Pazar , 21 Ekim 2018
Anasayfa / Yazarlar

Yazarlar

KADINSIZ EVLER-1

 

 

Aile, toplumun temeli ve çekirdeğidir. Kadın da ailenin mayası ve koruyucusudur. Aile ne kadar sağlam ve sağlıklı temellere oturursa toplum da o kadar sağlam olur. Devletler ancak sağlam aile yapıları ile güçlü olabilir. Bir devleti, milleti yıkmak isteyenler önce işe aileden başlarlar. Ailede başlayan bir bozulma toplumu doğrudan etkiler. Toplumu ayakta tutan son kaledir aile. Bu kale de düşerse toplum bozulur.

“Yuvayı yapan dişi kuş” olduğu gibi yıkacak olan da aynı kuştur. Dolayısıyla toplumun selameti açısından kadın ve ailenin durumu büyük önem arz etmektedir. Geleneksel aile modeli olan geniş aile, modernleşmeyle birlikte yerini çekirdek aileye bırakmıştır. Sadece ebeveyn ve çocuklardan oluşan bu küçük aile, kadının rolünün değişmesiyle birlikte büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.

Son zamanlarda aile, gençlik ve evlilik üzerine yapılan araştırma, anket ve gözlemler, geleceğimiz açısından alarm vericidir. Buna göre; Türkiye’de evlilik yaşı gittikçe yükseliyor, boşanmalar kolaylaşıyor ve artıyor, çocuk sayısı azalıyor.  Kitab-ı Kerim’in “fahşa” olarak tarif ettiği söz ve eylemler sıradanlaşıyor. Çıplaklık “cesaret”, cinsel özgürlük “ilericilik” işareti olarak kabul ediliyor. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla, kadın ve erkek arasındaki biyolojik, psikolojik ve sosyal başta olmak üzere her türlü mesafe kalkıyor. Kadınlar erkekleşirken, erkekler kadınlaşıyor. Sokak çocukları, kimsesiz çocuklar, sevgi evleri, huzur(!) evleri, sığınma evlerinin sayısı her geçen gün artıyor.

Aile ve gençlik üzerine araştırma yapan kurumların artmış olması sorunun çözümü konusunda bizi ümitlendirmesin. Çünkü bize sunulan tedavi yöntemleri pozitivist ve seküler bir anlayışın ürünü olduğundan, hastalığı tedavi etmediği gibi daha vahim sonuçlar doğurmaktadır. Aile ve gençlik üzerine bakanlıklar kurulması, kadınları koruma kanunları çıkarılması, zorunlu eğitim süresinin uzatılması, aile ve gençlerimize yönelik rehberlik ve danışmanlık merkezlerinin artması, anaokulu ve kreşlerin çoğalmasına rağmen sorunun çözülmeyip aksine daha da artmasının nedenleri üzerinde düşünmek gerekir.

Sorunu birkaç sebebe bağlamak doğru değildir. Meseleyi birçok açıdan değerlendirmek mümkündür. Uzman, psikolog, rehber vs. değiliz ama yirmi yılı aşkın öğretmenlik mesleğimden edindiğim tecrübe ve gözlemlerim neticesinde bazı hususlara dikkat çekmek isterim.

Kadınsız evler

Muhafazakâr bir parti olarak bilinen Ak Parti hükumeti, son zamanlarda kadınları evlerinden çıkarmaya yeminliymiş gibi icraatlara imza atıyor. Şimdiki aile bakanı da onun selefi olan bakan da, Türkiye’de kadın istihdam oranını artırmakla övünmekte ve bunu sanki marifetmiş gibi hükumetin başarısı olarak sunmaktadırlar. Aileyi korumaktan sorumlu bakanlık, ailenin direği olan kadını görev mahallinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Hem de bunu işsizlik rakamlarının çift hanelerde olduğu ülkemizde yapıyor. Aslında şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatini söylüyor.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Tarım ve Orman Bakanlığınca düzenlenen “Girişimci Kadın Çiftçiler Ödül Töreni”indeki konuşmasında, “Aldığımız tedbirler sayesinde kadın istihdamı ve kadınların iş gücüne katılım oranlarında ciddi artışlar sağladık. Bu bağlamda Türkiye, 2007-2017 yılları arasında kadın iş gücünü en fazla artıran ülke oldu. Kadın iş gücümüzü son 11 yılda 4 milyon 244 bin kişi artırdık” dedi. Türkiye’nin kadın istihdamı konusunda birçok başarı elde ettiğini vurgulayan Bakan Selçuk, “2023 yılına kadar kadınların iş gücüne katılım oranını yüzde 41 düzeyine çıkarmayı hedefliyoruz. Bu hedefimize ulaşmak için gece gündüz demeden çalışıyor, tüm kamu kurumlarımızla iş birliği içerisinde projeler geliştiriyoruz” dedi.

Aileden sorumlu bakanlarımızın kadın ve başörtülü olmaları, her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmez. Görüntü, bizim medeniyetimizi temsil etse de icraatlar seküler batı medeniyetine aittir. Aslında modern Batı dünyası aileyi kaybetmenin acı sonuçlarını gördü. Her şeyi olan ama mutluluğu olmayan, nüfusu gittikçe yaşlanan Batı, aileyi tekrar canlandırmak için politikalar geliştirdi ama ok yaydan bir kere çıktı. Batıyı hep geriden takip eden bizim siyasetçiler, onların pişman oldukları icraatları yapmaya pek hevesli gözüküyorlar.

Ülkemizde, çalışanlara yapılan aile ve çocuk yardımının çok az olmasına karşı, çalışan annelere kreş ve bakıcı yardımı başta olmak üzere birçok iyileştirme yapılmıştır. Ev hanımı ve anne olmak aşağılanıp utanılacak bir durummuş gibi sunulurken “iş kadını” olmak,  daima teşvik edilmiştir. Kadının evine, çocuklarına ve kocasına hizmet etmesi zül addedilirken, “kariyer de yaparım çocukta” sloganıyla, patronlara kölelik yapması, ekonomik özgürlük olarak reklam edilmiştir. Evliliği modası geçmiş, ilkel ve baskıcı bir kurum olarak nitelemek, evlilik dışı ilişkileri övmek, neredeyse ilerlemenin, aydınlanmanın bir gereği haline gelmiştir.

“Hangi çağda yaşıyorsunuz? Yoksa kadının okumasına ve çalışmasına karşı mısınız?” soruları meselenin vahametini anlamaktan uzak, basit, ucuz sorulardır. Mesele, kadının çalışmasının caiz olup olmadığı değildir. Konu, “çalışma hayatı mı, annelik mi?” tartışmasından daha derinlikli düşünmeyi gerektiren hayati bir meseledir.  Zorunlu ve gerekli hallerde, uygun ortamlarda, çocuk ve ailesini de ihmal etmemek kaydıyla kadının çalışmasının bir sakıncası yoktur. Okumaya gelince, ilim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz husus, kadının çalışması veya okuması değil, aileyi ayakta tutan kadının birinci derecede sorumlu olduğu evini, yuvasını (karargâhını) terk edip dışarıda kendine “yer” aramasıdır. Çünkü evler kadınsız kalınca ıssız, kadınlar evsiz kalınca yersiz ve savunmasız olmuştur. Bugün kadınlarımız eve, evlerimiz kadına hasrettir.

Macun bir kere tüpten çıkarsa tekrar yerine giremez. Kadınlarımız yavaş yavaş “karargâhlarını” / evlerini terk ediyor. Evde oturmaktansa dışarıda çalışmanın daha iyi olduğu izlenimi verilmiştir. Evde olmayı, bütün gün boş oturmak ve tembellik olarak algılamak son derece yanıltıcıdır. Çünkü saliha kadınlar evin temizliğinden yemek yapımına, çocukların bakımından onların eğitimine, sosyal ve kültürel faaliyetlere kadar bir dizi aktif bir hayatın içindedirler. “Dışarı” ise reklamı yapıldığı kadar cazip ve masum değildir.

Modern kapitalist toplumlarda kadının iş gücünden yararlanmak ve ekonomik düşünmek normal karşılanabilir. Kapitalist sistemin doğası bunu gerektirir. Çünkü aile, kapitalizmin önünde engeldir. Ailenin direği olan kadın, her türlü bağlardan kurtularak, vahşi kapitalizme hizmet etmelidir. Daha çok tüketmek için üretmelidir. Çok kazanmalı, kazandığını da harcamalı ki kapitalizmin çarkları dönsün. Fakat biz Müslümanların paradan daha önemli değerleri vardır. Aile bunlardan birisidir. Aziz Kitabımız, kendimizi ve ailemizi korumayı emrederken, vahyi bize ulaştıran Resulullah ise kadınlarımızı Allah’ın bize verdiği emanet olarak takdim ediyor.

Mahrem Macera

 

Ölümü yaşamaktan korkmayan bir bilincin trajik yüzleşmesine dair…

Her temas iz bırakır…

Afrika denilince modern insanın aklına genelde az gelişmişlikle ilkelliğin iç içe geçtiği bir coğrafya gelir.Kara Kıta adlandırması, bir ırkın yaşadığı mekana işaret etmenin yanında zımnen küçültücü bir muhtevayı da havidir.Kolonyalizmin sadık hizmetkarı olan kültürel antropolojinin, insanın tarihsel serüvenini Afrika’dan başlatması boşuna değildir.İnsanı maymunun evrim geçirmiş hali olarak tesmiye eden Darwinci ekole istediği “bilimsel” malzemeyi veren tek coğrafi mekan Afrika’dır çünkü.Maymun türünün en zengin örnekleri buradadır ve medeniyetten uzak yaşayan “vahşi” insanlar da…Vahşi ortamı birlikte soluyan bu canlılar(insan ve maymun)arasında evrimsel ilişki kurmak hiçte zor olmayacaktır.

Afrika, “Beyaz Adam”ın ilkel geçmişidir aynı zamanda. Ona bakarak geçirdiği fiziksel ve kültürel evrimi fark eder.”İnsanaltı” ya da henüz “olmamışlık” duygusunu Afrikalı yaşatır beyaz adama…”Ben”,“O” değilim önermesindeki “O” genelde Afrikalıdır. Aslında bütün negatiflikleri yüklenmiştir siyah adam. Beyaz ne kadar saf ve temizse, siyah o kadar kirli ve kerihtir.

20.yüzyıl, Afrikalı siyah adamın var olma savaşının doruğudur. Asırlarca Kıta Avrupa’sının ve Amerika’nın köle(ucuz işçi) ihtiyacını karşılamanın yarattığı hınç, bu var olma savaşının motor gücüdür. Malkom X bu savaşın sembol isimlerindendir. Tıpkı Nelson Mandela gibi… Frantz Fanon ise Sartre’ın bile hayranlığını kazanacak “siyah öfkenin” temsilcisidir.”Uyu/tul/muş” öfkeyi uyandıran adamlardır Onlar… Öyle ki, bu öfke yıllar sonra Amerikan kurulu düzenine bir siyahinin “başkan” olmasını onaylatacaktır. Her ne kadar beyazların tesis ettiği Establishment(kodamanlar) düzenine hizmet etse de…

Mahlukattaki zıtlığı bir üstünlük telakkisine dönüştürmenin tarihi hiçte yeni değildir. Henüz “hubut” gerçekleşmeden evvel tasvir edilen o meşhur sahneden beri caridir… Ateş ve çamur çatışması… Ateş çamurdan üstündür. Öyleyse benden daha aşağıdaki birine neden saygı göstereyim? İlk kıyas ve ardından gelen “düşüş”…

Oysa ki zıtlık, bir “bilme” biçimidir. Geceyi bilmeyen gündüzü, sıcağı bilmeyen soğuğu, savaşı bilmeyen barışı bilemez. Olgular aleminde zıtlık olmasaydı şayet “bilme” eksik kalırdı.Kitab-ı Kerim’in sık sık bu zıtlığa işaret ederek “tefekkür” çağrısı yapması boşuna değildir.Geceyle gündüzün art arda gelmesi,göğün ve yerin,hayatın ve ölümün yaratılışı vesilesiyle dikkatimizin çekildiği “zıtlık”, idrak etmeyi kolaylaştırır.

Mahrem Macera, bir Afrika romanı aslında.Ama Afrika özelinde bütün “öteki”lerin,hassaten Müslümanların,maruz kaldıklarına dikkat çeken bir roman.O meşhur Aydınlanma devriminin geleneksel toplumlar üzerinde yarattığı travmatik etkinin boyutlarını göz önüne seren, dramatik bir roman…

Karşılaşma…

İnsan türünün kıyamete kadar kaçamayacağı bir gerçeklik… Çünkü insan,tabiatı icabı medenidir. Kelimenin kökü olan “i-n-s” zaten ünsiyet kurmak, yakınlaşmak manasındadır. Evvela hemcinsiyle,sonra evrenle/tabiatla ve en önemlisi de Allah’la(c.c) yakınlık kurmak…Öyleyse temas kaçınılmaz.Fakat bu temasın hangi niyetle yüklü olduğudur asıl mesele.”Muarefe” der aziz Kur’an.Sizleri birbirinizle “tearüf” edesiniz diye farklı yarattık.Yani tanışıp kaynaşasınız diye…Birbirinizi sömüresiniz diye değil…

Müslümanların, Aydınlanma sonrası Avrupa ile karşılaşmaları bir alış-veriş olarak nitelendirilemez. Belki daha çok “alış” üzerine kuruludur. Ancak bir çelişkiyi de bünyesinde barındırır bu süreç. Avrupalı’yı mağlup etmek için alırız her ne alıyorsak…Yani Avrupalı’yı mağlup etmek için Avrupalılaşırız. İdeolojik söylemi tercih etseydik, “Batıyı mağlup etmek için Batılılaşmak” dememiz gerekirdi.Doğu-Batı ayrımının,itikattan soyutlanmış bir kimlik tanımının popülerleştiği, yani kimliğin mekan üzerinden tanımlandığı bir tarihsel eşikte ortaya çıktığını unutmadan elbette…

Önceleri teknik-ahlak gerilimi üzerinden sürdü bu hikaye.Tekniğini alıp ahlakını almayacaktık.Ancak, sonra gördük ki bu ikisi birbirinden ayrıl/a/mıyor.Biri diğerine sıkıca bağlı.Birini alıp diğerini terk etme şansımız yok.Roman kahramanımızın dilinden söyleyecek olursak “Siyah kıtada onların gerçek gücünün o ilk sabahın toplarında değil,bu topların ardından gelen anlayışta yattığı anlaşılmaya başlandı.”Evet tam da böyleydi.Bilgiyi “güçle” eşitlemenin hazin hikayesiydi yaşananlar.Oysa ki bilgi, hakikatle ünsiyet kurmak için değil miydi? İlahi rızaya muvafık bir hayatın yol haritasını oluşturmayan bilgiden “hayır” gelmeyeceğini bilmek gerekmez miydi?

Roman kahramanımızın Avrupa yolculuğu da böyle başlar. Gidecek, öğrenecek, geri gelecek ve ülkesini bayındır yapacak.”Geri” kalmışlığını telafi edecek…Tanıdık bir hikaye değil mi? Bize Osmanlı’nın 19.yüzyılda ki durumunu hatırlatıyor biraz.Yurt dışına eğitim için gönderilen gençlerin hikayelerini…Avrupa’nın farklı ülkelerine mühendislik,maliye,tıp,hukuk okusun diye gönderilen gençlerin büyük çoğunluğu “büyülenmiş” olarak geri döner.Aralarından bazıları,mesela Şinasi, ateşli muhaliflerden olur.Bazıları Jön Türk hareketine katılır.Kendilerini Avrupa’ya tahsil için gönderen iradenin mağlup edilmesi için çalışmaya başlar…

Kahramanımızın hikayesi de bu yönüyle benzerdir. Ancak O, felsefe tahsil etmek için gider Avrupa’ya. Neden acaba? Bir tahminde bulunalım. İnsana,evrene,Tanrı’ya,tarihe,zamana ve mekana ilişkin “telakki” biçiminin istinatgahı felsefe olduğu için olabilir mi? Mümkün.Büyüleyici teknik ve sınai uygarlığın hangi “aklın” eseri olduğunu bilmenin yolu,o akla yol gösteren felsefeyi bilmekten geçer.Müslümanların, modernliği felsefi arka planından bağımsız olarak tecrübe etmeye çalışmaları, halihazırda yaşadığımız ve roman kahramanımızı da kuşatan “amorf” kimlik bunalımının sebebi değil mi? Modernliği sadece bir takım teknik-sınai aletlerin/eşyaların kullanımına hasreden bir perspektifin,meseleyi oldukça sığ bir cihetten değerlendirdiği ise izahtan varestedir.

1978 yılında “teknik,medeniyet ve yabancılaşma” olgularını teşrih masasına yatırdığı “Üç Mesele” kitabını bir soruyla bitirir İsmet Özel.Tahlilini yapmaya çalıştığımız romanın da ana konusu olması bakımından önemlidir bu soru.Soru şöyle ”Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı,Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlenmesine mi çalışacağız?Üzerinde anlaşmaya varmamız gereken ana konu budur.”

Aradan geçen yıllar bu sorunun yanıtının ıskalandığını gösteriyor.Rasyonalize olmuş bir zihinle Müslümanca yaşamaya çalışmak, hem roman kahramanımızın hem de bizim handikapımız…

Sömürgeciliğin karakterine dair de oldukça önemli veriler sunuyor roman.Sadece toprakların,madenlerin,emek gücünün başkaları tarafından ele geçirilmesi boyutuyla değil ve fakat düşünme biçimini değiştirmesi boyutuyla da ele alıyor sömürgeciliği.İşgale gelenlerin sadece savaşmayı ve yıkmayı değil, aynı zamanda iyi etme ve yeni düzen kurma bakımından da oldukça yetenekli olduğunu dile getiriyor.Sömürgeye maruz kalan ülkede inşa edilen okulların, bu yeteneğin aktarılmasına yardımcı olduğuna dikkatlerimizi çekiyor.Cezayir asıllı mütefekkir Malik B.Nebi’nin meşhur çözümlemesini hatırlayalım “Sömürgecilik korkunç bir şeydir.Ancak daha korkunç olan bir şey varsa, o da sömürülmeye elverişli olmaktır.”

Okullar, sömürgeciliğin kök salmasını sağlayan en önemli kurumlar olmuştur. Son teknolojik silahların, güçlü ve savaşkan orduların yapamadığını okullar yapmıştır. Latin Amerika’nın Chicago Üniversitesi, Sovyetlerin ise Berkeley Üniversitesi aracılığıyla maruz kaldığı sömürgeleşme süreci yakın tarihimizin en trajik hadiselerindendir.20.yüzyılın başında, Türkiye entelijansiyasının hatırı sayılır bir kesiminin zihin kodları da, sömürgecilerin mekteplerinde vazedilen “ ideolojik” donelerle şekillenmiştir. Sadece Türkiye değil, İran,Mısır,Hindistan,Çin gibi geleneksel kültürlerin entelektüel havzaları,aydınlanma aklını inşa etmeyi amaçlayan “okulların” etkisine maruz kalmıştır.

