Salı , 19 Haziran 2018
Anasayfa / Yazarlar

Yazarlar

YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

Dünya Kadınlar Günü Programı’nda, Nureddin Yıldız’ın şahsında yaptığı konuşmasında, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” ifadeleri  gündemi belirlerken, bir gün sonraki konuşmasında da, bu ifadelerin dinin aslına yönelik olmadığını vurgulamak için “Dinde reform aramak haddimiz değil” diyerek sözlerine netlik kazandırdı.

İlim meclislerinde ehil kişilerce tartışılacak böylesine hassas bir konuyu, medyanın algı operasyonları gölgesinde, siyasi miting konuşmalarında vuzuha kavuşturmaya çalışmak(!), ilmin adabına yakışmadığı gibi birçok yanlış anlaşılmalara ve gereksiz tartışmalara sebep olabilecek mahiyettedir. “Dinde Yenilenme” çerçevesinde görsel ve yazılı medyada yapılan tartışmalar birçok açıdan dikkat çekicidir. Bu vesileyle bazı hususların altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

 

Medyanın Tetikçilik Rolü

Son zamanlarda Doğan gurubunun başını çektiği “bir kısım medya”, 28 Şubat günlerinden tanıdık olduğumuz yayınlar yapmaya başladılar. Hiyerarşide dördüncü kuvvet olarak konumlanan medya tekrar, eskiden olduğu gibi, ilk sıralara terfi etmiş gözüküyor. Heidegger’in “kamera, izleyiciye doğrultulmuş bir silah gibidir” tespitini haklı çıkarırcasına, haber bültenleri, yargısız infaz salonlarını anımsatırken spikerler de savcı ve hâkimlerin rolüne soyunmuştur. Taktikleri her zamanki gibi; önce kurbanı seç sonra kamerayı hedefe doğrult, patlasın flaşlar, manşetler, ardından linç kampanyaları… Akşam haberlerde suçlu ilan edilip de ertesi gün, durumdan vazife çıkartılıp, hakkında kovuşturma başlatılmayan, Kadir Mısıroğlu meselesinden başka, bir örnek hatırlıyor musunuz?

Bu reyting vampirlerini bazen ömrünü bila bedel İslam’a ve ilmi çalışmalara adamış Nureddin Yıldız Hocayı sapık ilan ederken, bazen İhsan Şenocak, Faruk Beşer, Mustafa Armağan gibi ilim adamlarına itibar suikastı düzenlerken, bazen sanal âlemdeki bir cümlesinden dolayı Konya’da bir öğretmeni görevinden ihraç ederken, bazen de Tokat’ta Mustafa Sabri Efendi’nin ismini okul tabelasından sökerken görürsünüz.

Medya “vazifesini” yapıyor, anlıyorum da siyasi iktidarı ve onun bürokratlarını anlamakta zorlanıyorum. İktidar üzerinde medyanın bu kadar muktedir olmasını geride bıraktığımızı sanıyordum. Yaşanan son olaylar bize yanıldığımızı gösterdi.

AK Parti hükümeti, medya karşısında niçin bu kadar tedirgin ve ürkek davranıyor? Yoksa siyasetçiler, riskli gördükleri seçimlerde, “farklı” kesimlerden gelecek oyların mı hesabını yapıyor? Bürokratlar, ne pahasına olursa olsun, bir üst makama ya da en azından mevcut konumlarını muhafaza etmeyi düşünerek mi medyanın isteklerini emir telakki ediyor? Ya da bütün bunlar, daha da büyük bir projenin ayak sesleri mi? Toplumda İslami kimliğiyle tebarüz etmiş şahsiyetlerin, yıllar önce yaptıkları konuşmaları, bütünlüğünden koparıp kes, kopyala, servis et yöntemiyle çarpıtarak yayınlayan, 28 Şubat günlerindeki gibi yeni Müslüm Gündüzler bulup haber(!) programlarında algı oluşturmaya çalışan “bir kısım” medya, kaybettiği işini(!) tekrar mı aldı?

Tecrübelerimiz bize gösteriyor ki medyanın ipiyle kuyuya inilmez. Yakın tarihimiz kılavuzu medya olanın hazin akıbetlerini gösteren örneklerle doludur. Tarihi tecrübelerden ders alınmazsa hatalar tekrar edilir, aynı delikten yılanlar bizi sokmaya devam eder. Bize oy vermeyenleri kazanalım derken dostlarınızı kaybedebilirsiniz. 8 Mart’ta İstiklal Caddesinde yürüyüş yapanların bütün taleplerini yerine getirseniz de onlardan size bir tek oy çıkmaz. Haber yorumcularının, köşe yazarlarının takdirini kazansanız da onlardan size dost olmaz. Azgın azınlığın rızasını kazanmak için değil Hakk’ın ve halkın rızasını düşünerek hareket etmeli.  Kamu vicdanının sabrını test etmemeli ve Müslüman halkın değerlerini, hassasiyetlerini daha fazla zorlamamalı. Toplum, okyanusa benzer. Kendisine atılan yabancı maddeleri önce kabul etmiş gibi gözükür ama zamanla onları bünyesinden dışarı atar. Bu gerçeği en iyi bilenlerden olan Ziya Paşa, yıllar önce uyarısını yapmıştır:

“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazâbından
Zîrâ yumuşak huylu atın, çiftesi pektir”

Resmi Din

“Bizim ilahiyatçılarımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız, meydanı ‘FETÖ’ gibi alçaklara bıraktılar, toplum bu hâle geldi” diyen Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan ve kimi bakanlarda din konusunda tek yetkili olarak diyanet ve resmi kurumları gösterdi.

FETÖ olayından sonra tüm sivil hareketlere, cemaatlere yönelik algı operasyonu başlatılmıştı. Bunların da yarın FETÖ gibi olabileceği ihtimaliyle, tüm sivil yapılara karşı, ciddi bir şüphe ortamı oluşturuldu. Devlet memurlarının anlattığı dinin en sahih din olduğu ve en iyi cemaatin de cami cemaati olduğu beyinlere zerk edildi.

Resmi din, tek referans kaynağı gösterilip, dini hayat diyanetin ve ilahiyatçıların tekeline bırakılırsa bu, Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfına, papalık sistemine yol açar. Allah’ın dini olan İslam’ın, devletin dini olması, adı İslam da olsa, Aziz Kitabımızda tavsif edilen “ed-din” olan İslam olmayacaktır. Zira dini yalnız Allah’a has kılmak tevhidi bir zorunluluktur.

Gerçi, ülkemizdeki cemaat ve tarikat yapılanmalarının, kendilerini ciddi bir özeleştiriye tabi tutmaları, bid’at ve hurafelerden arınarak,  Kur’an ve sahih sünnete göre kendilerini “yenileme” ve çağın gerçeklerini görerek “ibnu-l vakt” olma ihtiyaçları inkâr edilemez. Tahrif, tahrip ve hurafelere karşı çağın dilini yakalamada (ihya) ve kendini yenilemede( tecdid)  yeterli olduğumuz söylenemez. Doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alarak, asrın idrakine İslam‘ı söyletme de sorun yaşıyoruz. Bu durum Neo- Haricilik ve Neo- Haşhaşilik gibi anlayışların yayılmasına ve ümmetin çocuklarını zehirlemesine zemin hazırlıyor.

Lakin pireye kızarken yorganı yakmamalı. FETÖ’den ağzı yanan devlet, bütün cemaatleri, sivil oluşumları, devletin bir kurumuna dönüştürürse bu durum, telafisi çok zor, vahim hatalara sebep olur. Devletin dine müdahil olması, yönlendirmesi, payanda gibi kullanması, dini belirleyici/özne olmaktan çıkartıp belirlenen/nesne haline getirerek iktidarı meşrulaştırma aracı haline getirmesi düşünülemez. Bu, dinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü, halk nezdindeki itibarını ve güvenirliliğini kaybettirir. Neticede onu Allah’ın değil devletin dini yapar ki bu din İslam olamaz. Her devirde siyasetçiler iktidarlarını ayakta tutmak için halkın itibarını kazanmış âlimlerin desteğini almaya çalışmışlardır. Muttaki âlimler bunu bildiklerinden, ölümleri pahasına, onların çıkarlarına alet olmamaya çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife, Halife Mansur’un  baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu nedenle zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik  dindar bir halife olan  Harun Reşit’ten uzak durmuş, onun “ Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma hadis öğret” teklifine karşı, “ Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle  birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.

Peygamberlerin varisleri olan ulema, umeranın kapısında dolaşmaya başlar, onların iki dudakları arasından çıkacak talimatlara bakarsa, ilmin ve âlimin izzeti ayaklar altına alınmış demektir. Cumhurbaşkanının “güncelleme” konuşmasından hemen sonra, o akşam, TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçılar, ertesi gün aynı meyanda bildiri yayınlayan diyanet, kimin emrinde olduklarını göstermediler mi? Aynı ilahiyat ve diyanet camiasının 28 Şubat günlerindeki farklı fetvaları hala hafızalardaki tazeliğini koruyorken, resmi dini söyleme şüpheyle bakmakta haklı değil miyiz? İktidarlar geçici, din kıyamete kadar bakidir. Yapacağı içtihatları, vereceği fetvaları mevcut siyasi iktidara göre veren, siyasetçilerin ve devletin hikmetine sual edemeyen diyanet mi FETÖ’den boşalan yeri dolduracak?

Gençlik deizm, ateizm, nihilizm gibi sapkın inançlara sürüklenirken toplum temel değerlerinden hızla uzaklaşırken sadece İHL, Kur’an Kursu, cami, ilahiyat ve buralarda çalışacak personel sayısını artırmak suretiyle dindar nesil projesi gerçekleşemez. Suni, yapay, hormonlu bir dindarlık fotoğrafı veren keyfiyetsiz kemiyetler bizi aldatmamalı. Devlet eliyle yapılan irşad faaliyetlerini önemsemekle birlikte sivil hareketlerin özel ve mühim bir yerinin olduğunu unutmayalım. Devlete mesafeli, halka yakın, yalnız Rıza-i İlahi gözeten tevhidi hareketler, toplumun ıslah ve inşasında etkili olacaktır Allah’ın izniyle.

 

 

Kemalizmin Kolonyalist Söylemiyle Yüzleşmek

Kemalist paradigmanın ,muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak kodlanmaya başladığı bir vasatta,aziz İslam’ın ilke,prensip,umde ve şiarlarına iman eden aydın/entelektüel sorumluluğunu haiz herkesin yapması gereken en önemli şey,bir yandan Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını,tavrını ve tarzını teşrih masasına yatırırken diğer yandan bu aklın/tavrın ve tarzın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa zımni olarak kolonyalist perspektifle örtüşen yanlarını deşifre etmektir.Bunu yaparken de ,kanaatimce, işe eğitimden başlamak gerekir.Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma referansıyla hareket eden bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, en öncelikli müdahale sahasıdır.Bu müdahale yersiz de değildir hiç şüphesiz.Ulus-devletin doğası böyle bir müdahaleyi kaçınılmaz kılar.İçine girilmesi izne bağlı,sınırlı ve seküler mekan olması münasebetiyle ulus-devlet, mutlak egemenlik ve denetim ilkesi gereğince muhatabını kendisine ram eder.Eğitim de bu ram etme sürecinin en önemli enstrümanıdır.

Tarihte mutlak bir kopuştan söz etmek mümkün değil. Kimi dönemlerde yaşanan hayati değişiklikler, öncesinde meydana gelen bir dizi olayların sonucu. İnsanlık, bilgiyi biriktirerek(kümülatif) yol aldığı için tarihin devrim olarak nitelediği kimi hadiseler,kendisinden öncesine çok şey borçlu.Bu borçluluk halinin farkında olan Newton ‘’biz devlerin sırtında yükselen cüceleriz’’ derken, tam da bu bilgi birikiminin önemine işaret eder.Bundan dolayı tarihin hamasi ve romantik bir okumanın konusu olmaktan çıkarılarak eleştirel bir dikkat,üst düzey bir farkındalık bilinci ve bir tarih felsefesi perspektifiyle okunması gerekir.Aksi taktirde gerçek anlamda bir tarih bilincine sahip olmak mümkün değildir.Kendilerine ‘’tarihçilerin kutbu’’ veya ‘’otoritesi’’ denilen kimi isimlerin bile Kemalizmin ne olduğu ve olmadığı hususunda cesaretle konuşmaktan imtina etmeleri,yüzleşme cesaretimizin olmadığını gösterir.Geçmişin övgü ve sövgü malzemesi olmaktan çıkarılarak bugünün dündeki karşılığı olarak düşünülmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kuşkusuz.Üniversal bilginin üretildiği(!) akademik havzalarda bile,Cumhuriyet Türkiye’sinin maruz kaldığı kolonyalist müdahaleye ilişkin putkırıcı bir söylemin geliştirilememiş olması,büyük bir trajedidir.Ülke olarak yaşadığımız kimlik buhranından kurtuluş, kanaatimce, yakın ve uzak geçmişle cesaretle yüzleşmekten geçiyor. Çünkü Kolonyalist dil Avrupa merkezli düşünüşün ve eyleyişin, yani Avrupa değerler sisteminin yeganeliğine ve ulviliğine iman etmiş bir aklın ve zihnin ürünü olarak belirginlik kazanır.Bu dil muhatabını nesneleştirir ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kodlar.’’Tanımadan’’ önce ‘’tanımlama’’ niyetindedir.Böyle yaparak muhatabının ne olduğuna ve ne olmadığına karar verme hakkını eline almış olur.

Marks’ın küçük mülk sahipleri için ‘’onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir’’ sözünde de karşılık bulan kolonyalist dil,kendisi gibi olmayanı kendisi kıvamına getirmek için her türlü müdahaleyi meşru görür.Kemalizmin de yıllarca ‘’halka rağmen halk için’’ olarak formüle edilen tarzında, aslında bu kolonyalist perspektifin tesirlerini görmek mümkündür.Nasıl ki kolonyalist dil muhatabını medenileştirilmesi gerekenler olarak kodlamışsa,Kemalist söylem de Cumhuriyet Türkiye’sinde halk olarak kodladığı kitleleri eğitim aracılığıyla ehlileştirme çabası içerisinde olmuştur.Mürşit olarak kodlanan bilim ve fen, aydınlanma aklının ve zihninin modellenmesine işarettir.Nasıl ki aydınlanma Kant’ın deyimiyle‘’kişinin bilerek düştüğü ergin olmama halinden vazgeçip erginleşme çabası ‘’ ise ve bu durum esasında geleneksel olarak kodlanan dünyanın ve o dünyaya rengini veren değerlerin –ki bu değerlerin en başında din gelir-reddi ise aydınlanma paradigmasını model alan Kemalizm de bu ülkenin ‘’gökten indiği varsayılan sözlerle’’ değil hakiki mürşit olan bilim ve fenle ilerleyeceğine kani olmuştur.Böylece yer yer övünerek söylediğimiz doğrudan kolonyal müdahaleye maruz kalmadığımız sözü bir efsun olmaktan öteye gitmemekte ve aslında kolonyal aklın ve zihnin kodlarına dahilde maruz kaldığımız gerçeğini görmezden gelmeye yardımcı olmaktan başka bir işe yaramamakta…

Yıllardır iktidar aygıtını elinde tutuyor olmasına rağmen, muhafazakar demokrat kimliğin eğitimle ilgili istediği adımları-ki ne istediğini bilip bilmediği ayrı bir konudur-bir türlü atamamış olması, esasında meselenin sadece siyasal iktidarla alakalı olmadığını,bilakis eğitim felsefemizin Osmanlı’nın 19.yüzyılından beri aydınlanma ufkuna teslim olmayı yeğlemiş olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu görmemizi gerektirir.Nasıl olmasın?1699 dan sonra, o güne dek başına gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak dinine/diyanetine yeterince sadakat göster/e/memiş olduğunu düşünen ve bundan dolayı da kendisini murakabe eden ‘’akıl’’,Avrupa karşısında sürekli olarak yaşadığı mağlubiyetlerin sorumluluğunu artık inandığı/yaslandığı hakikat sisteminin bizzat kendisine yüklemeye başlamıştı.Yani,bir vakitler yaslandığı hakikat nizamını yegane gören ve ‘’gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu’’diyen ‘kimlik yerine,Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak doğan modern değerler sisteminin ve bu sistemin belirlediği iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi,felsefi v.b kavramsal çerçevenin ulviliğine iman etmiş yeni bir kimlik türedi.Bu türeme elbette ki bir anda olmadı.Yaklaşık iki asırlık bir sürecin sonunda bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden ‘’aydınlanmış akıl’’ ortaya çıktı.Dolayısıyla Kemalizm her ne kadar Cumhuriyet Türkiye’si bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olarak görülse de,esasında Auguoste Comte ve Charles Darwin hayranı Pozitivist Jön Türk geleneğinin mirasçısıdır.Bu gelenek iyi analiz edilmeden Kemalizmin doğru anlaşılması mümkün değildir.Comt’un,metafizik-teolojik ve pozitivist olarak süreçlendirdiği tarihsel zamanı merkeze alan Jön Türklerin,Fransız İhtilali’nde belirginleşen jakoben tavrı ve tarzı gıpta ile izlemeleri,Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan Kemalist devrimleri anlamak açısından mühimdir.Çünkü Comtçu tarih teorisinde din,ilkel/primitif/arkaik kültürlerin hayal,vehim ve korku saikiyle ürettiği bir olgudur.İnsanlık bu evreleri aşmış ve akli olgunluğa ulaşmıştır.Dolayısıyla dine ihtiyaç kalmamıştır.

