Pazartesi , 27 Ocak 2020
Anasayfa / Etkinlikler

Etkinlikler

Genç Hareket Gebze Kamptaydı.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze derneği bünyesinde gençlere yönelik faaliyet gösteren GENÇ HAREKET GEBZE geleneksel olarak tertip ettiği kış kampını bu yıl İnsan Vakfı Sakarya Diriliş Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdunda gerçekleştirdi. Kampa HAREKET OKULU bünyesinde dersler gören ortaokullu gençler ve Liseli abileri tatil sürecinde kişisel niteliklerini geliştirmek için bir araya geldiler. 17 Ocak Cuma akşamı yurda ulaşan ekibimiz ilk günü tanışma ve oyun ile geçirdikten sonra Cumartesi günü öğlen namazına kadar kitap okuma etkinliği gerçekleştirdiler. Ortaokullu kardeşlerimiz Sahabe efendilerimizi daha iyi tanımak amacıyla Genç Hareket Gebze başkanımız Hamza abileri ile birlikte Abdullah ibn-i Ömer (r.a) efendimizin örnekliği üzerine muhabbet ettiler. Liseli gençler ise Türkiye’deki müslümanların modern çağda nasıl var olabileceği üzerine düşünen ve bu mesele üzerinde yazılar neşreden Rasim Özdenören’in Müslümanca Düşünme Üzerine denemler isimli kitabındaki panorama başlıklı kısmını okudular.

Namazdan sonra şehir turuna çıkan gençlerimiz yurda döndüklerinde Sabır kavramı üzerine mütalaada bulundular.

Kampın son gününde günümüzün en büyük problemlerine şifa olması amacıyla Hucurat suresinin 12. Ayet-i Kerimesini anlamı ile birlikte ezberlemeye gayret ettiler.

Bu haber vesilesi ile gelecek kampımızın duyurusunu da yapmış olalım;
Allah nasip ederse Nisan ayındaki Bahar Tatilinde gençlerimizle doğa kampı gerçekleştirmeyi planlıyoruz.

AGD’DEN İMH GEBZE ZİYARETİ

Anadolu Gençlik Derneği 21 Ocak 2020 Salı günü Hareket Merkezimizi ziyaret etti. Gebze’de ve Türkiye’deki islami çalışmaları ve toplumsal sorunları konuşarak fikir teatisinde bulunduk. Bu ziyaretlerin artması gerektiği hususunda fikir birliğine varıldı.

Anadolu Gençlik Derneğine nazik ziyaretlerinden dolayı teşekkür ediyoruz. 1990’lı yılların sonuna kadar Milli Görüş geleneğinin en önemli teşkilat yapılarından biri olarak temayüz eden Milli Gençlik Vakfının bir devamı olarak aynı ruhla çalışmalarına devam eden Anadolu Gençlik Derneğinin hayırlı çalışmalarının devamını dileriz.

BATI SONRASI DÜNYA’NIN KODLARI: EPİSTEMOLOJİK BAĞIMSIZLIK ARAYIŞI

Kamil Ergenç: Modern paradigmanın bilgi teorisiyle yüzleşerek İslami referanslar temelinde bir bilgi, tarih ve siyaset felsefesi teorisi geliştirmeliyiz.

Eğitimci Yazar Kamil Ergenç tarafından İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze merkezinde “Geleceğin Felsefesi” üst başlığıyla periyodik olarak verilen İslam Düşüncesi derslerinin Aralık ayı konusu “Batı Sonrası Dünya’nın Kodları: Epistemolojik Bağımsızlık Arayışı” başlığını taşıdı.

Yazar Kamil Ergenç, Avrupa merkezci bilginin egemenliği altında şekillenen son dört asırlık zaman dilimini gözden geçirerek bugünü anlamaya ve Batı uygarlığının çökmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanacağımızla ilgili çözümleme yaptı.

Yaklaşık iki saat süren sunumda şu başlıklar öne çıktı:

BATI KAVRAMI İDEOLOJİK İÇERİĞE SAHİP

Batı kavramı bir yön ifade etmekten ziyade ideolojik içeriği de içkin olan bir olgu olarak çıkar karşımıza. Bu ideolojik içerik zaman içerisinde oluşmuştur elbette. M.Ö Heredot ve İskender tarafından Ege’nin doğusunu ifade etmek amacıyla kullanılan “doğu”  kavramı “Pers kültürüne” işaret eder esasında. Yunan havzasının kendi dışındaki toplumları barbar/vahşi/ilkel/primitif olarak niteleyen perspektifi zamanla “doğu”yu ideolojik içerikle yüklü bir mekan olarak kodlayacaktır. Aslen doğulu olan Hıristiyanlığın da bu süreçten olumsuz etkilendiği söylenebilir. Ta ki 1492 ‘ye kadar… Bu tarihten sonra Cezayirli tarihçi Jaques Attali’nin ifadesiyle Avrupa, kendisine Kudüs’ü hatırlatan her şeyden kurtulmuş ve Romalı kodlarına sadık kalarak Hıristiyanlığı Avrupa’ya özgü olarak yeniden yorumlamıştır. Kudüs’ün yerine Vatikan icat edilmiş ve Beytlahimli İsa(a.s) ve annesi Meryem(a.s) bir anda Avrupalılaşmıştır. Sonraları Latin emperyalizmine karşı mücadele ederek yerel ulus dillerini/kültürlerini öne çıkaran ve böylece Katolik ümmetçiliğini mağlup eden Avrupa Hıristiyanlığı, burjuva öncülüğünde yeni bir dünyaya adım atacaktır. Yaklaşık dört asırdır küre ölçeğinde etkili olan modern paradigma bu dünyanın ürünüdür.