Bu etkinin tabi sonucudur yabancılaşma. Dinine,tarihine,kültürüne ve toplumuna “müsteşriklerin” perspektifiyle bakmayı entelektüellik zannetmek, sözünü ettiğimiz bu yabancılaşmanın hasılasıdır.Roman kahramanımızın Avrupa’daki tahsil hayatı da böyle bir sonucu besler.”Neye inandığını bilememe hali” kahramanımızın felsefe tahsilinin semeresidir.Böylece bir evladını daha kaybetmiştir Doğu…Bu ne ilktir ne de son olacaktır…

Sezai Karakoç “Masal” şiirinde Doğu-Batı karşıtlığını kullanarak, biraz karamsar ve kötümser bir ruh haliyle “yedinci oğulun” hazin hikayesine dikkat çeker. Roman kahramanımızın trajik sonuyla kısmen benzerdir bu hikaye. Bir farkla ki, üstadın şiirinde yedinci oğul “değişmemek” için intihar ederken, roman kahramanımız “değiştiği için” bir “deli” tarafından öldürülür.”Deli” ,rasyonalitenin mabedi Avrupa’da özünü kaybeden “aklın” celladı olur adeta… Kim bilir belki de yazar,bu baştan çıkarıcı “uygarlıkla” baş etmenin yolu olarak, delilere mahsus bir ruh halini kuşanmak gerektiğinin “subliminal” mesajını vermek istemiştir.Gelelim üstadın şiirine;

“….Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batıya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve tanrıya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu:

Batılılar!

Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi Ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hala onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalplerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar”

Yedinci oğul değişmemek için en büyük Batı kentinin en büyük meydanında intihar etmek yerine, İbrahim misali tek başına bir ümmet olarak  “direnmeyi” tercih etseydi daha iyi olmaz mıydı?

Ne dersiniz?…

Kamil ERGENÇ

Srebneritsa,Mezar-ı Şerif ve İdlib

Kaderleri birbirine benzeyen üç belde…Bunların yanına başka beldeler de eklenebilir.Felluce,Cenin,Gazze,Grozni,Sabra ve Şatilla gibi…Tek suçları müstekbirlere boyun eğmemek.Direnmek ve direnişi desteklemek.Egemenlerin çıkarlarını tahkim etmek için hazırlanan uluslararası ilişkiler literatürü,bu suçu işleyenlere terörist diyor.Şimdilerde İblib özelinde kullanılan bir kavram daha var:Jihadist..Yani “cihatçı”…Bir anlamda cihadı meslek edinenler…Böyle adlandırılmalarının sebebi,onların “insanaltı yaratıklar” olduğuna Dünyayı ikna etmek ve ölümlerinin “önemsiz” olduğunu meşrulaştırmak…Onlar(yani cihatçılar) yası tutulmaması gerekenler…Fanon’un deyişiyle, yeryüzünün lanetlileri…

Yanılmıyorsam 2004 yazıydı. Erzurum Atatürk Üniversitesi mezunları olarak Bolu’da toplanmıştık. Katılımcılar arasında kendisi de Erzurum mezunu olan Bahattin Yıldız’da vardı.Bahattin Ağabey Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sırasında Afgan direnişçilere destek vermek için Türkiye’den yola çıkan dertli Müslümanlardan biriydi.Bu savaşta bizzat çarpıştı ve yaralandı.Yaşadıklarını Abdülhamit Muhaciri müstear adıyla “cihad günlüğü” adlı kitapta Türkiyeli okurun dikkatine sundu.Türkiye’ye döndükten sonra da Afganistan’la temasını kesmedi.Oralarda ne olup bittiğine ilişkin en sahih bilgileri Türkiyeli Müslümanların gündemine taşıdı.Merhum Akif Emre’nin başında bulunduğu “dünya bülteni” sitesinde yazdığı yazılar ufuk açıcıydı.2010 senesinde yetimhane inşası için gittiği Afganistan’da, bindiği uçak Hindukuş Dağlarına çarptığında onu tanıyanların ilk sözü “bir yıldız daha kaydı” oldu.

Sözünü ettiğim o buluşmada Bahattin Ağabey, Mezar-ı Şerif bölgesinde yer alan Cenk Kalesi’nde gerçekleştirilen katliamı anlattı gözleri buğulanarak… İşgalci ABD ve onun sadık yaveri Raşit Dostum tarafından önce eman verilip kaleye hapsedilen, sonra da acımasızca katledilen Müslüman gençlerin hikayeleri oradaki herkesi duygulandırdı…Bu Müslüman gençlerin çoğu,ABD işgaline direnen Afgan direnişçilere destek vermek için Dünya’nın muhtelif yerlerinden gelmişlerdi.Çoğunun henüz bıyıkları yeni terlemişti.Bugünlerde İdlib’in “temizlenmesine” gerekçe gösterilenler de, o gençlerle benzer niyeti taşıyanlar…Küresel sistem bu gençlerin terörist olduğuna inanmamızı istiyor.Eğer inanırsak, İdlib’de yapılacak kıyım meşrulaşacak.Öyle ya, “terörizmle mücadele” bütün itirazları önemsiz kılan bir argüman.Gayr-ı meşruluğun ve gayr-ı ahlakiliğin her türlüsü,bu mücadele esnasında önemsizleşiyor.Hatta meşru ve ahlaki oluyor.Terörizmle mücadele argümanı,toplumların sessizleştirilmesi için oldukça güçlü bir uyuşturucu işlevi görüyor.

Srebneritsa’da yaşananlar da, Cenk Kalesi’nden farklı değildir. Buradaki kıyım daha sistematik ve profesyonelcedir.Taktik aynıdır.Önce eman verilmiş ve Müslümanlar bir yerde toplanmış,ardından ise sistematik kıyım gerçekleşmiştir. Üstelik bu kıyım,Dünya barışına hizmet etmesi beklenen BM gözetiminde olmuştur.

Batı’nın tarihi bu tarz kıyımlarla doludur.1492 de Endülüs’te yaşananlar bugünü anlamak açısından örnek olabilir. Müslümanların egemenliğindeki Gırnata emirliği Hıristiyanlarca teslim alındığında,önce  oradaki Müslümanlara inançlarına uygun yaşama garantisi verilmiş fakat çok geçmeden engizisyon mahkemeleri kurularak akla ziyan işkence ve katliamlar gerçekleştirilmiştir.Taktik yine aynıdır.Eman ver,teslim al ve katlet… Nitekim bugün sekiz asırlık Endülüs Medeniyetinden geriye sembolik birkaç unsurun dışında neredeyse hiçbir şeyin kalmamış olması, Hıristiyanlığın Müslümanlara karşı beslediği kinin ne kadar büyük olduğunun işaretidir. Bu bakımdan Srebneritsa Endülüs’ün devamıdır. Müslümanları İber Yarımadasından çıkardıktan sonra,bütün bir kıta Avrupa’sını İslamsızlaştırma çabasının sonucu Bosna’dır.Dolayısıyla şimdilerde İdlib’deki direnişçilerin teslim olmaları noktasında yapılan telkinler, kesinlikle kandırmacadan ibarettir.Tarih bu tür kandırmacalarla doludur.

***

Baas rejimi, Rusya ve İran’ın desteğiyle son yıllarda önemli kazanımlar elde etti.Bu kazanımlarına direnişçilerin son kalesi olan İdlib’i de ekleyerek zaferini taçlandırmak istiyor.Hiç kimse,baas rejimi de dahil,Suriye’nin üçte birini kontrol altında tutan seküler Kürtçü PYD yapılanmasını sorun etmiyor.Çünkü onlar Batılı paradigmanın sadık neferleri olarak kendilerinden bekleneni fazlasıyla yerine getiriyorlar.PYD saflarında savaşanlar,küresel sistemin enformasyon araçları tarafından,  barbarlığa karşı uygarlığın-elbette Batı uygarlığının- savunucuları olarak takdim ediliyor.PYD/YPG’nin makyajından ödün vermeyen savaşçı kadınları,Batı medyasında özgürlük ve demokrasi havarileri olarak saygıyla selamlanıyor.Çağdaş Roma’nın sadık lejyonerleri olarak küresel sistem tarafından takdis ve tebcil edilen PYD/YPG çizgisi, “Yeni Suriye”nin adem-i merkeziyetçi yapısına entegre edilmeye çalışılıyor.Türkiye’nin bu yapılarla ilgili “terörist” tanımlaması küresel sistem tarafından ciddiye alınmıyor.Fakat ilginçtir küresel sistemin terörist tanımını Türkiye ciddiye alıyor ve İdlib’deki direnişçileri terör unsurları olarak değerlendiriyor.Dolayısıyla terörizm, herkesin kendine göre içerik yüklediği bir kavram haline geliyor.

İdlib,Müslüman direnişçilerin kümelendiği ve artık varlık-yokluk savaşı verecekleri yer…Esasında Suriye ye müdahil tüm devletler, buradaki direnişçilerin Dünya’nın başına bela olacaklarını ve bundan dolayı ortadan kaldırılmaları gerektiği konusunda hemfikir sayılır.İhtilaf ettikleri husus, bu insanların “nasıl öldürülecekleriyle” ilgili.Kimyasal silahlarla mı?Yoksa konvansiyonel silahlarla mı?

Rusya, Suriye direnişine Kafkasya’dan katılanların bir daha evlerine geri dönmesini istemiyor. Çünkü dönmeleri halinde kendi başına bela olacağını düşünüyor. Benzer endişeleri Çin de taşıyor.Türkistan(Uygur Bölgesi) havzasından direnişe destek için Suriye’ye gelenlerin geri dönmesini ulusal güvenliği için tehlikeli görüyor.Avrupa Birliği ülkeleri de, Avrupa’dan Suriye’ye aileleriyle birlikte giden direnişçilerin geri dönmelerinden kaygı duyuyor.Türkiye’de de durum farklı değil.Kısaca buradaki direnişçilerin ve hatta halkın(çünkü direnişçiler halkın arasına karışmış olabilir!)gidecek hiçbir yeri yok.Aslında kalacak yer/ler/i de yok.Ya direnerek ölecekler ya da teslim olacaklar ve katledilecekler.Çünkü gerekçe hazır.Terörizmle mücadele…

Peki gerçekten öyle mi? Dünya’ya korku salanlar,insanların huzurunu kaçıranlar İdlib’deki direnişçiler mi?Bu direnişçiler Dünya’yı Putin’den ve Netenyahu’dan daha mı fazla tehdit ediyorlar? Ya da Dünya’nın bir numaralı süper gücünü, sokak serserisinden daha akıllı olmayan bir megalomanın yönetmesi Dünya ve insanlık için daha mı az tehdit edici? Dünyayı şu anda en fazla kim ürkütüyor? Yaşadığımız gezegeni bir kaç defa yok edecek sofistike silahlara sahip olanlar mı? Yoksa küçücük bir alana kıstırılmış ve kendilerine ölümden başka bir seçenek bırakılmamış insanlar mı?Boudrillard haklıydı.Terör,küresel sistemin ürettiği hegemonik dilde içkindir.

Terörist kim? Ya da bir eylemi terörist eylem sınıfına dahil etmenin ölçütü nedir? Sözlükte dehşet saçan, tedhişçi gibi anlamlara geliyor terörist. Halkta korku,panik duyguları oluşturan, dehşete düşüren eylemler terörist eylemler sınıfına giriyor.O zaman, gerek bölgemizde gerekse dünyada yaşayan halkları dehşete düşüren ,korku panik havası oluşturan eylemleri kimlerin icra ettiğini sormak gerekiyor.Ayrıca terminolojiyi de yeniden masaya yatırmakta fayda var.Çünkü sözünü ettiğimiz terminoloji,sadece müstekbirlerin hukukunu koruyor.Bu müstekbirler ellerindeki enformasyon araçlarıyla mazlumları zalim,zalimleri mazlum;teröristleri,demokrasi ve insan hakları havarisi,direnişçileri ise terörist olarak gösterebiliyor.İblib’deki direnişçileri terörist olarak niteleyip, Esat-Rusya-İran ittifakının ve ABD önderliğindeki cinayet şebekelerinin katliamlarını haklı çıkaran bir dilin adalet ve hakkaniyetten uzak olduğu izahtan varestedir.Son günlerde ülkemizin ana akım medyasında da Esat’la uzlaşma zemini aramanın zamanı geldiğine ilişkin yapılan yorumlar, sözünü ettiğimiz bu hakkaniyetsizliğin nişanesidir.İktidar sahiplerine hakikati söylemek yerine ,iktidarda olanların zan ve vehimlerini hakikat diye yutturmayı vazife edinen anaakım Türkiye medyasının bu acıklı hali,en başta Türkiye’ye zarar veriyor.

Suriye Baas rejimiyle uzlaşmanın tüm imkanları ortadan kalkmıştır. Şayet Türkiye, Körfez Krallıklarının ve ABD’nin ayartıcı enformasyonuna kanarak, Suriye’de savaşın geri dönülemez bir hal almasına henüz daha olaylar savaş boyutuna evirilmeden engel olmayı başarabilseydi,belki bugünkü durum ortaya çıkmazdı.Ancak artık çok geç.Keşke demenin de sırası değil.Türkiye artık Suriye iç savaşına doğrudan müdahil olmuş ve Baas rejimiyle uzlaşmanın imkanlarını ortadan kaldırmıştır.Yaklaşık beş milyon mülteciye ev sahipliği yapmaktadır ve Suriye’de rejim karşıtı gurupları Özgür Suriye Ordusu adı altında sevk ve idare etmektedir.Hatta bu guruplarla ortak askeri operasyonlar yapmaktadır.Bu saatten sonra uzlaşmayı değil,direnişin kazanımlarını arttırmayı konuşmak gerekmektedir.İblib direnişçilerin son kalesi durumundadır.Dünyanın muhtelif yerlerinden binlerce Müslüman, direnişe destek vermek için buraya gelmiştir.Yukarıda da izah etmeye çalıştığım üzere, Rusya-Çin-AB-ABD gibi ülkelerden direnişe destek için Suriye’ye gelen ve bugün büyük bölümü İdlib’de bulunan direnişçilerin buradan çıkmaması(yani hepsinin ölmesi) için adı geçen ülkeler ittifak halindedir.Türkiye ise sivillere zarar gelir endişesiyle lokal operasyonlar yapmayı teklif etmektedir.Esasında Türkiye’de oradaki direnişçi gurupların terörist olduğunu düşünmektedir.Görsel ve yazılı medyada köşe başlarını tutmuş “uzman” sıfatlı kişiler,İdlib’deki terörist unsurların Türkiye için çok büyük bir tehdit olduğu tezini oldukça sistematik olarak işlemektedirler.Aynı uzmanların,ABD-Rusya-İsrail-Esat terörizmine ilişkin esaslı bir cümle kurdukları ise görülmemiştir.

Bu noktadan sonra kanaatimce Türkiye İdlib’deki direnişçilere hava savunma sistemleri de dahil her türlü askeri,stratejik,lojistik ve istihbari desteği vermelidir.Çünkü İdlib’in düşmesi halinde sıra Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatıyla kontrol altına aldığı yerlere gelecektir.PYD kontrolündeki yerlere ise dokunulmayacaktır.Çünkü oralar ABD denetimindedir.Muhtemelen PYD’ye otonomi verilecek ve Suriye rejimi de buna ikna edilecektir.Yani birinci körfez savaşında ortaya çıkan durumun benzeri ile karşı karşıya kalacağız.O gün Özal iktidarı, bir koyup beş alma hevesiyle körfez savaşına destek vermiş ve fakat bırakın beş almayı, Irak’ın üçe bölünmesine ve çekiç gücün ihdasına razı olmak zorunda kalmıştı.Bugün PKK’nın operasyon merkezi olan Kandil’in bu sürecin sonucu olduğunu unutmamak gerekir.Oyunu bozmak için İdlib’in düşmesine engel olmak gerek.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

 

Muhafazakar Demokrasiden Türk-İslam Ülküsüne Paradigma İçi Değişimin Kısa Hikayesi

Başlarken bir noktanın  altını çizmekte fayda var.Başlıkta yer alan ideolojik tutumlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılan bir hususiyete sahip değil.Yer yer birbirlerini bütünleyen bir karaktere sahip oldukları bile söylenebilir.Türkçede “den“ ayrılma ekinin “e” yönelme ekiyle birleşerek oluşturduğu terkipler genelde bir yerden çıkarak/ayrılarak başka bir yere varmak anlamını havidir.Yani çıkılan yerle varılan yer farklıdır.Oysaki başlıkta yer alan ideolojik tutumlar,birinden diğerine geçişin bir ayrılma olarak değil en fazla aynı araç içinde koltuk değiştirme olarak adlandırılabileceği bir duruma işaret eder.Dolayısıyla biz bu yazıda 2000’li yılların başından itibaren siyasal alanın öznesi olan  muhafazakar demokrat tutumun-ki bu tutum kafi miktarda milliyetçilik barındırmaktadır- neden ve nasıl Türk-İslam ülküsüne geçiş yaptığını;söylemde ve- pek tabi ki- eylemde meydana gelen bu değişimin(Türk-İslamcı perspektifin) bugünün ve geleceğin Türkiye’sinde nasıl bir karşılığının olacağını irdelemeye çalışacağız.Bunu yaparken de evvela Türkiye’nin Osmanlı’dan miras kalan siyasi,iktisadi,içtimai hayatına ilişkin efradını cami ağyarını mani bir değerlendirmeye ihtiyaç var.Çünkü Cumhuriyet her ne kadar kendisini Osmanlı’dan “kopuş” üzerine temellendirmek istese de onun  devamı olduğu su götürmez bir gerçek.Hele ki,Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu kaotik durumdan selamete çıkışını temin edecek formülün Osmanlı misyonununda gizli olduğunu iddia eden ana akım entelijansiya verken…

Küresel konjonktürün zorlamasıyla(1)  çok partili hayata geçen Türkiye’nin siyasal atmosferi, genel itibariyle, Osmanlı’dan miras kalan radikal modernleşme taraftarları ile muhafazakar modernleşme taraftarları arasında gitgeller şeklinde olmuştur. II.Mahmut tarafından temsil edilen ve Cumhuriyetle birlikte kendisini milliyetçi-sol siyaset cenahı içerisinde konumlandıranlar  tarafından sürdürülen radikal modernleşme akımı, seküler/pozitivist/aydınlanmacı ve jakoben karakteriyle tebarüz ederken;II.Abdülhamit tarafından temsil edilen ve Cumhuriyet döneminde sağ gelenek tarafından sürdürülen muhafazakar modernlik ise dini,kültürel,geleneksel değerlerle barışık bir modernleşmeden yanadır.Esasında hem sağ hem de sol siyasal tutum, Avrupa merkezli olarak (t)üreyen aydınlanma düşüncesi ve onun kaynaklık ettiği modernliği “kaçınılmaz” görmekte ve fakat nasıl tecrübe edileceği noktasında ayrışmaktadır.Sol gelenek,besin kaynağı olan aydınlanma paradigmasının ilerlemeci tarih tasavvurundan ilham alarak dinin; rasyonel olmadığını, geri bıraktığını,insanlığın ergenlik öncesi döneminin ürünü olduğunu,Avrupa’nın sekülerleşerek “ilerlediğini” iddia ederek vazgeçilmesi gerektiği tezini işlerken; sağ gelenek(Cumhuriyet dönemi İslamcılığı 1970’li yıllara kadar bu gelenek içinde var olurken ,özellikle tercüme faaliyetleri sonrasında sağ/milliyetçi gelenekten ayrılacaktır.)İslam’la Hıristiyanlığı eşitlemenin yanlış olduğunu,Müslümanların tarihinde Hıristiyanlıkta olduğu gibi din-bilim çatışmasının yaşanmadığını, dolayısıyla dindar kalınarak ta modernleşmenin mümkün olduğu kanısındadır.Ancak aydınlanmanın “religion” dediği şeyle “Ed-din” olan İslam arasındaki farkın, modernliğin ithal edilme sürecinde nasıl bir reaksiyon göstereceğini öngörme hususunda her iki siyasi kanadın da ciddi zaaflarla malul olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz.

