Pazartesi , 24 Haziran 2019
Anasayfa / Yazarlar

Yazarlar

ZORLA(MA) EĞİTİM

Ak Parti iktidarında, eğitimde birçok yeniliğe imza atıldı. Bütçede aslan payı eğitime ayrıldı, saray gibi okullar yapıldı, derslik sayıları artırıldı, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı Avrupa ortalamasına çekildi, İmam Hatiplerin orta kısımları tekrar açıldı, katsayı ve başörtüsü zulmü kaldırıldı. Tüm bunlara rağmen kültür ve eğitim Ak Partinin en başarısız olduğu alanların başında gelir. Milli Eğitim bakanlarının sık sık değişmesi de bunun bir göstergesidir.
Kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen, 12 yıllık zorunlu eğitim düzenlemesi, eğitim alanında yapılan en vahim hatalardan birisidir. Muhafazakar camia, İmam Hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılması hatırına olsa gerek, 8 yıllık zorunlu eğitime gösterdiği tepkiyi, 12 yıllık zorunlu eğitime göstermedi. Ortaokul ve liselerin 4 er yıla çıkartılması bir oldu bittiye getirildi, tartışmaya dahi açılmadı. İktidarın her yaptığında bir keramet arayanlar bu durum karşısında sukutu tercih etti. Zorunlu eğitimin bizatihi kendisine ve 12 yıla yayılmasına itiraz eden neredeyse yok. Tartışma,daha çok, zorunlu eğitimin kesintili mi, kesintisiz mi olacağı noktasında. Zorunlu eğitimin kendisine karşı çıkmak sanki cehaleti savunmakmış gibi bir algı oluşturuldu.
Zorunlu eğitim meselesi şu soruda düğümlenmektedir. Henüz reşit olmayan çocukların eğitimine kim karar vermelidir? Onların vasisi / velisi olan aileleri mi yoksa devlet mi? Aslında bu sorunun cevabı malumdur. Akıl ve vicdan çocukların vasisinin ebeveynleri olduğunu kabul eder. Devlet veya başka bir otorite bunu gasp edemez. Çocukların nasıl bir eğitim alacağına onların velisi olan ebeveynleri karar vermelidir. Fakat ulus- devletlerin ortaya çıkmasından sonra devletler, ebeveynlerin dünyaya getirip yetiştirdiği çocukları onların elinden alıp aynı tezgahtan geçirmek suretiyle istediği kalıba sokmak istemiştir. Esasen zorunlu eğitim, ulus- devletlerin bir eseri olup mahalli,
örfi, dini farklılıkları yok ederek yeknesak / tek tip bir toplum yaratmak, resmi ideolojiyle formatlayıp onları birer kurşun asker yapmak için icad edilmiştir.
Zorunlu eğitimin sonuçları
Eğitim ve kültürde arzu edilen seviyeye gelemediğimizi başta en zirvedeki devlet adamlarımız olmak üzere herkes itiraf etmektedir. Bu seviyesizliği aşmak için zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak çözüm mü? Bugün geldiğimiz noktada 12 yıllık zorunlu eğitimin acı sonuçlarını hissetmeye başladık. Bundan sonra da daha sık gündemimizi işgal edecek olan zorunlu eğitimin sakıncalarından bazılarına dikkat çekmek isteriz.
Öğrenci değil talebe
Bizim kültürümüzde ilim tahsil eden kişiye talebe denir. Yani talep olacak ki bir şey veresin. “Talebe” ile “zorunluluk” taban tabana zıt iki kavramdır. Arz ve talep birbirini tamamlar. Talep yoksa arzın anlamı yoktur. Zorlamayla yapılan eğitimde sıkıntılar olur. Çünkü zorla güzellik olmaz.
Hiç okulla, okumayla alakası olmayan gençleri 18 yaşına kadar, zorunlu eğitime tabii tutmak hangi aklın ürünü? Eğitim seviyesini bu şekilde mi yükselteceğiz? Ne isteği ne de merakı olan gençleri uzun yıllar zorunlu eğitime tabii tutmak hem onlara hem de hocalarına eziyet değil mi? İlaçtan hoşlanmayan çocuğun bir taraftan elini ayağını tutup, diğer taraftan ağzını zorla açarak şurup içirmeye çalışırız, ama yine de boğazına kaçan bir damlayı öksürerek dışarı atar. Zorla okula gelen öğrencilerle onlara eğitim vermek isteyen öğretmenlerin durumu buna benzer. Harcanan emek, zaman ve masraflar da cabası.