BUGÜN KÜRESELLEŞEN DEĞER SİSTEMİ SEKÜLER BİLGİNİN REHBERLİĞİNDE GERÇEKLEŞTİ

Modern paradigma seküler bilginin rehberliğinde inşa edildi. Çünkü tanrının temsilciliğini üstlendiğini iddia eden bir yapıyla(Kilise) mücadele ediyordu. Bilimsel ilerlemenin önünde engel olarak görülen Katolikliği mahkum etmek ve tanrı temsilcisi olduklarını iddia eden din adamları sınıfını tarihin çöplüğüne göndermek amacıyla sığınılan emin(!) bir liman olarak sekülerlik, modern dönemin karakteristiğini oluşturdu. Böylece klasik kültür havzaları yapısal değişime maruz kaldı. İktisadi, içtimai, siyasi, hukuki, bilimsel vb. tüm alanlara ilişkin yeni bir yaklaşım biçimi tezahür etti. Bu yaklaşım biçimi sadece Avrupa’ya özgü kalmadı. Gerek askeri güç kullan/ıla/arak gerekse geleneksel toplumların gönüllü entelektüel/aydınları aracılığıyla ihraç edildi. Nitekim bugün küreselleşen “değer sistemi” sözünü ettiğimiz bu seküler bilginin rehberliğinde gerçekleşti. Bu süreçten en ağır hasarla çıkan toplumlar hiç şüphesiz Müslümanlardı. İtikatlarının rehberlik ettiği hakikat telakkisinin sosyal gerçekliğine göre(bu gerçekliği inşa ederken kimi eksiklikler olmuş olabilir elbette…) yaşarken, bir anda inançlarıyla/itikatlarıyla bağdaşmayan bir hakikat telakkisine ve bu telakkinin sosyal gerçekliğine mahkum oldular. Böylece itikadi bir varoluşun öznesi olmaktan çıkıp modern paradigmanın dayattığı gerçekliğin nesnesi olarak var olmaya başladılar. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarına ilişkin, Türkiye özelinde konuşacak olursak, henüz bir hazırlıklarının olduğu söylenemez. Hatta seküler bilgiye ünsiyet kesbettiklerini söylemek bile mümkündür.

BATI MERKEZLİ DÜNYANIN KODLARI

Batı merkezli olarak şekillenen dünyanın kodları kaba hatlarıyla şöyle tasvir edilebilir:

a)İktisadi alanda; burjuva öncülüğünde gelişen kapitalizm/anamalcılık. Bu iktisadi tutum klasik kültürlerin ihtiyaç nispetinde üretim stratejisini tersine çevirerek, ihtiyacın kat be kat fazlasını üretme ve bu fazlayı tüketebilecek pazar yaratma üzerine kuruludur. Kullanma değerini değil değişim değerini merkeze alır. Amaç sürekli üretim ve tüketimdir. Bunun için ham madde kaynaklarını tekelleştirmeyi, iç gücünü ucuzlaştırıp piyasa egemenliğini sağlamayı ve üretim araçlarına hakim olmayı yeğler. Her şeyi metalaştırır ve ahlaki değerleri de bu metalar üzerinden tanımlar. Amaca ulaşmak için her yolu mübah sayar. Kazanmak ana gayesidir. Azgın bir rekabetçilik ortamı yaratarak daha küçük ölçekli iş alanlarını zayıflatır ve zamanla yok eder. İhtiyaç tanımını yeniden yapar ve aslında ihtiyaç olmayan ürünleri “zaruri ihtiyaç” mış gibi göstererek tüketimi kamçılar. Reklam aracılığıyla kendisini olduğundan farklı gösterir. Bankalar aracılığıyla “sanal” alım gücü algısı oluşturarak tüketimi sürekli kılar. Taksitli alışveriş yöntemini alışveriş bağımlılığı için kullanır ve insanların geleceğini satın alır. Bu bağlamda, içinde Türkiye’nin de bulunduğu ve Çin-Japonya-Singapur gibi geleneksel kodları güçlü ülkeleri de içine alan bir ultra-kapitalistleşme sürecinden bahsedilebilir.

KAPİTALİST BÜYÜME SÜRECİ DUVARA TOSLADI

Sürekli büyüme ve gelişme klişeleri etrafında sürdürülen manipülasyonları deşifre edecek sorumlu entelektüellere her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Çünkü sınırlı tabi(doğal) kaynakları kullanarak sınırsız bir büyüme mümkün değildir. Kapitalizm büyümek istedikçe tabiattan çalmak zorunda kalacaktır. Azgın rekabet nedeniyle tabiattan çalınan her ham madde doğal yaşamın imhasına hizmet etmektedir. Havanın, suyun, toprağın tahrip edildiği bir dünyada yaşamak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle kapitalist büyüme stratejisi yakın zamanda duvara toslayacaktır hatta toslamıştır.