Osmanlıdan Cumhuriyete geçerken ,imparatorluğu içine düştüğü buhrandan çıkarma azminde olan üç ideolojiden sadece biri “yeni” dönemde muteberdir.O da Türkçülüktür.Bilindiği üzere 19.yüzyılın ikinci yarısında imparatorluk bünyesinde yaşanan travmaların atlatılması için Osmanlıcılık,İslamcılık ve Türkçülük akımları türemiştir.Bunlardan Osmanlıcılık, daha çok, Balkanlarla başlayan sınır daralmasını engellemek için bir “üst kimlik” iddiasıyla ortaya çıkarken(vatan kavramının da bu süreçte Osmanlı entelijansiyasının gündemine girdiğine bu vesileyle işaret etmiş olalım); İslamcılık “öze dönüş” çağrısıyla doğrudan kaynağa gitmeyi ve gelenekte içkin tortulardan arınmayı, yani kısaca “asrın idrakine” hitap etmeyi gaye edinmiştir.Bu gayenin dili ,19.yüzyılın ikinci yarısı boyunca genel anlamda apolojetik bir hususiyette tezahür etmiş, sonraki yıllarda ise bir taraftan anti-kolonyal dilin ve tavrın mümessili olurken diğer taraftan aydınlanma mutlakiyetçiliğiyle hesaplaşmayı yeğlemiştir.Türkçülük ise “yeni” dönemin en etkili ideolojisi olarak ulus devletleşme sürecinin temel itkisidir.Osmanlıcılık, saltanatın kaldırılmasıyla tarih olurken; İslamcılık, hilafetin ilgası ve yazının değiştirilmesiyle “ötekileştirilmiştir.” Cumhuriyet tarihi boyunca merkez ideoloji Türkçülük olurken, İslamcılık, her ne kadar İstiklal Marşı ile yeni devlete mührünü vurmuş olsa da, tehlikeli ilan edilerek kovuşturmalara, idamlara ve sürgünlere muhatap olmuştur.Zaten kimliğini “itikat” eksenli belirleyen ve “cihanşumül” perspektife sahip olan bir ideolojinin, ulus-devletle barışık olması mümkün değildir. Sadece Akif’in hayat hikayesi bile bu dönemi özetlemek için kafidir.Bir süre sağ gelenek içinde varlığını devam ettiren İslamcılık ,tercüme faaliyetleriyle kazandığı cihanşümul perspektifle ulus-devlet tarafından icat edilen din dilinden teberri etmiştir.Ancak bu “teberri “ olma süreci fazla uzun sürmemiş,Kemalist oligarşinin ceberutluğundan emin olmak için muhafazakar demokrat çizgiye verilen destek aynı zamanda zihinsel evirilmeye sebep olmuştur.Muhafazakarlığın havi olduğu milliyetçilik İslamcılıkla ünsiyet kurarak Türk-İslam mefkuresine dönüşmüştür.

Cumhuriyetin ilk yıllarında seküler Türkçülüğün hedefinde olan sadece İslamcılık değildir.Ulus-devletin homojenleştirici hususiyeti, doğal olarak farklı etnik kimlikleri de “tedip ve tenkil stratejisiyle” bertaraf etmeye ve ehlileştirmeye çalışmıştır.İçeriği Avrupa merkezli Türkoloji enstitülerinde olgunlaştırılan Türkçülük, modern Türkiye’nin inşasında yegane referans sistemidir adeta.İttihat-Terakki kadroları elinde “cihan hakimiyeti mefkuresi” olarak belirginleşen ve her nasılsa bir anda iki bin yıllık devlet geleneğini hatırlayan-ki bu hatırlama Türklüğü İslam öncesinden başlatarak bir nevi kimliğini İslam’a refere etmeden tanımlama amacındadır-Türkçülük,Cumhuriyetin etnik saflaşmasını temin etme noktasında oldukça işlevseldir.Sonraları,özellikle ikinci dünya harbi sonrası,ulus-devletin “milli din” arzusunu yerine getirmek amacıyla(gerçi ulus-devlet henüz daha cumhuriyetin ilk yıllarında “Milli Din” ihdası amacıyla başta Türkçe ibadet olmak üzere oldukça radikal adımlar atmıştır fakat aşının tutması için ikinci dünya harbi sonrasını beklemek gerekecektir) seküler karakterinden yavaş yavaş sıyrılarak Türk-İslam mefkuresi olarak tebarüz eden Türkçülük, hemen hemen bütün siyasi fraksiyonların ana omurgasında yer etmiştir.Yani ister sağ isterse sol olsun(seküler olan veya olmayan Kürtçülüğü “paradigmatik” anlamda Türkçülükle aynı olsa da söylem itibariyle farklı olduğu için ayrı tutmak gerekir)bütün siyasal akımlar bünyelerinde Türkçü/milliyetçi argümanlar barındırmaktadırlar.İslamcılık,sağ gelenekte içkin bu milliyetçi tortulardan arınmak için 1970’li yılları bekleyecektir.(2)

Bize özgü modernleşme tecrübesi ikinci dünya harbi sonrasında farklı bir ivme kazanır.Tanzimatın ilanında zirveye çıkan “dışarının zorlaması” meselesi bu dönemde de caridir.Çok partili hayata geçişimiz, dönemin küresel baronu olan ABD/NATO hattı tarafından temin edilir.Çift kutuplu dünyanın temellerinin atıldığı ve yaklaşık kırk beş yıl sürecek olan soğuk savaş hikayesinin yazıldığı bu dönemde Türkiye, II.Mahmut çizgisinin radikal modernleşmeci mirasçılarını(darbeler dönemi istisna tutulursa) uzun süre iktidar yüzü göremeyecek şekilde bertaraf eder.NATO paktına dahil olmanın fidyesi olarak anti-komünist örgütlenmeler terviç edilir.Sağ ve sol(özellikle kendisini merkez sol olarak tanımlayan)gelenek bu süreçten ziyadesiyle istifade eder.Abdülhamitçi sağ/muhafazakar geleneğin ilk kazanımı Menderes’in iktidara gelmesiyle olur.Bu gelenek bir yandan teknik-sınai ve bayındırlık alanlarında gelişmeyi/ilerlemeyi ve NATO paktıyla uyumlu çalışmayı genel siyaset anlayışının merkezine yerleştirirken, diğer yandan milli-manevi değerlerin özendirilmesini de önemser.Dinin modernleşmenin önünde engel olmadığını ,Müslüman kalarak ta modern olunabileceğini kanıtlama çabası içerisindedir.1950’li yıllarda açılmaya başlayan İmam Hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüleri/İlahiyat Fakülteleri, dinin doğru anlaşılmasını(esasında buradaki doğru anlaşılma meselesi modern değerler sistemiyle ve tabi bu arada ulus-devletin “mukaddesatlarıyla” uzlaşmacı bir din dilinin inşasıyla ilgilidir) temin etme görevini yerine getirmenin yanında din-bilim,gelenek-modernite ilişkisini de sağlıklı bir zeminde inşa etmeyi amaç edinmiştir.(3)

Milli Görüş geleneğinin ilk nüveleri oluşuncaya kadar, sol paradigmadan beslenen siyaset erbabına iktidar olma imkanı vermeyen dönemin Türkiye’si, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşuyla birlikte sağ gelenek içinde dini söylemi bariz bir çizgiyle tanışmıştır.(4) Öncesinde Menderesle başlayan çizgiye en azından dine gadretmemeleri ve küçük te olsa dinin kamusal alandaki görünürlüğünü sağladığı için destek olan kitleler, Milli Görüş çizgisiyle birlikte artık dini olanın kamusal alanda temsilini doğrudan siyasetinin merkezine alan bir duruşla karşılaşmışlardır. Bu duruşun Türkiye İslamcılığının tarihsel gelişimi bakımından önemli olduğunu ve 2000’li yılların “muhafazakar demokrat” iktidarının bu tarihi arka plandan bağımsız düşünül/e/meyeceğini sanırım hatırlatmaya gerek yok.

Milli Görüş geleneği teknik-sınai ve bayındırlık alanlarında ileri düzeyde hizmet üretme ameliyesiyle klasik sağ gelenekle aynı mecrada yer alırken; Türkiye’nin İslami kimliğinin önemini vurgulaması(Müslüman Türkiye), Ortadoğu havzasında Türkiye’nin önemli rol oynaması gerektiğini beyan etmesi(Bölgesel liderlik),Batı ile(özellikle AB ile) ilişkilerde çekimser kalması ve hatta alternatif bir İslam Birliği idealini bayraklaştırması ve ayrıca halkçı bir ekonomik bölüşümden yana olması  gibi özellikleriyle de sağ/muhafazakar gelenekten ayrılır.Devleti vatandaşına hizmet etmesi gereken(bir tür garson devlet) bir yapı olarak görür ve geleneksel devlet tapıncını yerer.Bu yönüyle milliyetçilikle arasına mesafe koyar.Merkez-çevre çatışmasında tercihini çevreden yana kullanır.Merkezi işgal eden bir avuç azınlığın-ki bunlar Müslüman Türkiye’nin bağımsızlaşmasını engellemektedirler-ceberutluğundan müştekidir.Sermayenin bu bir avuç azınlığın elinde dolaşmasını sorun eder ve devletten beslenmeyen bir ticari girişimciliğin taraftarıdır.Anadolu sermayesini bu yüzden oldukça önemser.Anadolu Kaplanları yakıştırması bu geleneğin döneminde ortaya çıkmış,devlet kredileriyle zengin olmayan(paradan para kazanmayan) dindar müteşebbisleri tanımlamak için kullanılmıştır.Doksanlı yıllar boyunca türlü engellemelere rağmen gelişen bu sermayenin,2000’li yıllarda muhafazakar demokrat iktidarın oluşmasında ve sonrasında “muhafaza” edilmesinde oynadığı rol hayatidir.”Muhafaza” etme işlevini yüklenen sadece sermaye değildir elbette.Kırdan kente göçü, ülke olarak en az hasarla atlatmamızı temin eden “cemaatlerin” de burada oynadığı rolü ikrar etmemiz gerekir.Çok partili hayata geçişle birlikte sol paradigmanın kaynaklık ettiği ideolojik tutumun iktidar olmaması için adeta seferber olan cemaatler, aynı Saiklerle, muhafazakar demokrasinin iktidarını da sağlamlaştıracaklardır.

Bir farkla ki, Türk-İslam sentezinin terviç edildiği 12 eylül sonrasının gözde cemaati Nurculuk(özelde Gülen Hareketi),Türkiye’nin 21.yüzyılın Ortadoğu’sunda kısmen “kendine özgü” bir strateji belirlemesini, “hizmetinde” olduğu ABD çıkarlarıyla örtüşük olmadığı için, yıllara baliğ yapılanması aracılığıyla en son 15 temmuz vahşetini icra ederek sağ gelenek içinde ciddi bir kırılmaya sebep olmuştur.(5) Bu hareket(resmi adıyla FETÖ),klasik sağcılığın hemen bütün hususiyetlerini bünyesinde barındırmanın yanında, fazladan, Türk-İslamcı bir kılığa da bürünerek devlet yapılanmasının her alanına nüfuz etmiştir.Türkçü/Milliyetçi karakteri bu yapının hem sağ hem de sol (özellikle milli sol)tarafından kabul görmesini sağlamıştır.1990’lı yıllarda değişen NATO konseptinin de etkisiyle “ılımlı İslam” projesinin en önemli temsilcileri olarak öne çıktıkları için, küresel sistem tarafından himaye görmüşlerdir.1970’li yıllardan itibaren sağ/muhafazakar çizgiden ayrılarak kendi gündemini belirlemeye çalışan İslamcı akımın kriminalize edilmesinde oynadıkları rolün hayatiliği, çok sonraları anlaşılacaktır.Anti-komünist reflekslerini yeterli bulmadıkları için Milli Görüş çizgisine 1970’li yıllarda mesafe koyan bu yapının, Özal’ın liberal-muhafazakar siyaset tarzına verdikleri destek dikkat çekicidir.Milli Görüş çizgisine konulan mesafenin bir tür intikama dönüştüğü 28 şubat süreci,2000’li yılların Türkiye’sinde muhafazakar demokrat söylemin bulduğu karşılığı anlamak için oldukça önemlidir.Gülen Hareketi sonraki iktidarlarla da yakın temasını korumuştur.Yurt-dışı okullar açmaları ve Türkçe’nin yaygınlaşması uğruna gösterdikleri çabalarla verdikleri Türk-İslam ülküsünün sadık bir neferi görüntüsü, zaten Türkçülüğün tesiri altsındaki siyasi atmosferi lehlerine çevirmelerini sağlamıştır.Eğitimli kadroları ve küresel sistemle olan yakın temasları da muhafazakar demokrat iktidarın paydaşı olmalarını kolaylaştırmıştır.

Milli Görüş içinden çıkan yenilikçi hareketin ideolojik kimlik olarak seçtiği terkibin muhafazakar demokrat olması tesadüf değildir.Bu terkipteki muhafazakarlık, yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız üzere Abdülhamitçi geleneğe yaslanmanın işareti iken, demokratlık Avrupa’yla barışık olmanın göstergesidir.Muhafazakar demokratlık,geleneği reddetmeden modernliğin gerçekleşebileceğine inanmanın yanında, aynı zamanda yerliliği dışlamayan bir evrenselliği de önemser.Ancak köklü değişime mesafelidir.Muhafazakarlığın Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan bir koruma(conserve) tavrı olduğu hatırlandığında, köklü değişime duyulan tepki anlaşılabilirdir.Ancak her kavram içine doğduğu tarih/zaman kesitinin ve toplumsal muhayyilesinin ürünü olduğundan,muhafazakarlığın toplumumuzdaki karşılığı tam olarak net değildir.Genel olarak dindarların,Müslümanların hatta İslamcıların bile içine dahil edildiği bir şemsiye- ya da amorf mu demeliyiz-kavram olarak literatürdeki yerini korumaktadır.Kabaca namaz kılan,oruç tutan,kamusal alanda tesettürü savunan,faizsiz bankalarla iş tutan,çocuğunu imam hatip okullarına gönderen kitleler bu kavramın içine dahil edilmektedirler.Bu yönüyle Cumhuriyet Türkiye’sinin sağ geleneğinde kümelenmiş kitlelerin reylerine talip olduğu söylenebilir.Demokratlık ise bireysel haklar,sivil toplumun güçlendirilmesi,azınlık haklarının güvence altına alınması,düşünce ve inanç özgürlüğü gibi olguları havi olması münasebetiyle anti-demokratik uygulamaların(asker-sivil ilişkileri,bürokratik oligarşi,yargı bağımsızlığı,üniversitelerin özerkliği gibi) çözümünü müjdeleyen bir hususiyete sahiptir.

Nitekim kasım 2002’de Ak Parti’nin gördüğü teveccüh, hem sağ geleneğin önemli oranda temsilcisi olduğunu hem de muhafazakar demokrat söylemin kitleler nezdinde bulduğu karşılığı ispat etmiştir.Bu seçimde sağ geleneğin merkezinde olduklarını her fırsatta dile getiren Özal-Demirel çizgisini sürdüren partilerin(ANAP-DYP) meclis dışında kalmaları ve bir daha da meclis yüzü görememeleri dikkate değerdir.Bu durum, merkez sağ geleneğin tek bir partide “muhafazakar demokrat” ideolojisi etrafında kümelendiğini göstermektedir.İslamcı tabanın da bu süreçte verdiği destek hesaba katıldığında,Ak Parti’nin oldukça heterojen bir tabana yaslandığı söylenebilir.Bu heterojen kitleyi bir arada tutmak için klasik sağ siyaset tarzının yeterli olmayacağı ise aşikardır.Bu nedenle 2000’li yılların başında geniş ufuklu bir siyaset tarzından bahsedilebilir.Genel anlamda “sistemin” gadrine uğramış kitlelerin sığınağı olarak görülen Ak Parti’nin,AB uyum sürecini sözünü ettiğimiz bu “gadr”den kurtulmak için fırsat görmesi de siyaset ufkunun genişlemesine etki etmiştir.Yani,yine bir “dışarının zorlaması” durumudur söz konusu olan.

İktidarının ilk yıllarında, Kemalist bürokrasinin barikatlarını aşmak için AB ile ilişkilerin sıkı tutulmasına ve 1990’lı yıllardan beri Anti-Kemalist literatürün oluşmasına katkı sunan İslamcı-Liberal ve Sol entelijansiya ile iyi geçinmeye gayret edildiği söylenebilir. Bu birliktelik sayesinde Kemalizmin ordu-yargı ve üniversiteden müteşekkil oligarşisi geriletilmiş ve Özal’la başlayan küresel sisteme entegrasyon süreci hızlanmıştır.

