an-ı Kerim, Temel dini bilgiler ve değerler eğitimi öğleden sonra ise Çayırova İmam Hatip Lisesi önünde bulunan spor kompleksinde, okulun alanlarında bir çok etkinlik yapıyoruz. Haftada bir gün ise tamamen etkinliğe ayırıyoruz.

 

İlk hafta Gaziler Dağında velilerimizin de katkılarıyla bir piknik yaptık. ikinci Hafta Başiskele Belediyesi misafirperverliğinde Yüzmeye gittik, 15 Temmuz Milli İrade Parkı içindeki anıtları gördük, trafik eğitim parkurunu gezdik. Beş haftalık program bitene kadar hem Kur’an eğitimi ve hem de etkinliklerimiz devam edece.

 

Bu sene Yaz Okulumuzun koordinasyonunu Genç Hareketimiz üstleniyor. Program yaz okulundan sonra da ilk ve orta okullar için “Hareket Okulu Programı” ile devam edecektir.