EVRENSELCİLİK YERİNE YERELLİK TERVİÇ EDİLİYOR

b)İçtimai alanda; Geniş ailenin, aşiretlerin, cemaatlerin, imparatorlukların yerini çekirdek aile, birey, toplum ve ulus devletler almıştır. Bu durum klasik kültürün bütünüyle değişmesi demektir. Dolayısıyla klasik dönemde ailenin, aşiretin, cemaatin kontrolünde ve denetiminde olan birey modern dönemde kendisinin(!) ve ulus devletin kontrolü altındadır. Esasında değişen yalnızca kontrol eden unsurlardır. Ancak küreselleşme realitesi ulus devletlerin kontrol mekanizmalarını zaafa uğratmıştır. Artık kolay manipüle edilebilir bir kitle söz konusudur. Bu durum ulus devletlerin milliyetçi ideolojilerin gölgesine sığınmasına ve hamaset/popülizm eksenli siyaset dili geliştirmelerine sebep olmuştur. Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye, İran, Mısır gibi bölge ülkelerinde yükselen sağcı/milliyetçi ideolojiler bu söylediğimiz bağlama denk düşer. Kültür ve medeniyet değerlerini hatırlamak ve cemaatsel bağlılıkları yeniden düşünmek bu sürecin tabii sonucudur. Evrenselcilik yerine yerellik terviç edilmektedir. Yerelliğin meşruiyeti ise kültür, medeniyet ve dini cemaatler yoluyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Nitekim Evanjelik cemaatinin Beyaz Saray’daki gücü, İsrail’de Siyonist cemaatin egemenliği, İran’da Safevi kültürüne teşne Şiilik, Suud ve benzeri körfez krallıklarında Neo-Selefici yaklaşımlar, Türkiye’de ise 19.yüzyıl Osmanlı’sında oldukça güçlü olan ve Cumhuriyet dönemine de bu gücünü aktaran Nakşilik belirleyici ve tayin edici olmaktadır. Ancak sözünü ettiğimiz bu ülkelerin toplumsal zeminleri bu cemaatsel ilişki biçimlerini içselleştirecek kıvamda değillerdir. Batı’nın Fransız ihtilali aracılığıyla dünya’ya armağan ettiği özgürlük, eşitlik ve emansipasyon olgularının genç kuşaklar nezdinde cazibesi hala devam etmektedir. Bu olgularla yüzleşmeden geleceği inşa etmek zordur.

PAZARIN GÜVENLİĞİ TEHDİT ALTINA GİRDİĞİNDE DEMOKRASİ RAFA KALDIRILIYOR

c) Siyasi alanda; Fransız ihtilalinin yol göstericiliği, Türkiye özelinde, devam etmektedir. Türkiye’nin siyasal alana ilişkin kavramsal ve kurumsal ufku bu ihtilalin çizdiği çerçeveyle mütenasiptir. Bu çerçeve demokrasi, insan hakları, özgürlükler, açık toplum gibi olgular üzerinden kendisini tahkim etmiştir. Siyasal alanda “partiler” aracılığıyla rol almak mümkündür. Ancak istisnasız bütün siyasi partiler modern değerler sisteminin tahkimatı ve sürdürülebilirliği için misyon üstlenmişlerdir. Kurulu düzenin dışına çıkmamak koşuluyla hareket serbestisine sahiptirler. Demokratik teamüller geçerlidir. Ancak bu teamüller “sistem içinde” kalmayı temin etmekle kalmaz aynı zamanda sistemi özümsemeyi de sağlar. Meclisler halkların bağımsızlığını ve özgürlüğünü temin etmek yerine onları “düzene” entegre etme yoluna giderler. Pazarın egemenliği öncelikli gündemdir. Pazar güvenliği tehdit altına girdiği anda demokrasi rafa kaldırılabilmektedir. Venezuella, Cezayir, Afganistan, Şili, Mısır buna örnektir.

TÜRKİYE NE DOĞUYA NE DE BATIYA AİTTİR

d)Sömürgeci bilgiye maruz kalan toplumların, sömürgecilik öncesi değer sistemlerine yaslanarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları oldukça zor görünüyor. Bu bağlamda Çin, Hindistan, Japonya gibi “sömürgeleştirilmiş” kadim kültürlerin Batı sonrası dünya için söyleyebilecekleri çok fazla şeyleri olmadığı kanaatindeyim. Hindistan’da yaklaşık elli yıldır devam eden post-kolonyal çözümleme çalışmaları, geleceğin dünyasında Hint kozmopolit kültürünün ciddi darbe yiyeceğinin habercisi gibidir. Şimdiden ulusçu/milliyetçi çizginin esaretine giren Hint kültürü, benzer özelliklere sahip Çin’le çatışacaktır. Çin’in “devlet kapitalizmi” ni içselleştiren perspektifi yeni bir yayılmacılığın habercisi olarak okunabilir. İkinci dünya savaşı sonrasında uluslaşma serüvenine başlayan Afrika ise henüz doğrudan sömürge sisteminden bile kurtulmuş sayılmaz. Afrika’nın yeni yayılmacılığın üssü olarak öne çıkması bu kıtanın geleceğin dünyasında da sömürge merkezi olacağı anlamına gelir. Asya ile Avrupa arasında köprü olarak nitelenen Türkiye için durum daha da karmaşıktır. Köprü olma vasfı nedeniyle Türkiye ne doğuya ne de batıya aittir. Kültürel hareketliliğin ve geçişkenliğin ana arterlerinden biri olarak işlevini yerine getirmektedir. Yaklaşık iki asırdır doğu ve batı emperyalizmi arasındaki gerilimi “lehine kullanma” stratejisi nedeniyle oldukça pragmatik ve oportünist bir kamuoyu icat etmiştir. Kolonyalist bilgiyi merkeze alan yaklaşımı nedeniyle melez kimliklerin ve amorf kişiliklerin üremesine müsaittir. Şayet epistemolojik bağımsızlık savaşını göze almazsa uzak olmayan bir gelecekte kolonyalist bilgi tarafından massedilecektir.