1990’lı yıllarda Türkiye’nin gündemine giren Post-modernitenin her türlü merkezi reddeden merkezsiz/öznesiz yapısı, tek bir hakikat olamayacağı iddiası ve ideolojilere/büyük anlatılara son veren perspektifi, modern paradigmadan beslenen Kemalizmin otoriter, jakoben, buyurgan ve tekçi yapısında önemli bir gedik açtı. İslamcı-liberal-sol ittifakın bu süreçteki en önemli başarısı olarak kayıtlara geçen Kemalist oligarşinin geriletilmesi, muhafazakar demokrat söylemin egemenliğinde Yeni Türkiye’nin inşasına evirildi. Yeni Türkiye’nin inşa sürecinde de devam eden Muhafazakar-İslamcı-Liberal ve Sol ittifak;

1- “Politik ve Dini Popülizm”(6) stratejisinin Türkiye toplumunda bulduğu niceliksel karşılığın başka müttefiklere ihtiyaç bırakmaması ve bundan dolayı sağ/muhafazakar/milliyetçi geleneğin “merkez ideoloji” olmanın verdiği gücü ve imkanı “başkalarıyla” paylaşmak istememesi;

2-Muhafazakar/sağ/milliyetçi geleneğin entelektüelliği tahfif eden hususiyeti;

3-Ultra-Pragmatik,  Ultra-Oportünist ve Ultra-Makyavelist yapısıyla Türkiye’de ki liberal havzayı önemli ölçüde massetmiş olan Gülen Hareketi’yle yaşanan gerilim;

4-AB uyum yasalarının yarattığı “özgürlükçü” havanın, Mısır benzeri bir darbenin Türkiye’de gerçekleş/tiril/eceğine dair endişe;

nedenleriyle bozuldu.  Bu bozulma kendisini en bariz olarak Gezi Parkı eylemlerinde gösterdi.

“Yeni Merkezin” muhafazakar/milliyetçi ideolojisi,  Gezi Parkı eylemleri sırasında ve sonrasında bir zamanlar Kemalist oligarşiye karşı ittifak yaptığı sol ve liberal çevreleri “gayr-ı milli” olarak tanımlayarak, kendi meşruiyetini tahkim etti. 15 Temmuz ihanet girişimini ve bu ihanete karşı gösterilen emsalsiz direnişi, Gülencilerin uluslar arası düşünce kuruluşlarıyla ittifak yaparak oluşturdukları “algı”ya göre değerlendirmeyi tercih eden Türkiye’deki sol/liberal havza,  muhafazakar/milliyetçi merkez ideolojinin tahkimatında önemli bir rol oynadı.

28 Şubat sürecinde maruz kaldığı zulümleri bir daha yaşamamak için, 2000’li yılların başında Muhafazakar Demokrat siyaset tarzına destek veren İslamcılık ise; bu tarzın teveccüh gördüğü toplumsal tabanın genişliğini karşısına almak ve muhalif olması durumunda sol ve liberal kesimlerin maruz kaldığı “gayr-ı milli” ve “kökü dışarıda” yaftasıyla itham edilmek istemediği için, 1990’lı yıllardaki özerkliğini ve özgünlüğünü, şimdilik, terk etti. Bu özerkliği ve özgünlüğü kazanmasına vesile olan “perspektife” de yabancılaştı. Yerlilik ve millilik klişesinin etkisi altında kalan İslamcılık, ilmi/entelektüel besin kaynaklarını da değiştirme ihtiyacı hissetti.Mevdudi,Malik B.Nebi,Ali Şeriati,Seyyit Kutup,Aliya İzzetbegoviç  gibi aydın/ulema yerine ;Cemil Meriç,Nurettin Topçu,Necip Fazıl ,Peyami Safa,Ömer Seyfettin gibi entelektüeller tercih edilmeye başlandı.Böylece ulus devletin öteden beri yapmaya çalıştığı ve hatırı sayılır oranda mesafe aldığı “milli din” algısı, muhafazakar demokrasi ile milliyetçiliğin ittifakı sayesinde Türk-İslam ülküsü adı altında mevzisini tahkim etti.

Kamil ERGENÇ

Yararlanılan Kaynaklar

1-Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi-Hilmi Ziya Ülken/Türkiye İş Bankası Yay.

2-Çağdaş İslami Akımlar-Mehmet Ali Büyükkara/Klasik Yay.

3-Cereyanlar-Tanıl Bora-İletişim Yay.

4-Yüzleşmenin Kişisel Tarihi(Mito-politik Söylemden Ağıdı Yakılmamış Çocuklara)-Selçuk Küpçük/Granada Yay.

5-Muhafazakar Milliyetçi Entelijansiya-Yüksel Taşkın/İletişim Yay.

6-Türkiye’de Din ve Siyaset-Şerif Mardin/İletişim Yay.

7-Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık-Kamil Ergenç/Hareket Yay.

Dipnotlar:

1-) Esasında Türkiye’de ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu havzasında küresel konjonktürün zorlamadığı bir dönemden bahsetmek neredeyse mümkün değildir. Bunun sebebi jeo-politik,jeo-stratejik ve Jeo-Kültürel konum olduğu kadar ,küre ölçeğinde olup bitenlere ilişkin “bilinçli” ilgisizlikte olabilir.

2-) İslamcılığın, ulus-devlet tarafından “icat” edilen milli din dayatmasından ve bu din dilinin taşıyıcısı olan Milliyetçi/muhafazakar/sağ gelenekten ayrılma süreci dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Bu süreçte ödenen ağır bedeller vardır hiç şüphesiz.Sedat Yenigün,Metin Yüksel,Erdoğan Tuna gibi İslamcı gençlerin “faili meçhul” cinayetlere kurban gitmesi gibi mesela…Selçuk Küpçük ,”Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”nde ülkücü kanat içinde 1980 ihtilali sonrası yaşanan kırılmayı oldukça güzel anlatır.12 eylül vahşetinin hem ülkücü hem de sol cenahta meydana getirdiği travmalar, yakın tarihin en trajik hadiselerindendir muhakkak.Ülkücü havza bu süreçte bir iç hesaplaşma yaşar.Kutsadıkları devletin işkence hanelerinde maruz kaldıkları insanlık dışı muamele, bu hesaplaşmayı hızlandırır.Bir çoğu cezaevinde İslami kaynaklarla tanışarak daha “sahih” bir çizgiye evrilir.Küpçük’ün dikkatimizi çektiği Bizim Dergah dergisi bu yüzleşmenin/hesaplaşmanın ana üslerinden biridir.Şu cümleler Bizim Dergah dergisindendir “Bizim(Müslümanların) savaşımız birbirimizle değildir.Bizim savaşımız,bizi özümüzden koparıp ,ona buna peşkeş çeken küfür zihniyetinin,küfür sistemidir.Bizim savaşımız,Şeriat-ı Ahkamiyye’nin karşısında olan ,bütün kurum ve kuruluşlarıyla birlikte ,küfür cepheleriyledir.(Bizim Dergah sayı:33 Aralık 1990) ve şu cümleler de “Allah(C.C)’ın yeryüzü hakimiyetine başkaldırarak O’nun hükümlerini eksik,yetersiz,geri ve çağdışı bulan ve bunun için O’na mukabil olmak üzere hükümler icat eden beşeri otoritelerin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz…Günümüzde hüküm süren siyasi yapılanmaların ve onların pratik yaşantımızı,cahili değerlerin tasallutundan kurtaramayız.Çünkü iman ve küfür,İslam ve cahiliye birbirinin zıttıdır.”(Bizim Dergah Sayı.23 Ocak 1990) Daha geniş bilgi için bkz. Selçuk Küpçük-Yüzleşmenin Kişisel Tarihi(Mito-politik Söylemden Ağıdı Yakılmamış Çocuklara)

3-)İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’nin amacı bugün, ilk açıldıkları güne göre, farklılaşmıştır kanaatindeyim. Post-Modern paradigmanın amorf ve renksiz karakteri,19.yüzyıldan 20.yüzyıla miras kalan din-bilim ve gelenek-modernite arasındaki,varsayılan,çatışmaların anlamsızlığını izhar etmiştir.Yeni dönemde ne bilim ne de din bir “hakikat” vazedicisi olarak görülmemektedir.Ayrıca dönemin “öcüsü” komünizm–ki imam hatiplerin bu öcüyü engelleyeceği varsayılmıştır-1991 de Sovyetlerin dağılmasıyla moral motivasyonunu kaybetmiştir.Dolayısıyla bugün bu okulların amacı,kanaatimce,Yeni Türkiye’nin ideolojisi olan  Türk-İslam ülküsünün kamusallaşmasını temin etmektir.Bunu yaparken de Osmanlı imgesine ve “sufi” (özellikle Halidi Nakşi gelenek)perspektife müracaat edilmektedir.

4-Gerçi milli nizama gelinceye kadar İslami referanslı bir çok parti kurulmuştur. Tanıl Bora’nın “Cereyanlar” isimli eserinde işaret ettiği bu partiler:1946 da kurulan ve iki ay içinde kapatılan İslam Koruma Partisi,1945 te kurulan ve dış politikada İslam birliğini savunan Milli Kalkınma Partisi,1951 de Cevat Rıfat Atilhan tarafından kurulan İslam Demokrat Partisi ve 1948 te kurulan Millet Partisi.

5-Nurculuk, 1878 Bitlis-Hizan doğumlu Said Nursi tarafından kurulmuş bir harekettir. Said Nursi, Halidi Nakşiliğin önemli merkezlerinden Toğ ve Norşin medreselerinde eğitim almıştır.İstanbul ulemasına kendisini kısa sürede ispat eden Nursi,Abdülhamit karşıtı ittihatçılarla ilişkisinden dolayı takibata uğramıştır.II.Meşruiyet sonrasında dini gayelerden uzaklaştıkları için ittihatçılarla arasına mesafe koyan Nursi,İttihadi Muhammediye Fırkasının kurucuları arasında yer almış, bu nedenle 31 Mart vakasıyla ilişkilendirilip tutuklanmıştır.Talebeleriyle oluşturduğu 3-4 bin civarında milis gücüyle kurtuluş savaşına katılan Nursi,Cumhuriyet Döneminde de takibattan kurtulamamıştır.Menderes Hükümetine destek verdiği bilinmektedir.Yazdığı eserler Risale-i Nur olarak adlandırılmaktadır.Hareketin genel stratejisine ilişkin öz bilgi için Mehmet Ali Büyükkara-Çağdaş İslami Akımlar-Klasik Yay. // Tanıl Bora-Cereyanlar-İletişim Yay.//Şerif Mardin-Türkiye’de Din ve Siyaset-İletişim Yay.

6-)Kavramsallaştırma Atasoy Müftüoğlu’na aittir. Müftüoğlu, bu iki kavramın birer “uyuşturucu” olduğu kanısındadır. Her iki popülizm türü de oldukça geniş bir alıcı kitlesine sahiptir. Din dilinin “vulgarize” edilmesini de içkin olan bu popülist tavır/lar, denebilir ki,sağ/muhafazakar/milliyetçi geleneğin adeta can simidi olmuştur.

 

NOT: Bu yazı Umran Dergisi’nin Ağustos 2018 sayısında yayınlanmıştır.

Ölüm Gerçeği

Herkesin bildiği fakat unuttuğu, umursamadığı, hayatın en önemli gerçeğidir ölüm. Öyle ki insanın doğumundan daha gerçektir ölümü. Hepimizi bekleyen, kimsenin kaçamayacağı mutlak gerçek… Her geçen gün kendisine bir adım daha yaklaştığımız, öteleyemediğimiz, engelleyemediğimiz gerçeğimiz…

Canlılardan daha çoktur ölüler. Mezarlıktakiler evinde oturanlardan daha fazladır. Bizden öncekiler mezardadır. Aslında biz ölmüşlerin çocuklarıyız.  Üzerinde ölümden bihaber yaşadığımız bu dünyaya ne ilk gelenleriz ne de son. Bizden önce nice nesillere barınak olmuştur bu dünya. Şimdi onlardan bir iz, işaret yoktur. İki üç kuşak öncesinin isimlerini dahi hatırlamıyoruz. Yarın biz de unutulacağız. Sanki buralarda hiç yaşamamışız gibi… Yaptığımız bunca gürültü, kavga, günah, isyan, kibir, yarış vs. bizimle birlikte toprağa gömülecek. Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya bize de kalmayacak.

Her doğan ölmek için gelir bu dünyaya. Her can sahibi, hayat sahibi er ya da geç, bu gerçekle tanışacaktır. Her nefis ölümü tadacaktır. Sünnetullah bunu gerektirir. Ölümü ve hayatı var eden Hayyul Kayyum olan Rabbimizin takdiridir bu. “Yeryüzünde olan her canlı fanidir. Fakat azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir.” (Rahman 26/27) Ölümden kaçmak, saklanmak isteyenleri Aziz Kur’an şöyle uyarır: “De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a 8)

Hepimiz bu dünyanın fani olduğunu ve bir gün ölümün bizi de bulacağını biliriz. Ölümlü dünyadan söz eder, ölüm üzerine konuşur, sohbetler yaparız.  Lakin ölümü gerçek anlamda idrak ettiğimizi söylemek zordur. Onu ancak yaşayanlar bilir ama onların da anlatacak mecali olmaz. Ölümle ilgili çok kitap okumuş ya da vaaz dinlemiş olabiliriz ama insan ölümün soğuk nefesini ensesinde hissedince, ölümle burun buruna kalınca, can köprücük kemiğine dayanınca ya da çok sevdiği birisini kaybettiği zaman yüzleşir ölüm gerçeğiyle.

“Hepimiz öleceğiz, dünya fani, ölüm ani!”gibi kuru laflardan ötedir ölümü hissetmek, onun farkında olmak. Belki her gün ölüm haberleri duyuyoruz, mezarlıklardan geçiyoruz fakat ölümü fark etmek, bilmekten ötedir. Tabutu omzumuzda taşırken bir gün onun içine kendimizin de gireceğini düşünmek, sıradaki boş mezarlığın bizim için hazırlanmış olabileceğini hesap etmek, günümüz insanı için hiç de kolay değildir.

Ölümü yattığın an yastığının altında, kalktığın an burnunun ucunda bilmek, ölmeden önce ölümü düşünmek, hayata bakışımızı değiştirecektir. Ölümü kendimize yakin bilmek, aldığımız nefesin son nefes olduğunu, bugünün son günümüz olduğunu düşünmek, bu hayatta öncelediğimiz ve önemsediğimiz şeylerin yerini değiştirecektir. Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden insanların nasıl birbirleriyle yarıştıklarını, dövüştüklerini fark edeceğiz. Kafaya taktığımız, yücelttiğimiz meselelerin aslında ne kadar küçük, basit olduğunu göreceğiz. Kızgınlıkların, küskünlüklerin, büyüklenmelerin anlamsızlığını anlayacağız. Hayatta karşılaştığımız sorunların, sıkıntıların altında ezilmeyeceğiz, onları büyütmeyeceğiz, hatta onlara tepeden bakacağız, küçümseyeceğiz, tebessümle karşılayacağız onları. Ölümsüz hayata iman edenler, ötelere talip olanlar, şu ölümlü dünyada hiçbir şeyin yüceltilmeye değer olmadığını fark edecektir.

Nasihat olarak ölüm yeter.

Ölüm en büyük derstir. Gözlere hitap eden, herkesin katıldığı canlı bir ders… Her ölüm, yaşayanlar için bir vaaz, bir ibret kaynağıdır. Ölüm, en etkileyici vaizdir anlayanlar için. Ölüm, konuşmaz ama çok şey anlatır. Ölüm, lisan-ı hal ile hayatın gerçek değerini gösterir bize. Ölüm söz konusu olunca herkes susar. Âlimi de cahili de… Zalimi de mazlumu da… Zengini de fakiri de… Gözler, kulaklar ona kilitlenir. Bütün gündemi, planları değiştirir. İnsanın doğumundan daha büyük ses getirir ölümü.

Ne yazık ki ölüm, günümüzde ders olmaktan, nasihat vermekten uzaklaştı. Sıradanlaştı. Ürkütücülüğünü ve önemini kaybetti. Artık ölüm haberleri bizi etkilemiyor, sarsmıyor. Son derste bitti. Ölüm, taşlaşmış kalpleri yumuşatmıyor, vicdanları harekete geçirmiyor. Ölümden ders almayanların, alacakları bir ders kalmamıştır bu dünyada. Kişi hangi okulu, üniversiteyi bitirirse bitirsin, hangi eğitimi alırsa alsın şayet ölüm dersini kaçırmışsa, erdeme, kemale ulaşamaz.

Ölümü unutmak

Dünya ve ahiret dengesini bozan modern insan, dünya merkezli bir hayat tahayyül etti. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışırken ölüm ve ötesini düşünmek bile istemedi. Ölümü kendisine yakıştıramadı belki de. Ölümün “herkes”in başına geleceğini öğrendi ama kendisinin de “herkes” içinde olduğunu düşünmek istemedi. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyada, haz ve hız putlaştırılırken günlük meşguliyetler, stresler, suni gündemler ölüm gibi muazzam bir meseleyi unutturdu.

Sağlıklı yaşam reçeteleri uygulayıp uzun ömürlü olmanın sırlarını keşfe koyulduk. Ölümü anımsatan ihtiyarlık emarelerini kamufle edip genç görünmenin formüllerini aradık. Elimizde olsa ölümsüzlük iksirini içeceğiz. Gündemimizde ölüm yok. Ağızların tadını bozan ölümü hatırlamaz olduk. Deve kuşu misali ölümü düşünmeyerek ya da genç gözükerek, ondan kurtulacağımızı sandık galiba. Hâlbuki bu zamana kadar ondan kaçan, kurtulan olmamıştır. Her ne kadar biz onu düşünmesek de o bizi hiç unutmadı, unutmaz. Sadece zamanını (ecel-i müsemma) bekler. Ecel zamanı gelince, ne bir an öne alınır ne de geciktirilir. “Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.” (Kaf 50)

Ölüm, inandırıcılığını, ciddiyetini kaybetti. Bir hastalık ya da kaza sonucu ölüm söz konusu olunca, mevtanın yakınlarının ilk aklına gelen şey, doktoru suçlamak ya da ihmalden dolayı tazminat davası açmaktır. Bu durum, hak aramaktan daha çok ölüme inanmamaktan kaynaklanıyor. Ellerinden gelse Azrail’e dava açacak insanlar!

Cenaze merasimleri sıradanlaştı, formaliteye döndü. Cenazeye gelenlerin büyük bir kısmı, mevta için değil yaşayanlara “görünmek” için oradadır. Belediyenin “görevli” imamı usulen sorular sorar, cemaatte usulen cevaplar verir. Hep bildik tekerlemeler, soğuk, ruhsuz temenniler… Kalın ve siyah gözlükler, riyakâr bakışları gizleyemez oldu. “Cenaze de olmasa görüşemeyeceğiz ya hu!” diyerek ölüm dışı gündemler işgal etti cenazelerimizi. Cenazeye saygısı olmayan kimileri de, “Hoca! Kısa oku, işimiz var!” deme cüretinde bulunabildi.

Kadim şehirlerimizde mezarlıklar şehrin ortasındaydı. Eskiler, ölümü sürekli hatırlamak için mezarlık merkezli şehirler inşa etmişler. Günde beş defa camiye gelen kişi ölümü aklından çıkarmasın diye Selâtin camilerinin yanı başına mezarlıklar da yapmışlar. Şehrin ve insanın hayatında ölüm canlılığını korumuş. Modern kentlerde ise ölümsüzlük abidesi gibi yükselen gökdelenler ve şehrin en ücra köşelerine götürülmüş mezarlıklar ölümsüz bir hayat tasavvurunun neticesi olsa gerektir. Mezarlıklardan ne kadar uzak olursak ölümden de o kadar uzaklaşırız sanılmış belki de.