Okula ilim talep etmek için değil de zorunlu gelen gençlerin sınıflarda çevirdiği filmler eğitim sistemimizi maskara etmiştir. Ders esnasında arabesk müziği eşliğinde bira içen, sigara tüttüren, yine derste öğretmenini kucaklayıp çöp kutusuna taşıyan öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada yer almıştı. Bu öğrenci profiliyle okullarda eğitim yapmak bir tarafa güvenliğimiz de tehlikeye girmektedir. Arkadaşlarını döven, okula kitap ve kalemle değil silahla gelen, öğretmenini hastanelik eden hatta en son Gebze Atatürk Lisesinde olduğu gibi öğretmenini bıçaklayarak öldüren, öğrenci(!)lerin haberleri gittikçe artmaktadır. Bundan mütevellit olsa gerek ki ilim irfan yuvası olması gereken okullarımızın kapısında güvenlik görevlisi bulunduruyoruz. Korkarım bu gidişle her sınıfın önünde bir güvenlikçi bulundurmak zorunda kalacağız. Bu durumu sadece şiddet toplumu olmakla izah edemeyiz. Bununla beraber, hiçbir öğrenme isteği, merakı olmayan gençleri 18 yaşına kadar okul duvarları arasında hapsetmek, eğitimdeki şiddetin ana sebepleri arasındadır.
Her çocuk özeldir
Zorunlu eğitim bireysel farklılıkları da yok ediyor. Herkesi aynı torna tezgahından çıkan standart ürün gibi yapmayı hedefliyor. Halbuki her insan özeldir. İstidatları, yetenekleri farklıdır. Zorunlu eğitim bu farklılıkları köreltiyor. Gençlerimiz zanaat öğrenecekleri yaşlarda okulda oldukları için, çırak, kalfa ve ustalık gibi meslek dalları yok oluyor. Esnafımız, çırak bulmakta zorlandıklarını söylüyor. Halihazırda ülkemizde mülteciler olmasa çalışacak ara elemanı bulamayacağız. Çünkü herkes okuyor(!) Aslında insan gücümüz heba oluyor.
Herkesin okuması, büyük adam(!) olması, kravatlı ve beyaz önlüklü olması tavsiye edilerek umut avcılığı yapılmaktadır. Halbuki bu, toplum gerçeğine, insan tabiatına aykırıdır. Her insanın yeteneği, ilgi alanı farklıdır. Bir toplumda doktor, mühendis, öğretmen, avukat vs ihtiyaç olduğu gibi diğer meslek dallarında çalışacak elemana çok daha fazla ihtiyaç vardır. Yaptığı işi güzel yaptıktan sonra her meslek saygındır ve hürmete layıktır. Kariyeriyle, diplomasıyla artistik taslayanlar, okumuş ama adam olamamış cahillerdir.
Eğitime darbe
Zorunlu olarak okula gelen öğrenci diğer arkadaşlarını da olumsuz etkiliyor. Okuldan nefret eden çocuklarla okumak isteyen çocukları bir araya getirmek ne kadar doğru? Böyle bir sınıfta nasıl eğitim yapılır? Okuma azmi olan çocukları bu durum etkilemez mi? Bazen öyle olur ki iki tane zibidi, bütün sınıfın ahengini bozar. Artık o sınıfta ders yapmak imkansız hale gelir. Okullarımız, dersle, eğitimle alakası olmayan, orayı sadece vakit geçirme ve eğlenme mekanı olarak gören öğrencilerle dolu.
Okuldan ve eğitimden nefret eden, zorunluluk kurbanı sınıfta olan bu çocuklara karşı arkadaşları da öğretmenleri de bir şey yapmaktan aciz. Öğretmen notla tehdit etse bu tür öğrenciler gülümser. Vursan vuramazsın, atsan atamazsın. Disipline gitse en fazla üç beş gün okuldan uzaklaşır ki bu onun için mükafattır. Patlamaya hazır bomba gibi sınıflarda, koridorlarda, pansiyonlarda volta atan bu gençlere dokunmak cesaret ister. Bu tür kişilerle haftanın her günü aynı sınıfta olmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşayanlar bilir.