EPİSTEMOLOJİK BAĞIMSIZLIK SAVAŞI İÇİN ÖNERİLER

“Epistemolojik Bağımsızlık Savaşı” için yapılması gerekenlere ilişkin birkaç öneride bulunabilirim;

1-Modern paradigmanın bilgi teorisiyle yüzleşmek. Bilgiyle kutsalın arasının ayrılma(sekülerlik) serüvenine dair çalışmalar yapmak ve İslam’ın ruhuna yabancı olan seküler bilginin/tutumun/tavrın belirleyici ve tayin edici olma özelliğini ortadan kaldıracak nitelikli çabalara öncülük etmek.

2-İslami referanslar temelinde bir bilgi, tarih ve siyaset felsefesi teorisi geliştirmek. İslami kavramların meşruiyetini temin edecek, onlara hayatiyet kazandıracak çalışmalar yapmak. 

3-Yaklaşık iki asırdır devam eden kolonyalist/post-kolonyalist dilin, tutumun, tavrın ve tarzın deşifre edilmesine yönelik derinlikli çalışmalar yapmak. Bu bağlamda filoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji gibi disiplinlerin nasıl araçsallaştırıldığını deşifre etmek. Eleştirel dili ve farkındalık bilincini tahkim etmek.

5-Ulus-devlet realizmiyle, küreselleşme ve kapitalist/liberal/demokratik dogmalarla hesaplaşmak.

6-Modern ve geleneksel despotluklar tarafından zihnen ve bedenen işgal edilmiş bugünün insanına, İslam’ın yalnızca Allah(c.c)’a kul olmayı öneren şahsiyet manifestosunu beyan etmek.

Kamil Ergenç hocanın sunumu katılımcıların karşılıklı soru-cevap ve müzakere bölümüyle tamamlandı.

SİVİL DAYANIŞMA PLATFORMUNDAN GEBZE KAYMAKAMINI ZİYARET ETTİ

Gebze Sivil Dayanışma Platformu Gebze Kaymakamı Sn. Mustafa Güler’i ziyaret etti. Programda Gebze’nin sosyal meselelerine değinildi. Sivil Toplum Kuruluşlarının sorunları, talepleri ve Türkiye’de Sivil Toplum anlayışı üzerine değerlendirmelerde bulunuldu. Misafirperverliğinden dolayı Kaymakam Beye teşekkür ederiz.

Gebze Sivil Dayanışma Platformundan Gebze Müftülüğüne Ziyaret

Gebze Sivil Dayanışma Platformu ataması yeni gerçekleşen Gebze Müftüsü Sn. Selçuk Kılıçbay’a tebrik ziyaretinde bulundu.

Sivil Toplum Kuruluşları, Gebze, Türkiye ve Dünya gündeminin kısaca değerlendirildiği ziyaret iyi dilek ve temennilerle tamamlandı.

İnsan ve Medeniyet Harketi Gebze olarak bizler de Sayın Kılıçbay’a yeni görevinde hayırlı muvaffakiyetler diliyoruz.

MUHAMMED FESİH KAYA: “TAKVA MURAKABE İLE MÜMKÜNDÜR”

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze Eğitim Komisyonumuzun “İrfan Sohbetleri” başlığı ile İslami Çalışmalarda öncülük eden ve bu konuda çalışmaları ile tanınan kişileri konuk ettiği programlar serisinin ilk konuğu İMH YİK Üyesi Muhammed Fesih Kaya ağabeyimiz bizlere kendine has üslubu ile Murakabe konusunu anlattı.

Kaya: “Nerede Kardeşlik sohbetleri görsem orada kardeşliğin olmadığını, nerede Adalet ile ilgili konuşmaların olduğunu görsem orada Adaleti olmadığını düşünürüm. Bizler bir konuda konuşmak yerine eksikliklerimizi görerek bunu içtimai hayatta ifade etmenin yollarını bulmalıyız. Nice ekonomistler var ki para politikaları ile ilgili yazılar yazıyor, söyleşiler veriyorlar, konferanslar yapıyorlar. Bu kadar konuşmalarına bakınca bu insanların dünyanın en zengin insanları olmasını bekliyorsunuz. Oysa konuşmak başka iş yapmak başkadır. Zenginliği ile tanınan çok kimsenin bu teknik tabirlere, bu derecede yoğun bilgiye sahip olmadığını ama gerek emeği ile gerekse sermayesi ile işlerinin başında ve sahada olduğunu görürüz. Öncelikle Müslümanlar konuşan değil yapan olmalıdır. Bu işleri yaparken de her zaman Allah’ın kendini gözettiğini, her zaman ilk hesap vereceği varlığın Allah azze ve celle olacağını unutmamalıdır. İşte bu takvadır. Cibril Hadisi olarak bilinen hadiste Hz. Muhammed (S.a.v)’e Hz. Cebrail ‘Peki, İhsan nedir?’ diye sorduğunda Allah Resulü: ‘İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir. Çünkü sen Allah’ı görmesen de Allah seni görüyor ya’ buyurmuştur. İşte ihsan ile yapılan kulluk her zaman Allah’ın gözetiminde olma şuuru Murakabe’yi gerektirir.