Teknolojik araçlar her gün ölüm haberlerini gözler önüne servis ediyor. Ölümün sürekli teşhir edilmesi neticesinde ona karşı bağışıklık oluştu. Reyting kaygısıyla yayın yapan medyanın haber bültenleri “ölüm bültenlerine” dönüştü. Dizi ve filmler hatta çizgi filimler yoluyla ölüm pazarlanıyor izleyicilere. Bilgisayar oyunları ölüm oyunları olup, okunan kitaplar da kan ve şiddet içerikli vampir kitapları olunca yeni nesil, mezar taşlarını koyun, adam öldürmeyi oyun zannetmeye başladı. Bundan dolayı, Doğu Guta’da, Halep’te patlayan bombalar ile aksiyon filmlerindeki şiddet sahnelerini birbirine karıştırılmıştır. Arakan’da yanan köyler, Filistin’de katledilen gençler, her gün yanı başımızdan kalkan cenazeler artık bizi etkilemez oldu. O kadar çok kan, şiddet ve ölüm propagandasına maruz kaldık ki artık sanal olanla gerçeği karıştırdık, vicdanlarımız katılaştı, gözyaşımız kurudu, ölülerimize ağlayamaz olduk.

En önemli emaresi, dünya sevgisi ve ölüm korkusu olan “Vehin Hastalığı”, çağdaş insanın nerdeyse tamamına bulaşmıştır. Dünya ile olan bağlar kuvvetlendikçe ahiret ile olan irtibat zayıflamıştır. Bugünü düşünüp yarını düşünmemek, geçici olana talip olup ebedi olanı ihmal etmek, peşin olanı istemek, “an”ı yaşamak çağdaş insanın en belirgin özelliği olmuştur.

Ölümü düşünmek

Ölüm düşüncesi, düşüncelerin en zoru ama en önemlisi olmalı. Ölüm düşüncesi, bir ağacın altında kısa bir dinlenme olan fani dünyadan sonra ebedi bir esenliğin bizi beklediğini fısıldar mümin gönüllere. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyanın bizi aldatmasına engel olur. Ölüm düşüncesi zamanın ve sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini öğretir bize. Ömür kredisini salih amellerle değerlendirenlere ebedi saadeti muştular.

Ölüm düşüncesi, hırs ateşini söndürür, içimizdeki kabalığa çeki düzen verir. Geçici olan dünyaya sonsuz bağlılığı engeller. İnsanın dünyaya yönelik emelleri, hesapları çoktur fakat ömür kısadır. İnsan hep daha fazlasını ister. Kişi emelleri peşinde koşarken ecel araya girer ve oyun biter. Biz dünya peşinde koşarken ölüm bizim peşimizdedir. Ölüm düşüncesi, insanın bitmez tükenmez hırs ve arzularını (tul-i emel) frenler, hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapmasını, bohemce bir hayat sürmesini engeller.

Ölümü unutmak kalbi katılaştırır, ruhu öldürür. Sadece bu dünyaya inananları, günah bataklığına dalmaktan kim koruyabilir ki? Ölümü hatırlamak, kişiyi günahtan korur, kalbi arındırır.

“Ne diye böbürlenip, büyükleniyor sun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?” (Ş.Tebrizi)

 

 

 

YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

Dünya Kadınlar Günü Programı’nda, Nureddin Yıldız’ın şahsında yaptığı konuşmasında, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” ifadeleri  gündemi belirlerken, bir gün sonraki konuşmasında da, bu ifadelerin dinin aslına yönelik olmadığını vurgulamak için “Dinde reform aramak haddimiz değil” diyerek sözlerine netlik kazandırdı.

İlim meclislerinde ehil kişilerce tartışılacak böylesine hassas bir konuyu, medyanın algı operasyonları gölgesinde, siyasi miting konuşmalarında vuzuha kavuşturmaya çalışmak(!), ilmin adabına yakışmadığı gibi birçok yanlış anlaşılmalara ve gereksiz tartışmalara sebep olabilecek mahiyettedir. “Dinde Yenilenme” çerçevesinde görsel ve yazılı medyada yapılan tartışmalar birçok açıdan dikkat çekicidir. Bu vesileyle bazı hususların altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

 

Medyanın Tetikçilik Rolü

Son zamanlarda Doğan gurubunun başını çektiği “bir kısım medya”, 28 Şubat günlerinden tanıdık olduğumuz yayınlar yapmaya başladılar. Hiyerarşide dördüncü kuvvet olarak konumlanan medya tekrar, eskiden olduğu gibi, ilk sıralara terfi etmiş gözüküyor. Heidegger’in “kamera, izleyiciye doğrultulmuş bir silah gibidir” tespitini haklı çıkarırcasına, haber bültenleri, yargısız infaz salonlarını anımsatırken spikerler de savcı ve hâkimlerin rolüne soyunmuştur. Taktikleri her zamanki gibi; önce kurbanı seç sonra kamerayı hedefe doğrult, patlasın flaşlar, manşetler, ardından linç kampanyaları… Akşam haberlerde suçlu ilan edilip de ertesi gün, durumdan vazife çıkartılıp, hakkında kovuşturma başlatılmayan, Kadir Mısıroğlu meselesinden başka, bir örnek hatırlıyor musunuz?

Bu reyting vampirlerini bazen ömrünü bila bedel İslam’a ve ilmi çalışmalara adamış Nureddin Yıldız Hocayı sapık ilan ederken, bazen İhsan Şenocak, Faruk Beşer, Mustafa Armağan gibi ilim adamlarına itibar suikastı düzenlerken, bazen sanal âlemdeki bir cümlesinden dolayı Konya’da bir öğretmeni görevinden ihraç ederken, bazen de Tokat’ta Mustafa Sabri Efendi’nin ismini okul tabelasından sökerken görürsünüz.

Medya “vazifesini” yapıyor, anlıyorum da siyasi iktidarı ve onun bürokratlarını anlamakta zorlanıyorum. İktidar üzerinde medyanın bu kadar muktedir olmasını geride bıraktığımızı sanıyordum. Yaşanan son olaylar bize yanıldığımızı gösterdi.

AK Parti hükümeti, medya karşısında niçin bu kadar tedirgin ve ürkek davranıyor? Yoksa siyasetçiler, riskli gördükleri seçimlerde, “farklı” kesimlerden gelecek oyların mı hesabını yapıyor? Bürokratlar, ne pahasına olursa olsun, bir üst makama ya da en azından mevcut konumlarını muhafaza etmeyi düşünerek mi medyanın isteklerini emir telakki ediyor? Ya da bütün bunlar, daha da büyük bir projenin ayak sesleri mi? Toplumda İslami kimliğiyle tebarüz etmiş şahsiyetlerin, yıllar önce yaptıkları konuşmaları, bütünlüğünden koparıp kes, kopyala, servis et yöntemiyle çarpıtarak yayınlayan, 28 Şubat günlerindeki gibi yeni Müslüm Gündüzler bulup haber(!) programlarında algı oluşturmaya çalışan “bir kısım” medya, kaybettiği işini(!) tekrar mı aldı?

Tecrübelerimiz bize gösteriyor ki medyanın ipiyle kuyuya inilmez. Yakın tarihimiz kılavuzu medya olanın hazin akıbetlerini gösteren örneklerle doludur. Tarihi tecrübelerden ders alınmazsa hatalar tekrar edilir, aynı delikten yılanlar bizi sokmaya devam eder. Bize oy vermeyenleri kazanalım derken dostlarınızı kaybedebilirsiniz. 8 Mart’ta İstiklal Caddesinde yürüyüş yapanların bütün taleplerini yerine getirseniz de onlardan size bir tek oy çıkmaz. Haber yorumcularının, köşe yazarlarının takdirini kazansanız da onlardan size dost olmaz. Azgın azınlığın rızasını kazanmak için değil Hakk’ın ve halkın rızasını düşünerek hareket etmeli.  Kamu vicdanının sabrını test etmemeli ve Müslüman halkın değerlerini, hassasiyetlerini daha fazla zorlamamalı. Toplum, okyanusa benzer. Kendisine atılan yabancı maddeleri önce kabul etmiş gibi gözükür ama zamanla onları bünyesinden dışarı atar. Bu gerçeği en iyi bilenlerden olan Ziya Paşa, yıllar önce uyarısını yapmıştır:

“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazâbından
Zîrâ yumuşak huylu atın, çiftesi pektir”

Resmi Din

“Bizim ilahiyatçılarımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız, meydanı ‘FETÖ’ gibi alçaklara bıraktılar, toplum bu hâle geldi” diyen Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan ve kimi bakanlarda din konusunda tek yetkili olarak diyanet ve resmi kurumları gösterdi.

FETÖ olayından sonra tüm sivil hareketlere, cemaatlere yönelik algı operasyonu başlatılmıştı. Bunların da yarın FETÖ gibi olabileceği ihtimaliyle, tüm sivil yapılara karşı, ciddi bir şüphe ortamı oluşturuldu. Devlet memurlarının anlattığı dinin en sahih din olduğu ve en iyi cemaatin de cami cemaati olduğu beyinlere zerk edildi.

Resmi din, tek referans kaynağı gösterilip, dini hayat diyanetin ve ilahiyatçıların tekeline bırakılırsa bu, Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfına, papalık sistemine yol açar. Allah’ın dini olan İslam’ın, devletin dini olması, adı İslam da olsa, Aziz Kitabımızda tavsif edilen “ed-din” olan İslam olmayacaktır. Zira dini yalnız Allah’a has kılmak tevhidi bir zorunluluktur.

Gerçi, ülkemizdeki cemaat ve tarikat yapılanmalarının, kendilerini ciddi bir özeleştiriye tabi tutmaları, bid’at ve hurafelerden arınarak,  Kur’an ve sahih sünnete göre kendilerini “yenileme” ve çağın gerçeklerini görerek “ibnu-l vakt” olma ihtiyaçları inkâr edilemez. Tahrif, tahrip ve hurafelere karşı çağın dilini yakalamada (ihya) ve kendini yenilemede( tecdid)  yeterli olduğumuz söylenemez. Doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alarak, asrın idrakine İslam‘ı söyletme de sorun yaşıyoruz. Bu durum Neo- Haricilik ve Neo- Haşhaşilik gibi anlayışların yayılmasına ve ümmetin çocuklarını zehirlemesine zemin hazırlıyor.

Lakin pireye kızarken yorganı yakmamalı. FETÖ’den ağzı yanan devlet, bütün cemaatleri, sivil oluşumları, devletin bir kurumuna dönüştürürse bu durum, telafisi çok zor, vahim hatalara sebep olur. Devletin dine müdahil olması, yönlendirmesi, payanda gibi kullanması, dini belirleyici/özne olmaktan çıkartıp belirlenen/nesne haline getirerek iktidarı meşrulaştırma aracı haline getirmesi düşünülemez. Bu, dinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü, halk nezdindeki itibarını ve güvenirliliğini kaybettirir. Neticede onu Allah’ın değil devletin dini yapar ki bu din İslam olamaz. Her devirde siyasetçiler iktidarlarını ayakta tutmak için halkın itibarını kazanmış âlimlerin desteğini almaya çalışmışlardır. Muttaki âlimler bunu bildiklerinden, ölümleri pahasına, onların çıkarlarına alet olmamaya çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife, Halife Mansur’un  baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu nedenle zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik  dindar bir halife olan  Harun Reşit’ten uzak durmuş, onun “ Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma hadis öğret” teklifine karşı, “ Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle  birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.

Peygamberlerin varisleri olan ulema, umeranın kapısında dolaşmaya başlar, onların iki dudakları arasından çıkacak talimatlara bakarsa, ilmin ve âlimin izzeti ayaklar altına alınmış demektir. Cumhurbaşkanının “güncelleme” konuşmasından hemen sonra, o akşam, TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçılar, ertesi gün aynı meyanda bildiri yayınlayan diyanet, kimin emrinde olduklarını göstermediler mi? Aynı ilahiyat ve diyanet camiasının 28 Şubat günlerindeki farklı fetvaları hala hafızalardaki tazeliğini koruyorken, resmi dini söyleme şüpheyle bakmakta haklı değil miyiz? İktidarlar geçici, din kıyamete kadar bakidir. Yapacağı içtihatları, vereceği fetvaları mevcut siyasi iktidara göre veren, siyasetçilerin ve devletin hikmetine sual edemeyen diyanet mi FETÖ’den boşalan yeri dolduracak?

Gençlik deizm, ateizm, nihilizm gibi sapkın inançlara sürüklenirken toplum temel değerlerinden hızla uzaklaşırken sadece İHL, Kur’an Kursu, cami, ilahiyat ve buralarda çalışacak personel sayısını artırmak suretiyle dindar nesil projesi gerçekleşemez. Suni, yapay, hormonlu bir dindarlık fotoğrafı veren keyfiyetsiz kemiyetler bizi aldatmamalı. Devlet eliyle yapılan irşad faaliyetlerini önemsemekle birlikte sivil hareketlerin özel ve mühim bir yerinin olduğunu unutmayalım. Devlete mesafeli, halka yakın, yalnız Rıza-i İlahi gözeten tevhidi hareketler, toplumun ıslah ve inşasında etkili olacaktır Allah’ın izniyle.

 

 

Kemalizmin Kolonyalist Söylemiyle Yüzleşmek

Kemalist paradigmanın ,muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak kodlanmaya başladığı bir vasatta,aziz İslam’ın ilke,prensip,umde ve şiarlarına iman eden aydın/entelektüel sorumluluğunu haiz herkesin yapması gereken en önemli şey,bir yandan Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını,tavrını ve tarzını teşrih masasına yatırırken diğer yandan bu aklın/tavrın ve tarzın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa zımni olarak kolonyalist perspektifle örtüşen yanlarını deşifre etmektir.Bunu yaparken de ,kanaatimce, işe eğitimden başlamak gerekir.Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma referansıyla hareket eden bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, en öncelikli müdahale sahasıdır.Bu müdahale yersiz de değildir hiç şüphesiz.Ulus-devletin doğası böyle bir müdahaleyi kaçınılmaz kılar.İçine girilmesi izne bağlı,sınırlı ve seküler mekan olması münasebetiyle ulus-devlet, mutlak egemenlik ve denetim ilkesi gereğince muhatabını kendisine ram eder.Eğitim de bu ram etme sürecinin en önemli enstrümanıdır.

Tarihte mutlak bir kopuştan söz etmek mümkün değil. Kimi dönemlerde yaşanan hayati değişiklikler, öncesinde meydana gelen bir dizi olayların sonucu. İnsanlık, bilgiyi biriktirerek(kümülatif) yol aldığı için tarihin devrim olarak nitelediği kimi hadiseler,kendisinden öncesine çok şey borçlu.Bu borçluluk halinin farkında olan Newton ‘’biz devlerin sırtında yükselen cüceleriz’’ derken, tam da bu bilgi birikiminin önemine işaret eder.Bundan dolayı tarihin hamasi ve romantik bir okumanın konusu olmaktan çıkarılarak eleştirel bir dikkat,üst düzey bir farkındalık bilinci ve bir tarih felsefesi perspektifiyle okunması gerekir.Aksi taktirde gerçek anlamda bir tarih bilincine sahip olmak mümkün değildir.Kendilerine ‘’tarihçilerin kutbu’’ veya ‘’otoritesi’’ denilen kimi isimlerin bile Kemalizmin ne olduğu ve olmadığı hususunda cesaretle konuşmaktan imtina etmeleri,yüzleşme cesaretimizin olmadığını gösterir.Geçmişin övgü ve sövgü malzemesi olmaktan çıkarılarak bugünün dündeki karşılığı olarak düşünülmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kuşkusuz.Üniversal bilginin üretildiği(!) akademik havzalarda bile,Cumhuriyet Türkiye’sinin maruz kaldığı kolonyalist müdahaleye ilişkin putkırıcı bir söylemin geliştirilememiş olması,büyük bir trajedidir.Ülke olarak yaşadığımız kimlik buhranından kurtuluş, kanaatimce, yakın ve uzak geçmişle cesaretle yüzleşmekten geçiyor. Çünkü Kolonyalist dil Avrupa merkezli düşünüşün ve eyleyişin, yani Avrupa değerler sisteminin yeganeliğine ve ulviliğine iman etmiş bir aklın ve zihnin ürünü olarak belirginlik kazanır.Bu dil muhatabını nesneleştirir ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kodlar.’’Tanımadan’’ önce ‘’tanımlama’’ niyetindedir.Böyle yaparak muhatabının ne olduğuna ve ne olmadığına karar verme hakkını eline almış olur.

Marks’ın küçük mülk sahipleri için ‘’onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir’’ sözünde de karşılık bulan kolonyalist dil,kendisi gibi olmayanı kendisi kıvamına getirmek için her türlü müdahaleyi meşru görür.Kemalizmin de yıllarca ‘’halka rağmen halk için’’ olarak formüle edilen tarzında, aslında bu kolonyalist perspektifin tesirlerini görmek mümkündür.Nasıl ki kolonyalist dil muhatabını medenileştirilmesi gerekenler olarak kodlamışsa,Kemalist söylem de Cumhuriyet Türkiye’sinde halk olarak kodladığı kitleleri eğitim aracılığıyla ehlileştirme çabası içerisinde olmuştur.Mürşit olarak kodlanan bilim ve fen, aydınlanma aklının ve zihninin modellenmesine işarettir.Nasıl ki aydınlanma Kant’ın deyimiyle‘’kişinin bilerek düştüğü ergin olmama halinden vazgeçip erginleşme çabası ‘’ ise ve bu durum esasında geleneksel olarak kodlanan dünyanın ve o dünyaya rengini veren değerlerin –ki bu değerlerin en başında din gelir-reddi ise aydınlanma paradigmasını model alan Kemalizm de bu ülkenin ‘’gökten indiği varsayılan sözlerle’’ değil hakiki mürşit olan bilim ve fenle ilerleyeceğine kani olmuştur.Böylece yer yer övünerek söylediğimiz doğrudan kolonyal müdahaleye maruz kalmadığımız sözü bir efsun olmaktan öteye gitmemekte ve aslında kolonyal aklın ve zihnin kodlarına dahilde maruz kaldığımız gerçeğini görmezden gelmeye yardımcı olmaktan başka bir işe yaramamakta…

Yıllardır iktidar aygıtını elinde tutuyor olmasına rağmen, muhafazakar demokrat kimliğin eğitimle ilgili istediği adımları-ki ne istediğini bilip bilmediği ayrı bir konudur-bir türlü atamamış olması, esasında meselenin sadece siyasal iktidarla alakalı olmadığını,bilakis eğitim felsefemizin Osmanlı’nın 19.yüzyılından beri aydınlanma ufkuna teslim olmayı yeğlemiş olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu görmemizi gerektirir.Nasıl olmasın?1699 dan sonra, o güne dek başına gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak dinine/diyanetine yeterince sadakat göster/e/memiş olduğunu düşünen ve bundan dolayı da kendisini murakabe eden ‘’akıl’’,Avrupa karşısında sürekli olarak yaşadığı mağlubiyetlerin sorumluluğunu artık inandığı/yaslandığı hakikat sisteminin bizzat kendisine yüklemeye başlamıştı.Yani,bir vakitler yaslandığı hakikat nizamını yegane gören ve ‘’gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu’’diyen ‘kimlik yerine,Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak doğan modern değerler sisteminin ve bu sistemin belirlediği iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi,felsefi v.b kavramsal çerçevenin ulviliğine iman etmiş yeni bir kimlik türedi.Bu türeme elbette ki bir anda olmadı.Yaklaşık iki asırlık bir sürecin sonunda bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden ‘’aydınlanmış akıl’’ ortaya çıktı.Dolayısıyla Kemalizm her ne kadar Cumhuriyet Türkiye’si bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olarak görülse de,esasında Auguoste Comte ve Charles Darwin hayranı Pozitivist Jön Türk geleneğinin mirasçısıdır.Bu gelenek iyi analiz edilmeden Kemalizmin doğru anlaşılması mümkün değildir.Comt’un,metafizik-teolojik ve pozitivist olarak süreçlendirdiği tarihsel zamanı merkeze alan Jön Türklerin,Fransız İhtilali’nde belirginleşen jakoben tavrı ve tarzı gıpta ile izlemeleri,Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan Kemalist devrimleri anlamak açısından mühimdir.Çünkü Comtçu tarih teorisinde din,ilkel/primitif/arkaik kültürlerin hayal,vehim ve korku saikiyle ürettiği bir olgudur.İnsanlık bu evreleri aşmış ve akli olgunluğa ulaşmıştır.Dolayısıyla dine ihtiyaç kalmamıştır.