Fransız filozofun bu teorisi ikinci meşrutiyetin banisi olan Jön Türkler’in İslamcılarla tartışırken ‘’Allah bilgiyi sarıklılardan alıp feslilere verdi’’ sözlerinde belirginlik kazanır.Nitekim Kemalist devrimlerin yapılış gerekçesi de Comtçu tarih algısında gizlidir.Yeni durumun kanıksanması /içselleştirilmesi için geçmişin ya yok edilmesi ya ötekileştirilmesi ya da modern/post-modern olanın lehine olacak şekilde yeniden yorumlanması gerekiyordu.Ancak sonucu en kesin olan  geçmişin ötekileştirilmesiydi.Esasında bu yöntem geçmişin aynı zamanda yeniden yorumlanması demekti.Her yorum bir nevi yeni bir içerik kazandırma denemesi olduğundan geçmişe dair modern tarihin söylediği her şey, bizim bugünü daha ileri/medeni/uygar görmemizi perçinleme amacına matuftu.Geriye doğru gittikçe insanlığın ilkel/barbar  ve vahşi olduğuna şartlandırıldık.Bu süreç öylesine profesyonelce yürütüldü ki, Doğu/Orient da yaşamaktan başka bir suçu olmayan toplumlar kendilerini Batı/Occident da yaşayanlara göre ‘’geri’’ görmeye başladılar.Tabi bu sonucun alınmasında özellikle antropoloji,sosyoloji ve psikoloji biliminin etkileri oldukça önemliydi.Bu bilimler insanlık ailesinin etnik,mezhebi,folklorik,duygusal,kültürel,filolojik gen haritasını çıkararak kategorize ettiler.Batı da yaşayanlar hem etnik olarak hem de kültür ve medeniyet olarak merkezde konumlandırıldı.Diğer kültür ve etnisiteler ise Batı’ya olan yakınlıkları ve uzaklıkları nispetinde makbul veya gayr-ı makbul olarak tasnif edildi.Bu süreç iyi analiz edildiğinde, doğrudan sömürgeye maruz kalmamakla birlikte, sömürge toplumlarının yaşadığı travmalara benzer şeyler yaşayıp yaşamadığımız hususu da netlik kazanacaktır.Henüz daha bu gelenekle gerçek anlamda yüzleş/ebil/diğimiz söylenemez.Bilakis ilhamını pozitivist üstatlardan alan Kemalist devrimlerin la yüs’el(sorgulanamaz)liğine öylesine şartlandırıldık ki ,sorgulama çabası güden her eylem, ya ihanetle ya da mürtecilikle itham edilmeyi baştan göze almalı…

Müslüman toplumların edilgen ve otorite mahkumu olduklarına dair oryantalist söylemi haklı çıkarırcasına,Cumhuriyet Türkiye’sinde Kemalizm cebri bir modernleştirme çabası içerisinde olmuştur.Halk,kıvama getirilmesi/ehlileştirilmesi gerekendir.Buradaki ‘’kıvam ‘’ve ‘’ehlileştirme’’ esasında dinin belirleyici olduğu bir düşünüş ve eyleyiş tavrının ve tarzının değiştirilmesi amacına matuftur.Muhatabın kıvama gelip gelmediğine veya ehlileşip ehlileşmediğine de yine kendisini merkezde konumlandıran Kemalist akıl karar verecektir.Bu kararı verirken de en büyük yardımcısı hiç şüphesiz ki bilimdir.Üniversal bilginin üretildiği yer olan üniversite Kemalist paradigmanın benimsetilmesi sürecinde oldukça işlevseldir.Filoloji,tarih,coğrafya,felsefe ,sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler ,tıpkı kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeleri sömürülebilir kıvama getirmek için yaptıklarına benzer şekilde ,araçsallaştırılmıştır.Oryantalist aklın öncülük ettiği ‘’uygarlık misyonu’’ klişesi burada da devrededir.’’Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’’ veya ‘’çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak’’ şeklinde formüle edilen adımlar,zımnen dinin geriletilmesi amacı gütmektedir.Dinin ilkel/primitif/arkaik olarak kodlandığı bu süreçte, bilimin tartışılmazlığı ve belirleyiciliği  esastır.Bilgi sadece akıl,deney ve gözlem sonucu elde edilen ve ‘’güç’’ olarak kodlanan gerçekliktir.Bu güç, sadece iktidarda kalmayı sağlamaz aynı zamanda tanımlama,içeriklendirme ve kodlama avantajı sağladığı için sürekli olarak merkezde kalmayı da temin eder.Eğitim sistemi tamamen bu paradigma üzerine kurulur.İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi tüm kavram ve kurumlar aydınlanmacı bir perspektifle yeniden inşa edilir.Kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeler için belirlediği etnik,mezhebi ve kültürel ayrışma temelli stratejisi Kemalist akıl tarafından da aynen uygulanır.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi çalışmalar filoloji ve antropoloji disiplinlerinin desteğiyle yapılır.Türk etnik kimliğinin yüceliğini ispatlama amacıyla yapılan bu çalışmalar, Türk olmayanı daha alt bir kategori olarak kodlar.Böylece Türkçülük, Kemalizmin yaslandığı en önemli istinatgah olarak belirginleşir.

‘’Dil’’de yapılan değişiklikle birlikte yeni bir düşünme biçimi icat edilmeye çalışılır. Kur’an alfabesi yerine tercih edilen Latin alfabesiyle,’’dedesinin mezar taşını bile okuyamayan’’ bir nesil yetiştirilir. Bu değişiklikten murat aslında aydınlanma aklının ve ufkunun daha kolay benimsenmesini sağlamaktır.Dinin şekillendirdiği gelenekle temas kesildiğinde, modern değerler sisteminin daha kolay benimseneceği düşünülmektedir.Kendisi de bir dilci olan ünlü müsteşrik Ernest Renan’ın 1883’te Sorbonne da verdiği bir konferansta söylediği ‘’İslam mani-i terakkidir’’ sözü ,Jön Türkler aracılığıyla Kemalizme ‘’köklü bir değişikliğin gerekliliği’’tezini destekleyen önemli bir argüman olarak miras bırakılır.Bu köklü değişikliğin en önemli göstergesi de hiç şüphesiz dildeki değişimdir.Bu değişikliği İslam’ın zaman tasavvurunu iptal eden takvim değişikliği izler.İlerlemeci/lineer tarih algısının benimsetilmesi ve kapitalist iktisadi sisteme tam entegrasyon amacıyla gerçekleştirilen bu değişiklik adeta bir ihtida sürecini imler.Aziz İslam’ın varoluş mücadelesindeki en hayati süreci/zamanı işaret eden hicret eylemini başlangıç yapan ve bu vesileyle bilinen insanlık tarihine son nübüvvet mührünün Hz.Muhammet(s.a.v) tarafından vurulduğunu ikrar ve tasdik ederek,felahın sadece aziz İslam’a ram olarak gerçekleşeceğine iman eden Müslüman kimlik,takvim değişikliğiyle birlikte Hıristiyan kültürünün mahkumu olmaya itilir.En nihayetinde ,Protestan Hıristiyanlıkta olduğu gibi ,laiklik ilkesi benimsenerek anayasadaki yerini alır.

Bu bağlamda Türkiye’nin Kemalist paradigma aracılığıyla maruz kaldığı ihtida sürecini, Mısır’ın 1798 ve sonrasında yaşadıklarıyla mukayese etmek mümkündür. Napolyon’un Mısır seferi bir çok açıdan dikkat çekicidir.Edward Said’in oryantalizmin kolonyalistlere keşif kolu hizmeti verdiğine dair tespiti, Mısır’ın Napolyon tarafından işgal sürecini gayet iyi özetler.Napolyon’un sadece askerlerle değil bilim adamlarıyla da başlattığı bu sefer, oryantalizmin zafer hanesine yazılan en önemli puanlardan biridir.Tarihçiler,filologlar,antropologlar,sosyologlar,tarih felsefecileri gibi birkaç düzine bilim adamından oluşan ekibiyle Napolyon sadece Mısır’ın kaderini değiştirmekle kalmadı, etkileri bu güne kadar devam eden oryantalist dilin ve söylemin de egemenliğini tesis etti.Denebilir ki bu tarihten sonra Mısır,bugüne gelinceye kadar kolonyalist aklın tesirinden kurtulamadı.Napolyon’un hemen ardından Kavalalı Hanedanlığı aracılığıyla Mısır’ın yaşadığı modernleşme süreci yer yer Osmanlı’yı bile geride bırakacak kadar radikaldi.Avrupa’ya öğrenci gönderme furyasına da öncülük eden Mısır ,modernleşme süreci boyunca kolonyalist aklın inşa edicisi olan aydınlanma perspektifine kendisini tam manasıyla teslim etti.

İçeriden dönüştürme ameliyesinin en güzel örneklerinden biri olan Mısır modernleşmesi Cumhuriyet Türkiye’sini anlamak için önemlidir. Nasıl ki Türkiye, Kemalist akıl tarafından cebri bir modernleşmeye maruz kalmış ve kültürel bir  ihtida süreci yaşamışsa,Mısır da Kemalistlerin/Jön Türklerin öncüsü Kavalalı-Tantavi ikilisi tarafından benzer müdahaleye şahitlik etmiştir.Her iki ülkenin de bir türlü belini doğrultamamasının sebeplerini bu ortak tarihi hafızada aramak gerekir herhalde.Ya da her iki ülkenin de dirilişi bu ortak hafızayla cesaretle yüzleşmekten geçiyor.Vesselam…

NOT:Bu yazı Enderun Özgün Eğitimciler Dergisi’nin Aralık 2017 sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Celladına Kur Yapmak

George Orwell kült romanı 1984 te geleceğin toplumu üzerinde mutlak egemenlik ve kontrol tesis etmek isteyen iradeye ‘’geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar’’cümlesini söyletir. Pekiyi geçmiş nasıl denetim altına alınır? Diyelim ki denetim altına alındı. Bunun geleceği denetim altına almakla ne ilgisi var? Tarih disiplini bizlere, kabaca, geçmişin hikayesini anlatır.Bundan dolayıdır ki iyi bir öğretmendir.Ancak bu anlatış çoğu zaman objektif olmaktan uzaktır.Çünkü anlatıcının dünya görüşü,siyasal pozisyonu,sosyal sınıfı,kültürel aidiyeti gibi hususlar onun tamamen objektif olmasını engeller.Malum, durduğumuz ‘’yer’’le  gördüğümüz ‘’şey’’ arasında yakın bir ilişki vardır.Bu durum, bugünün tarihini yazacak olanlar için de geçerlidir.Enformasyon unsurlarının tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaştığı,bilginin oldukça hızlı yayıldığı bugün bile tarihe tanıklık etmek nerede durduğumuzla alakalıdır.Örneğin bir Amerikalı veya Amerikan değerlerini benimsemiş biri için Irak’ın işgali, o ülke insanlarının  demokrasiyle tanıştırılmaları yani medenileştirilmeleri ve dünya için oldukça tehlikeli olan kitle imha silahlarının çılgın bir adamın elinden alınması amacıyla yapılan oldukça kutsal/değerli bir eylemken,işgale doğrudan ya da dolaylı olarak muhatap Müslüman toplumlar için durum,emperyal karakteri bariz bir ülkenin kimi stratejik ve ideolojik emellerine ulaşmak amacıyla gerçekleştirdiği barbarca bir müdahaledir.Kimilerine göre 12 eylül askeri ihtilali Türkiye’de ki kaos ve anarşiye son vermişken ve yalnızca bu hususiyeti nedeniyle bile taktiri hak ederken,aynı ihtilal kimilerine göre Türkiye’nin küresel kapitalizme ve neo-liberal siyaset tarzına entegre edilmesinin önünü açmıştır.Örnekleri çoğaltmak mümkün…Pekiyi aynı olayın birbirine tamamen zıt  yorumlanmasının önüne nasıl geçilebilir?Ya da bu zıtlığın minimize edilmesi nasıl mümkün olabilir?Kanaatimce bu noktada tarihin değil,  tarih felsefesi disiplininin imkanlarından istifade etmek gerekecek.Çünkü tarih felsefesi,vakanüvistlerin yaptığı gibi olayı sadece zaman-mekan bağlamında kaydetmekle kalmaz aynı zamanda ilgili olayı iktisadi,içtimai,siyasi,hukuki,ilmi/entelektüel,felsefi/bilimsel bir çok zaviyeden incelemeyi yeğler.Böylece daha sahih bir değerlendirme yapma imkanı kazanırız.Ülke olarak yaşadığımız trajedilerden biri de hiç şüphesiz, tarihi oldukça hamasi/duygusal bir okumanın konusu yapmamızdır.Bu duygusallık ,son iki yüz yıldır Batı karşısında sürekli olarak yaşadığımız geri çekilme halinden bağımsız değil.Ancak bir an önce bu duygusal iklimden kendimizi kurtarıp sahih bir tarih perspektifi geliştirmemiz gerekiyor.Aksi halde halihazırda yaşadığımız kimlik buhranının daha da derinleşerek devam etmesi işten bile değil. Çünkü karşımızda ‘’geçmiş’’ olarak nitelenen ve üzerinde operasyon yapılmaya, yani araçsallaştırılmaya, her zaman müsait bir alan var.Bu alan genelde pasif olarak kabul edilir.Tarih felsefesi, bu pasif kabul edilen alan üzerinde-oysa ki ‘’geçmiş’’ en az ‘’şimdi’’ kadar canlı ve dinamiktir-nasıl çalışılması gerektiğinin imkanlarını öğretir.Geçmişin canlı olduğuna kani olmak, zaman algısında aydınlanma sonrası oluşan ideolojik kırılmanın bilinen insanlık tarihinde ki en katastrofik süreci imlediğini ikrar etmek anlamına gelir.Bu ikrar sayesinde tarihin lineer bir çizgide aktığı iddiasını işlevsiz kılmak mümkündür.Yani Orwell’ın deyimiyle geçmişin ve geleceğin denetim altına alınmasını engellemenin yolu aslında zaman algısında meydana gelen köklü değişimi deşifre etmekten geçer.Bu bağlamda,Cumhuriyet Türkiye’sinin karakteristiği, Osmanlı modernleşmesi süreciyle birlikte ele alınmalı ve son günlerde oldukça düzeysiz olarak seyreden yakın tarih tartışmalarının, tarif felsefesi perspektifinden ciddi bir analizi yapılmalıdır.Muhafazakar demokrat kimliğin öncülüğünde gerçekleşen Kemalizme biat tazeleme seramonilerini,en azından,son yüzelli yıllık tarihi sürecin içerisinden anlamaya çalışarak işe başlanabilir.Bunu yaparken Türkiye namıyla maruf ulus-devletin,Kemalist doktrine yaslanarak gerçekleştirdiği ‘’madunlaştırma’’ ameliyesini de es geçmemek gerekecektir.

Romantik ve hamasi tarih anlatısının gerçeklerle yüzleşme cesaretini ortadan kaldıran bir hususiyete sahip olduğu gerçeği inkar edilemez. Bu tür anlatılar, belki geçici tatminler sağlayabilir. Ancak uzun vadede sahih adımlar atmanın önündeki en önemli engeldir. Yüksek düzeyli farkındalık bilincinin oluşmasına engel olduğu gibi eleştirel dikkat yeteneğini de dumura uğratır.Böylece düşünsel sığlık rutinleşir.Bilinç, yüksek düzeyli çözümleme yapma yeteneğini keşfedemediği için muhatap olduğu sığlığın farkına varamaz.Hatta bu sığlığı deruni bir boyut olarak algılayabilir.Nietzche’nin 19.yüzyılın sonuna doğru işaret ettiği ‘’düşünsel çölleşme’’ tam da budur.Verili olanın değişmeyeceğine olan kesin inanç,düşünsel çölleşmenin muhatabında meydana getirdiği travmalardan sadece biridir.Bu travmayı, tekrar ayağa kalkma/dirilme/direnme/özne olma imkanının olmadığı inancı izler.Nihayetinde ana omurga,yani hakikatle temas kurma iradesinin çöküşü,kaçınılmaz hale gelir.Bilinç,kendisine uygulanan  epistemik şiddetin farkında ol(a)madığı için,eskilerin tabiriyle müşevveş zihin hali tezahür eder.Bundan sonrası tam bir kaostur.Fanatizm böyle bir kaosun içerisinde ürer ve muhatabını terminatörleştirir.Özellikle Müslüman toplumların son iki yüzyıllık tarihi incelendiğinde, hamasi ve romantik tarih anlatısının nelere mal olduğu görülebilir.Nitekim Cumhuriyet Türkiye’si de kurulduğu günden bu yana gerçeklerle yüzleşmek yerine hamaset ve romantizm eksenli bir tavrın ve tarzın egemenliğini yeğlemiştir.Kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın övüncüyle efsunlandığımız için ,dahili oryantalist dilin madunlaştırıcı doğasına dair esaslı çözümlemeler yapamadık.Elbette ki ,kolonyal müdahaleye doğrudan maruz kalmamak oldukça önemliydi.Ancak bu durum, Türkiye olarak aslında neye ve niçin maruz kaldığımızın açık edilmesine engel olmamalıydı.Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin ve bilimsel tiranlığın rehberliğinde ülke olarak maruz kaldıklarımızın,doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan toplumlardan farkını fark edecek bir bilinçlilik halinin inşa edilmesi elzemdir.Bu farkındalık bilinci inşa edilmedikçe oryantalist perspektifin dahilde meydana getirdiği trajediyi deşifre edemeyecek ve ‘’madun’’luğun edilgen doğasında kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.Nitekim bugün, bahsini ettiğim bu oryantalist dili ve sebep olduklarını konuşmak yerine,Osmanlı askeri ve siyasi bürokrasisinden,aydınlanma aklına/ufkuna/paradigmasına meftun kimilerinin Cumhuriyete tevarüs eden misyonlarına ilişkin sonu gelmez spekülasyonlar yapıyor ve hatta bu kişi/ler hakkında bir takım efsaneler üreterek, dokunulmazlık zırhı giydirmeye çalışıyoruz.En trajik olanı da, bizzat bu aydınlanmacı kadrolar tarafından madunlaştırılan kitlelerin-ki onlar kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyorlar-adeta cellatlarına kur yaparcasına,maruz kaldıkları epistemik şiddeti ve nesneleştirilmeyi içselleştirdiklerini beyan edercesine bir tavır ve tarz içerisine girmeleridir.Kemalist doktrinin ulviliğine dair son zamanlarda hemen her kesimden serdedilen kanaatler eğer konjonktürel bir tavır alışın neticesi değilse-ki ben konjonktürel olmadığını düşünenlerdenim- ülke olarak ciddi bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