Bu sebeple Allah Resulü insanları Seherlerde ibadete teşvik etmiştir. Çünkü bu vakitlerde insanlar sadece kendileri ile baş başa kalır. Kimseye gösteriş yapamaz. Dervişin biri tekkede uzun süre kendine verilen dersleri alır ve yükselir. Öyle ki günde on bin kere Allah deme noktasına varır. Ancak asıl marifetin bu olmadığını anlamadığı için etrafına geldiği mertebe ile ilgili caka satar. Şeyhi onu kimseye caka satamayacağı yerleri gezmekle görevlendirir. Bir oduncu ile karşılaşır, kendi halindeki oduncuya ‘Biliyor musun ben günde on bin kere Allah diyorum’ deyince oduncu oralı olmaz. Kendi zikri ile bir kere ‘Allah’ deyiverir. O kendi halindeki oduncu ile beraber çevresindeki her varlığın Allah zikri ile dolduğuna şahit olur derviş. Şöyle düşünür: ‘Ben günde on bin kere Allah diyorum ama bu adamın bir Allah demesi gibi olmadı’ işte burada ibadetin de samimi, hesapsız, gösterişisiz olmasının önemi anlaşılıyor.

Müslümanların başkasının hakkını yememeyi çok hayır yapmaya tercih etmeleri gerekir. Çok tüccar görüyoruz ki hayırda yarışıyorlar ama yanındaki işçinin hakkını alın teri kurumadan teslim etmiyorlar. Öncelikli olan onun hakkını teslim etmektir. Rahmetli Seyyid Kutub: “İman tıpkı kalp gibidir. Kalp nasıl yumulup açıldığında vücudun her azasına kan gönderiyorsa Müslümanın da her hareketine sirayet eder. Bir bölgeye kan gitmezse orası felç olur.” işte Seyyid Kutub’un söylediği gibi iman bizim hayatımızı her anlamda kuşatmalıdır. İşçiye hakkını vermeyi hayır yapmaktan daha öncelikli tutmalıyız. Çünkü Allah’a hesap verme bilinci ile hareket eden insan bunu ihmal edemez”

Program ikramlar ve özel sohbet ile son buldu. İrfan Sohbetleri seri program halinde yapılacak ve duyurulacaktır.

İRFAN SOHBETLERİ “MURAKABE” İLE BAŞLIYOR

19 Kasım 2019 Salı Saat 20.00’da Eğitim Komisyonumuzun programı çerçevesinde İnsan ve Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu Üyesi, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Teşkilatlanma Komisyon Başkanı Muhammed Fesih Kaya’nın Sunumu ile “MURAKABE” Konusunu işleyeceğiz.

Kulun sürekli Allah’ın gözetiminde olduğu bilinciyle yaşaması anlamına gelen Murakabe Kavramı İslam Düşünce geleneğinin önemli kavramlarından birisidir.

Kendine has üslubu ve anlatımıyla bizlere hitap edecek olan Muhammed Fesih Kaya ağabeyimizi dinlemek üzere ilgili herkesi İMH Gebze Konferans salonuna bekliyoruz.

Kamil Ergenç: , “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak”

İMH Gebze’de İslam Düşüncesi derslerine devam eden Yazar Kamil Ergenç, “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak” başlıklı sunum gerçekleştirdi.

Epistemik şiddet, Post-Kolonyalist dönemde de devam ediyor

-Gerçek bir siyasal mücadele “epistemolojik bağımsızlık” odaklı olmalı

-İslam’a mensup olanların kendilerini muhafazakar olarak tanımlamaları, çok ciddi bir zihinsel savrulma biçimi olarak belirginlik kazanıyor.

-Post-Kolonyal dilin “epistemik şiddetiyle” mücadele etmek için yerli ve milli argümanlar oldukça yetersiz kalmaktadır. Küreselleşmenin kemale erdiği bir vasatta yürütülecek mücadelenin dili de küresel olmak zorundadır.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze’de İslam Düşüncesi dersleri kapsamında başlatılan Geleceğin Felsefesi üst başlıklı aylık ders programı devam ediyor. Eğitimci-Araştırmacı-Yazar Kamil Ergenç tarafından her ay periyodik olarak gerçekleştirilen derslerin Kasım ayı gündeminde “Post-Kolonyal Dilin Bariyerlerini Yıkmak” başlığı teşrih masasına yatırıldı.

Yazar Kamil Ergenç yaklaşık iki saat süren ve büyük ilgiyle takip edilen sunumunda özetle şu görüşlere yer verdi:

POST KOLONYAL DİLİN BARİYERLERİNİ YIKMAK

Post-Kolonyalizm, Batı dışı toplumların yaklaşık iki asırdır maruz kaldıkları “epistemik şiddetin”  bazı kozmetik değişikliklerle devam ettiği tezi üzerinden öne çıkan bir kavramsallaştırma. Edward Said, Gayatri Spivak, Ranajit Guha, Arif Dirlik, Frantz Fanon, Dipesh Chakrabarty gibi entelektüellerin öncülüğünde dünya akademik havzasının gündemine girmiş.