Fransız filozofun bu teorisi ikinci meşrutiyetin banisi olan Jön Türkler’in İslamcılarla tartışırken ‘’Allah bilgiyi sarıklılardan alıp feslilere verdi’’ sözlerinde belirginlik kazanır.Nitekim Kemalist devrimlerin yapılış gerekçesi de Comtçu tarih algısında gizlidir.Yeni durumun kanıksanması /içselleştirilmesi için geçmişin ya yok edilmesi ya ötekileştirilmesi ya da modern/post-modern olanın lehine olacak şekilde yeniden yorumlanması gerekiyordu.Ancak sonucu en kesin olan  geçmişin ötekileştirilmesiydi.Esasında bu yöntem geçmişin aynı zamanda yeniden yorumlanması demekti.Her yorum bir nevi yeni bir içerik kazandırma denemesi olduğundan geçmişe dair modern tarihin söylediği her şey, bizim bugünü daha ileri/medeni/uygar görmemizi perçinleme amacına matuftu.Geriye doğru gittikçe insanlığın ilkel/barbar  ve vahşi olduğuna şartlandırıldık.Bu süreç öylesine profesyonelce yürütüldü ki, Doğu/Orient da yaşamaktan başka bir suçu olmayan toplumlar kendilerini Batı/Occident da yaşayanlara göre ‘’geri’’ görmeye başladılar.Tabi bu sonucun alınmasında özellikle antropoloji,sosyoloji ve psikoloji biliminin etkileri oldukça önemliydi.Bu bilimler insanlık ailesinin etnik,mezhebi,folklorik,duygusal,kültürel,filolojik gen haritasını çıkararak kategorize ettiler.Batı da yaşayanlar hem etnik olarak hem de kültür ve medeniyet olarak merkezde konumlandırıldı.Diğer kültür ve etnisiteler ise Batı’ya olan yakınlıkları ve uzaklıkları nispetinde makbul veya gayr-ı makbul olarak tasnif edildi.Bu süreç iyi analiz edildiğinde, doğrudan sömürgeye maruz kalmamakla birlikte, sömürge toplumlarının yaşadığı travmalara benzer şeyler yaşayıp yaşamadığımız hususu da netlik kazanacaktır.Henüz daha bu gelenekle gerçek anlamda yüzleş/ebil/diğimiz söylenemez.Bilakis ilhamını pozitivist üstatlardan alan Kemalist devrimlerin la yüs’el(sorgulanamaz)liğine öylesine şartlandırıldık ki ,sorgulama çabası güden her eylem, ya ihanetle ya da mürtecilikle itham edilmeyi baştan göze almalı…

Müslüman toplumların edilgen ve otorite mahkumu olduklarına dair oryantalist söylemi haklı çıkarırcasına,Cumhuriyet Türkiye’sinde Kemalizm cebri bir modernleştirme çabası içerisinde olmuştur.Halk,kıvama getirilmesi/ehlileştirilmesi gerekendir.Buradaki ‘’kıvam ‘’ve ‘’ehlileştirme’’ esasında dinin belirleyici olduğu bir düşünüş ve eyleyiş tavrının ve tarzının değiştirilmesi amacına matuftur.Muhatabın kıvama gelip gelmediğine veya ehlileşip ehlileşmediğine de yine kendisini merkezde konumlandıran Kemalist akıl karar verecektir.Bu kararı verirken de en büyük yardımcısı hiç şüphesiz ki bilimdir.Üniversal bilginin üretildiği yer olan üniversite Kemalist paradigmanın benimsetilmesi sürecinde oldukça işlevseldir.Filoloji,tarih,coğrafya,felsefe ,sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler ,tıpkı kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeleri sömürülebilir kıvama getirmek için yaptıklarına benzer şekilde ,araçsallaştırılmıştır.Oryantalist aklın öncülük ettiği ‘’uygarlık misyonu’’ klişesi burada da devrededir.’’Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’’ veya ‘’çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak’’ şeklinde formüle edilen adımlar,zımnen dinin geriletilmesi amacı gütmektedir.Dinin ilkel/primitif/arkaik olarak kodlandığı bu süreçte, bilimin tartışılmazlığı ve belirleyiciliği  esastır.Bilgi sadece akıl,deney ve gözlem sonucu elde edilen ve ‘’güç’’ olarak kodlanan gerçekliktir.Bu güç, sadece iktidarda kalmayı sağlamaz aynı zamanda tanımlama,içeriklendirme ve kodlama avantajı sağladığı için sürekli olarak merkezde kalmayı da temin eder.Eğitim sistemi tamamen bu paradigma üzerine kurulur.İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi tüm kavram ve kurumlar aydınlanmacı bir perspektifle yeniden inşa edilir.Kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeler için belirlediği etnik,mezhebi ve kültürel ayrışma temelli stratejisi Kemalist akıl tarafından da aynen uygulanır.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi çalışmalar filoloji ve antropoloji disiplinlerinin desteğiyle yapılır.Türk etnik kimliğinin yüceliğini ispatlama amacıyla yapılan bu çalışmalar, Türk olmayanı daha alt bir kategori olarak kodlar.Böylece Türkçülük, Kemalizmin yaslandığı en önemli istinatgah olarak belirginleşir.

‘’Dil’’de yapılan değişiklikle birlikte yeni bir düşünme biçimi icat edilmeye çalışılır. Kur’an alfabesi yerine tercih edilen Latin alfabesiyle,’’dedesinin mezar taşını bile okuyamayan’’ bir nesil yetiştirilir. Bu değişiklikten murat aslında aydınlanma aklının ve ufkunun daha kolay benimsenmesini sağlamaktır.Dinin şekillendirdiği gelenekle temas kesildiğinde, modern değerler sisteminin daha kolay benimseneceği düşünülmektedir.Kendisi de bir dilci olan ünlü müsteşrik Ernest Renan’ın 1883’te Sorbonne da verdiği bir konferansta söylediği ‘’İslam mani-i terakkidir’’ sözü ,Jön Türkler aracılığıyla Kemalizme ‘’köklü bir değişikliğin gerekliliği’’tezini destekleyen önemli bir argüman olarak miras bırakılır.Bu köklü değişikliğin en önemli göstergesi de hiç şüphesiz dildeki değişimdir.Bu değişikliği İslam’ın zaman tasavvurunu iptal eden takvim değişikliği izler.İlerlemeci/lineer tarih algısının benimsetilmesi ve kapitalist iktisadi sisteme tam entegrasyon amacıyla gerçekleştirilen bu değişiklik adeta bir ihtida sürecini imler.Aziz İslam’ın varoluş mücadelesindeki en hayati süreci/zamanı işaret eden hicret eylemini başlangıç yapan ve bu vesileyle bilinen insanlık tarihine son nübüvvet mührünün Hz.Muhammet(s.a.v) tarafından vurulduğunu ikrar ve tasdik ederek,felahın sadece aziz İslam’a ram olarak gerçekleşeceğine iman eden Müslüman kimlik,takvim değişikliğiyle birlikte Hıristiyan kültürünün mahkumu olmaya itilir.En nihayetinde ,Protestan Hıristiyanlıkta olduğu gibi ,laiklik ilkesi benimsenerek anayasadaki yerini alır.

Bu bağlamda Türkiye’nin Kemalist paradigma aracılığıyla maruz kaldığı ihtida sürecini, Mısır’ın 1798 ve sonrasında yaşadıklarıyla mukayese etmek mümkündür. Napolyon’un Mısır seferi bir çok açıdan dikkat çekicidir.Edward Said’in oryantalizmin kolonyalistlere keşif kolu hizmeti verdiğine dair tespiti, Mısır’ın Napolyon tarafından işgal sürecini gayet iyi özetler.Napolyon’un sadece askerlerle değil bilim adamlarıyla da başlattığı bu sefer, oryantalizmin zafer hanesine yazılan en önemli puanlardan biridir.Tarihçiler,filologlar,antropologlar,sosyologlar,tarih felsefecileri gibi birkaç düzine bilim adamından oluşan ekibiyle Napolyon sadece Mısır’ın kaderini değiştirmekle kalmadı, etkileri bu güne kadar devam eden oryantalist dilin ve söylemin de egemenliğini tesis etti.Denebilir ki bu tarihten sonra Mısır,bugüne gelinceye kadar kolonyalist aklın tesirinden kurtulamadı.Napolyon’un hemen ardından Kavalalı Hanedanlığı aracılığıyla Mısır’ın yaşadığı modernleşme süreci yer yer Osmanlı’yı bile geride bırakacak kadar radikaldi.Avrupa’ya öğrenci gönderme furyasına da öncülük eden Mısır ,modernleşme süreci boyunca kolonyalist aklın inşa edicisi olan aydınlanma perspektifine kendisini tam manasıyla teslim etti.

İçeriden dönüştürme ameliyesinin en güzel örneklerinden biri olan Mısır modernleşmesi Cumhuriyet Türkiye’sini anlamak için önemlidir. Nasıl ki Türkiye, Kemalist akıl tarafından cebri bir modernleşmeye maruz kalmış ve kültürel bir  ihtida süreci yaşamışsa,Mısır da Kemalistlerin/Jön Türklerin öncüsü Kavalalı-Tantavi ikilisi tarafından benzer müdahaleye şahitlik etmiştir.Her iki ülkenin de bir türlü belini doğrultamamasının sebeplerini bu ortak tarihi hafızada aramak gerekir herhalde.Ya da her iki ülkenin de dirilişi bu ortak hafızayla cesaretle yüzleşmekten geçiyor.Vesselam…

NOT:Bu yazı Enderun Özgün Eğitimciler Dergisi’nin Aralık 2017 sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Celladına Kur Yapmak

George Orwell kült romanı 1984 te geleceğin toplumu üzerinde mutlak egemenlik ve kontrol tesis etmek isteyen iradeye ‘’geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar’’cümlesini söyletir. Pekiyi geçmiş nasıl denetim altına alınır? Diyelim ki denetim altına alındı. Bunun geleceği denetim altına almakla ne ilgisi var? Tarih disiplini bizlere, kabaca, geçmişin hikayesini anlatır.Bundan dolayıdır ki iyi bir öğretmendir.Ancak bu anlatış çoğu zaman objektif olmaktan uzaktır.Çünkü anlatıcının dünya görüşü,siyasal pozisyonu,sosyal sınıfı,kültürel aidiyeti gibi hususlar onun tamamen objektif olmasını engeller.Malum, durduğumuz ‘’yer’’le  gördüğümüz ‘’şey’’ arasında yakın bir ilişki vardır.Bu durum, bugünün tarihini yazacak olanlar için de geçerlidir.Enformasyon unsurlarının tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaştığı,bilginin oldukça hızlı yayıldığı bugün bile tarihe tanıklık etmek nerede durduğumuzla alakalıdır.Örneğin bir Amerikalı veya Amerikan değerlerini benimsemiş biri için Irak’ın işgali, o ülke insanlarının  demokrasiyle tanıştırılmaları yani medenileştirilmeleri ve dünya için oldukça tehlikeli olan kitle imha silahlarının çılgın bir adamın elinden alınması amacıyla yapılan oldukça kutsal/değerli bir eylemken,işgale doğrudan ya da dolaylı olarak muhatap Müslüman toplumlar için durum,emperyal karakteri bariz bir ülkenin kimi stratejik ve ideolojik emellerine ulaşmak amacıyla gerçekleştirdiği barbarca bir müdahaledir.Kimilerine göre 12 eylül askeri ihtilali Türkiye’de ki kaos ve anarşiye son vermişken ve yalnızca bu hususiyeti nedeniyle bile taktiri hak ederken,aynı ihtilal kimilerine göre Türkiye’nin küresel kapitalizme ve neo-liberal siyaset tarzına entegre edilmesinin önünü açmıştır.Örnekleri çoğaltmak mümkün…Pekiyi aynı olayın birbirine tamamen zıt  yorumlanmasının önüne nasıl geçilebilir?Ya da bu zıtlığın minimize edilmesi nasıl mümkün olabilir?Kanaatimce bu noktada tarihin değil,  tarih felsefesi disiplininin imkanlarından istifade etmek gerekecek.Çünkü tarih felsefesi,vakanüvistlerin yaptığı gibi olayı sadece zaman-mekan bağlamında kaydetmekle kalmaz aynı zamanda ilgili olayı iktisadi,içtimai,siyasi,hukuki,ilmi/entelektüel,felsefi/bilimsel bir çok zaviyeden incelemeyi yeğler.Böylece daha sahih bir değerlendirme yapma imkanı kazanırız.Ülke olarak yaşadığımız trajedilerden biri de hiç şüphesiz, tarihi oldukça hamasi/duygusal bir okumanın konusu yapmamızdır.Bu duygusallık ,son iki yüz yıldır Batı karşısında sürekli olarak yaşadığımız geri çekilme halinden bağımsız değil.Ancak bir an önce bu duygusal iklimden kendimizi kurtarıp sahih bir tarih perspektifi geliştirmemiz gerekiyor.Aksi halde halihazırda yaşadığımız kimlik buhranının daha da derinleşerek devam etmesi işten bile değil. Çünkü karşımızda ‘’geçmiş’’ olarak nitelenen ve üzerinde operasyon yapılmaya, yani araçsallaştırılmaya, her zaman müsait bir alan var.Bu alan genelde pasif olarak kabul edilir.Tarih felsefesi, bu pasif kabul edilen alan üzerinde-oysa ki ‘’geçmiş’’ en az ‘’şimdi’’ kadar canlı ve dinamiktir-nasıl çalışılması gerektiğinin imkanlarını öğretir.Geçmişin canlı olduğuna kani olmak, zaman algısında aydınlanma sonrası oluşan ideolojik kırılmanın bilinen insanlık tarihinde ki en katastrofik süreci imlediğini ikrar etmek anlamına gelir.Bu ikrar sayesinde tarihin lineer bir çizgide aktığı iddiasını işlevsiz kılmak mümkündür.Yani Orwell’ın deyimiyle geçmişin ve geleceğin denetim altına alınmasını engellemenin yolu aslında zaman algısında meydana gelen köklü değişimi deşifre etmekten geçer.Bu bağlamda,Cumhuriyet Türkiye’sinin karakteristiği, Osmanlı modernleşmesi süreciyle birlikte ele alınmalı ve son günlerde oldukça düzeysiz olarak seyreden yakın tarih tartışmalarının, tarif felsefesi perspektifinden ciddi bir analizi yapılmalıdır.Muhafazakar demokrat kimliğin öncülüğünde gerçekleşen Kemalizme biat tazeleme seramonilerini,en azından,son yüzelli yıllık tarihi sürecin içerisinden anlamaya çalışarak işe başlanabilir.Bunu yaparken Türkiye namıyla maruf ulus-devletin,Kemalist doktrine yaslanarak gerçekleştirdiği ‘’madunlaştırma’’ ameliyesini de es geçmemek gerekecektir.