Böylesi gençlerin yeri ilkokuldan sonra iş hayatı vs olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır. Herkesi ayni kalıba sokmaya çalışmak hem bu gençlere, hem ailelerine, hem okumak isteyen öğrencilere, hem öğretmenlerine eziyettir. Eğitim ve öğretimi çoktan geçtim, yeter ki ailelerin başından savdığı bu gençler, sınıfta uslu uslu otursun, diplomasını alsın! Çünkü bugün okullar eğitim öğretim yuvaları değil, diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Biz öğretmenlere de bekçilik rolü verilmiştir. Veli’nin, öğrencinin, idarecilerin elinde şamar oğlanına dönen bekçi…. Hal böyle olunca öğretmencilik oynuyoruz, sözde eğitim yapıyoruz. Halbuki birbirimizi kandırıyoruz. Her şey “şeklen” yapılmaktadır. Kralın çıplak olduğunu söylemek gerek üst düzey yöneticilere. Bundan olsa gerek ki yeni eğitim sisteminde, ders sayısı ve saati azaltılmış, sosyal etkinlikler ön plana çıkartılmıştır.
Mesele, “Öğretemeyen öğretmen vardır. Öğrenemeyen öğrenci yoktur” gibi sloganik cümlelerle geçiştirilemez. Herkesin okulda eğitileceğini de nereden çıkardınız? Bu ön yargıyla bir eğitim sistemi inşa edilebilir mi? Biz, değil insanların hayvanların bile eğitilebileceğine inanıyoruz. Lakin herkes okullu olsun, sınıfları doldursun diyemeyiz.
Kılık kıyafet yönetmeliği
Ayrıca kılık kıyafet yönetmeliğinin halen yürürlükte olduğunu unutmayalım. Bu yönetmeliğe göre kız öğrencilerin ve öğretmenlerin başı görev mahallinde açık olmalıdır. Mevcut iktidarın inisiyatifiyle şimdilik sorun yok. Kızlarımız her türlü okula başörtüleriyle gidebiliyor. Başörtünün “in”, başı açık olmanın “aut” olduğu dönemi yaşıyoruz. Fakat bu hep böyle gitmez. Biz 28 Şubat dönemini unutmadık. Başörtülü kızlarımızın okullardan hatta İHL ve ilahiyatlardan nasıl atıldığına şahit olduk. Yarın iktidar değişirse aynı manzaralarla karşılaşmayacağımızı kim garanti edebilir? 18 yaşına kadar okula gitme zorunluluğu getiren muhafazakar demokratların çocuklarından başörtüleri zorla alınırsa bunun hesabını kim verecek? Zorunlu eğitimini tamamlamayanların evlerine baskın yapılıp velilerine ceza verilince neler hissedilecek? Acaba bu yasayı çıkaranlar ileride olacak muhtemel gelişmeleri düşündüler mi? Yoksa günübirlik hesaplar yapıp kendi ayaklarına mı sıktılar?
Hayata geç başlamak
Zorunlu eğitim, evlilik yaşını da geciktiriyor ve gençlerimiz hayata geç başlıyor. Evlilik yaş ortalamasının her geçen gün daha da yükselmesinde, eğitim ve kariyer planlamasının önemli bir etkisi vardır. TÜİK verilerine göre ortalama ilk evlenme yaşı, 2018 yılında erkekler için 27,8, kadınlar için 24,8 olmuş. Bu tablo kariyer peşinde koşanlar ve şehirde yaşayanlar için 30 yaşın üzerindedir. Bir insanın ortaokul döneminde ergenlik çağına girdiğini düşünecek olursak, toplumun temeli olan ailenin ve tabi ki genel ahlakın nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını görebiliriz. Her türlü tahrik, taciz ve teşhirin zirve yaptığı ortamlarda eğitim uğruna bulunmak zorunda kalan geçlerimizi nasıl bir girdabın içine sürüklediğimizin farkında mıyız? Bunu anlamak için herhangi bir lise ya da üniversitenin çevresini gözlemlemek yeterlidir.
Bu tespitlerden sonra orta öğrenim ve yüksek öğrenime karşı olduğumuz çıkarılmamalıdır. Tam aksine ilim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır. Bu yolda atılan her adım sevaptır. Dikkat çekmek isteğimiz husus, eğitimin nasıl ve hangi şartlarda olacağıdır.