***

Hindistanlı entelektüel Gayatri Spivak’ın Türkçeye ‘’Madun Konuşabilir Mi?’’ adıyla çevrilen eseri,esasında her ne kadar doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan Hint toplumunun zihinsel sömürgeleşme sürecine işaret ediyorsa da,argümanlarının doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalmayan ve fakat Edward Said’in deyimiyle kolonyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalist perspektifin doğu/Müslüman halklar için çizdiği çerçeveye sadık kalarak,yani din ve hurafe tarafından yönlendirilen toplumları rasyonalitenin aydın ufuklarına taşımak amacıyla müdahaleyi meşrulaştırma düşüncesini deşifre ettiği için kayda değerdir.Spivak’ın kolonyal müdahaleye maruz kalmış Hint toplumu için yaptığı çözümleme aslında dolaylı olarak bizim durumumuzu da özetler mahiyettedir.Madun’un konuşamaması ,onun maruz kaldığı zihinsel sömürgeleşmenin sonucudur ve bu sömürgeleşmeyi oluşturan da oryantalist dilin bizatihi kendisidir.Madun ise,kolonyal/oryantalist perspektifin mahkumu olmuş,bu mahkumiyeti içselleştirmiş,toplumsal hareketlilik yapılarına erişimi engellenmiş,nesne kalmayı kabullenmiş,kendi öyküsünü/hikayesini anlatacak dilden mahrum, isyan bilinci örselenmiş ve adeta uysallaştırılmış,muti olmaya rıza göstermiş kişi ve gruplar için kullanılan bir kavram.Doğu’yu geleneğin ve dinin baskısı altında asırlarca özbilinçten yoksun olarak kodlayan oryantalist dil,Doğu toplumlarının kendilerini temsil edemeyeceğini, bu nedenle onların temsil edilmesi gerektiğini sadece Avrupa’ya değil bizzat Doğu’nun kendisine de ikna edici(!) bir biçimde benimsetmiştir.Bu benimsetme öylesine kalıcı tesirler bırakmıştır ki, Cumhuriyet Türkiye’sinin attığı radikal modernleşme adımları oryantalist dilin tanımlama,kodlama,hakim olma,içeriklendirme ve temsil etme hususiyetlerinin tamamını içermektedir.Aydınlanma paradigmasına ram olmuş bir zihnin ürünü olarak  Cumhuriyet devrimleri,kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın verdiği özgüveni folklorikleştirmiştir.

Spivak’ın, kolonyalizmin ‘’tanımadan önce tanımla’’  sinsi taktiğine dikkatlerimizi çekmesi aslında tesirleri bugün oldukça görünür olan bir duruma işaret eder. Tanımlama,esasında madunlaştırmanın ön koşuludur.Nitekim Kemalizmin de Cumhuriyet devrimlerinin kavileştirilmesi sürecinde muhalif unsurları mürteci,bölücü,ayrılıkçı şeklinde tanımlaması ve sonradan atacağı adımları(özellikle seküler bilginin egemen kılınması sürecinde)bu tanımlamalar üzerinden meşrulaştırması oldukça manidardır.Çünkü tanımlama, esas itibariyle, mutlak anlamda bir içerik yüklemesi anlamına gelir.İçeriğin belirlenmesi, belirleyeni özneleştirir.Yani kavramsallaştırma, burada özne-nesne ilişkisini belirleyen anahtar unsurdur.Kemalist paradigmanın, aydınlanma dilini merkeze alarak yaptığı tüm tanımlar, muhatabını madunlaştıran bir hususiyete sahiptir.Şairin ’’Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya’’ deyişinde ki ‘’paryanın’’ yerine ‘’madunu’’ koysak, herhalde kafiyenin dışında değişen bir şey olmaz.Tanımlama/içeriklendirme aynı zamanda müdahale edilebilir hale getirmenin de imkanını sağlar.Öznenin nesne üzerindeki tahakkümü böylece belirginlik kazanır.Bu tahakküm Kemalist paradigma için oldukça önemli bir işlevsellik alanı oluşturmuştur.Klasik kolonyalizmin miadını doldurduğu ve post-kolonyal sürecin başladığı bir vasatta-ki bu vasat aydınlanma aklının ve ufkunun aşılamayacağına dair inancın kavileşmesi sürecini imler- Kemalizm de ,muhafazakar demokrasiyle yakınlaşarak,ya da tam tersi,post-Kemalizm şekline bürünmüştür.

Aslında post-kemalist süreç 1990’lı yıllardan beri yaşanıyordu.İslamcı-Sol-Liberal entelijansiya arasında Kemaizmin elitist,üsttenci,buyurgan ve ulusçu karakterine yönelik olarak gerçekleştirilen eleştirel tazyik oldukça etkili olmuştu.Hatta denebilir ki 2000 li yılların başında muhafazakar demokrat kimliği iktidara taşıyan da 1990 lı yıllarda oluşan birikimdi.Ancak Kemalizm her ne kadar kısmi bir geri çekilme süreci yaşadıysa da,uzun yıllar otoriteyi elinde bulundurmuş olmasından dolayı karşıtını da kendisine benzetmişti.Ancak bu benzetiş ’’taklitler ancak asıllarını yüceltir’’ türünde bir benzetişti. Yani Kemalizm,yeterince asimile olduğu kanaatine vardığı için muhafazakar demokrat kimliği tanımıştır.Şimdilerde ikisi arasında tesis edilmeye çalışılan barış, esasında iki ‘’özne’’nin barışı değil öteden beri muhatabını madunlaştıran iradenin, adeta yeni bir zafer daha kazanmışçasına, büyük bir kibir ve istiğna ile gerçekleşen barıştır.Öyle ki bu süreçte muhafazakar demokrat kimlik, tam da madunluğun karakteristik özelliği olan, istatistik malzemesi olmaktan öteye gidemeyen bir pozisyondadır.Muhafazakar demokrat kimliğin kendisini meşrulaştırmak için sürekli olarak sayıların himmetine sığınmasının arka planında,madunların nitelikle yan yana gelemeyeceği yani nitelik üretemeyeceği oryantalist/aydınlanmacı perspektifinin zımni kabulü vardır.’’Kültürel iktidarı gerçekleştiremedik’’ itirafı/hayıflanmasına bir de bu zaviyeden bakmakta fayda var..

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

NOT:Bu yazı Umran Dergisi’nin Kasım 2017 sayısında ‘’Kemalizme Dönüş Seramonileri’’ başlığıyla yayınlanmıştır.

KUDÜS AYNASINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK

 

 

Kudüs sadece şehirlerden bir şehir değildir. Etrafı surlarla çevrili olsa da etkisi sınırlar ötesidir. Kudüs davası basit bir toprak davası değildir. Kudüs davası, iman davasıdır. Kudüs sadece Arapların ya da Filistinlilerin meselesi değil, tüm inananların meselesidir.

Kudüs semboldür, şiardır, ümmetin aynasıdır, olmak ya da olmamaktır. Hakikattir, hakikatimizdir. Mihenk taşımızdır. Kudüs bizim sınavımızdır. Turnusol kâğıdı gibidir. Bize bizi anlatır. Notumuzu verir.

Kudüs penceresinden bakınca sadece Siyonistlerin zulmünü değil Müslümanların(!) ihanetlerini, riyakârlıklarını, ikiyüzlü politikacılarını, Yahudileşme temayüllerini de görürüz.

Tarih bize göstermiştir ki Kudüs kimin elindeyse dünyaya onlar hâkim olmuştur. Kudüs hüzünlüyse ümmet hüzünlü, O mesrursa ümmet mesrur olmuştur. O tutsaksa hiçbir şehrimiz özgür değildir. Onun penceresinden daha net görünür ümmetin hali pür melali. Kudüs bize acı gerçeklerimizi, acziyetimizi, çaresizliğimizi hatırlatır. Esaret altında olanın sadece Kudüs değil tüm ümmet olduğunu öğretir. Kudüs bize boyumuzun ölçüsünü verir.

 

Suçlu olan İsrail değil biziz.

Kudüs’ü başkent kabul etti diye ABD’ye kızmamız, İsrail’e bağırmamız boşunadır. Onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Büyük Şeytan ABD ve onun gayrı meşru çocuğu İsrail’den başka türlü davranmalarını beklemek başlı başına saflıktır. Fırsat buldukça daha da ileri gideceklerdir. İsrail var olduğu sürece bölgeye huzur gelmeyecektir. “Kontrollü gerginlik” politikasıyla işgali adım adım genişletmek isteyeceklerdir. Bir sonraki hedef “Mescid-i Aksa” olursa şaşmamak gerekir. Nihai hedefi ise “Arz-ı Mev’ud”dur.  Bu kadar olur mu? Bu kadar çılgınca işlere kalkışırlar mı? Bundan şüphesi olanlar, 1947’den günümüze Filistin toprakları ve nüfusundaki değişime bakıp Siyonist işgali adım adım gösteren meşhur haritayı göz önünde bulundursunlar. İsrail’in bugüne kadar yaptıkları bundan sonraki yapacaklarının garantisidir!

İslam tarihi incelendiğinde görülecektir ki Müslümanlara en büyük düşmanlığı Yahudiler yapmıştır. Tarih boyunca nice zulüm yapmış, fesat ve fitne çıkartmış olan Yahudileri, Kur’an-ı Azimüşşan Müslümanların en şedid düşmanları olarak gösterir. (Maide suresi 82) Velhasıl İsrail aynı İsrail. Onlar işini yapıyor. Peki ya biz?

 

İsrail güçlü değil, biz zayıfız.

İslam tarihinin hiçbir döneminde Kudüs bugünkü kadar yalnızlığa itilmemiştir. Sekiz milyonluk ( Arap vatandaşlar dâhil) İsrail, 1,6 milyar Müslümanın mukaddesatına tecavüz ediyorsa şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz. “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik” diyor Cahit Zarifoğlu. Kudüs adım adım işgal ediliyorsa, İslam coğrafyası tarihinin en trajik dönemini yaşıyorsa bunun asıl suçlusu biziz. Hamasi laflar etmekle, “Kahrolsun İsrail” sloganları ile Kudüs kurtulmuyor.

İsrail gücünü nereden alıyor? Paramparça olmuş bir İslam coğrafyası, vehin hastalığına mübtela olmuş bir ümmet ve bu ümmetin kukla idarecileri… İsrail’in istediği gibi at oynatması, bizim gaflet, acziyet, parçalanmışlık ve ihanetimizin sonucudur.

Şayet bugün Kudüs’e sahip çakamazsak hiçbir kutsalımız garantide olamaz. Mezhep-Meşrep, Cemaat-Tarikat, Şii-Sünni, Türk- Kürt, Arap-Acem… kavgaları bizim enerjimizi tüketti. Ümmetin çocukları yorgun düştü.

Birbiriyle uğraşmaktan, düşmanla uğraşmaya zaman bulamayanlar, tüm güçlerini, enerjilerini birbirine karşı kullananlar Kudüs’ü kurtarabilir mi? “Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar” mı Kudüs’e yardım edecek?

Yemen’de, ambargo uygulayarak, milyonlarca çocuğu açlığa, hastalığa mahkum eden Arabistan mı Filistinli çocuklara umut olacak?

Yoksa tam on yıldır dünyanın en büyük açık hapishanesi olan Gazze’nin hayat damarları olan tünelleri kapatan, sınır kapısına kilit vuran Mısır mı Kudüs için harekete geçecek?

Katar söz konusu olunca askeri operasyonlar dâhil anında somut yaptırımlar alan ama Kudüs’ün başkent ilan edildiği bugünlerde İsrail’e “barış ve kardeşlik” ziyaretinde bulunan Bahreyn mi bir şey yapacak?

İsrail’i kardeş, ABD’yi abi olarak gören Arap generaller mi İsrail’e karşı cihad edecek?

Hamas’ı terör örgütü ilan eden, İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını savunan Suud müftüsü(!), “ Bugün Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” diyen sesi güzel, sarığı geniş ve uzun Kâbe imamı gibi çağımızın “Belam’ı Baura”ları mı ümmeti bilinçlendirecek?

 

            Kudüs’ü kuyuya atanlar, İstanbul’da timsah gözyaşı döküyor.

Bu satırları yazarken henüz İİT, İstanbul’da toplanmamıştı. Sanki “Arap Birliği”, İİT gibi BM’den sonra ikinci büyük uluslararası teşkilatlar, Müslümanların gerçek birlikteliğini engellemek için kurulmuşlardır. Bu teşkilatlar, şimdiye kadar İslam dünyasının hiçbir derdine çare olmamıştır. Adı ne olursa olsun, Batılıların etkisinden uzak, bağımsız bir İslam birliğine acil ihtiyaç vardır.

Siyonist İsrail ve emperyalist ABD’yi cesaretlendiren ümmetin paramparça olması ve onlarla işbirliği içinde olan hain yöneticileridir.  “Açık kalpli mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir” der Hz. Ali. Onlar, sözleriyle bizim yanımızda lakin kılıçlarıyla Siyonistlerin yanındadır. Onlar Siyonist işgali sözde “sert bir şekilde” kınarlar(!) ama “yumuşak” bir yaptırımdan /eylemden içtinap ederler. Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, kürenin üzerine ellerini koyarak “sarı saçlı” dostlarına kurban ederler, sonra İstanbul’a gelip “kardeşimizi kurt yedi” diyerek timsah gözyaşı dökerler.

Her şeyden önce İslam dünyasının üzerine musallat olan bu ihanet şebekelerini iyi tanımalı ve onlardan kurtulmanın yollarını aramalıyız. Sözde bağımsız ama özde batılı efendilerine bağımlı olan bu monarşik rejimlerden kurtulmadan ümmet özgürlüğün havasını teneffüs edemeyecektir. Mekke, Bağdat, Şam, Kahire ve İstanbul özgürleşmeden Kudüs’teki işgal bitmez. Kudüs’e giden yol kendi mahallemizi temizlemekten geçer.

 

 

 

İkonoklast(*) Peygamberler Şehri: KUDÜS

(*)İkonoklast: putkırıcı/putkıran.

Tarih çok iyi bir öğretmendir. Sadece bugünü anlamamıza yardım etmekle kalmaz, geçmişle yüzleşmenin imkanlarını da öğretir. Böylece geleceği nasıl inşa edeceğimize dair bir perspektif sunar. Oldukça cömerttir.Ancak her öğretmen gibi öğrettiklerinin pratiğini görmek ister.Bu nedenle iyi bir talebe olmasını bekler muhatabından.Atıl,meraksız,hayretsiz,felsefesiz talebelerden nefret eder.Onlara kendisini açmaz.Onun gerçek muhatapları vakanüvistler de değildir.Malumatfuruşluk taslamak için kendisine müracaat edenleri paylar.Bilakis ‘’ilişkilendirme’’ yeteneğine sahip olanlardan ve yaşadığı zamanın tanığı olmayı şiar edinenlerden hoşlanır.Böylelerine bütün açıklığıyla konuşur.Sanki geçmişi değil şimdiyi konuşuyor zehabına kapılırsınız.Lineercilikten hazzetmez.Olaylar arasında zorunlu ilişki kurma niyetinde olanları zaman zaman uyarır.Olaylara değil olgulara odaklanmaları gerektiğini salık verir.Tikelin değil tümelin,cüz’inin değil küllinin peşinden gitmeyi öğretir.Mutlak determinizmden yana oldukları ve iktisadı, tarihin açıklanmasında haddinden fazla önemsedikleri için Marksistlere mesafelidir.İnsanlığın tarihini teolojik-metafizik-pozitivist olarak kategorize eden Comtçu çizgiyi fazlasıyla materyalist bulur.Modern çağı,zaman algısında meydana getirdiği oldukça ideolojik değişimden dolayı ‘’kriz kültürü’’üretmekle itham eder.İnsanlığın ilkellikten medeniliğe doğru doğrusal bir hareket içinde olduğunu,dolayısıyla bugünün geçmişten iyi ve ileride,geleceğin ise bugünden daha iyi ve daha ileride olacağı düşüncesini ‘’katastrofik’’bulur.Bu tür çıkarsamaların tarihin kutsaldan bağımsız yorumlanması olduğunu düşünür.Talebelerinin bu seküler yaklaşımlarından müştekidir.Bu nedenledir ki, Peygamberleri filozoflardan çok sever.Gerçek inkılapçıların,fildişi kulelerde teorik mülahazalarla vakit öldüren filozoflar değil,hayata dokunan ve ölümüne riskler alan,istizafa uğrayanlara,mağdurlara,madunlara,yalınayaklılara,tutunamayanlara yarenlik eden peygamberler olduğunu söyler lisanınca.’İlerleme’’kavramının modern çağın ‘’putu’’olduğuna dikkat çeker.Bu put sayesinde kolonyalizmin meşruiyet kazandığını,doğanın işkenceye maruz bırakıldığını,toplumların kategorize edildiğini,’’uygarlaştırma misyonu’’ klişesiyle işgal ve sömürülerin normalleştiğini beyan eder.Ancak tüm bunlara rağmen istismar edilmekten bir türlü kurtulamaz…Kimi zaman ideolojik kimi zamansa siyasi/politik gerekçelerle tersyüz edilir,araçsallaştırılır…

Şimdi, tarih denen bu cömert öğretmenden 1492 ve sonrasını öğrenmeye gayret edelim.1492’yi tercih etme sebebimiz, bilinen insanlık tarihinin en kritik kırılmalarından birinin bu tarih ve sonrasında gerçekleşmiş olmasıdır. Yazımızın serlevhası olan Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bir tarih olması, 1492’yi tercih etmemizin mühim sebepleri arasındadır. Elbette ki öncesinden bağımsız değildir bu tarih…1492 ‘ye gelinceye kadar insanlık ailesinin şahit oldukları, bir anlamda, bu tarihten sonrasını hazırlayan koşulların oluşmasında etkili olmuştur. Bunun farkındayız. Amacımız Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bu tarihin temsil ettiği kırılmaya dikkat çekmek.Çünkü bu kırılma, bilinen insanlık tarihinde bir benzeri daha olmayan oldukça derin bir krizin habercisidir aynı zamanda…Bu krize, sonraları Aydınlanma Devrimi denecektir.