Romantik ve hamasi tarih anlatısının gerçeklerle yüzleşme cesaretini ortadan kaldıran bir hususiyete sahip olduğu gerçeği inkar edilemez. Bu tür anlatılar, belki geçici tatminler sağlayabilir. Ancak uzun vadede sahih adımlar atmanın önündeki en önemli engeldir. Yüksek düzeyli farkındalık bilincinin oluşmasına engel olduğu gibi eleştirel dikkat yeteneğini de dumura uğratır.Böylece düşünsel sığlık rutinleşir.Bilinç, yüksek düzeyli çözümleme yapma yeteneğini keşfedemediği için muhatap olduğu sığlığın farkına varamaz.Hatta bu sığlığı deruni bir boyut olarak algılayabilir.Nietzche’nin 19.yüzyılın sonuna doğru işaret ettiği ‘’düşünsel çölleşme’’ tam da budur.Verili olanın değişmeyeceğine olan kesin inanç,düşünsel çölleşmenin muhatabında meydana getirdiği travmalardan sadece biridir.Bu travmayı, tekrar ayağa kalkma/dirilme/direnme/özne olma imkanının olmadığı inancı izler.Nihayetinde ana omurga,yani hakikatle temas kurma iradesinin çöküşü,kaçınılmaz hale gelir.Bilinç,kendisine uygulanan  epistemik şiddetin farkında ol(a)madığı için,eskilerin tabiriyle müşevveş zihin hali tezahür eder.Bundan sonrası tam bir kaostur.Fanatizm böyle bir kaosun içerisinde ürer ve muhatabını terminatörleştirir.Özellikle Müslüman toplumların son iki yüzyıllık tarihi incelendiğinde, hamasi ve romantik tarih anlatısının nelere mal olduğu görülebilir.Nitekim Cumhuriyet Türkiye’si de kurulduğu günden bu yana gerçeklerle yüzleşmek yerine hamaset ve romantizm eksenli bir tavrın ve tarzın egemenliğini yeğlemiştir.Kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın övüncüyle efsunlandığımız için ,dahili oryantalist dilin madunlaştırıcı doğasına dair esaslı çözümlemeler yapamadık.Elbette ki ,kolonyal müdahaleye doğrudan maruz kalmamak oldukça önemliydi.Ancak bu durum, Türkiye olarak aslında neye ve niçin maruz kaldığımızın açık edilmesine engel olmamalıydı.Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin ve bilimsel tiranlığın rehberliğinde ülke olarak maruz kaldıklarımızın,doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan toplumlardan farkını fark edecek bir bilinçlilik halinin inşa edilmesi elzemdir.Bu farkındalık bilinci inşa edilmedikçe oryantalist perspektifin dahilde meydana getirdiği trajediyi deşifre edemeyecek ve ‘’madun’’luğun edilgen doğasında kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.Nitekim bugün, bahsini ettiğim bu oryantalist dili ve sebep olduklarını konuşmak yerine,Osmanlı askeri ve siyasi bürokrasisinden,aydınlanma aklına/ufkuna/paradigmasına meftun kimilerinin Cumhuriyete tevarüs eden misyonlarına ilişkin sonu gelmez spekülasyonlar yapıyor ve hatta bu kişi/ler hakkında bir takım efsaneler üreterek, dokunulmazlık zırhı giydirmeye çalışıyoruz.En trajik olanı da, bizzat bu aydınlanmacı kadrolar tarafından madunlaştırılan kitlelerin-ki onlar kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyorlar-adeta cellatlarına kur yaparcasına,maruz kaldıkları epistemik şiddeti ve nesneleştirilmeyi içselleştirdiklerini beyan edercesine bir tavır ve tarz içerisine girmeleridir.Kemalist doktrinin ulviliğine dair son zamanlarda hemen her kesimden serdedilen kanaatler eğer konjonktürel bir tavır alışın neticesi değilse-ki ben konjonktürel olmadığını düşünenlerdenim- ülke olarak ciddi bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

***

Hindistanlı entelektüel Gayatri Spivak’ın Türkçeye ‘’Madun Konuşabilir Mi?’’ adıyla çevrilen eseri,esasında her ne kadar doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalan Hint toplumunun zihinsel sömürgeleşme sürecine işaret ediyorsa da,argümanlarının doğrudan kolonyalist müdahaleye maruz kalmayan ve fakat Edward Said’in deyimiyle kolonyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalist perspektifin doğu/Müslüman halklar için çizdiği çerçeveye sadık kalarak,yani din ve hurafe tarafından yönlendirilen toplumları rasyonalitenin aydın ufuklarına taşımak amacıyla müdahaleyi meşrulaştırma düşüncesini deşifre ettiği için kayda değerdir.Spivak’ın kolonyal müdahaleye maruz kalmış Hint toplumu için yaptığı çözümleme aslında dolaylı olarak bizim durumumuzu da özetler mahiyettedir.Madun’un konuşamaması ,onun maruz kaldığı zihinsel sömürgeleşmenin sonucudur ve bu sömürgeleşmeyi oluşturan da oryantalist dilin bizatihi kendisidir.Madun ise,kolonyal/oryantalist perspektifin mahkumu olmuş,bu mahkumiyeti içselleştirmiş,toplumsal hareketlilik yapılarına erişimi engellenmiş,nesne kalmayı kabullenmiş,kendi öyküsünü/hikayesini anlatacak dilden mahrum, isyan bilinci örselenmiş ve adeta uysallaştırılmış,muti olmaya rıza göstermiş kişi ve gruplar için kullanılan bir kavram.Doğu’yu geleneğin ve dinin baskısı altında asırlarca özbilinçten yoksun olarak kodlayan oryantalist dil,Doğu toplumlarının kendilerini temsil edemeyeceğini, bu nedenle onların temsil edilmesi gerektiğini sadece Avrupa’ya değil bizzat Doğu’nun kendisine de ikna edici(!) bir biçimde benimsetmiştir.Bu benimsetme öylesine kalıcı tesirler bırakmıştır ki, Cumhuriyet Türkiye’sinin attığı radikal modernleşme adımları oryantalist dilin tanımlama,kodlama,hakim olma,içeriklendirme ve temsil etme hususiyetlerinin tamamını içermektedir.Aydınlanma paradigmasına ram olmuş bir zihnin ürünü olarak  Cumhuriyet devrimleri,kolonyal müdahaleye maruz kalmamış olmanın verdiği özgüveni folklorikleştirmiştir.

Spivak’ın, kolonyalizmin ‘’tanımadan önce tanımla’’  sinsi taktiğine dikkatlerimizi çekmesi aslında tesirleri bugün oldukça görünür olan bir duruma işaret eder. Tanımlama,esasında madunlaştırmanın ön koşuludur.Nitekim Kemalizmin de Cumhuriyet devrimlerinin kavileştirilmesi sürecinde muhalif unsurları mürteci,bölücü,ayrılıkçı şeklinde tanımlaması ve sonradan atacağı adımları(özellikle seküler bilginin egemen kılınması sürecinde)bu tanımlamalar üzerinden meşrulaştırması oldukça manidardır.Çünkü tanımlama, esas itibariyle, mutlak anlamda bir içerik yüklemesi anlamına gelir.İçeriğin belirlenmesi, belirleyeni özneleştirir.Yani kavramsallaştırma, burada özne-nesne ilişkisini belirleyen anahtar unsurdur.Kemalist paradigmanın, aydınlanma dilini merkeze alarak yaptığı tüm tanımlar, muhatabını madunlaştıran bir hususiyete sahiptir.Şairin ’’Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya’’ deyişinde ki ‘’paryanın’’ yerine ‘’madunu’’ koysak, herhalde kafiyenin dışında değişen bir şey olmaz.Tanımlama/içeriklendirme aynı zamanda müdahale edilebilir hale getirmenin de imkanını sağlar.Öznenin nesne üzerindeki tahakkümü böylece belirginlik kazanır.Bu tahakküm Kemalist paradigma için oldukça önemli bir işlevsellik alanı oluşturmuştur.Klasik kolonyalizmin miadını doldurduğu ve post-kolonyal sürecin başladığı bir vasatta-ki bu vasat aydınlanma aklının ve ufkunun aşılamayacağına dair inancın kavileşmesi sürecini imler- Kemalizm de ,muhafazakar demokrasiyle yakınlaşarak,ya da tam tersi,post-Kemalizm şekline bürünmüştür.

Aslında post-kemalist süreç 1990’lı yıllardan beri yaşanıyordu.İslamcı-Sol-Liberal entelijansiya arasında Kemaizmin elitist,üsttenci,buyurgan ve ulusçu karakterine yönelik olarak gerçekleştirilen eleştirel tazyik oldukça etkili olmuştu.Hatta denebilir ki 2000 li yılların başında muhafazakar demokrat kimliği iktidara taşıyan da 1990 lı yıllarda oluşan birikimdi.Ancak Kemalizm her ne kadar kısmi bir geri çekilme süreci yaşadıysa da,uzun yıllar otoriteyi elinde bulundurmuş olmasından dolayı karşıtını da kendisine benzetmişti.Ancak bu benzetiş ’’taklitler ancak asıllarını yüceltir’’ türünde bir benzetişti. Yani Kemalizm,yeterince asimile olduğu kanaatine vardığı için muhafazakar demokrat kimliği tanımıştır.Şimdilerde ikisi arasında tesis edilmeye çalışılan barış, esasında iki ‘’özne’’nin barışı değil öteden beri muhatabını madunlaştıran iradenin, adeta yeni bir zafer daha kazanmışçasına, büyük bir kibir ve istiğna ile gerçekleşen barıştır.Öyle ki bu süreçte muhafazakar demokrat kimlik, tam da madunluğun karakteristik özelliği olan, istatistik malzemesi olmaktan öteye gidemeyen bir pozisyondadır.Muhafazakar demokrat kimliğin kendisini meşrulaştırmak için sürekli olarak sayıların himmetine sığınmasının arka planında,madunların nitelikle yan yana gelemeyeceği yani nitelik üretemeyeceği oryantalist/aydınlanmacı perspektifinin zımni kabulü vardır.’’Kültürel iktidarı gerçekleştiremedik’’ itirafı/hayıflanmasına bir de bu zaviyeden bakmakta fayda var..

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

NOT:Bu yazı Umran Dergisi’nin Kasım 2017 sayısında ‘’Kemalizme Dönüş Seramonileri’’ başlığıyla yayınlanmıştır.

KUDÜS AYNASINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK

 

 

Kudüs sadece şehirlerden bir şehir değildir. Etrafı surlarla çevrili olsa da etkisi sınırlar ötesidir. Kudüs davası basit bir toprak davası değildir. Kudüs davası, iman davasıdır. Kudüs sadece Arapların ya da Filistinlilerin meselesi değil, tüm inananların meselesidir.

Kudüs semboldür, şiardır, ümmetin aynasıdır, olmak ya da olmamaktır. Hakikattir, hakikatimizdir. Mihenk taşımızdır. Kudüs bizim sınavımızdır. Turnusol kâğıdı gibidir. Bize bizi anlatır. Notumuzu verir.

Kudüs penceresinden bakınca sadece Siyonistlerin zulmünü değil Müslümanların(!) ihanetlerini, riyakârlıklarını, ikiyüzlü politikacılarını, Yahudileşme temayüllerini de görürüz.

Tarih bize göstermiştir ki Kudüs kimin elindeyse dünyaya onlar hâkim olmuştur. Kudüs hüzünlüyse ümmet hüzünlü, O mesrursa ümmet mesrur olmuştur. O tutsaksa hiçbir şehrimiz özgür değildir. Onun penceresinden daha net görünür ümmetin hali pür melali. Kudüs bize acı gerçeklerimizi, acziyetimizi, çaresizliğimizi hatırlatır. Esaret altında olanın sadece Kudüs değil tüm ümmet olduğunu öğretir. Kudüs bize boyumuzun ölçüsünü verir.

 

Suçlu olan İsrail değil biziz.

Kudüs’ü başkent kabul etti diye ABD’ye kızmamız, İsrail’e bağırmamız boşunadır. Onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Büyük Şeytan ABD ve onun gayrı meşru çocuğu İsrail’den başka türlü davranmalarını beklemek başlı başına saflıktır. Fırsat buldukça daha da ileri gideceklerdir. İsrail var olduğu sürece bölgeye huzur gelmeyecektir. “Kontrollü gerginlik” politikasıyla işgali adım adım genişletmek isteyeceklerdir. Bir sonraki hedef “Mescid-i Aksa” olursa şaşmamak gerekir. Nihai hedefi ise “Arz-ı Mev’ud”dur.  Bu kadar olur mu? Bu kadar çılgınca işlere kalkışırlar mı? Bundan şüphesi olanlar, 1947’den günümüze Filistin toprakları ve nüfusundaki değişime bakıp Siyonist işgali adım adım gösteren meşhur haritayı göz önünde bulundursunlar. İsrail’in bugüne kadar yaptıkları bundan sonraki yapacaklarının garantisidir!

İslam tarihi incelendiğinde görülecektir ki Müslümanlara en büyük düşmanlığı Yahudiler yapmıştır. Tarih boyunca nice zulüm yapmış, fesat ve fitne çıkartmış olan Yahudileri, Kur’an-ı Azimüşşan Müslümanların en şedid düşmanları olarak gösterir. (Maide suresi 82) Velhasıl İsrail aynı İsrail. Onlar işini yapıyor. Peki ya biz?

 

İsrail güçlü değil, biz zayıfız.

İslam tarihinin hiçbir döneminde Kudüs bugünkü kadar yalnızlığa itilmemiştir. Sekiz milyonluk ( Arap vatandaşlar dâhil) İsrail, 1,6 milyar Müslümanın mukaddesatına tecavüz ediyorsa şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz. “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik” diyor Cahit Zarifoğlu. Kudüs adım adım işgal ediliyorsa, İslam coğrafyası tarihinin en trajik dönemini yaşıyorsa bunun asıl suçlusu biziz. Hamasi laflar etmekle, “Kahrolsun İsrail” sloganları ile Kudüs kurtulmuyor.

İsrail gücünü nereden alıyor? Paramparça olmuş bir İslam coğrafyası, vehin hastalığına mübtela olmuş bir ümmet ve bu ümmetin kukla idarecileri… İsrail’in istediği gibi at oynatması, bizim gaflet, acziyet, parçalanmışlık ve ihanetimizin sonucudur.

Şayet bugün Kudüs’e sahip çakamazsak hiçbir kutsalımız garantide olamaz. Mezhep-Meşrep, Cemaat-Tarikat, Şii-Sünni, Türk- Kürt, Arap-Acem… kavgaları bizim enerjimizi tüketti. Ümmetin çocukları yorgun düştü.

Birbiriyle uğraşmaktan, düşmanla uğraşmaya zaman bulamayanlar, tüm güçlerini, enerjilerini birbirine karşı kullananlar Kudüs’ü kurtarabilir mi? “Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar” mı Kudüs’e yardım edecek?

Yemen’de, ambargo uygulayarak, milyonlarca çocuğu açlığa, hastalığa mahkum eden Arabistan mı Filistinli çocuklara umut olacak?

Yoksa tam on yıldır dünyanın en büyük açık hapishanesi olan Gazze’nin hayat damarları olan tünelleri kapatan, sınır kapısına kilit vuran Mısır mı Kudüs için harekete geçecek?

Katar söz konusu olunca askeri operasyonlar dâhil anında somut yaptırımlar alan ama Kudüs’ün başkent ilan edildiği bugünlerde İsrail’e “barış ve kardeşlik” ziyaretinde bulunan Bahreyn mi bir şey yapacak?

İsrail’i kardeş, ABD’yi abi olarak gören Arap generaller mi İsrail’e karşı cihad edecek?

Hamas’ı terör örgütü ilan eden, İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını savunan Suud müftüsü(!), “ Bugün Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar” diyen sesi güzel, sarığı geniş ve uzun Kâbe imamı gibi çağımızın “Belam’ı Baura”ları mı ümmeti bilinçlendirecek?

 

            Kudüs’ü kuyuya atanlar, İstanbul’da timsah gözyaşı döküyor.

Bu satırları yazarken henüz İİT, İstanbul’da toplanmamıştı. Sanki “Arap Birliği”, İİT gibi BM’den sonra ikinci büyük uluslararası teşkilatlar, Müslümanların gerçek birlikteliğini engellemek için kurulmuşlardır. Bu teşkilatlar, şimdiye kadar İslam dünyasının hiçbir derdine çare olmamıştır. Adı ne olursa olsun, Batılıların etkisinden uzak, bağımsız bir İslam birliğine acil ihtiyaç vardır.

Siyonist İsrail ve emperyalist ABD’yi cesaretlendiren ümmetin paramparça olması ve onlarla işbirliği içinde olan hain yöneticileridir.  “Açık kalpli mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir” der Hz. Ali. Onlar, sözleriyle bizim yanımızda lakin kılıçlarıyla Siyonistlerin yanındadır. Onlar Siyonist işgali sözde “sert bir şekilde” kınarlar(!) ama “yumuşak” bir yaptırımdan /eylemden içtinap ederler. Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı, kürenin üzerine ellerini koyarak “sarı saçlı” dostlarına kurban ederler, sonra İstanbul’a gelip “kardeşimizi kurt yedi” diyerek timsah gözyaşı dökerler.

Her şeyden önce İslam dünyasının üzerine musallat olan bu ihanet şebekelerini iyi tanımalı ve onlardan kurtulmanın yollarını aramalıyız. Sözde bağımsız ama özde batılı efendilerine bağımlı olan bu monarşik rejimlerden kurtulmadan ümmet özgürlüğün havasını teneffüs edemeyecektir. Mekke, Bağdat, Şam, Kahire ve İstanbul özgürleşmeden Kudüs’teki işgal bitmez. Kudüs’e giden yol kendi mahallemizi temizlemekten geçer.

 

 

 

İkonoklast(*) Peygamberler Şehri: KUDÜS

(*)İkonoklast: putkırıcı/putkıran.

Tarih çok iyi bir öğretmendir. Sadece bugünü anlamamıza yardım etmekle kalmaz, geçmişle yüzleşmenin imkanlarını da öğretir. Böylece geleceği nasıl inşa edeceğimize dair bir perspektif sunar. Oldukça cömerttir.Ancak her öğretmen gibi öğrettiklerinin pratiğini görmek ister.Bu nedenle iyi bir talebe olmasını bekler muhatabından.Atıl,meraksız,hayretsiz,felsefesiz talebelerden nefret eder.Onlara kendisini açmaz.Onun gerçek muhatapları vakanüvistler de değildir.Malumatfuruşluk taslamak için kendisine müracaat edenleri paylar.Bilakis ‘’ilişkilendirme’’ yeteneğine sahip olanlardan ve yaşadığı zamanın tanığı olmayı şiar edinenlerden hoşlanır.Böylelerine bütün açıklığıyla konuşur.Sanki geçmişi değil şimdiyi konuşuyor zehabına kapılırsınız.Lineercilikten hazzetmez.Olaylar arasında zorunlu ilişki kurma niyetinde olanları zaman zaman uyarır.Olaylara değil olgulara odaklanmaları gerektiğini salık verir.Tikelin değil tümelin,cüz’inin değil küllinin peşinden gitmeyi öğretir.Mutlak determinizmden yana oldukları ve iktisadı, tarihin açıklanmasında haddinden fazla önemsedikleri için Marksistlere mesafelidir.İnsanlığın tarihini teolojik-metafizik-pozitivist olarak kategorize eden Comtçu çizgiyi fazlasıyla materyalist bulur.Modern çağı,zaman algısında meydana getirdiği oldukça ideolojik değişimden dolayı ‘’kriz kültürü’’üretmekle itham eder.İnsanlığın ilkellikten medeniliğe doğru doğrusal bir hareket içinde olduğunu,dolayısıyla bugünün geçmişten iyi ve ileride,geleceğin ise bugünden daha iyi ve daha ileride olacağı düşüncesini ‘’katastrofik’’bulur.Bu tür çıkarsamaların tarihin kutsaldan bağımsız yorumlanması olduğunu düşünür.Talebelerinin bu seküler yaklaşımlarından müştekidir.Bu nedenledir ki, Peygamberleri filozoflardan çok sever.Gerçek inkılapçıların,fildişi kulelerde teorik mülahazalarla vakit öldüren filozoflar değil,hayata dokunan ve ölümüne riskler alan,istizafa uğrayanlara,mağdurlara,madunlara,yalınayaklılara,tutunamayanlara yarenlik eden peygamberler olduğunu söyler lisanınca.’İlerleme’’kavramının modern çağın ‘’putu’’olduğuna dikkat çeker.Bu put sayesinde kolonyalizmin meşruiyet kazandığını,doğanın işkenceye maruz bırakıldığını,toplumların kategorize edildiğini,’’uygarlaştırma misyonu’’ klişesiyle işgal ve sömürülerin normalleştiğini beyan eder.Ancak tüm bunlara rağmen istismar edilmekten bir türlü kurtulamaz…Kimi zaman ideolojik kimi zamansa siyasi/politik gerekçelerle tersyüz edilir,araçsallaştırılır…

Şimdi, tarih denen bu cömert öğretmenden 1492 ve sonrasını öğrenmeye gayret edelim.1492’yi tercih etme sebebimiz, bilinen insanlık tarihinin en kritik kırılmalarından birinin bu tarih ve sonrasında gerçekleşmiş olmasıdır. Yazımızın serlevhası olan Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bir tarih olması, 1492’yi tercih etmemizin mühim sebepleri arasındadır. Elbette ki öncesinden bağımsız değildir bu tarih…1492 ‘ye gelinceye kadar insanlık ailesinin şahit oldukları, bir anlamda, bu tarihten sonrasını hazırlayan koşulların oluşmasında etkili olmuştur. Bunun farkındayız. Amacımız Kudüs’ü de yakından ilgilendiren bu tarihin temsil ettiği kırılmaya dikkat çekmek.Çünkü bu kırılma, bilinen insanlık tarihinde bir benzeri daha olmayan oldukça derin bir krizin habercisidir aynı zamanda…Bu krize, sonraları Aydınlanma Devrimi denecektir.