Paylaş

EĞİTİMDE ŞİDDET

Gebze Atatürk Anadolu Lisesi Müdür Başyardımcısı Necmettin Kuyucu kardeşimiz, geçen hafta bugün, daha önce disiplin cezası almış 11. sınıf öğrencisi tarafından bıçaklanarak ağır yaralanmış, kaldırıldığı hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmiştir. Saldırıyı kınıyor, öğretmenimize Allah’tan rahmet, geride kalan biri dokuz aylık olmak üzere, üç çocuğuna ,ailesine ve yakınlarına sabrı cemil diliyoruz.
Şiddet, ülkemizde toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Gittikçe sevgisiz bir toplum haline geliyoruz. Ailede, okulda, hastanede velhasıl toplumun her kesiminde şiddet gün geçtikçe artmaktadır. Öğrencinin öğretmenine diş bilediği, yumruk sallayıp bıçak çektiği bir ortamda eğitimden söz edilemez. Bu durum tek başına okulun çözebileceği bir mesele de değildir.Ailenin yanı sıra eğitime ve de insana kafa yoran herkesin derin derin düşünmesi gereken bir sorundur bu. Yetkili kişi ve kurumları sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Sadece kınamakla yetinmek, lanetlemek, acımızı paylaşmak yetmiyor. Bir taraftan şiddete karşı caydırıcı müeyyideler alırken diğer taraftan şiddetin kaynağını kurutacak adımlar atılmalı, politikalar üretilmelidir. Bu bağlamda bir kaç önerimizi ilgililerin dikkatine sunmak isteriz.
Eğitimcinin Saygınlığı
Peygamberlik mesleği olan öğretmenlik, bugün itibarsızlaştırılmıştır. Önce camide imamın saygınlığı yok edildi sonra da okulda öğretmenin. Topluma yön verecek, kılavuzluk, rehberlik yapacak kişiler hakarete, şiddete maruz kalırsa o toplumun geleceğinden endişe edilir. Bu, bir mesleğin yıpranması değil bir milletin beka sorunudur. Çünkü geleceğimiz olan çocuklarımızı, eğitimcilere emanet ediyoruz. Bindiğimiz dalı kesmeyelim. İmamların ve muallimlerin saygınlığını kaybettiği bir toplumda hiçbir ebeveyn çocuklarından, hiçbir büyük küçüğünden saygı beklemesin.
Okul “Çukur”da
İtibar suikastçısı medya, öğretmene şiddete yeterince tepki göstermezken şiddete maruz kalan öğrenci olunca hemen gündem oluşturmakta hatta yargısız infazlar yapmaktadır. Bir meslektaşımızın hunharca katledilmesi alt yazıyla ya da kısa bir haberle duyurulurken, öğrencisinin kulağını çeken öğretmen bir anda ülke gündemine otura bilmektedir. Gençlerimizin rol model alacağı kişiler yıpratılıp gözden düşürülünce bu sefer onlara yeni idoller sunulmakta dizilerde, filmlerde, magazin dünyasında ve internetin karanlık dünyasında. Çukur ya da Kurtlar Vadisi izleyen, papçi ya da kantır oynayan gençlerimiz, okula kalemle değil bıçakla gelmeyi tercih edecektir. Neticede popüler kültür, gençlerimizi özgürleştirme adına, onları tüketimin birer nesnesi haline dönüştürmüştür. Gençlerimiz, özgür olduğunu düşünürken sayısız objenin kölesi olduğunu farkında bile değildir.
18 Yaş Miti
Ceza hukukumuz gözden geçirilmeli, modern dünyanın bize dayattığı cezai sorumluluk yaşı olarak kabul edilen 18 yaş sınırı, ergenlik dönemine çekilmelidir. Son olayda da olduğu gibi 16 yaşındaki bir çocuk(!) nasıl ölümcül bir darbe vuracağını gayet iyi bilmektedir. Savunmasını da son derece akıllıca yapmaktadır. Çocuk masumiyetine sığınmak, gençlik, delikanlılık dönemini kutsamak suç işlemeyi teşvik etmektedir. Büyükler gibi suç işleyip, çocuklar gibi yargılanmak adil olmadığı gibi onları sahte birer kahramanlar yapar.
Eğitim vermek istiyoruz, diploma değil.
Bugün okullar eğitim öğretim yuvaları değil, diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Biz öğretmenlere de bekçilik rolü verilmiştir. Veli’nin, öğrencinin, idarecilerin elinde şamar oğlanına dönen bekçi…
Sayısal verileri kutsamışız. Öğrenci, öğretmen, okul, üniversite sayısını artırmakla öğünmekteyiz. Kemiyeti önemsediğimiz kadar keyfiyeti sorgulamıyoruz. Halbuki diplomalı cahiller ordusuyla karşı karşıyayız.
Zorunlu eğitimin zorunlu sonuçları
Hiç okulla, okumayla alakası olmayan, gençleri 18 yaşına kadar, zorunlu eğitime tabii tutmakla eğitim seviyesini yükseltmiş olmayız. Tam aksine 30 kişilik sınıfı iki tane problem öğrenci yüzünden “Hababam Sınıfına” dönüştürmüş oluruz. Patlamaya hazır bomba gibi sınıflarda, koridorlarda, pansiyonlarda volta atan bu gençler, okullarımızın güvenliğini tehdit etmektedir.
Her insan ayrı bir dünyadır. Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak hem bu gençlere, hem ailelerine, hem okumak isteyen öğrencilere, hem öğretmenlerine eziyettir. Okuma eğilimi olmayan gençlerin yeri ilkokuldan sonra iş hayatı vs olmalıdır. Dolayısıyla 12 yıl zorunlu eğitimden derhal vaz geçilmelidir.
Bu vesileyle ayrık otlarının diğerlerine zarar vermemesi için cesaretle çaba sarf ederken, kalem yerine bıçak taşımayı tercih eden zorunlu bir öğrenci (!) tarafından şehit edilen Necmettin Kuyucu kardeşime rabbimden rahmet dilerim.