Bir kere 1492, Modern Avrupa’ya giden yolun açıldığı oldukça önemli bir eşiktir insanlık tarihi açısından. Bu eşiğin iyi anlaşılması gerekir.Çünkü geleneksel dünyanın sonunu getirecek adımların atılması bu tarihi kırılmanın açtığı çığırın sonucudur.İslam,Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki kadim hesaplaşma, bu tarihten sonra farklı bir boyut kazanır.Putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’de birleşen bu üç büyük dini gelenek,Meryem oğlu İsa(a.s)’nın Yahudi uleması tarafından reddedildiği günden itibaren çekişme içindedir.İnsanlığın son önderi/rehberi Hz.Muhammet(s.a.v)’in, köle/cariye Hacer’in soyundan gelen Araplar arasından seçilmesi ise,amiyane tabirle, bardağı taşıran son damla olur.Çölün yalnız kadını cariye Hacer’in nesli,evin hanımı olan Sare’nin nesli tarafından(İsa’nın da içinde yer aldığı İsrailoğulları) aşağılanır.İlginçtir 1492 bu tarihi husumetin boyut değiştirmesinin de yolunu açacaktır.Roma İmparatorluğu’nun son kalıntısı 1453’te Müslüman ordular tarafından ele geçirildiğinde, Hırıstiyanlık için artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmıştı.1492’yle beraber Hıristiyanlık, kendisini yeni bir mekanda,Avrupa’da,yeniden icat eder.Artık Kudüs ötekidir.Çünkü Doğudur.Beytlahimli İsa(a.s) aniden  Avrupalılaşır…Kavruk benizli ve kara gözlü Meryem, bir anda sarı saçlı ve mavi gözlü olur.Kudüs’ün yerine Vatikan öne çıkar.14.yüzyılda Paris,Bologna,Oxford ve Avignon’da kurulan Oryantalist kürsülerin birikimi ‘’Doğu’’ üzerinde tahakküm kurma amaçlı kullanılmaya başlanır.’’Bilgi’’ geleneksel dünya da işgal ettiği makamdan alaşağı edilir.Kutsalla olan ilişkisi koparılmaya çalışılır ve araçsallaştırılır.Bilgi artık bir tahakküm aracıdır.Hıristiyanlık, Avrupa’da yeniden icat edilir ve Hıristiyanlığa asli vatanını,Kudüs’ü, hatırlatan ne varsa Avrupa’dan kovulur.Endülüs Medeniyetinin imha edildiği ve hem Müslümanların hem de Yahudilerin kıta Avrupa’sından kovulduğu tarihtir 1492…

Müslümanlar için bu tarihi kritik yapan husus ise, Avrupa’nın kendisini yeniden inşa sürecinin Akdeniz’e ve Doğuya(Şark’a) ilişkin emelleridir. Başından beri kendisini bir Batı devleti/İmparatorluğu olarak konumlandıran Osmanlı, bu sürecin acı ve yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Çok değil 1492 den yaklaşık iki asır sonra Avrupa, kendisine aşık olunacak/model alınacak kıvama gelecektir Osmanlı seçkinleri nazarında…Yani Müslümanların tarihin öznesi olma imkanını ellerinden yavaş yavaş çıkarmaya başladığı süreçtir bir yönüyle 1492…Bilinen insanlık tarihi boyunca sürekli olarak mücadelelere/hakim olma arzusuna konu olan Akdeniz Havzası, bu sefer yeni filizlenen Avrupa’nın hedefindedir.Kudüs’e ihanet etmiş olmanın rahatsızlığıyla Hıristiyanlar,Avrupa kıtasında Kudüs’ü hatırlatan Müslümanlar ve Yahudilerden kurtulmanın yolu olarak tehcir ve tahrip stratejisini seçmiştir.Bu tarihten sonradır ki Müslümanlar nesneleşmeye başladılar ve bu nesneleşme süreci Aydınlanma Devrimiyle kemale ererek, tesirleri bugüne kadar devam eden bir sürecin kapısı aralanmış oldu.Yahudiler ise, sığındıkları Osmanlıda,bir yandan zanaatkarlık alanındaki maharetleriyle teveccühe mazhar olurken, diğer yandan Aydınlanmaya giden süreçte kadim düşmanları Hıristiyanlarla entelektüel/bilimsel düzeyde ittifaklar yaparak,uzun vadede Müslümanların canlarını okuyacak sürecin etkili bir bileşeni oldular.Bu Yahudi-Hıristiyan ittifakı, Kudüs’ün bugünkü durumunu anlamak açısından oldukça önemli işaretler taşımaktadır.

Dolayısıyla Kudüs, bugün modern Avrupa’nın Hıristiyanlığa ihanetinin en önemli göstergelerinden biridir.Vaktiyle Kudüs’ü ele geçirmek için Haçlı Seferi düzenleyecek kadar dindarca(!) bir eylemin mümessili olan Hıristiyanlığın,bugün Kudüs’ü sadece bir ziyaretgah olarak görmesi üzerinde dikkatlice düşünmek gerekir.Hıristiyanlığın bu ihaneti, 20.yüzyılın ilk yarısında Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesini de açıklar.Tarihsel olarak ciddi iki rakip, hatta İsa(a.s)’nın Yahudi ihbarcı nedeniyle katledilmesinden dolayı amansız iki düşman olan Yahudi ve Hıristiyanların,Kudüs meselesinde ve tüm diğer meselelerde Müslümanlara karşı yaptıkları ittifak,modern çağın doğuşuna zemin hazırlamıştır.Denebilir ki modernite, Müslümanların/İslam’ın tarih sahnesinden silinmesi ve/veya bir iç reform geçirmek suretiyle Hıristiyanlık benzeri bir din haline gelmesi için Yahudi-Hıristiyan ittifakı tarafından üretilmiş bir projedir.Ancak Müslümanlar henüz bu sürecin kendileri aleyhine projelendirilmiş olduğunun idrakinde değillerdir.Bilakis, tam da Yahudi-Hıristiyan ittifakının görmek istediği noktaya doğru hızlı adımlarla ilerlemektedirler.Peki nedir onların Müslümanları görmek istedikleri nokta?Kanaatimce bu nokta iki maddede özetlenebilir:

1-İrrasyonel olduğu için Vahyin bilimsel bilgi kategorisi olarak kabul edilemeyeceğine ;dolayısıyla rasyonalitesi oldukça güçlü(!) modern dönem insanının hayatında bir karşılığının olmadığına ve sadece tarihsel bir gerçeklik olarak algılanmasına razı olmak 2-Vahyin mücessem örneği olan Rasul(s.a.v)’ün 7.yüzyıl koşullarının ürünü bir Arap tüccarı olmasından mütevellit, her ne kadar kendi dönemi açısından bir misyondan bahsedilebilirse de, ‘’ilerleme’’ olgusu gereği, bu çağa hitap edemeyeceği ve dolayısıyla model alınamayacağına ikna olmak.Bu iki madde bağlamında,Türkiye özelinde, son zamanlarda ‘’ekranlarda’’ tartışılan ‘’dini’’meselelere bakıldığında,ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdi Yahudi-Hıristiyan çekişmesinin tarihine kabaca bir göz atalım. Avrupa’nın Yahudi alerjisinin 1492’yle sınırlı kalmadığı, sonraları da devam ettiği,özellikle ikinci dünya savaşı yıllarında bu alerjinin zirve yaptığı ve Yahudilerin Hitler tarafından kitlesel kıyımlara maruz kaldıkları bilinmektedir.Bu kıyımın lütuf mu yoksa bela mı olduğu kimi komplocu çevrelerde tartışıladursun,inkar edilemez bir gerçeklik olarak şunu söyleyebiliriz ki;Avrupa’da ki Yahudilere yönelik Nazi katliamı,Yahudilerin uzun yıllardır diasporada yaşamış olmalarının acısını yakinen idrak etmelerine ve İsrail işgal devletinin kurulma sürecinin hızlanmasına hizmet etmiştir.Öyle ki İkinci Dünya harbinin hemen akabinde, diaspora Yahudilerinin Filistin’e yönelik sistematik göçleri hızlanmış ve önceden Filistin’e yerleşen Siyonistler ise terörist eylemlerle işgal girişimini başlatmışlardır.Avrupa, bünyesindeki Yahudilerden kurtulmak amacıyla İsrail’in kurulmasına vaziyet etmiş ve hatta desteklemiştir.Sonrasında ise İsrail iktisadi,siyasi ve askeri olarak sürekli desteklenmiş,Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyada ondan daha güçlü bir devletin olmaması için azami gayret gösterilmiştir.Anglosakson dünyanın fiziki liderliğini ele aldıktan sonra-entelektüel liderlik halen Avrupa’dadır- ABD’nin gerek altı gün savaşlarında verdiği askeri,gerekse BM’de İsrail aleyhine alınan  kararları veto etme yetkisi sayesinde  siyasi destek, bugüne kadar artarak devam etmektedir.Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesine razı olan Avrupa Hıristiyanlığı’nın bu tavrı, yukarıda da işarete etmeye çalıştığımız üzere, muvahhit İsa(a.s) ve onun Pak annesi Meryem(a.s)’in tarihsel mirasının yeniden yorumlanmasının sonucudur.Böylece Hıristiyanlık, kendisini Avrupa’da Kudüssüz bir şekilde,yani İbrahimi geleneği tersyüz ederek ,yeniden inşa etmek durumunda kalmıştır.Çünkü Kudüs aynı zamanda Doğu’yu sembolize eder ve Doğu, Avrupalının nazarında ilkel/barbar/gayr-ı medeni olandır.Yani ehlileştirilmesi gerekendir.Bu nedenle Doğu’ya ait olmak kabul edilemezdir.

Oysa ki Kudüs, peygamberlerin atası olarak bilinen putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’den bağımsız düşünülemez.Son ilahi beyan olan Kur’an, İbrahim(a.s)’i örnek bir şahsiyet olarak niteler.Onun Yahudi ve Hıristiyan olmadığını,hanif bir Müslüman olduğunu sarih bir şekilde beyan eder.Onun babasıyla olan itikat eksenli tartışması, oldukça dokunaklı bir şekilde anlatılır.Pagan kültür içine doğan İbrahim(a.s),kendisini bu kültürün ikonlarını ortadan kaldırmaya adamıştır.Evvela ikon/put yapıcı babasını en güzel şekilde ikaz eder ve fakat sonuç alamaz.Hatta tehdit edilir.Ancak o tüm risklerine rağmen, toplumunun bu paganist/putperest/müşrik inancını sarsmak için,biri hariç, bütün putları(esnam) kırar.Böylece onların tapılmaya değer olmadıklarını halkına göstermek niyetindedir.Taptıkları putlarının acizliğini fark eden halkın kısa süreli sorgulama çabası, dönemin siyasal otoritesi tarafından manipüle edilir ve İbrahim, tanrının temsilcisi olduğunu iddia eden siyasal otorite tarafından en ağır cezaya,yakılarak öldürülme cezasına,çarptırılır.Ancak, kendisine layıkıyla ram olanları hiç bir zaman terk etmeyen mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah (c.c), beşer aleminin alışageldiği düzenin tek sahibi olduğunu beyan edercesine, yakıcı olan ateşin ‘’yakma’’vasfını tam zıddına inkılab ettirir.Muhatabını aciz bıraktığı için mucize olarak adlandırılan bu sahne, hem dönemin pagan ve materyalist paradigmasına, hem de günümüzün scientist/bilimci ve rasyonalist algısına bir meydan okuyuştur.

Bugünkü Irak havalisinde, Ur Şehrinde, yaşamış olan İbrahim(a.s) pagan/müşrik düzen(ler)le mücadele azmini evlatları İsmail(a.s) ve İshak(a.s)’a miras bırakır. Onlarda çocuklarına… İsmail Araplara, İshak ise Filistin topraklarına tayin edilirler. Her ikisi de gittikleri yerlerde babalarından öğrendikleri tevhit akidesinin yerleşmesi için çaba gösterirler. Dönem itibariyle Şam sınırları içinde yer alan Kudüs de bu öğretiden nasibini alır.İshak’ın soyundan gelen peygamberler,Mısır’a egemen olan Yusuf(a.s) müstesna,genel itibariyle Kudüs’ü de içine alan Filistin topraklarında pagan kültürden kaynaklı adaletsizliklerle,ahlaksızlıklarla mücadele ederler.İsa(a.s),Kudüs’ü de kontrol altında tutan  Roma düzeni içine doğduğundan onun mücadelesi daha çetin geçer.Karşısında oldukça güçlü müesses bir nizam olarak Roma ve onun kokuşmuş toplumsal düzeni vardır.Irkçı,kapitalist ve müstehcen Roma düzenine karşı İsa(a.s) canhıraş bir mücadele verir.Kurulu düzeni sarsar.Kendisine inanan mü’minleriyle Roma’nın bayağılığına bulaşmadan bir ‘’cemaat’’ olarak yaşamaya başlar.Ancak atalarının maruz kaldığı gibi o da kurulu düzenin temsilcileri tarafından kovuşturmaya tabi tutulur ve ihanete uğrar.Hıristiyanlar onun çarmıha gerildiğine inansalar da son ilahi beyan,Kur’an, onun Rabbinin katına yükseltildiğini söyler.İsa’yı Romalılara gammazlayanın bir Yahudi olması ,iki büyük din(Yahudilik ve Hıristiyanlık) arasındaki savaşın/kavganın en önemli sebeplerinden biridir.Öncesinde,Yahudi ulemasından olan Ferisi ve Sadukiler de İsa’yı reddederler.Onun,yerleşik düzeni sarsacağından ve kurdukları dini sömürgeciliği ortadan kaldıracağından endişe ederler.Aynı kişiler, İsa’nın akrabası ve çağdaşı Yahya(a.s) peygamberin, bir fahişenin sözüyle infaz edilmesinde de  sessiz kalmışlardır.Kudüs, ihanet üstüne ihanete şahitlik etmektedir.Ancak bu ihanetler cezasız kalmaz.Allah(c.c), Roma otoritesini İsrailoğullarına musallat eder ve M.S.70’te Kudüs, tarihin gördüğü en büyük katliam ve talanlardan birine şahitlik eder.On binlerce Yahudi öldürülür ve bir o kadarı da esir edilir ve köleleştirilir.Süleyman mabedi ve Tevrat metinlerinin saklı olduğu sanduka da bu talan esnasında tahrip edilir.Bugün İsrail işgal devleti, Aksa’nın altında yaptığı kazılarda hala o gün kaybolan metinleri ve tahrip edilen Süleyman mabedine ait kalıntıları aramaktadır.Bulması durumunda buranın kendilerine ait olduğunu iddia edecek ve Müslümanları buradan daha rahat çıkaracaktır.

İbrahimi gelenek Kudüs’ün tarihinde oldukça mühim bir rol oynar. Bu nedenle ilmi/entelektüel sorumluluğa sahip olan hiçbir tarihçi, Kudüs’ü put kırıcı İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberlerden bağımsız değerlendiremez. Bilinen insanlık tarihinin son 4500 yılına tanıklık etmiş olan bu aziz beldenin nebevi mirası ,burayı bir ‘’şiar’’ olarak görmemizi gerektirir.Kudüs’ün bugün Siyonist işgalle anılıyor olması, sadece Müslümanlar açısından değil hakkaniyetten nasipdar tüm Yahudi ve Hıristiyanlar için de trajiktir. İsrail’in bütün Dünya’nın gözü önünde işlediği cinayetler/barbarlıklar, bir şiar olarak Kudüs’ün hürmetine aykırılık teşkil etmektedir.Tarih boyunca maruz kaldıkları insanlık dışı muameleleri bugün Filistin halkına reva gören İsrail işgal devleti’nin, Kudüs’ün tevhidi mirasına sahip çıkması zaten beklenemez.İsrail işgal devleti,geçmişte atalarının yaptığı gibi nebevi mirası tersyüz etmekte,hakikati çarpıtmakta ve Siyonist emelleri için hakikati tahrif etmektedir.