Gramsci’nin “madun”(sesi duyulmayanlar, paradigma savaşını kaybedenler, ötekiler) kavramsallaştırmasından ilham alarak oluşan “post-kolonyal okul” özellikle Hindistan merkezli çalışmalar yapıyor. Doğrudan kolonyalizmin(sömürgeciliğin) cari olduğu dönemlerde Avrupa merkezci(Eurocantric) insan, evren, tanrı, zaman, mekan, devlet ve tarih tasavvurunun nasıl tahkim edildiğini inceliyor ve bağımsızlığını kazandığı söylenen ulusların bu tesirden kurtulup kurtulmadığını sorunsallaştırıyor. Ders süresince bizim de cevabını aradığımız soru şuydu; Doğrudan kolonyalizmin sona ermesi Batı dışı toplumların (Asya, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika)maruz kaldıkları “epistemik şiddetin” sona erdiği anlamına gelir mi? Ve en önemlisi de, Türkiye bu sürecin neresinde yer alıyor? Çünkü Türkiye, doğrudan sömürgeleşmeye maruz kalmamasına rağmen, 19.yüzyılın başından itibaren gönüllü olarak kolonyalist bilgiye dayalı tasavvur biçimlerini, aydınları/entelektüelleri/bürokratları aracılığıyla ithal etti. Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı dışı toplumların halen kolonyalist dilin tesirlerine maruz kaldığını ve hatta özellikle aydınlar/entelektüeller nezdinde bu dilin kanıksandığını söylemek abartı olmaz. Şayet bu dille esaslı bir hesaplaşma yapılmazsa, gelecek adına umutlu olmanın oldukça romantik bir tavır olacağı söylenebilir. 

Türkiye özelinde Post-Kolonyal dilin ne tür bariyerler inşa ettiğiyle ilgili tespitlerimizi şöyle sıralayabiliriz:

İSLAM’A MENSUP OLANLARIN KENDİLERİNİ MUHAFAZAKAR OLARAK TANIMLAMASI

a)Bilgi sistemi olarak aydınlanma felsefesinin çizdiği çerçeveye (özellikle sosyal ve siyasal bilimler alanında) sadakatle bağlı bir akademik havzaya sahibiz. Aydınlanma felsefesi bilgiyi seküler, rasyonel, bilimsel bir bağlama hasrederek bu bağlam dışındaki her tür bilgiyi ya yok sayıyor ya da tarihsel bir bağlama hapsediyor ve “araçsal aklı” yüceltiyor. Böylece Müslümanlar açısından mutlak hakikati temsil eden “vahiy bilgisi” ve vahyin mücessem hali olan nübüvvete ait bilgi irrasyonel olmakla itham edilerek “tarih dışı”laştırlıyor. Dolayısıyla vahiy, hayata müdahil ol/a/mayan ve sadece bireysel vicdana hapsedilmiş bir “manevi tatmin vasıtası” olarak kabul ediliyor. Benzer durum Müslüman olmayan geleneksel toplumlar için de geçerli. Örneğin Çin’in Konfiçyus geleneği ile Hindistan’ın Budist geleneği, Latin Amerika ve Afrika’daki yerel kültürlerin ilham aldığı değer sistemleri de modern bilgi sisteminde “irrasyonel” bağlama mahkum ediliyor. Geleneksel bilgi biçimlerinin ilkel/arkaik/primitif olduğuna dair kolonyalist söylem “uygarlık misyonu” klişesinin meşruiyet kazanmasına hizmet ediyor. Bu klişe Batı dışı toplumların ancak Batı yardımıyla medenileşeceğini iddia ediyor ve “insan hakları” “demokrasi” gibi soyut putlar aracılığıyla müdahalenin haklılığını tescillemeye çalışıyor.

b) Vahyin irrasyonel olduğu ve bu nedenle hayata ilişkin belirleyici ve tayin edici bir tutum takınamayacağı ön kabulü, kendisini Müslüman olarak tanımlayanların, Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olan “muhafazakarlığa” ikna olmasına sebep oluyor. Böylece İslam ve muhafazakarlık birbirinin yerine kullanılabilen kavramlar olarak belirginlik kazanıyor. İslam’a mensup olanların kendilerini muhafazakar olarak tanımlamaları, çok ciddi bir zihinsel savrulma biçimi olarak belirginlik kazanıyor.

GERÇEK BİR SİYASAL MÜCADELE

c) Siyasal dil olarak demokrasiye “mahkum” olmak post-kolonyal dilin en önemli bariyerlerinden birini oluşturuyor. Demokrasi, ikinci dünya savaşı sonrasında Atlantiğin iki yakasını Sovyet yayılmacılığından koruyup, kapitalizmin “tek geçerli” iktisadi düzen olarak tebarüz etmesini temin ederken; Asya, Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika’da “pazarın çıkarlarını” tahkim eden adımlar atılmasına olanak sağlamıştır. Demokrasi aracılığıyla Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeler işgal ve talan edildi; Türkiye, İran, Mısır, Brezilya, Bolivya, Şili, Arjantin, Venezuella gibi ülkeler istikrarsızlaştırıldı; Afrika kıtasının tamamı (özellikle de Mali, Gine, Burkine Faso, Tunus, Cezayir gibi ülkeler) kadavralaştırıldı. Bu nedenle demokrasinin oldukça işlevsel olduğu söylenebilir. 21.yüzyıla girerken demokrasi, küreselleşmenin de yardımıyla, “şirketokrasiye” evirildi ve ulus devletlerin korunaklı surlarında onarılması güç gedikler açtı. Demokratik siyasetin vazgeçilmezleri olan siyasi partiler oldukça elitist iç hiyerarşik yapıları nedeniyle siyasal bilincin kamusallaşmasına engel oldu ve olmaya da devam ediyor. Yukarıdan aşağıya belirleme esasına dayalı iç hiyerarşik yapıları nedeniyle siyasi partiler “gerçek soru ve sorunların” gözden ırak tutulmasına hizmet ediyor ve kolonyalist bilginin tesirini perdeliyor. Gerçek bir siyasal mücadelenin “epistemolojik bağımsızlık” odaklı olması gerektiği tezini savunmak gibi esaslı bir sorumluluğumuz var.