Paylaş

Akif’i Unut(tur)arak İslamcılıktan Öc Almak

Yakın tarihimizin en dikkat çeken simasıdır Mehmet Akif Ersoy.Gerek mücadelesi gerekse yaşantısıyla hak eder bu dikkati.En ateşli muarızları dahi hakkını teslim etmekten imtina etmez.İtikadına olan sadakati,hayatının bütün evrelerinde barizdir.İslamcıdır Akif…Hem de tepeden tırnağa kadar…Unutulmaya terk edilmesinin esas sebebi de budur aslında.İslamcılığın 20.yüzyıla tevarüs eden birikiminin sadık bir mümessili olarak, Jön-Türk/İttihat terakki çizgisinin Batıcı perspektifine karşı tavır almıştır.Çile dolu hayatının en muhataralı dönemi başlar böylece.Sükut içinde ölene kadar sürer bu dönem…İstiklal Harbi’nin manifestosu olan marşı yazmış olması bile Akif’i kurtarmaz .O artık sadece senede bir kere,o da kerhen,hatırlanması gereken biridir.Sanki karanlık bir el Akif anılmasın,anlaşılmasın diye uğraşmaktadır.Senede bir kere icra edilen törensel/folklorik nümayişlerle, güya,Akif’e vefa borcu ödenmiş olmaktadır.Oysa ki tam da bu törensel/folklorik nümayişlerdir Akif’i anlaşılmaz kılan.Bir şey ki törenselleşmiştir artık o şey,içeriğini kaybetmiş demektir.Hem Akif hem de İstiklal Marşı için durum tam olarak budur.

Bu yıl da İstiklal Marşı’nın kabulünün 98.yıldönümü dolayısıyla oldukça silik bir Akif gündemi oluştu. Sürekli beka kaygısının dile getirildiği bir vasatta, tam tersinin olması gerekirdi oysa…Ana akım medya unsurları,kendilerini seçim atmosferine öylesine kaptırmışlardı ki, Akif’i hatırlamak akıllarına bile gelmemişti. “Reel politik” retorik her türlü değeri içeriksizleştiriyordu. İstiklal Marşı’nın ithaf edildiği “kahraman ordumuzdan” da ses yoktu. Israrla hem TSK’nın hem de Kuvvet Komutanlıklarının resmi internet sitelerini taradım. Acaba Akif’e ve İstiklal Marşı’nın kabulüne ilişkin bir faaliyet ya da bir değini var mı diye.Ancak ne gezer…Neredeyse bütün bir Cumhuriyet Tarihi’nde olduğu üzere, Akif yine unutulmuştu.Esasında şaşırmadım.Ama üzüldüm.Gerçekten bir “beka sorunumuz” olduğunu anladım.Ancak benim anladığım beka sorununun politik şahsiyetlerinkiyle aynı olmadığını da anladım.20.yüzyılın zaferle taçlanan tek anti-emperyalist direnişi olan İstiklal Harbi’nin manifestosu niteliğindeki İstiklal Marşı’nı ve o marşın yazarını unutmak, Türkiye’nin hakkaniyet zafiyetinin işaretidir aynı zamanda.