Sonuç olarak denebilir ki;Nasıl ki İslam kendisinden önce inzal edilmiş hakikatleri tasdik eden ve kemale erdiren bir mahiyete sahip son ve mükemmel ilahi beyansa ve Rasul(s.a.v)  peygamberler zincirinin son halkası ve alemlere rahmet ise, tevhidi bir şiar olarak Kudüs, bu silsile içerisinde, son ilahi din olan İslam’ın alemdarlığında İbrahimi geleneğin soylu bir temsilcisi olarak tarihi misyonunu yerine getirmelidir.Bu noktada esas görev, kendisini Müslüman olarak adlandıranların üzerindedir.Çünkü gerek Yahudiler gerekse Hıristiyanlar bu tevhidi şiarın hürmetini takdir edecek hakikate sahip değillerdir.Onlar, gazaba uğrayanlar ve sapıtanlar olarak aziz Kur’an tarafından tescillenmişlerdir.Bu nedenledir ki Kudüs için savaşmak,tevhidi bir şiarın özgürlüğü için savaşmaktır.Modern tarihin peygamberlik misyonuna tanıklık eden şehirleri unutturma,onların yerine aydınlanma aklının inşa ettiği ‘’rasyonel’’şehirleri ikame etme çabasına rağmen Kudüs, her fırsatta, tanıklık ettiği tevhidi mirası hatırlatmakta ve insanlık ailesine,tarih bilincinin ‘’ilerleme’’putunun tasallutundan kurtularak inşa edilmesi gerektiğini haykırmaktadır.Kudüs, vahyin insanlık tarihinde ki hayati  rolünün ete kemiğe büründüğü müstesna bir beldedir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

 

İDE/OLOJİ/SİZ DİNDARLIK

Evvela şunu söyleyelim ki; muhteviyatında ütopya olgusunu da barındıran ideoloji, mensubunu/muhatabını harekete geçirici hususiyeti nedeniyle, her ne kadar  muti kullar arzulayan ‘’otorite/ler’’ tarafından tehlikeli ve tehditkar bulunsa da, zihn-i müşevveş halinin tebellür etmesini temin etmesi sebebiyle kendisine saygı gösterilmeyi hak ediyor. Bir ideolojiye bağlanmak bir fikre bağlanmakla, bir fikre bağlanmak ise bir davaya bağlanmakla eşdeğerdir.  Ancak buna rağmen günümüzün sevimsiz kavramlarından biridir ideoloji. Bu sevimsizliğini büyük oranda 20.yüzyılın ilk yarısında meydana gelen savaşlara borçludur. Sosyalizm, nasyonalizm, faşizm, Maoizm, kapitalizm gibi ideolojilere yaslanılarak yapılan savaşlar, talanlar, katliamlar ve yağmalar, insanlık ailesini ideolojilerin kötü olduğuna ikna etmiştir. Özellikle 2.dünya savaşının sebep olduğu yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde, ideolojilere karşı biriken öfke makul bile karşılanabilir.

Karl Marks’ın meşhur ‘’filozoflar dünyayı yorumladılar, artık onu(Dünya’yı) değiştirme zamanı’’ sözü ideolojilerin değişimi havi oldukları gerçeğini beyan etmekle birlikte, ‘’yorumlamayı’’ değişimden bağımsız olarak ele alması yönüyle de dikkate değerdir. Pekiyi, bu büyük ideologun ‘’yorumu’’ küçümsemesinden ne anlamalıyız? İdeoloji/ler/in, yorumu değil değişimi önceleyen olgular oluşlarını mı, yoksa yorumu merkeze alanların bir ideolojiye tutunmalarının mümkün olamayacağını mı?(Burada bir parantez açarak yorumun , değişimden bağımsız olmadığını ifade etmek isterim. Hatta değiştirebilmek için evvela ‘’yorum’’lamak gerekir diye düşünüyorum. Yorumlamadan yapılan değişimler, çoğu zaman faciayla sonuçlanır. Çünkü yorumlamak için anlamak gerekir. Anlaşıl/a/mayan şey yorumlanamaz. Anlamak içinse algılamak şarttır. Çünkü algıladığımızı anlar, anladığımızı yorumlar yorumladığımızı uygularız. Yani bir hükme varmak için algı-anlam-yorum üçlemesine ihtiyaç vardır. Elbette ki bu süreçte önceki bilgilerimizin rolü hayatidir. Yani tecrübelerimizin ve birikimlerimizin…Yorumlamak, hem önceden edinilen bilgilerin yardımıyla hem de sonradan edinilenlerle mümkün olur. Bu nedenle oldukça yorucu bir süreçtir.)

Cumhuriyet Dönemi Türkiye ‘sinde en yoğun ideolojik tartışmalar ve kavgalar, hiç bitmemiş olmakla beraber, herhalde, 12 Eylül’e doğru(1970-1980 arası) yaşanmıştır. Sağ-sol-İslamcı örgütlenmeler arasında meydana gelen kavgalar, çatışmalar ve hatta ölümler, Türkiye insanına ideolojik tavrın ve tarzın kötü olduğunu anlatmaya yetmiştir. Öyle ki, 12 eylül ihtilalinin kudretli generali, ideoloji eksenli kavgalara bir son vermek için dönemin gençlerine ‘’savaşmayın sevişin’’ diyerek, hem Dünyadan kam almanın ideolojik mücadelelerden daha efdal olduğuna işaret etmiş, hem de ideolojilerin tesir sahasına girmekle savaşmaya razı olmak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmiştir.(Acaba öyle midir? Yani ideoloji ile savaş birbirinin mütemmim cüzü müdür? Düşünmeye değer…)

Bu söz(savaşmayın sevişin sözü) alelade söylenmiş bir söz değildir. Çünkü o gün bu gündür Türkiye insanı, istisnalara selam olsun, bir fikre yaslanmayı ve o fikir uğruna çaba göstermeyi, yani fikir çilesi çekmeyi yeğlemek yerine, Dünyanın lezzetlerinden payına düşeni kapmayı ve hatta, bir takım ayak oyunlarıyla, en büyük payı almayı hayatının yegane emeli olarak kodlamıştır. Bu kodlamayı yapabilmeleri için elbette ki kendilerine ideolojisiz/renksiz ve Dünyaya perestiş eden bir siyasal iradenin vaziyet etmesi gerekiyordu. Çok geçmeden aranan kan bulundu. Özal’ın ultra-pragmatik, ultra-liberal ve ultra-kapitalist perspektifi(aslında buna ideolojisi demeliyiz) Dünyadan nemalanmanın işlevsel aracı olarak vitrindeki yerini aldı. Peki ya sonra…

Aradan çok fazla zaman geçmemişti ki, bu perspektifin entelektüel istinatgahını oluşturma çabaları baş gösterdi. Avrupa‘nın ikinci dünya savaşından sonra gündemine aldığı post-modernite, yani  ideolojilerin bittiği temel argümanına yaslanan ‘’ideoloji’’, Türkiye entelijansiyasının da gündemini meşgul etmeye başladı. Bu meşguliyet, Türkiye’nin 20.yüzyılına rengini veren ideoloji/ler/den arındırılması amacını taşıyordu. Sosyalizm, Kemalizm, Milliyetçilik ve İslamcılık ideolojileri post-modern meydan okuyuş karşısında fazla tutunamadılar. Sosyalizm ve Kemalizm Ulusalcılık tarafından, İslamcılık ve Milliyetçilik ise Muhafazakar Demokrasi tarafından massedildi.

Post-modern paradigma bir yandan Kemalizmin kalın surlarında onarılamaz gedikler açarken diğer yandan, oldukça sinsi bir şekilde, kendisi dışında tüm ideolojilerin mezarını kazdı. Kemalizmin burçlarını darmadağın ettiği için başlangıçta İslamcılar tarafından da sahiplenilen post-modern düşünüş, hakikatin bilinemeyeceği ve bundan dolayı hiçbir ideolojinin kendisini merkeze alamayacağı temel prensibini beyan ettiğinde, ki aslında bunu başından beri yapıyordu. Ancak Kemalist ceberutluktan bizar olmuş İslamcılar post-moderniteyle yüzleşmek yerine Kemalizmin mağlubiyeti için işbirliği yapmayı yeğlediler. -İslamcılar için iş işten geçmişti. Evet, belki Kemalizm mezara gömüldü. Fakat şimdi kendisi de bir ideoloji olan İslamcılık, işbirliği yaptığı post-moderniteyle nasıl hesaplaşacaktı? Çünkü işbirliği yaptığı süre boyunca post-modernitenin argümanlarından istifade etmişti. Emansipasyon, bireysel haklar, düşünceye özgürlük, sadece hizmet üreten devlet, her alanda farklılıklara saygı, ademi merkeziyetçilik vb. söylemler İslamcılığın da sahiplendiği post-modern söylemlerdi. Gelinen noktada, muhafazakar demokratlık tarafından massedilen İslamcılık bu söylemlerin neden reddedilmesi gerektiğinin ispatını yapmaya çalışmaktadır. Ancak bu sefer de argümanlarını muhafazakar-milliyetçi paradigmadan devşirmektedir ki bu da ayrı bir çelişkidir.

İlginçtir ki ideolojilerin bittiği temel tezine dayanan  post-modernliğin kendisi de bir ideolojidir. Ancak bu ideoloji, diğerleri gibi ilk bakışta ‘’monist’’ bir karaktere sahip olduğunu hissettirmez. Bilakis çok kültürlülük ve esneklik şemsiyesi altında oldukça demokratik bir muhteva ile sunar kendisini. Hem yanıltıcı hem de hakikatsizdir. Yanıltıcıdır. Çünkü çok kültürlülük ve esneklik maskesinin altında neo-liberal ve pornografik bir dayatma vardır. Hakikatsizdir. Çünkü tüm hakikat iddialarının içinin boş olduğunu, hakikatin kişiye göre değişeceğini ve hiç kimsenin kendisini merkeze alamayacağını iddia eder. Bu durum, ciddi bir aldatma ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir. Çünkü bir yandan ideolojik muhtevadan bağımsız bir tavrın ve tarzın mümessili olmamız salık verilirken, diğer yandan 21.yüzyılın ultra-liberal, ultra-kapitalist ve ultra-hedonist ‘’ideolojik’’ doğasını görmezden gelmemiz isteniyor. Yani ideolojik tahakküm altında ve fakat ideolojisiz yaşamamız bekleniyor bizden. Söylemin bulanıklaşması/muğlaklaşması/amorflaşması olarak tanımlayabileceğimiz bu durumun, Türkiye özelinde kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması anlaşılabilir değil… Müslüman kimliğin, bu bulanıklılık karşısında zihnen ve kalben billurlaşmayı yeğlemesi gerekirken tam tersine bulanıklığı ‘’özgürlük’’ zannetmesi, orta vadede ciddi kimlik krizleri yaşayacağımızın göstergesidir. Bundan dolayıdır ki, İslamcılık ideolojisine çok iş düşüyor. Bu işin en başında da ‘’özgünlük’’ geliyor.

Şüphesiz İslamcılık bir ideoloji olarak doğdu. 19.yüzyıl koşullarında İslami referanslar temelinde yeni bir hayatın inşası amacına matuf olarak bir söylem geliştirdi. Çağdaşı tüm ideolojiler gibi içine doğduğu çağı, yaslandığı değerler sistemi çerçevesinde yorumladı ve çözüm önerileri geliştirdi. İçine doğduğu zamanın gündemini meşgul eden bilim, ilerleme, gelişim, teknik-ahlak ilişkisi, demokrasi, kadın, özgürlükler gibi meseleleri tartıştı. Oldukça dinamik bir düşünsel geçmişe ve birikime sahip olduğu için kendisini her daim güncel tutmasını bildi. Diğer ideolojilerden farklı olarak muhkem bir dayanağının(vahiy ve sahih sünnet) olması sebebiyle de söyleminin keskinliği, ciddiyeti ve etkileyiciliği kayda değerdi. Kendisini Müslümanların temsilcisi olarak gören bir imparatorluğun çöküş sürecinde ortaya çıktığı için emelleri arasında, belki de ilk sırada, İmparatorluğun çöküşünü geciktirmek veya yapabiliyorsa engellemek vardı. Öyle ki bir dönem, Abdülhamit dönemi, devlet tarafından sahiplenildi ve resmi ideoloji olarak kabul gördü. İstiklal Harbi’nin verilmesi sürecinde de oldukça etkili oldu. Hatta denebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecine giden yolda en etkili ideolojik perspektif İslamcılıktı. İslamcılık 1979’da, Boudrillard’ın deyimiyle, modern tarihin en görkemli devrimini, İran’da yaptı. Bu devrim Fransız İhtilali’nden de Bolşevik Devrimi’nden de farklıydı. Çünkü alternatif bir paradigmayla yola çıkmıştı. Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin alternatifsizliğine iman etmiş olan modern dünyaya, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik meydan okuyuşunu gösterdi. Bundan dolayıdır ki hemen boğulmak istendi. Hem de aynı dinin mensupları aracılığıyla…

Esasında İslamcılık yeni bir şey de değildir. Son elçi(s.a.v)’nin ahirete irtihalinden sonra İslam’ın ilke, prensip ve umdelerinden teberri etmenin veya bu ilke, prensip ve umdeleri senkretik/sentezci bir yaklaşımın nesnesi haline getirmenin(inhiraf) cari olduğu her dönemde, İslamcılık, bir öze dönüş hareketi olarak ortaya çıkmış ve oldukça ağır bedeller ödemesine rağmen mücadelesini sürdürmüştür. Bu bağlamda Hz.Ali’nin, şuursuz dindarlığın temsilcileri olan Haricilere karşı verdiği mücadele, Ebu Hanife’nin Emevi faşizmine karşı direnişi, Ahmed  b.Hanbel’in Abbasi iktidarının Kur’an’ı mahluk ilan etme çabasına karşı gösterdiği direnç, İslamcılığın tarihsel izdüşümleri olarak değerlendirilebilir. Yani İslamcılık tecdit ve ihya çabalarının genel adıdır aslında. Müslüman kavramının uğradığı içerik kaybını ve anlam daralmasını da göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki , Müslümanlık, İslam’ın ilke ve prensiplerini kabul etmek(teslim olmak) ve buna uygun bir hayat yaşamak iken(bugün Müslümanlığın bu söylediğimiz anlamda anlaşıldığı dahi şüphelidir), İslamcılık buna ilaveten tevhit akidesinin bütün bir hayatı(iktisadi, içtimai, hukuki, siyasi) tanzim edici olduğuna ve bu akidenin dışında hakikat iddiasında bulunan tüm dinlerin ve ideolojilerin Batıl olduğuna inanmak ve bu uğurda çaba göstermeyi şiar edinmektir.

Ancak geleneksel dindarlık anlayışının İslam’ın ideolojik bir içeriğe büründürüldüğü İslamcılık cereyanına şüpheyle yaklaştığını ifade etmek gerek. Bu anlayışa göre İslamcılık  ideolojisi, modern döneme ait bir olgudur. İslam, ideolojik bir muhtevaya büründürülemeyecek kadar yücedir. İslam’a ideolojik bir misyon yüklemek onun ‘’ed-din’’ oluşuna halel getirecektir. Çünkü din ilahi, ideoloji ise beşeridir. Hatta ideoloji, iradenin mutlaklaşmasına hizmet ettiği için reddedilmelidir. Teorik mülahazalarla vakit geçirmek yerine dinin icaplarını yerine getirmek elzemdir. Bundan dolayı mesela bir İslam İdeolojisinden bahsedilemez. İslam’ı ideolojik bir kisveye büründürmek onu araçsallaştırmak olur ki, bu da dinin amacına aykırıdır.

Şimdi bu itirazlara cevap vermeyi deneyelim: Öncelikle İslam’ın bir ideoloji olmadığı doğrudur. Zaten İslam ideolojisi dediğimizde, İslam dininin bizatihi kendisinden değil, bu dinin ilke/prensip/umde ve şiarlarından hareketle ortaya konulmuş sistemli bir bütünden bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla dinin içeriğinin tahrif edilmesi değil bilakis dinin vazettiği akidenin(tevhit akidesinin)insana, evrene, tarihe, zamana yani kısaca hayata ilişkin perspektifinin ne olduğunun sistemli ve bütünlüklü olarak ortaya konulması kastedilmektedir. Bu noktada ideolojiyi tanımlamak için Süleyman Hayri Bolay’ın Felsefe Doktrinleri ve Terimleri sözlüğünden aşağıdaki bölümü almayı gerekli görüyoruz:’’İlm-i efkar olarak ta bilinen ideoloji tasavvurlar, fikirler sistemi anlamlarına gelir. Tasavvurların teşekkül tarzını, kaynağını ve konularını arayan bilim manasında kullanıldığı gibi boş ve soyut birtakım fikirlerin tartışması anlamında da kullanılır. Ayrıca siyasi, ahlaki, felsefi ve dini sahalarda bilimlerinkine benzer kat’i bilgi getirmek iddiasında olan teorilere de ideoloji denir.’’ Demek ki ideoloji bir fikir sistemi ve/veya tasavvur biçimi olarak değerlendirilebilir. İslam ideolojisi dediğimizde ise İslam’ın temel kaynaklarından hareketle insan, evren, tarih, zaman, mekan gibi olgular hakkında bütüncül bir perspektifi havi bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bu çağa söz söylemeye başladığımızda, kabul edelim ya da etmeyelim ideolojinin tesir sahasına girmişiz demektir. Çünkü vahyin, sahih sünnetin ve geleneksel bilgi birikiminin bu çağın idrakine sunulmasında ‘’yorumun’’ rolü hayatidir ve her yorum bir ideolojik havzadan beslenir.