TAŞRADAKİLER MERKEZE ADIM ATMAK İÇİN SÜREKLİ TAVİZ VERİYOR

d) Post-kolonyal dilin bariyerlerinden biri de üniter devlet yapısıdır. Merkezi bir hükümet ve bu hükümetin belirlediği çerçeve doğrultusunda işlerlik kazanan yönetim mekanizması, taşranın siyasal bilinç düzeyinin olgunlaşmasına engel olmaktadır. Merkezi hükümet/ler teknokrat ağırlıklı yapıları ve taşradan devşirdikleri “mukallit burjuva” aracılığıyla kolonyal dilin tahakkümünü tahkim edecek bir perspektifin yerleşmesi için çaba göstermektedirler. Taşradakiler, merkeze adım atmak için sürekli olarak kendi değer yargılarından taviz vermek ve temsil etmeyi vaat etiği halkın gerçek sorunlarını ötelemek gibi oldukça sığ bir siyasetin mahkumu olmaktadır. Oysa ki taşrada olgunlaşan siyasal bilinç bütün bir ülkenin sahih siyasal tavır alışında etkili olabilir.

NATO TÜRKİYE’DE SİYASİ, İKTİSADİ VE AKADEMİK HAYATTA DA ETKİN

e) Post-Kolonyal dilin en büyük bariyerlerinden biri de NATO-İMF-WHO-Dünya Bankası gibi örgütlerdir. Bu örgütler içinde özellikle NATO, kolonyalizmin mücessem halini temsil etmektedir. Türkiye yaklaşık yetmiş yıldır NATO üyesidir. Bu örgüt sadece askeri amaçlar doğrultusunda hizmet(!) ediyor gibi görünmesine rağmen siyasi, iktisadi ve akademik alanlarda da söz sahibi olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 27 Mayıs darbesinden 15 Temmuz’a varıncaya kadar tüm darbe ve muhtıralar bu örgütün sevk, idare ve lojistik desteği sayesinde mümkün olmuştur. Ancak ne hazindir ki, Türkiye bu örgütü gereği gibi tartışamamaktadır. Çünkü ulus-devletin uzman kadroları, yazılı ve görsel medya unsurları aracılığıyla, reel-politik argümanlar eşliğinde, kamuoyunu Türkiye-NATO ilişkisinin zaruri olduğuna ikna etmiş durumdadır. Aynı uzmanlar, Türkiye’nin Rusya ile de pragmatik ilişkiler geliştirmesi gerektiği tezini işlemektedirler. Böylece yaklaşık iki asırdır devam eden doğu ve batı emperyalizmi arasındaki gerilimi “lehimize kullanma” taktiği devam etmekte ve bu taktik ülke olarak hepimizi oldukça pragmatik ve oportünist bir tavrın ve tarzın mümessili olmaya teşne kılmaktadır.

EPİSTEMİK ŞİDDETLE MÜCADELEDE YERLİ VE MİLLİ ARGÜMANLARIN YETERSİZLİĞİ

f) Ulus-devlet paradigması, her ne kadar emperyal yayılmacılığın karşısında mukavemet gösteriyormuş gibi görünse de, esas itibariyle kolonyalist bilgi temelinde kurulduğu için sorunludur. Bu paradigma homojen bir toplum yaratma amacıyla hareket eder ve tek boyutlu/tek ufuklu/tek kültürlü/tek etnisiteli bir toplumsal çerçeveyi dayatır. Bu nedenle teşrih masasına yatırılması gerekmektedir. Bu bağlamda son yıllarda öne çıkan “yerlilik ve millilik” klişelerinin ulus-devlet aklının ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var. Post-Kolonyal dilin “epistemik şiddetiyle” mücadele etmek için yerli ve milli argümanlar oldukça yetersiz kalmaktadır. Küreselleşmenin kemale erdiği bir vasatta yürütülecek mücadelenin dili de küresel olmak zorundadır.

KOLONYALİSTLERİN DESTEKLEDİĞİ DİN DİLİ

g) İşraki gelenek tarafından temsil edilen din dilinin post-kolonyal sürece oldukça önemli katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Bu gelenek dini sadece sezgi, ilham ve rüya odaklı bir bağlama hapsediyor ve bilgiyi de içsel/batıni/ezoterik usulle elde edeceğine inanıyor. Akli çabayı tahfif ediyor ve muhatabını edilgenleştiriyor. İslam’ın “özne” olmaya çağırdığı şahsiyeti, tarihin ve zamanın dışında yaşayan fosillere çeviriyor. Tek adamın her şeyi bildiğini zannediyor ve yorumu ve eleştiriyi tehlikeli görüyor. Merkezde yer alan bu tek adamlar, her türlü çirkefliği ve işbirliğini yapabiliyor ve bu yaptıklarını da din dilini kullanarak meşrulaştırıyor. Kolonyalistler bu din dilini oldukça önemli görüyor ve emellerine ulaşmak amacıyla destekliyor. Mısır, Hindistan, Pakistan, Türkiye, Çeçenistan ve Malezya’da yaşananlar bu bağlama denk düşüyor. Sömürgeciler, karşılarında din diliyle efsunlanmış/büyülenmiş/narkozlanmış kitleler gördüğünde emellerine daha kolay ulaşabiliyor.