Sadece Akif’in hayatını ve mücadelesini kamilen bilmiş olsaydık, İslamcılığın Osmanlı’dan Cumhuriyete tevarüs eden serencamını anlamış olurduk. Bu anlayış bize bu coğrafyanın ana dinamiklerinin ne olduğunu öğretmiş olurdu. Malumdur ki,İstiklal Harbi 20.yüzyılın başında başarıya ulaşan tek anti-emperyalist direnişti.Bu direniş, İslamcılığın ideolojik ve örgütsel desteği olmasaydı kazanılamazdı.İslamcılarla Türkçüler direniş süresince ittifak ettiler.Direniş zafere ulaştıktan sonra ihdas edilen I.mecliste İslamcı damar güçlüydü.Ancak ittihat terakki ve Jön-Türk geleneğinden gelen Türkçü kadrolar iktidarı İslamcılarla paylaşmak istemediler ve tasfiye başladı.Akif’te tasfiye edilenler arasındaydı.Yıllarca “gönüllü sürgünde(!)” geçen hayat İstanbul’da fakr-u zaruret içinde son bulmuştu.Türkiye Cumhuriyeti Devleti başlangıçta bir İslam Devleti olarak kurulmasına rağmen,1924 anayasasıyla bu iddiasından yüz çevirdi.Hilafetin kaldırılması devletin İslamiliğini geçersiz kılmıştı.Kur’an alfabesinin yerine Latin alfabesi getirilerek ihtida sürecine hız verildi.Takvim değişikliği zaman algısını,tevhid-i tedrisat ise bütün bir hayat tasavvurunu değiştirmeye matuftu.Küresel arenada da dinin yerini milliyet aldığı için, yeni kurulan devlet ulusal karakterde devam etmeye karar verdi.Dinin örgütlediği toplumun yerini milliyetçiliğin örgütlediği toplum modeli almıştı.

Tüm bu değişikliklerin gerçekleşmesi için İslamcılığın bertaraf edilmesi gerekiyordu. Bir çok alim ya hapsedildi,ya sürgüne gönderildi ya da idam edildi.Akif’te işte bu İslamcı kadrolar arasındaydı.Yeni Türkiye’de ona yer yoktu.Yazdığı marşın dini duyarlılığı yüksek olduğu için yerine Onuncu Yıl Marşı ihdas edilmek istendi.Fakat Yeni Türkiye’nin mevcudiyetini ve meşruiyetini tehlikeye atacağı endişesiyle bu çabadan vazgeçildi.Onun yerine, İstiklal Marşı’nı anlaşılmaz kılmak için gereken her şey yapıldı.Bu yapılanlar arasında İstiklal Marşı’nı ulus-devletin emniyet sübabı olarak göstererek İslamcı hareketle hem Akif’in hem de İstiklal Marşı’nın arasını açmak ta vardı.Kemalizmin en büyük başarısı, İstiklal Marşı’nı ve Akif’i Türkiye İslamcılığının gündeminden düşürmek olmuştu.