Demek ki ideoloji salt kuru bir teorik çerçeveden ibaret değildir. Bir fikrin/düşüncenin insan hayatını ilgilendiren alanlarla ilgili söylemini sarih bir şekilde ortaya koyması da ideolojinin sınırları içerisinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla İslam’ın ideolojik perspektifi olarak İslamcılık, İslami referanslar temelinde hayatın her alanına ilişkin sistemli bir düşünüş ve eyleyiş tarzının adıdır. Geleneksel dindarlık anlayışının ideolojik İslam’a sıcak bakmayışının arka planında, ilahi olanın beşeri formda ifade edilmesinin sakıncalı olduğuna ilişkin kanaat yatmaktadır. Oysa ki bu kaçınılmazdır. Yani Dinin hayata ilişkin(iktisadi, ictimai, hukuki, siyasi vb.) söyleminin beşeri bir formda sarih bir şekilde ifade edilmesi elzemdir. Aksi taktirde sadece ritüellere hapsedilmiş bir din algısı ortaya çıkar ki, bu da modern sosyolojinin, toplumlar rasyonelleştikçe dine olan ihtiyaçları azalır, argümanını destekler.

Kanaatimce dindarlık, ideolojik bir formasyondan mahrumsa yavandır, içeriksizdir, folkloriktir. İnandığı ve yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı dinin insana, evrene, tarihe, zamana, mekana kısaca hayata dair söyleminden haberdar olmak ve bu söylemi yorumlayabilecek evsafta olmak Müslüman şahsiyetin üzerine vaciptir. Renksizliğin/ideolojisizliğin terviç edildiği zamanımızda, üzülerek müşahede ediyoruz ki, Müslüman fert bireysel dindarlığa mahkum olmuştur. Oysa ki bireysel dindarlık İslam’ın cihanşumül söyleminin sığlaştırılmasından başka bir şey değildir. Son yıllarda, Türkiye’de İslamcılığın bittiğine/öldüğüne ilişkin yapılan yorumları, dindarlığın bireysel alana hapsedilmesi, yani kamuya dair söyleminden vazgeçmesi, bağlamında değerlendirmekte fayda var. Vahyin ve sahih sünnetin velut ummanından beslenen/beslenmesi gereken İslamcı söylemin ve eylemin yerini, dinin/İslam’ın folklorikleşmesine yardım eden kof ve bayağı bir muhafazakarlığın alması, oldukça derin krizler yaşadığımızın göstergesidir.

Bir ütopyadan yoksun olmamız, aynı zamanda İdeal olana temayülümüzün zayıflamasına sebep oluyor. Bu yüzden olsa gerek sürekli olarak ehveni şerreyn(iki şerden daha ehven olanı) tercihinde bulunmak zorunda kalıyoruz. Her seferinde ‘’şer’’ler arasında tercih yapmak zorunda kalışımız,’’hayr’’ı tanımamızı zorlaştırıyor. Bu müşevveş zihin halinden kurtuluş, ancak esaslı bir ideolojik formasyonla mümkündür. İdeoloji, yüksek düzeyli bir farkındalık bilinci inşası ve daima ideal olana doğru hareket prensibiyle her daim müteyakkız olmanın yol haritasını çizmemize yardım eder. İslamcılık İdeolojisinin tarihi bu söylediğimize şahittir. Vesselam…

Kamil ERGENÇ

İde/oloji/siz Dindarlık

Evvela şunu söyleyelim ki; muhteviyatında ütopya olgusunu da barındıran ideoloji, mensubunu/muhatabını harekete geçirici hususiyeti nedeniyle, her ne kadar  muti kullar arzulayan ‘’otorite/ler’’ tarafından tehlikeli ve tehditkar bulunsa da , zihn-i müşevveş halinin tebellür etmesini temin etmesi sebebiyle kendisine saygı gösterilmeyi hak ediyor.Bir ideolojiye bağlanmak bir fikre bağlanmakla,bir fikre bağlanmak ise bir davaya bağlanmakla eşdeğerdir.  Ancak buna rağmen günümüzün sevimsiz kavramlarından biridir ideoloji. Bu sevimsizliğini büyük oranda 20.yüzyılın ilk yarısında meydana gelen savaşlara borçludur. Sosyalizm, nasyonalizm, faşizm,Maoizm,kapitalizm gibi ideolojilere yaslanılarak yapılan savaşlar,talanlar,katliamlar ve yağmalar, insanlık ailesini ideolojilerin kötü olduğuna ikna etmiştir.Özellikle 2.dünya savaşının sebep olduğu yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde, ideolojilere karşı biriken öfke makul bile karşılanabilir.

Karl Marks’ın meşhur ‘’filozoflar dünyayı yorumladılar,artık onu(Dünya’yı) değiştirme zamanı’’ sözü ideolojilerin değişimi havi oldukları gerçeğini beyan etmekle birlikte, ‘’yorumlamayı’’ değişimden bağımsız olarak ele alması yönüyle de dikkate değerdir.Pekiyi, bu büyük ideologun ‘’yorumu’’ küçümsemesinden ne anlamalıyız?İdeoloji/ler/in,yorumu değil değişimi önceleyen olgular oluşlarını mı ,yoksa yorumu merkeze alanların bir ideolojiye tutunmalarının mümkün olamayacağını mı?(Burada bir parantez açarak yorumun , değişimden bağımsız olmadığını ifade etmek isterim.Hatta değiştirebilmek için evvela ‘’yorum’’lamak gerekir diye düşünüyorum.Yorumlamadan yapılan değişimler,çoğu zaman faciayla sonuçlanır.Çünkü yorumlamak için anlamak gerekir.Anlaşıl/a/mayan şey yorumlanamaz.Anlamak içinse algılamak şarttır.Çünkü algıladığımızı anlar,anladığımızı yorumlar yorumladığımızı uygularız.Yani bir hükme varmak için algı-anlam-yorum üçlemesine ihtiyaç vardır.Elbette ki bu süreçte önceki bilgilerimizin rolü hayatidir.Yani tecrübelerimizin ve birikimlerimizin…Yorumlamak,hem önceden edinilen bilgilerin yardımıyla hem de sonradan edinilenlerle mümkün olur.Bu nedenle oldukça yorucu bir süreçtir.)

Cumhuriyet Dönemi Türkiye ‘sinde en yoğun ideolojik tartışmalar ve kavgalar,hiç bitmemiş olmakla beraber, herhalde, 12 eylüle doğru(1970-1980 arası) yaşanmıştır.Sağ-sol-İslamcı örgütlenmeler arasında meydana gelen kavgalar,çatışmalar ve hatta ölümler, Türkiye insanına ideolojik tavrın ve tarzın kötü olduğunu anlatmaya yetmiştir.Öyle ki ,12 eylül ihtilalinin kudretli generali, ideoloji eksenli kavgalara bir son vermek için dönemin gençlerine ‘’savaşmayın sevişin’’ diyerek,hem Dünyadan kam almanın ideolojik mücadelelerden daha efdal olduğuna işaret etmiş, hem de ideolojilerin tesir sahasına girmekle savaşmaya razı olmak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmiştir.(Acaba öyle midir?Yani ideoloji ile savaş birbirinin mütemmim cüzü müdür?Düşünmeye değer…)

Bu söz(savaşmayın sevişin sözü) alelade söylenmiş bir söz değildir. Çünkü o gün bu gündür Türkiye insanı,istisnalara selam olsun, bir fikre yaslanmayı ve o fikir uğruna çaba göstermeyi ,yani fikir çilesi çekmeyi yeğlemek yerine, Dünyanın lezzetlerinden payına düşeni kapmayı ve hatta ,bir takım ayak oyunlarıyla,en büyük payı almayı hayatının yegane emeli olarak kodlamıştır.Bu kodlamayı yapabilmeleri için elbette ki kendilerine ideolojisiz/renksiz ve Dünyaya perestiş eden bir siyasal iradenin vaziyet etmesi gerekiyordu.Çok geçmeden aranan kan bulundu.Özal’ın ultra-pragmatik,ultra-liberal ve ultra-kapitalist perspektifi(aslında buna ideolojisi demeliyiz) Dünyadan nemalanmanın işlevsel aracı olarak vitrindeki yerini aldı.Peki ya sonra…

Aradan çok fazla zaman geçmemişti ki, bu perspektifin entelektüel istinatgahını oluşturma çabaları baş gösterdi.Avrupa‘nın ikinci dünya savaşından sonra gündemine aldığı post-modernite,yani  ideolojilerin bittiği temel argümanına yaslanan ‘’ideoloji’’,Türkiye entelijansiyasının da gündemini meşgul etmeye başladı.Bu meşguliyet, Türkiye’nin 20.yüzyılına rengini veren ideoloji/ler/den arındırılması amacını taşıyordu.Sosyalizm,Kemalizm,Milliyetçilik ve İslamcılık ideolojileri post-modern meydan okuyuş karşısında fazla tutunamadılar.Sosyalizm ve Kemalizm Ulusalcılık tarafından, İslamcılık ve Milliyetçilik ise Muhafazakar Demokrasi tarafından massedildi.

Post-modern paradigma bir yandan Kemalizmin kalın surlarında onarılamaz gedikler açarken diğer yandan ,oldukça sinsi bir şekilde, kendisi dışında tüm ideolojilerin mezarını kazdı.Kemalizmin burçlarını darmadağın ettiği için başlangıçta İslamcılar tarafından da sahiplenilen post-modern düşünüş,hakikatin bilinemeyeceği ve bundan dolayı hiçbir ideolojinin kendisini merkeze alamayacağı temel prensibini beyan ettiğinde,ki aslında bunu başından beri yapıyordu.Ancak Kemalist ceberutluktan bizar olmuş İslamcılar post-moderniteyle yüzleşmek yerine Kemalizmin mağlubiyeti için işbirliği yapmayı yeğlediler.-İslamcılar için iş işten geçmişti.Evet, belki Kemalizm mezara gömüldü.Fakat şimdi kendisi de bir ideoloji olan İslamcılık,işbirliği yaptığı post-moderniteyle nasıl hesaplaşacaktı?Çünkü işbirliği yaptığı süre boyunca post-modernitenin argümanlarından istifade etmişti.Emansipasyon,bireysel haklar,düşünceye özgürlük,sadece hizmet üreten devlet,her alanda farklılıklara saygı ,ademi merkeziyetçilik vb. söylemler İslamcılığın da sahiplendiği post-modern söylemlerdi.Gelinen noktada, muhafazakar demokratlık tarafından massedilen İslamcılık bu söylemlerin neden reddedilmesi gerektiğinin ispatını yapmaya çalışmaktadır.Ancak bu sefer de argümanlarını muhafazakar-milliyetçi paradigmadan devşirmektedir ki bu da ayrı bir çelişkidir.

İlginçtir ki ideolojilerin bittiği temel tezine dayanan  post-modernliğin kendisi de bir ideolojidir. Ancak bu ideoloji, diğerleri gibi ilk bakışta ‘’monist’’ bir karaktere sahip olduğunu hissettirmez.Bilakis çok kültürlülük ve esneklik şemsiyesi altında oldukça demokratik bir muhteva ile sunar kendisini.Hem yanıltıcı hem de hakikatsizdir.Yanıltıcıdır.Çünkü çok kültürlülük ve esneklik maskesinin altında neo-liberal ve pornografik bir dayatma vardır.Hakikatsizdir.Çünkü tüm hakikat iddialarının içinin boş olduğunu,hakikatin kişiye göre değişeceğini ve hiç kimsenin kendisini merkeze alamayacağını iddia eder.Bu durum, ciddi bir aldatma ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.Çünkü bir yandan ideolojik muhtevadan bağımsız bir tavrın ve tarzın mümessili olmamız salık verilirken ,diğer yandan 21.yüzyılın ultra-liberal,ultra-kapitalist ve ultra-hedonist ‘’ideolojik’’ doğasını görmezden gelmemiz isteniyor.Yani ideolojik tahakküm altında ve fakat ideolojisiz yaşamamız bekleniyor bizden.Söylemin bulanıklaşması/muğlaklaşması/amorflaşması olarak tanımlayabileceğimiz bu durumun, Türkiye özelinde kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması anlaşılabilir değil…Müslüman kimliğin, bu bulanıklılık karşısında zihnen ve kalben billurlaşmayı yeğlemesi gerekirken tam tersine bulanıklığı ‘’özgürlük’’ zannetmesi, orta vadede ciddi kimlik krizleri yaşayacağımızın göstergesidir.Bundan dolayıdır ki, İslamcılık ideolojisine çok iş düşüyor.Bu işin en başında da ‘’özgünlük’’ geliyor.

Şüphesiz İslamcılık bir ideoloji olarak doğdu.19.yüzyıl koşullarında İslami referanslar temelinde yeni bir hayatın inşası amacına matuf olarak bir söylem geliştirdi. Çağdaşı tüm ideolojiler gibi içine doğduğu çağı, yaslandığı değerler sistemi çerçevesinde yorumladı ve çözüm önerileri geliştirdi.İçine doğduğu zamanın gündemini meşgul eden bilim,ilerleme,gelişim,teknik-ahlak ilişkisi,demokrasi,kadın,özgürlükler gibi meseleleri tartıştı.Oldukça dinamik bir düşünsel geçmişe ve birikime sahip olduğu için kendisini her daim güncel tutmasını bildi.Diğer ideolojilerden farklı olarak muhkem bir dayanağının(vahiy ve sahih sünnet) olması sebebiyle de söyleminin keskinliği,ciddiyeti ve etkileyiciliği kayda değerdi.Kendisini Müslümanların temsilcisi olarak gören bir imparatorluğun çöküş sürecinde ortaya çıktığı için emelleri arasında,belki de ilk sırada, İmparatorluğun çöküşünü geciktirmek veya yapabiliyorsa engellemek vardı.Öyle ki bir dönem,Abdülhamit dönemi,devlet tarafından sahiplenildi ve resmi ideoloji olarak kabul gördü.İstiklal Harbi’nin verilmesi sürecinde de oldukça etkili oldu.Hatta denebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecine giden yolda en etkili ideolojik perspektif İslamcılıktı.İslamcılık 1979 da,Boudrillard’ın deyimiyle,modern tarihin en görkemli devrimini,İran’da yaptı.Bu devrim Fransız İhtilali’nden de Bolşevik Devrimi’nden de farklıydı.Çünkü alternatif bir paradigmayla yola çıkmıştı.Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin alternatifsizliğine iman etmiş olan modern dünyaya, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik meydan okuyuşunu gösterdi.Bundan dolayıdır ki hemen boğulmak istendi.Hem de aynı dinin mensupları aracılığıyla…

Esasında İslamcılık yeni bir şey de değildir. Son elçi(s.a.v)’nin ahirete irtihalinden sonra İslam’ın ilke,prensip ve umdelerinden teberri etmenin veya bu ilke,prensip ve umdeleri senkretik/sentezci bir yaklaşımın nesnesi haline getirmenin(inhiraf) cari olduğu her dönemde, İslamcılık, bir öze dönüş hareketi olarak ortaya çıkmış ve oldukça ağır bedeller ödemesine rağmen mücadelesini sürdürmüştür.Bu bağlamda Hz.Ali’nin, şuursuz dindarlığın temsilcileri olan Haricilere karşı verdiği mücadele,Ebu Hanife’nin Emevi faşizmine karşı direnişi,Ahmet b.Hanbel’in Abbasi iktidarının Kur’anı mahluk ilan etme çabasına karşı gösterdiği direnç, İslamcılığın tarihsel izdüşümleri olarak değerlendirilebilir.Yani İslamcılık tecdit ve ihya çabalarının genel adıdır aslında. Müslüman kavramının uğradığı içerik kaybını ve anlam daralmasını da göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki , Müslümanlık ,İslam’ın ilke ve prensiplerini kabul etmek(teslim olmak) ve buna uygun bir hayat yaşamak iken(bugün Müslümanlığın bu söylediğimiz anlamda anlaşıldığı dahi şüphelidir), İslamcılık buna ilaveten tevhit akidesinin bütün bir hayatı(iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi) tanzim edici olduğuna ve bu akidenin dışında hakikat iddiasında bulunan tüm dinlerin ve ideolojilerin Batıl olduğuna inanmak ve bu uğurda çaba göstermeyi şiar edinmektir.

Ancak geleneksel dindarlık anlayışının İslam’ın ideolojik bir içeriğe büründürüldüğü İslamcılık cereyanına şüpheyle yaklaştığını ifade etmek gerek.Bu anlayışa göre İslamcılık  ideolojisi, modern döneme ait bir olgudur.İslam, ideolojik bir muhtevaya büründürülemeyecek kadar yücedir.İslam’a ideolojik bir misyon yüklemek onun ‘’ed-din’’ oluşuna halel getirecektir. Çünkü din ilahi, ideoloji ise beşeridir.Hatta ideoloji, iradenin mutlaklaşmasına hizmet ettiği için reddedilmelidir.Teorik mülahazalarla vakit geçirmek yerine dinin icaplarını yerine getirmek elzemdir.Bundan dolayı mesela bir İslam İdeolojisinden bahsedilemez.İslam’ı ideolojik bir kisveye büründürmek onu araçsallaştırmak olur ki bu da dinin amacına aykırıdır.