POST-KOLONYALİZMİN EKONOMİ VE DOĞADAKİ ETKİLERİ

h) Neo-liberal iktisadi düzen ve bu düzene ait kavramsal çerçeve de post-kolonyal dönemin bariyerleri olarak okunabilir. Serbest piyasa, büyüme, ilerleme, gelişme, özelleştirme gibi olgular tamamen kolonyalist bilginin ve perspektifin batı dışı toplumlarda cari kılınması amacıyla işlev görüyor. Özelleştirme aracılığıyla ülkelerin kamuya ait tüm değerleri çokuluslu şirketlerin himayesine terk ediliyor. Serbest piyasa aracılığıyla tröstler ve karteller kayırılırken, esnaflık ortadan kaldırılıyor. Büyüme ve ilerleme adı altında tabiata/doğaya tasallut ediliyor, ekolojik denge bozuluyor ve biyolojik çeşitlilik yok ediliyor. Sömürgeciliğin yaldızlanmış hali olan Turizm aracılığıyla ülkemizin tabi güzellikleri “beyaz adam”ın eğlenmesi ve dinlenmesi amacıyla tahrip ediliyor.

SEKÜLER BİLGİNİN REHBERLİĞİNDE YOL ALAN TÜRKİYE’Yİ NELER BEKLİYOR

I) Kutsal olanla irtibatı koparılmış(seküler) bilginin rehberliğinde yol almak, bütün bir insanlık ailesini tehdit ediyor. Sekülerizm, Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıktığı için kendi tarih/zaman bağlamında bir anlam ifade ediyor olabilir. Ancak tevhidi dünya görüşünü ve hayat tarzını beyan eden İslam nokta-i nazarından sekülerliğin meşruiyet kazanması mümkün değildir. Bu bağlamda Türkiye’de iktisadi, içtimai, siyasi, hukuki, ahlaki, edebi, felsefi, akademik vs. alanlarda seküler bilgi temelinde gerçekleşen “duruş”un oldukça sorunlu (hem ”travmatik” hem de “şizofrenik”) bir sonuç ortaya çıkardığını; şayet seküler bilgiye dayalı perspektiften teberri edilmediği taktirde, halihazırda cari olan kimlik bunalımının katlanarak artacağı ve uzak olmayan bir gelecekte Türkiye’nin bütünüyle kolonyalist dil tarafından massedileceği söylenebilir.

GENÇ HAREKET GEBZE “YENİDEN BİSMİLLAH” DEDİ

 
2019 – 2021 dönemi Genç Hareket Gebze Başlanlığını Hamza Taha Baba Mustafa Ercivan’dan devraldı. 1 Kasım 2019 Saat 19.30’da Gebze Gençlik Merkezinde Gerçekleşen programa Genç Hareket Genişletilmiş İstişare Kurulu ve gençler katıldı. 
 
Mustafa Ercivan ise İMH Gebze Teşkilat başlanlığı görevini devraldı. Teşkilat Başkanımız Mustafa Ercivan “Bu bir bayrak yarışıdır. Genç Hareket Gebze’yi kendimden daha genç bir kardeşime devretmekten dolayı çok mutluyum. Yetiştirdiğimiz insanların vazife üstlenmesi kadar bizi duygulandıran başka bir şey olamaz. Hamza Kardeşime görevinde başarılar diliyorum.” dedi.
 
Hamza Taha Baba “Genç Hareket Gebze’nin başkanlığını üstlenmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunun farkındayım. Görev bana tevdi edildiğinden beri zihnim bu işle meşgul, her şeyden önce Allah’a hesap verme sorumluluğumuz olduğunun farkındayız. Rüyalarımızda bile bu sorumluluğun ağırlığını hissediyoruz.” dedi.
 
 
Genç Hareket Gebze Başkanı Baba’nın gençlere nasihat ettiği programda çiğ köfte ikramı yapıldı. Asır Suresinin kısa bir tefsiri ile sözlerine başlayan Hamza Taha Baba zamana yemin edilmesinin ardında bizim peygamberlere dayanan fikirsel kökenlerimiz olduğunu vurguladı. Baba; “Köksüz ve geçmişi olmayan bir davayı değil kökleri Hz. Ademe dayanan, peygamberlerin mihenk taşı olduğu bir davanın fertleriyiz. Sorumluluklarımız da bu davanın büyüklüğü kadardır. Amacımız çağın sahabelerini yetiştirmektir. Ancak her zamanda olduğu gibi bu zamanda da çeşitli zorluklar bulunmaktadır. Genç kardeşlerimiz çok fazla dış uyarıcıya maruz kalıyorlar. İletşim araçlarının yagınlaşması, küreselleşen dünyamızda gençlerin cinsellik, lüks tüketim ve diğer imtihanlarla imtihan edilmesi ne kadar zor bir imtihandan geçtiğimizin göstergesidir. Hz. Bilal’in göğsüne konulan kaya gibi bir imtihanı vardı artık bunun yerini genç kardeşimizin avuçlarına konulan cep telefonları aldı. Ancak biz bu şartlarda nasıl Takvalı olabiliriz? Çevemizdeki insanları nasıl takva ekseninde bir dönüşüme icbar edebiliriz diye düşünmek zorundayız.” dedi. 

ÖĞRENCİLER YARARINA KAHVALTI

İnsan ve Medeniyat Hareketi Gebze olarak öğrenciler yararın bir kahvaltı programı tertip ettik. 27 Ekim 2019  Pazar Günü Kuştepe Sosyal Tesislerinde gerçekleşecek kahvaltımız için alacağınız davetiyleler bilet yerine geçmektedir. Dilerseniz davetiyeyi hareket merkezimizden alabilir dilerseniz de kahvaltı mekanına gelerek  bu hayır çalışmamıza katkıda bulunabilirsiniz.