Bir kere 1492, Modern Avrupa’ya giden yolun açıldığı oldukça önemli bir eşiktir insanlık tarihi açısından. Bu eşiğin iyi anlaşılması gerekir.Çünkü geleneksel dünyanın sonunu getirecek adımların atılması bu tarihi kırılmanın açtığı çığırın sonucudur.İslam,Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki kadim hesaplaşma, bu tarihten sonra farklı bir boyut kazanır.Putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’de birleşen bu üç büyük dini gelenek,Meryem oğlu İsa(a.s)’nın Yahudi uleması tarafından reddedildiği günden itibaren çekişme içindedir.İnsanlığın son önderi/rehberi Hz.Muhammet(s.a.v)’in, köle/cariye Hacer’in soyundan gelen Araplar arasından seçilmesi ise,amiyane tabirle, bardağı taşıran son damla olur.Çölün yalnız kadını cariye Hacer’in nesli,evin hanımı olan Sare’nin nesli tarafından(İsa’nın da içinde yer aldığı İsrailoğulları) aşağılanır.İlginçtir 1492 bu tarihi husumetin boyut değiştirmesinin de yolunu açacaktır.Roma İmparatorluğu’nun son kalıntısı 1453’te Müslüman ordular tarafından ele geçirildiğinde, Hırıstiyanlık için artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmıştı.1492’yle beraber Hıristiyanlık, kendisini yeni bir mekanda,Avrupa’da,yeniden icat eder.Artık Kudüs ötekidir.Çünkü Doğudur.Beytlahimli İsa(a.s) aniden  Avrupalılaşır…Kavruk benizli ve kara gözlü Meryem, bir anda sarı saçlı ve mavi gözlü olur.Kudüs’ün yerine Vatikan öne çıkar.14.yüzyılda Paris,Bologna,Oxford ve Avignon’da kurulan Oryantalist kürsülerin birikimi ‘’Doğu’’ üzerinde tahakküm kurma amaçlı kullanılmaya başlanır.’’Bilgi’’ geleneksel dünya da işgal ettiği makamdan alaşağı edilir.Kutsalla olan ilişkisi koparılmaya çalışılır ve araçsallaştırılır.Bilgi artık bir tahakküm aracıdır.Hıristiyanlık, Avrupa’da yeniden icat edilir ve Hıristiyanlığa asli vatanını,Kudüs’ü, hatırlatan ne varsa Avrupa’dan kovulur.Endülüs Medeniyetinin imha edildiği ve hem Müslümanların hem de Yahudilerin kıta Avrupa’sından kovulduğu tarihtir 1492…

Müslümanlar için bu tarihi kritik yapan husus ise, Avrupa’nın kendisini yeniden inşa sürecinin Akdeniz’e ve Doğuya(Şark’a) ilişkin emelleridir. Başından beri kendisini bir Batı devleti/İmparatorluğu olarak konumlandıran Osmanlı, bu sürecin acı ve yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Çok değil 1492 den yaklaşık iki asır sonra Avrupa, kendisine aşık olunacak/model alınacak kıvama gelecektir Osmanlı seçkinleri nazarında…Yani Müslümanların tarihin öznesi olma imkanını ellerinden yavaş yavaş çıkarmaya başladığı süreçtir bir yönüyle 1492…Bilinen insanlık tarihi boyunca sürekli olarak mücadelelere/hakim olma arzusuna konu olan Akdeniz Havzası, bu sefer yeni filizlenen Avrupa’nın hedefindedir.Kudüs’e ihanet etmiş olmanın rahatsızlığıyla Hıristiyanlar,Avrupa kıtasında Kudüs’ü hatırlatan Müslümanlar ve Yahudilerden kurtulmanın yolu olarak tehcir ve tahrip stratejisini seçmiştir.Bu tarihten sonradır ki Müslümanlar nesneleşmeye başladılar ve bu nesneleşme süreci Aydınlanma Devrimiyle kemale ererek, tesirleri bugüne kadar devam eden bir sürecin kapısı aralanmış oldu.Yahudiler ise, sığındıkları Osmanlıda,bir yandan zanaatkarlık alanındaki maharetleriyle teveccühe mazhar olurken, diğer yandan Aydınlanmaya giden süreçte kadim düşmanları Hıristiyanlarla entelektüel/bilimsel düzeyde ittifaklar yaparak,uzun vadede Müslümanların canlarını okuyacak sürecin etkili bir bileşeni oldular.Bu Yahudi-Hıristiyan ittifakı, Kudüs’ün bugünkü durumunu anlamak açısından oldukça önemli işaretler taşımaktadır.

Dolayısıyla Kudüs, bugün modern Avrupa’nın Hıristiyanlığa ihanetinin en önemli göstergelerinden biridir.Vaktiyle Kudüs’ü ele geçirmek için Haçlı Seferi düzenleyecek kadar dindarca(!) bir eylemin mümessili olan Hıristiyanlığın,bugün Kudüs’ü sadece bir ziyaretgah olarak görmesi üzerinde dikkatlice düşünmek gerekir.Hıristiyanlığın bu ihaneti, 20.yüzyılın ilk yarısında Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesini de açıklar.Tarihsel olarak ciddi iki rakip, hatta İsa(a.s)’nın Yahudi ihbarcı nedeniyle katledilmesinden dolayı amansız iki düşman olan Yahudi ve Hıristiyanların,Kudüs meselesinde ve tüm diğer meselelerde Müslümanlara karşı yaptıkları ittifak,modern çağın doğuşuna zemin hazırlamıştır.Denebilir ki modernite, Müslümanların/İslam’ın tarih sahnesinden silinmesi ve/veya bir iç reform geçirmek suretiyle Hıristiyanlık benzeri bir din haline gelmesi için Yahudi-Hıristiyan ittifakı tarafından üretilmiş bir projedir.Ancak Müslümanlar henüz bu sürecin kendileri aleyhine projelendirilmiş olduğunun idrakinde değillerdir.Bilakis, tam da Yahudi-Hıristiyan ittifakının görmek istediği noktaya doğru hızlı adımlarla ilerlemektedirler.Peki nedir onların Müslümanları görmek istedikleri nokta?Kanaatimce bu nokta iki maddede özetlenebilir:

1-İrrasyonel olduğu için Vahyin bilimsel bilgi kategorisi olarak kabul edilemeyeceğine ;dolayısıyla rasyonalitesi oldukça güçlü(!) modern dönem insanının hayatında bir karşılığının olmadığına ve sadece tarihsel bir gerçeklik olarak algılanmasına razı olmak 2-Vahyin mücessem örneği olan Rasul(s.a.v)’ün 7.yüzyıl koşullarının ürünü bir Arap tüccarı olmasından mütevellit, her ne kadar kendi dönemi açısından bir misyondan bahsedilebilirse de, ‘’ilerleme’’ olgusu gereği, bu çağa hitap edemeyeceği ve dolayısıyla model alınamayacağına ikna olmak.Bu iki madde bağlamında,Türkiye özelinde, son zamanlarda ‘’ekranlarda’’ tartışılan ‘’dini’’meselelere bakıldığında,ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdi Yahudi-Hıristiyan çekişmesinin tarihine kabaca bir göz atalım. Avrupa’nın Yahudi alerjisinin 1492’yle sınırlı kalmadığı, sonraları da devam ettiği,özellikle ikinci dünya savaşı yıllarında bu alerjinin zirve yaptığı ve Yahudilerin Hitler tarafından kitlesel kıyımlara maruz kaldıkları bilinmektedir.Bu kıyımın lütuf mu yoksa bela mı olduğu kimi komplocu çevrelerde tartışıladursun,inkar edilemez bir gerçeklik olarak şunu söyleyebiliriz ki;Avrupa’da ki Yahudilere yönelik Nazi katliamı,Yahudilerin uzun yıllardır diasporada yaşamış olmalarının acısını yakinen idrak etmelerine ve İsrail işgal devletinin kurulma sürecinin hızlanmasına hizmet etmiştir.Öyle ki İkinci Dünya harbinin hemen akabinde, diaspora Yahudilerinin Filistin’e yönelik sistematik göçleri hızlanmış ve önceden Filistin’e yerleşen Siyonistler ise terörist eylemlerle işgal girişimini başlatmışlardır.Avrupa, bünyesindeki Yahudilerden kurtulmak amacıyla İsrail’in kurulmasına vaziyet etmiş ve hatta desteklemiştir.Sonrasında ise İsrail iktisadi,siyasi ve askeri olarak sürekli desteklenmiş,Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyada ondan daha güçlü bir devletin olmaması için azami gayret gösterilmiştir.Anglosakson dünyanın fiziki liderliğini ele aldıktan sonra-entelektüel liderlik halen Avrupa’dadır- ABD’nin gerek altı gün savaşlarında verdiği askeri,gerekse BM’de İsrail aleyhine alınan  kararları veto etme yetkisi sayesinde  siyasi destek, bugüne kadar artarak devam etmektedir.Kudüs’ün Yahudilere peşkeş çekilmesine razı olan Avrupa Hıristiyanlığı’nın bu tavrı, yukarıda da işarete etmeye çalıştığımız üzere, muvahhit İsa(a.s) ve onun Pak annesi Meryem(a.s)’in tarihsel mirasının yeniden yorumlanmasının sonucudur.Böylece Hıristiyanlık, kendisini Avrupa’da Kudüssüz bir şekilde,yani İbrahimi geleneği tersyüz ederek ,yeniden inşa etmek durumunda kalmıştır.Çünkü Kudüs aynı zamanda Doğu’yu sembolize eder ve Doğu, Avrupalının nazarında ilkel/barbar/gayr-ı medeni olandır.Yani ehlileştirilmesi gerekendir.Bu nedenle Doğu’ya ait olmak kabul edilemezdir.

Oysa ki Kudüs, peygamberlerin atası olarak bilinen putkırıcı/ikonoklast İbrahim(a.s)’den bağımsız düşünülemez.Son ilahi beyan olan Kur’an, İbrahim(a.s)’i örnek bir şahsiyet olarak niteler.Onun Yahudi ve Hıristiyan olmadığını,hanif bir Müslüman olduğunu sarih bir şekilde beyan eder.Onun babasıyla olan itikat eksenli tartışması, oldukça dokunaklı bir şekilde anlatılır.Pagan kültür içine doğan İbrahim(a.s),kendisini bu kültürün ikonlarını ortadan kaldırmaya adamıştır.Evvela ikon/put yapıcı babasını en güzel şekilde ikaz eder ve fakat sonuç alamaz.Hatta tehdit edilir.Ancak o tüm risklerine rağmen, toplumunun bu paganist/putperest/müşrik inancını sarsmak için,biri hariç, bütün putları(esnam) kırar.Böylece onların tapılmaya değer olmadıklarını halkına göstermek niyetindedir.Taptıkları putlarının acizliğini fark eden halkın kısa süreli sorgulama çabası, dönemin siyasal otoritesi tarafından manipüle edilir ve İbrahim, tanrının temsilcisi olduğunu iddia eden siyasal otorite tarafından en ağır cezaya,yakılarak öldürülme cezasına,çarptırılır.Ancak, kendisine layıkıyla ram olanları hiç bir zaman terk etmeyen mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah (c.c), beşer aleminin alışageldiği düzenin tek sahibi olduğunu beyan edercesine, yakıcı olan ateşin ‘’yakma’’vasfını tam zıddına inkılab ettirir.Muhatabını aciz bıraktığı için mucize olarak adlandırılan bu sahne, hem dönemin pagan ve materyalist paradigmasına, hem de günümüzün scientist/bilimci ve rasyonalist algısına bir meydan okuyuştur.

Bugünkü Irak havalisinde, Ur Şehrinde, yaşamış olan İbrahim(a.s) pagan/müşrik düzen(ler)le mücadele azmini evlatları İsmail(a.s) ve İshak(a.s)’a miras bırakır. Onlarda çocuklarına… İsmail Araplara, İshak ise Filistin topraklarına tayin edilirler. Her ikisi de gittikleri yerlerde babalarından öğrendikleri tevhit akidesinin yerleşmesi için çaba gösterirler. Dönem itibariyle Şam sınırları içinde yer alan Kudüs de bu öğretiden nasibini alır.İshak’ın soyundan gelen peygamberler,Mısır’a egemen olan Yusuf(a.s) müstesna,genel itibariyle Kudüs’ü de içine alan Filistin topraklarında pagan kültürden kaynaklı adaletsizliklerle,ahlaksızlıklarla mücadele ederler.İsa(a.s),Kudüs’ü de kontrol altında tutan  Roma düzeni içine doğduğundan onun mücadelesi daha çetin geçer.Karşısında oldukça güçlü müesses bir nizam olarak Roma ve onun kokuşmuş toplumsal düzeni vardır.Irkçı,kapitalist ve müstehcen Roma düzenine karşı İsa(a.s) canhıraş bir mücadele verir.Kurulu düzeni sarsar.Kendisine inanan mü’minleriyle Roma’nın bayağılığına bulaşmadan bir ‘’cemaat’’ olarak yaşamaya başlar.Ancak atalarının maruz kaldığı gibi o da kurulu düzenin temsilcileri tarafından kovuşturmaya tabi tutulur ve ihanete uğrar.Hıristiyanlar onun çarmıha gerildiğine inansalar da son ilahi beyan,Kur’an, onun Rabbinin katına yükseltildiğini söyler.İsa’yı Romalılara gammazlayanın bir Yahudi olması ,iki büyük din(Yahudilik ve Hıristiyanlık) arasındaki savaşın/kavganın en önemli sebeplerinden biridir.Öncesinde,Yahudi ulemasından olan Ferisi ve Sadukiler de İsa’yı reddederler.Onun,yerleşik düzeni sarsacağından ve kurdukları dini sömürgeciliği ortadan kaldıracağından endişe ederler.Aynı kişiler, İsa’nın akrabası ve çağdaşı Yahya(a.s) peygamberin, bir fahişenin sözüyle infaz edilmesinde de  sessiz kalmışlardır.Kudüs, ihanet üstüne ihanete şahitlik etmektedir.Ancak bu ihanetler cezasız kalmaz.Allah(c.c), Roma otoritesini İsrailoğullarına musallat eder ve M.S.70’te Kudüs, tarihin gördüğü en büyük katliam ve talanlardan birine şahitlik eder.On binlerce Yahudi öldürülür ve bir o kadarı da esir edilir ve köleleştirilir.Süleyman mabedi ve Tevrat metinlerinin saklı olduğu sanduka da bu talan esnasında tahrip edilir.Bugün İsrail işgal devleti, Aksa’nın altında yaptığı kazılarda hala o gün kaybolan metinleri ve tahrip edilen Süleyman mabedine ait kalıntıları aramaktadır.Bulması durumunda buranın kendilerine ait olduğunu iddia edecek ve Müslümanları buradan daha rahat çıkaracaktır.

İbrahimi gelenek Kudüs’ün tarihinde oldukça mühim bir rol oynar. Bu nedenle ilmi/entelektüel sorumluluğa sahip olan hiçbir tarihçi, Kudüs’ü put kırıcı İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberlerden bağımsız değerlendiremez. Bilinen insanlık tarihinin son 4500 yılına tanıklık etmiş olan bu aziz beldenin nebevi mirası ,burayı bir ‘’şiar’’ olarak görmemizi gerektirir.Kudüs’ün bugün Siyonist işgalle anılıyor olması, sadece Müslümanlar açısından değil hakkaniyetten nasipdar tüm Yahudi ve Hıristiyanlar için de trajiktir. İsrail’in bütün Dünya’nın gözü önünde işlediği cinayetler/barbarlıklar, bir şiar olarak Kudüs’ün hürmetine aykırılık teşkil etmektedir.Tarih boyunca maruz kaldıkları insanlık dışı muameleleri bugün Filistin halkına reva gören İsrail işgal devleti’nin, Kudüs’ün tevhidi mirasına sahip çıkması zaten beklenemez.İsrail işgal devleti,geçmişte atalarının yaptığı gibi nebevi mirası tersyüz etmekte,hakikati çarpıtmakta ve Siyonist emelleri için hakikati tahrif etmektedir.

Sonuç olarak denebilir ki;Nasıl ki İslam kendisinden önce inzal edilmiş hakikatleri tasdik eden ve kemale erdiren bir mahiyete sahip son ve mükemmel ilahi beyansa ve Rasul(s.a.v)  peygamberler zincirinin son halkası ve alemlere rahmet ise, tevhidi bir şiar olarak Kudüs, bu silsile içerisinde, son ilahi din olan İslam’ın alemdarlığında İbrahimi geleneğin soylu bir temsilcisi olarak tarihi misyonunu yerine getirmelidir.Bu noktada esas görev, kendisini Müslüman olarak adlandıranların üzerindedir.Çünkü gerek Yahudiler gerekse Hıristiyanlar bu tevhidi şiarın hürmetini takdir edecek hakikate sahip değillerdir.Onlar, gazaba uğrayanlar ve sapıtanlar olarak aziz Kur’an tarafından tescillenmişlerdir.Bu nedenledir ki Kudüs için savaşmak,tevhidi bir şiarın özgürlüğü için savaşmaktır.Modern tarihin peygamberlik misyonuna tanıklık eden şehirleri unutturma,onların yerine aydınlanma aklının inşa ettiği ‘’rasyonel’’şehirleri ikame etme çabasına rağmen Kudüs, her fırsatta, tanıklık ettiği tevhidi mirası hatırlatmakta ve insanlık ailesine,tarih bilincinin ‘’ilerleme’’putunun tasallutundan kurtularak inşa edilmesi gerektiğini haykırmaktadır.Kudüs, vahyin insanlık tarihinde ki hayati  rolünün ete kemiğe büründüğü müstesna bir beldedir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