Şimdi bu itirazlara cevap vermeyi deneyelim: Öncelikle İslam’ın bir ideoloji olmadığı doğrudur.Zaten İslam ideolojisi dediğimizde,İslam dininin bizatihi kendisinden değil,bu dinin ilke/prensip/umde ve şiarlarından hareketle ortaya konulmuş sistemli bir bütünden bahsediyoruz demektir.Dolayısıyla dinin içeriğinin tahrif edilmesi değil bilakis dinin vazettiği akidenin(tevhit akidesinin)insana,evrene,tarihe ,zamana yani kısaca hayata ilişkin perspektifinin ne olduğunun sistemli ve bütünlüklü olarak ortaya konulması kastedilmektedir.Bu noktada ideolojiyi tanımlamak için Süleyman Hayri Bolay’ın Felsefe Doktrinleri ve Terimleri sözlüğünden aşağıdaki bölümü almayı gerekli görüyoruz:’’İlm-i efkar olarak ta bilinen ideoloji tasavvurlar,fikirler sistemi anlamlarına gelir.Tasavvurların teşekkül tarzını,kaynağını ve konularını arayan bilim manasında kullanıldığı gibi boş ve soyut birtakım fikirlerin tartışması anlamında da kullanılır.Ayrıca siyasi,ahlaki,felsefi ve dini sahalarda bilimlerinkine benzer kat’i bilgi getirmek iddiasında olan teorilere de ideoloji denir.’’Demek ki ideoloji bir fikir sistemi ve/veya tasavvur biçimi olarak değerlendirilebilir.İslam ideolojisi dediğimizde ise İslam’ın temel kaynaklarından hareketle insan,evren,tarih,zaman,mekan gibi olgular hakkında bütüncül bir perspektifi havi bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir.Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bu çağa söz söylemeye başladığımızda, kabul edelim ya da etmeyelim ideolojinin tesir sahasına girmişiz demektir.Çünkü vahyin,sahih sünnetin ve geleneksel bilgi birikiminin bu çağın idrakine sunulmasında ‘’yorumun’’rolü hayatidir ve her yorum bir ideolojik havzadan beslenir.

Demek ki ideoloji salt kuru bir teorik çerçeveden ibaret değildir.Bir fikrin/düşüncenin insan hayatını ilgilendiren alanlarla ilgili söylemini sarih bir şekilde ortaya koyması da ideolojinin sınırları içerisinde değerlendirilebilir.Dolayısıyla İslam’ın ideolojik perspektifi olarak İslamcılık,İslami referanslar temelinde hayatın her alanına ilişkin sistemli bir düşünüş ve eyleyiş tarzının adıdır.Geleneksel dindarlık anlayışının ideolojik İslam’a sıcak bakmayışının arka planında,ilahi olanın beşeri formda ifade edilmesinin sakıncalı olduğuna ilişkin kanaat yatmaktadır.Oysa ki bu kaçınılmazdır.Yani Dinin hayata ilişkin(iktisadi,ictimai,hukuki,siyasi vb.) söyleminin beşeri bir formda sarih bir şekilde ifade edilmesi elzemdir.Aksi taktirde sadece ritüellere hapsedilmiş bir din algısı ortaya çıkar ki, bu da modern sosyolojinin,toplumlar rasyonelleştikçe dine olan ihtiyaçları azalır ,argümanını destekler.

Kanaatimce dindarlık , ideolojik bir formasyondan mahrumsa yavandır,içeriksizdir,folkloriktir.İnandığı ve yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı dinin insana,evrene,tarihe,zamana,mekana kısaca hayata dair söyleminden haberdar olmak ve bu söylemi yorumlayabilecek evsafta olmak Müslüman şahsiyetin üzerine vaciptir.Renksizliğin/ideolojisizliğin terviç edildiği zamanımızda ,üzülerek müşahede ediyoruz ki, Müslüman fert bireysel dindarlığa mahkum olmuştur.Oysa ki bireysel dindarlık İslam’ın cihanşumül söyleminin sığlaştırılmasından başka bir şey değildir.Son yıllarda,Türkiye’de İslamcılığın bittiğine/öldüğüne ilişkin yapılan yorumları,dindarlığın bireysel alana hapsedilmesi,yani kamuya dair söyleminden vazgeçmesi,bağlamında değerlendirmekte fayda var.Vahyin ve sahih sünnetin velut ummanından beslenen/beslenmesi gereken İslamcı söylemin ve eylemin yerini,dinin/İslam’ın folklorikleşmesine yardım eden kof ve bayağı bir muhafazakarlığın alması, oldukça derin krizler yaşadığımızın göstergesidir.

Bir ütopyadan yoksun olmamız, aynı zamanda İdeal olana temayülümüzün zayıflamasına sebep oluyor.Bu yüzden olsa gerek sürekli olarak ehveni şerreyn(iki şerden daha ehven olanı) tercihinde bulunmak zorunda kalıyoruz.Her seferinde ‘’şer’’ler arasında tercih yapmak zorunda kalışımız,’’hayr’’ı tanımamızı zorlaştırıyor.Bu müşevveş zihin halinden kurtuluş, ancak esaslı bir ideolojik formasyonla mümkündür.İdeoloji,yüksek düzeyli bir farkındalık bilinci inşası ve daima ideal olana doğru hareket prensibiyle her daim müteyakkız olmanın yol haritasını çizmemize yardım eder.İslamcılık İdeolojisinin tarihi bu söylediğimize şahittir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

EĞİTİM MESELESİ

Eğitim sistemimizde, II. Mahmut’tan itibaren devrim sayılabilecek birçok değişiklikler yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinde de siyasi iktidarların ilk icraatları Milli Eğitime el atmak ve onda radikal reformlar yapmak olmuştur. Sürekli yeni yöntemlerin denendiği eğitim sistemimiz, yazboz tahtasına dönmüş, gençler adeta bir kobay gibi kullanılmıştır. Eğitimi eğitimcilere bırakamayacak kadar ciddiye alan(!) siyasiler, her gün yeni sürpriz paketlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bugün, bütçede aslan payı eğitime ayrılmış, büyük yatırımlar yapılmış, okullar fiziki imkânlar açısından ideal denebilecek seviyelere yaklaştırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ilim tahsil edip diploma almayı hak eden gençlerimiz, bilgi, bilinç, düşünce, kültür, dil, edep ve ahlak açısından iflasın eşiğine gelmiştir. Üniversite mezunu olduğu halde, ahlak fukarası cahiller ordusu ile karşı karşıyayız.

Yürürlükteki sistem adeta gençlerin düşünce melekelerini hadım ediyor, onları birer robot haline getiriyor. Ezberciliğe dayalı, düşünme ve araştırmadan uzak resmi eğitim sistemi cehaletin kaynağı olmuştur. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” tespitini haklı çıkarırcasına, anaokulundan itibaren bu çarkın içine giren tertemiz çocuklar, mezun olduklarında tanınmaz hale gelmektedirler.

Mevcut okullarımız, eğitim ve öğretim yuvaları olmaktan ziyade diploma dağıtılan zorunlu kurumlara dönüşmüştür. Şimdiye kadar hakikate âşık olanlar, bir ibadet bilinciyle bilginin peşinde koşarlardı. Modern eğitimde ise bilgi, değer değil çıkar esasına dayalıdır. Bilgi; mal, makam mevki kazanmak için basit bir araçtan başka bir şey değildir. Bilginin değeri köprüyü geçene kadardır. Köprüyü (sınavı) geçtikten sonra bilginin hiçbir kıymeti yoktur. Sene sonunda girdiğim bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını yırtmış, sınıfı kâğıttan bir çöplüğe çevirmişlerdi. Artık onlara ihtiyaçları yoktu!

Öğrenciler, zorunlu olarak sınıfları doldurmakta, öğretmen de zorunlu olarak mesleğini icra etmektedir! Adeta okullar modern bakımevlerine, öğretmenlerde saygınlığını yitiren ücretli bakıcılara dönüşmüştür.

Laik eğitim

Modern eğitim düalist bir mantık üzerine kuruludur. “Hoca camide” anlayışıyla okul ve cami, bilgi ve bilinç, akıl ve kalp, madde ile mana birbirinden ayrılarak hakikate götüren yollar parçalandı. Bilgi ahlaktan koparılınca “okumuş ama adam olamamış” diye tarif edilen kitap yüklü merkepler çoğalmıştır. “el- Âlim” olan Allah ile irtibatı koparılan bilgi, insanlığın hayrına değil, menfaatine kurban edilmiştir. Allah’tan uzaklaşan bilgi ahlaktan da uzaklaşmıştır. Kutsal olanla bağını koparan bilgi, insanlığın hayrından çok zararı için kullanılmıştır. Kuzey Kore ile gündeme gelen nükleer bomba veya hidrojen bomba gibi kitle imha silahlarını icat eden akıl, vahiyle bağını koparan akıldır. Bu ölümcül silahların mucitleri, “okumuş” çocuklardır. Silah tüccarları, üniversitelerdeki fizik, kimya profesörleriyle birlikte çalışmaktadırlar. İmansız bir bilgi, insanoğlunu uçurumun kenarına getirmiştir. Vahiyle barışık akıl, yeryüzünü imar için çaba sarf ederken, vahiyle bağını koparan akıl, daha fazla kazanma hırsıyla, yeryüzünü ifsad etmektedir.

İlk inen vahyin “oku” ile başladığı doğru ama eksiktir. Kur’an “Rabbinin adıyla oku!” diyor. Dolayısıyla besmelesiz, Kur’an’dan uzak bir okuma, insanlığa hayır getirmeyecektir.

Eğitim alarm veriyor

Mevcut iktidarın, başarısız olduğu konuların başında eğitim gelmektedir. “Yeni müfredat”ın soruna ne kadar merhem olacağını göreceğiz. Fakat 15 yıldan fazla iktidarda olan Ak Parti, özellikle milli eğitimde, radikal, köklü kararlar almaktan çekiniyor. Hala savunmacı bir refleksle hareket ediyor. Bir gazete manşeti, sosyal medyadaki bir haber, hükümeti aldığı karardan geri adım attırabiliyor.

Eğitim camiasına uzun yıllarını vermiş birisi olarak gördüğüm manzara beni gelecekle ilgili derin kaygılara sevk ediyor. Geleceğin büyükleri olacak gençlere baktıkça üzerime karabasanlar çöküyor. Biraz düşündükçe, milletin geleceği adına, kaygılanıyor, üzülüyorum. 1 milyon öğretmen,18 milyon öğrenci, 80 milyarlık bütçesiyle hayati öneme haiz milli eğitim sistemi alarm veriyor.

15 Temmuz kalkışmasından sonra, eğitim çalışmalarını merkezine almış bütün cemaatler, sivil, özgün ve özgür oluşumlar, ciddi bir güven kaybına uğradı. Büyük küçük her bir cemiyetin ileride FETÖ gibi olma ihtimalini dillendiren kimi çevreler, toptancı bir yaklaşımla tüm cemaatleri aynı kefeye koyarak, onları öcü gibi göstermeye çalışmaktadır. Hayat boşluk kabul etmeyeceğinden dolayı devlet erki gönüllü teşekküllerin rolünü devraldı. Nerdeyse klasik cemaat çalışmalarını devlet kurumları yapmaya kalkışmaktadır. Mevcut devlet aklı, kendisini iki seçenek arasına sıkıştırmış vaziyette: Ya elimizden kayıp giden bir nesil ya da FETÖ gibi olma riskini taşıyan yapılar!

Gençlik, gün geçtikçe nihilizm, ateizm ve deizme doğru sürüklenmektedir. Hiçbir mefkûresi, ideali, kutsalı olmayan, sorumluluk almaktan korkan, anı yaşamaya çalışan, bohemce bir hayatı tercih eden, heva ve hevesini her şeyden üstün tutan bir nesil var karşımızda. Geliyorum diyen bu büyük tehlikeye karşı siyasetçiler, “dindar nesil” projesini gündeme getirdiler. Bundan mütevellit İHL, Kuran Kursu, gençlik merkezleri gibi resmi ya da yarı resmi kurumları ve buralarda eğitim verecek kadroların sayısını artırdılar. Her ile üniversite, liselerin zorunlu hale gelmesi, anaokulunu teşvik hatta zorunlu yapma, eğitime yapılan devasa yatırımlar da bu amaca matuf adımlar olarak görülmektedir.

Esasen insan eğitimi, akıldan önce kalplere nüfuz etmekle mümkündür. Devletin resmi ve soğuk yüzüyle kalplerde bir devrim gerçekleştirmek muhaldir. Hatta tam aksi bir sonuç doğurur bu. Çünkü tarih boyunca kitleler, gücü elinde bulunduranlara karşı hep şüpheyle bakmışlardır ve yukarıdan aşağıya doğru kendilerine dikte edilen ideolojilere, inançlara mesafeli olmuşlardır. Gerçi bunda da haksız sayılmazlar. Çünkü güç sahipleri, ellerindeki geniş imkânları kullanarak, toplumu istedikleri gibi dizayn etmeye yeltenmişlerdir. On yılda on beş milyon genç yarattığını iddia edenler bu mantıkla hareket etmişlerdi.

Öyleyse gerçek bir eğitim devrimi nasıl gerçekleşebilir? Gözümüzün önünde, elimizden avucumuzdan kayıp giden bir gençlik için neler yapabiliriz?

Atanmış değil, adanmış öğretmen

Her şeyden önce meseleye yaklaşış biçimimizi değiştirmeliyiz. Eğitim ve öğretimi bir meslek sorunu olarak ele alamayız. Çünkü öğretmenlik, mesleklerden bir meslek değildir.  “Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime” diyordu Cemil Meriç yıllar önce. Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı. “Bari öğretmen olayım” diyerek KPSS puanıyla kerhen atanan, bu mesleği geçim kapısı olarak gören, okula işyeri, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir zihniyetteki kadroyla ne yapabiliriz ki?

Maarif meselesine her şeyden önce bir dava bilinciyle yaklaşılmalıdır. Eğitim ve öğretim her şeyden önce peygamberlerin yoludur. Dert ve dava adamlarının işidir. Bir insanın hidayetini, üzerine güneş doğan her şeyden daha üstün tutan vakıf insanlarına ihtiyaç vardır. Öncelikli hesabı dünyevi ikbal olmayan, asıl ücretini yalnız Allah’tan ümit eden, bundan dolayı da mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz çalışan, dava ve davet önderleri olmalı. Toplumun yeniden ihya ve inşası, nitelikli bireylerin yetişmesi, ilmin ve âlimin hak ettiği değeri bulması ancak bu yola kendini adamış gönül erleriyle mümkün olur.

Her öğretmen esas itibariyle “usvetun hasene” olmalıdır. Kulağa değil gözlere hitap edecek rol modellere ihtiyaç duyulmaktadır. Gençler duyduklarından çok gördüklerinden etkilenir. Sözleriyle eylemleri tezatlık teşkil edenlerin inandırıcılığı yoktur. Bu nedenle öğretmen atamalarında tek ölçünün KPSS olması yeterli değildir. Buna ilaveten başka kriterlerde olmalıdır.

Okullar, resmi ideolojinin dayatıldığı ve devlete kurşun askerlerin yetiştirildiği kışlalar ya da gençlerin bireysel farklılıklarının törpülenerek hepsinin aynı standarda geldiği fabrikalar değildir. İdeoloji dayatmak devletin vazifesi değildir. Farklı fikirlerin varlığı bir toplum için zenginliktir. Bundan dolayı zorunlu eğitim başlı başına bir zorbalıktır. Devlet, zorunlu eğitimi, sadece okuma yazma öğretmekle sınırlamalıdır. Daha sonra her öğrenciyi ilgi ve istidadına göre yönlendirecek iyi bir rehberlik hizmeti olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim öğretim yılının, tüm öğrencilerimize, eğitimcilerimize ve milletimize hayırlar getirmesini diliyorum.

BEŞERDEN İNSANA İNSANIN SERÜVENİ

BEŞERDEN İNSANA  İNSANIN SERÜVENİ

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.  Allah’a hamd, resulüne selam olsun.

Bu yazımızda “Beşer, Adem, İnsan” kavramları çerçevesinde insanı anlamaya çalışacağız. Kur’an-ı Kerim’in temel konularından biri hiç şüphesiz “insan”dır. Allah’ın muhatap aldığı, dünyayı kendisi ile anlamlı kıldığı, imar ve inşa sorumluluğu yüklediği bir varlık…

Sıraladığımız bu kavramlar anlam bakımından nüanslarla birbirlerinden ayrılan kavramlardır. Genel kavramsal çerçeveyi belirledikten sonra vahyin muhatap aldığı, filozofların düşüncelerinin merkezine koyduğu, şairlerin şiirlerinin temel konusunu oluşturan, sanatın ve edebiyatın merkezindeki varlık  yani kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz umarım az da olsa vuzuha kavuşur.

Beşer kelimesi farklı çekim kalıpları ile kullanıldığında; cildin sathı, dış deri, yerin üzerindeki yeşillik ve nebat, insanlık, insanoğlu, yağmuru müjdeleyen rüzgar, sevinmek, sevindirmek gibi anlamlara geliyor.

Kur’an-ı Kerimde beşer kavramı sözlük anlamından ziyade insan kavramı ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tür olarak insan olan; melek, cin veya ilah olmayan anlamları ayetlerin ağırlıkla vurguladığı anlamlardır. Beşer kavramına “ilkel insan, gelişimi tamamlanmamış varlık” şeklindeki bir yorumu Kur’andan çıkarsamak imkansızdır. Nitekim peygamberlerin davetine itiraz eden veya peygamberlerde olağanüstü özellikler arayan müşriklerle ilgili ayetler bu düşüncemizi destekler mahiyettedir.

“Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip ahirete ulaşmayı yalanlayan kavminden o hatırlı/kodaman güruh ise halka şöyle dediler: «Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil; yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.”(23/33) Bu ayette inkar edenlerin ifadeleri ile peygamberlerin bütünüyle insani özelliklere sahip beşeri varlıklar olduğu vurgulanıyor.   “ Yahut altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ama, sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız! De ki: “Rabbimin şânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir beşer değil miyim?” (17/93) Bu ayette ise bizzat peygamberin diliyle beşerilik vasfı açıklanıyor.  “Dediler ki: “Bizim benzerimiz olan iki beşere (Musa ve Harun’a) mı inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar.” (23/47)

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere peygamberler beşer olan insanlardır. Gelişimi tamamlanmamış bir varlık olarak beşer kelimesini yorumlamak yanlış bir te’vil gibi görünüyor. “Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.”(15/28)” (İblis) dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın beşer için saygı ile eğilemem.”(15/33)  Bu ayetlerde saygı ile önünde eğilinmesi gereken varlık “beşer” olarak vasıflandırılıyor. Anlaşılan odur ki beşer kelimesi insanla aynı anlamda kullanılmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerimde insan hem pozitif hem negatif yönleri ile anlatılırken beşer daha ziyade nötr bir özellikte anlatılıyor.

Adem kelimesi Sümer dilinde “baba”, Asur ve Babil dilinde “yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç”;  Sabii dilinde “kul” anlamlarında kullanılmıştır. Tekvinde ise hem ilk insan hem de insan türü anlamlarında kullanılmıştır. Müslüman dilciler ise; bir şeyin dış yüzü, insicam, ülfet anlamları vermişlerdir. Nitekim genellikle sahih kabul edilen bir rivayete göre Allah, Ademi yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Adem’in nesli değişik karakterler taşır. Rağıb el-İsfehânî Müfredat adlı eserinde, Âdem’e (a.s) bu ismin, yerin üst kısmından yaratılması nedeniyle verildiğini nakleder.

Kur’an-ı Kerim, sahih hadisler ve islam alimlerinin ortak görüşüne göre Adem(as) insanlığın ilk atasıdır ve topraktan yaratılmıştır. Diğer ilahi kitaplar ve özellikle Tevrat’ın tekvin bölümü bazı farklılıklarla aynı şeyi söylemektedir. Nitekim Kur’an’ı Kerime baktığımızda şunları görürüz: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”Fakat Şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır. Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeyi çok kabul eden (kulunun günahından geçen) dır, çok esirgeyendir.” (2/34—37)

Yukarıdaki ayetlerden açıkça şu sonuçların çıktığını söyleyebiliriz. Secde edilen, cennete konulan, yasak fiili işleyen, nimetlerle dolu yerden çıkarılan, hatasında ısrar etmeyip tevbeye yönelen ve tevbesi kabul edilen bütün insanlar değil insanlığın atası olan Hz. Âdem’dir.

Kur’ an-ı Kerim’de Hz. Adem’le ilgili ayetlerde bu konu genellikle üç ayrı noktadan ele alınmıştır. Öncelikle Adem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedeni ve ruhi yönleriyle tam ve kamil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Adem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu ayetlerde hem Adem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği akli, zihni, ahlaki vb. meziyetlerden. Dolayısıyla hem Allah’a ibadet eden hem de yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli ayetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Adem’e secde ettikleri bildirilmektedir.(İSAM ADEM Md.)

Adem(as) akıl, duygu ve bilgi sahibi bir varlık olarak çeşitli imtihan süreçlerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolü altında olan ilk insan…

İnsan; e-ne-se/ انس kökünden türeyen bir kelime olup, sözlükte; garipsemeyi bırakıp alışmak, yadırgamamak, cana yakın olmak,  samimi olmak gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca bu kökten türeyen iste’nese kelimesi, hayvanın evcil olmasını ifade etmektedir.  El- İnsan ise; İnsan, adam, beşer, zihnen ve yaratık olarak terakki etmiş insan anlamlarına gelmektedir. Rağıp el-İsfehani ise; el-ins’i, cinnînin zıddı olan, ancak diğer insanlarla beraber  ayakta kalabilen/hayatını sürdürebilen ve tabiaten medeni olan varlık olarak tarif etmektedir.

Kelimenin aslının “unutmak” manasındaki nesy’den geldiği de ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler İbn Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivayete dayanırlar.

İnsanın yaratılışı başta topraktan –ki ilk örneği Hz. Adem’dir- daha sonra değersiz bir sudan yaratıldığı, insanların bu şekilde sosyal bir varlık olarak çoğalıp yeryüzüne yayıldıkları Kur’anın vurguladığı bir hakikattir. Kur’an-ı Kerimde insan bütün yönleriyle anlatılmiştır. Yaratılışı, mahiyeti ve amaçları ayrıntılı bir şekilde sunulmuştur. Nitekim Hac Suresinin 5. Ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”  Yaratılışın her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolünde gerçekleşmiştir. Bu hususta herhangi bir tesadüfe imkan olmadığı açıktır.

 

Yaratılış inancını benimsemeyen felsefi akımlar aydınlanma döneminden itibaren çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Genel olarak materyalist felsefe olarak adlandırabileceğimiz bu akımların tamamı Hıristiyanlık eleştirisi üzerinden dinlerin tamamına karşı çıkmaktadırlar. Hurafelerle ilahi menşeinden koparılan Hıristiyanlık, muktedirlerin zulüm aracına dönüşmüş, din eleştirisi Tanrı’nın varlığını sorgulamaya sebep olmuştur. Ancak yapılan eleştiriler önce insanı sonrada üretim mekanizmalarını tanrılaştırarak insanlığın bugünkü felaketini doğurmuştur.

Kur’an’ın insana dair diğer önemli bir beyanı da insanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesiyle ilgilidir. Hilâfet, esas itibariyle yeryüzünü Allah’ın iradesine uygun bir şekilde imar ve ıslah görevidir. Bu görev için verilen donanımları insan harekete geçirmelidir. Bunlar;

  • İnsan “asil bir varlıktır”. Mükemmel bir şekilde yaratılmış, özgür bir benliğe sahiptir.
  • İnsan irade sahibi olarak yaratılmıştır.
  • İnsan bilen, kavrayan bir varlıktır.
  • İnsan benliğinin şuurunda olan bir varlıktır. Kendi hakkında bilgi sahibidir.
  • İnsan üreten bir varlıktır. Alet, teknoloji, sanat, değer…
  • İnsan ülkü sahibi bir varlıktır. İdeal olana varmak için hareket eder. Üreterek ‘kemale doğru hareket halinde olan’ bir varlık.
  • İnsan ahlaki yönü olan bir varlıktır. Değerler üzerinden hareketini anlamlandırır.

Değer; sanatı maddi çıkara, sevgiyi menfaate, ideali realiteye tercih yaptıran aklaki duruştur. Değer; eşya ve varlıkla ilişkimizde ortaya çıkan ahlaki duruştur. Hayata anlam katan tercihtir. Yeri geldiğinde canı feda etmeyi en büyük kazanç sayabilmektir…

Hilafet görevini yerine getirme sürecinde aşması gereken en önemli engel yine insanın kendisidir. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, umutsuzluk, unutkanlık, böbürlenme, acelecilik, gerçeğe karşı direnme, inkârcılık vb. zaafları bulunmakta olup ahlâkî gelişim sürecinde bu zaaflarını yenmeyi öğrenmelidir.(İSAM İNSAN Md.) Bütün bu zaafları “benlik zindanı” olarak tanımlamak mümkündür.

Kur’anı kerimde bu zaaflarla ilgili birkaç ayet hatırlatalım; İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendiside şahittir. Ve insan mala çok düşkündür. (Adiyat, 6-8)  De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.“ (isra, 100) İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan gerçekten çok acelecidir.  (isra, 11)  İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (Nahl, 4)  “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf, 53)

Bu zaafları aşacak donanımların da insana verildiğini Kur’anı Kerim açıklamaktadır. İlgili ayetlerin bir kısmını hatırlatalım.

Şüphesiz sizin çabalarınız (çalışma, yetenek)  elbette çeşit çeşittir. (Leyl, 4) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. (Şems, 7-10) O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.  Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde, 7-9) İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.  Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kateder. (İnsan, 1-3)  De ki: “O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!“(Mülk, 23)

Sonuç olarak;

  • İnsan doğar, büyür, ölür; canlı bir varlıktır.
  • İnsanın düşünme yeteneği vardır.
  • İnsan güler, ağlar, sever, korkar, güvenir…; insan duygusal yanı olan bir varlıktır.
  • İnsan, alet yapan ve kullanan bir varlıktır.
  • İnsan, tarihi olan ve tarih yapan bir varlıktır.
  • İnsan, bilim, sanat ve düşünce gibi etkinlik alanlarının failidir.
  • İnsan, irade sahibi bir varlıktır.
  • İnsan, heryönüyle Allah’a (cc) muhtaç bir varlıktır.
  • İnsan kul olan sosyal sorumluluk sahibi bir varlıktır…
  • İnsan yapıp-ettiği her şeyden dolayı hesap verecek bir varlıktır…

 

KUDÜS ÜMMETİN AYNASIDIR

Kudüs, sınırlarını aşan bir şehirdir. Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinliler veya Araplarla sınırlı değildir. Bu mesele bir ırk ya da toprak meselesi değildir. Mescid-i Aksa da sadece namaz kılınan bir mekân değildir.

Buraya el-Kudsu’ş-Şerif denmiştir. Çünkü burası, isra ve miraç mucizelerine şahitlik eden Beytül’ Makdis’in de içinde bulunduğu, Kur’an’da taziz edilen, peygamberler diyarı Arzu’l Mubâreke’dir. Kuranda adı geçen birçok peygamber ya burada yaşamış ya da yolu bir şekilde buraya düşmüştür.

Bu kadim şehri ziyaret edenler, onun her yerinde nebiler kervanından bir hatıra görecek, onların kokusunu hissedeceklerdir. Onun sokaklarında dolaşırken, tevhid önderleri olan peygamberlerin çetin mücadeleleri gözünüzün önünde canlanır. Tarih boyunca hak batıl mücadelesine sahne olmuş bu şehirde, sadece aktörlerin değiştiğini, tevhid şirk mücadelesinin ise bütün şiddetiyle devam ettiğini göreceksiniz. Kur’an’da müminlere en şedid toplum olarak gösterilen Ben-i İsrail’in ihanetlerini, zulümlerini bir kez daha okuyacaksınız Kudüs surları içinde. Kutsal kitabı tahrif edenlerin Kutsal şehri nasıl tahrip ettiğine, kendilerini Tanrının sevgili kulları olarak görenlerin Tanrının diğer kullarına ne zulümler yaptıklarına şahitlik edeceksiniz.

Kudüs Müslümanların şifresidir.

Kudüs söz konusu olunca dünya Müslümanlarının kalpleri daha hızlı atar. Yürekler kıpır kıpır olur. Çünkü Kudüs bir sevdadır ve ümmetin şifresidir, aynasıdır. O bizim vicdanımızdır, gönül yaramızdır. Göz bebeğimiz, utancımızdır. Oraya atılan her mermi ve her gaz bombası aslında bizim gözümüzü kör ediyor. Ona bakınca kendimizi görürüz. İslam dünyasının fotoğrafı Kudüs penceresinden daha net görünür. O mahzunsa ümmet mahzun, o mesrursa ümmet mesrur olur. O tebessüm ederse ümmet de tebessüm eder, o ağlarsa ümmet acılara gark olur. Kudüs’ün kaderi ümmetin kaderidir. O, bize bizi anlatır. Kudüs’e bakıp kendimizi ve ümmetin halini muhasebe ederiz.

Kudüs’ün özgürlüğü

Kudüs için tarihte büyük mücadeleler yapılmış ve bu kutsal şehir birçok kez el değiştirmiştir. Son olarak Kudüs, 1917’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle önce İngilizlerce ve daha sonra da bölgeye dışarıdan getirilip yerleştirilen Yahudilerce işgal edilmiştir. Bu işgal, dünyadaki güç odaklarının onay ve desteğiyle genişleyerek devam etmektedir. Bu günlerde ise işgalin 100. Yıldönümünde Siyonistler yeni provokasyonlara imza atmaktadır. Sanki İslam dünyasına el ense çekerek onların gücünü ve tepkisini test etmektedir.

İsra suresinde, İsrail oğullarının bu topraklarda iki defa fesat çıkarttıkları ve her seferinde üzerlerine güçlü kulların gönderilip onların cezalandırıldığı haber verilir. Yüce Allah, tekrar taşkınlık yaparlarsa onları zelil edecek güçlü kullarını tekrar göndereceğini belirtir. Bugün İsrailoğulları, taşkınlıkta zirve yaptıklarına göre, Rabbimizin vaad ettiği güçlü kullar nerede? Talut ve ordusu ne zaman gelecek?  Kudüs ne zaman özgürlüğüne kavuşacak?

Gerçekçi olmak gerekirse, İslam Dünyasının bugünkü haliyle kural koyacak durumu olmadığı için yakın bir zamanda Kudüs’ü kurtaracak gücü de yoktur. Hatta İslam Dünyası diye bir dünya kalmamıştır. Sadece işgalcilerin kuklası olan ihanet şebekelerinin baskısı altında yaşam mücadelesi veren Müslüman toplumlar vardır. İslam ülkeleri, Kudüs davasını çoktan satmış gözüküyor. Dolayısıyla Kudüs, bir süre daha, hepimizi kahretmeye devam edecektir.

Şapkayı önümüze koyup düşünecek olursak Cahit Zarifoğlu’nun şu mısraları akla geliyor “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler, / Biz savaşı kendimizde kaybettik kendimizde kaybettik”. Aslında İsrail güçlü değil, biz zayıfız. Kudüs’te yaşananlar, kendi elimizle yaptıklarımızın neticesidir. Kimse kendini masum sanmasın.

Kudüs Haçlıların işgali altındayken, Sultan Selahaddin’in adeta mecnun gibi dolaştığı; yemeği ve uyumayı unuttuğu; gülmeyi kendine yasakladığını kaydeder tarihçiler. Selahaddin Eyyubi’den, Kudüs’ü Haçlılardan geri almak için harekete geçmesi istendiğinde, sabah namazında camilerin boş olduğunu görünce beklemiş ne zaman ki sabah vakti camilerin Cuma namazları gibi dolduğunu görmüş o zaman fethe karar vermiştir ki bu bize Kudüs’ün anahtarını gösterir.

Dünya nehrinden kana kana içenler, düşmanı görünce ölü gözlerle bakıp evlerine, işlerine dönenler, kalplerinde vehin hastalığı ( dünya sevgisi, ölüm korkusu) olanlar Kudüs için umut olamaz. “Bir ruh bid dem nefdike ya aksa” sözü, slogan olmaktan öte geçmedikçe Kudüs kurtulamaz.

Kudüs’ün menfaatini, derneğimizin, cemaatimizin, partimizin menfaatinin önüne geçirmedikçe Filistin bayrağı elimizde sadece aksesuar olarak kalacak ama günahlarımızın üstünü örtmeye yetmeyecektir. Timsah gözyaşları içinde kendimizi ve başkalarını aldatmaya, oyalamaya ve de duyarlılıklarını sömürmeye devam edeceğiz öyle mi? Kutsal olan her şeyde olduğu gibi Kudüs de dünyevi çıkarlara meze olmaktan kurtulamayacak mı?

Siyonistlerin Kudüs ortak paydasında birleşip güçlenmesi ümmetin parçalanmışlığının sonucudur. Mescid-i Aksa’daki son yaşananları protesto etmek için aynı meydanda bir mikrofon etrafında bile bir araya gelmeyi beceremeyenlerin birlik- beraberlik, kardeşlik çağrısı yapmaları sahici değildir. Kudüs bizi bir araya getiremiyorsa ancak mahşerde bir araya geliriz ama o günün hesabı çetin olur. Milli, mezhebi, meşrebi taassubun esiri olmuş kitleler Kudüs surlarının içine giremezler.

Biz özümüzde olanı değiştirirsek Allah da bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirecektir. Önce içimizdeki milliyetçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, particilik vs. putlarını kıralım gerisi kolay. Calut güçlü gözükür ta ki Talut çıkana kadar. İnanıyorum ki bir gün Talut ve askerleri yine çıkacak ve sapan taşları füzeleri yenecektir. Çünkü karanlık aydınlığın yokluğundandır. Hak gelince batıl zail olur ve batıl zaten yok olmaya mahkûmdur. “Nice az topluluklar vardır ki kendilerinden çok daha kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir Allah’ın izniyle.

Asurlular ve Bâbilliler Kudüs’ü işgal ettikleri zaman oradaki Yahudilerin kimisini öldürmüş bir kısmını da esir olarak Babil’e sürgün etmişler. Tevrat’ta yer alan rivâyete göre, Babil’deki Yahudiler   “Eğer seni unutursam, ey Kudüs! Sağ elim hünerini unutsun. Dilim damağıma yapışsın, eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüksek sevincimin üstünde tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” diye ağıtlar yakmışlar.

 

Ey Kudüs sevdalıları! Böyle bir dua etmeye cesaretiniz var mı? Ne zaman ki bizde bu duyarlılık oluşur, bu duaya gönülden “amin” deriz işte o zaman Kudüs’e doğru yola çıkabiliriz!