Seküler/Kemalist kesimler Akif’i İslamcı olduğu için sevmedi. Kendilerini muhafazakar olarak adlandıranlar ise, II.Abdülhamit’e muhalefet ettiği için ona mesafeli davrandı.Aynı kesim şimdilerde iktidarı eleştiren İslamcılar için de benzer tavrı gösteriyorlar.Nasıl ki Akif gibi İslamcılar Abdülhamit’e muhalefet edip Osmanlı’nın parçalanmasına hizmet ettilerse,bugünkü İslamcılar da aynı şeyi yapacaklar demeye getiriyorlar.Bu kesime göre Akif, en muhataralı dönemde Abdülhamit’e muhalefet ederek hata etmişti.Safahatında Abdülhamit için yazdığı dizeler yenilir yutulur cinsten değildi.Sadece bu da değil.Akif,hurafeci,törensel,falcı din anlayışının halk arasında bulduğu karşılığa da itiraz ediyordu.Kitab-ı Kerim’in “mezarlarda okunmak ve fal bakmak için inmediğini” ısrarla dile getiriyordu.Tarihi kişi ve kurumları kutsamıyor hatta “Kocakarı ve Ömer” “Köse İmam” şiirlerinde görüleceği üzere eleştirel bir tavır takınabiliyordu.Dolayısıyla,tarihten gelen her şeyi ve tarihi figürleri mübarek addeden muhafazakarlığın doğasıyla savaşım halindeydi.Ayrıca,toplumun hiyerarşik kompartımanlar halinde devamından yana olan muhafazakarlığın Akif’in şahsiyete/ferdiyete ve meşverete verdiği ehemmiyeti anlaması mümkün değildi.Dolayısıyla en iyisi Akif’i unut(tur)maktı.

Gelenekselciler ise Afgani-Abduh çizgisine yakın olduğu için Akif’ten pek hazzetmedi. Çünkü onlara göre Afgani-Abduh çizgisi merduttu. Hatta bu isimlerden Afgani masondu ve Batı adına(özellikle İngiltere) çalışıyordu. Amacı Osmanlıyı içeriden çökertmekti.20.yüzyılın ikinci yarısında bu çizgiyi temsil eden Seyyit Kutub,Mevdudi,Ali Şeriati gibi isimler de aynı ithama maruz kaldılar.Türk-İslamcı Necip Fazıl bu isimler için oldukça ağır ithamlarda bulundu.Şevket Eygi köşesinde düzenli olarak bu isimlerin tard edilmesi gerektiğine ilişkin yazılar yazdı/yazıyor.Ana akım medyadan bir meczup,geçtiğimiz günlerde,Afgani çizgisini sürdüren İslamcılığı haçlılarla iş tutmakla itham etti .Yer yer muhafazakarlıkla söylem ittifakı yapan bu çizgi ,II.Abdülhamit dönemiyle bugünü gerek küresel konjonktür gerekse dahilde meydana gelen hadiseler itibariyle özdeş görüyor ve Akif çizgisini zararlı buluyor.

Milliyetçi kesimlerin Akif’e olan muhabbetleri, Cumhuriyetin ilanı sonrasında gittikçe azaldı.Bu azalmanın en önemli sebebi, İstiklal Harbi süresince devam eden İslamcı-Milliyetçi ittifakının İslamcılar aleyhine bozulmasıydı.Oysa ki İstiklal Harbi’nde gösterilen fedakarane direnişin marşının yazılmasını yıllarca Türk Ocakları başkanlığı yapmış olan Hamdullah Suphi önermişti Akif’e, henüz daha milliyetçi-İslamcı ayrışması yaşanmazdan evvel.Mecliste de bizzat kendisi okumuştu.İstiklal Marşı direnişin manifestosu olarak ayakta alkışlanmıştı.Ancak yeni hükümetin Akif’in ideolojisine karşı takındığı tavır oldukça sertti.Kemalist milliyetçilikle arasında sadece “ton farkı” olan siyasal milliyetçilik Akif’in yerine yeni “üstatlar” bulmakta gecikmedi.Bizzat Mustafa Kemal “ulus yaratan” bir idoldü zaten.Ziya Gökalp ve sonraları Nihal Atsız ise mefkure birliğini sağlayan bozkurtlardı…Milliyetçilik(ler)iyle maruf siyasi hareket(ler)in Akif ilgisizliği, hem tavanda hem de tabanda oldukça fazlaydı.Kavmiyetçiliği küfr ile özdeş tutan,İstiklal Marşı’nda bir kez bile “Türk” demeyen Akif’e karşı bu ilgisizlik, birazda ilgili siyasi hareket(ler)in bekasıyla alakalı olsa gerek.

Asıl trajik olansa İslamcıların Akif ilgisizliğidir. Ulus-devletin kazanım hanesine yazılabilecek en büyük başarıdır bu ilgisizlik. Çok özel bir toplumsal mühendislik projesi yürütülmüştür bu ilgisizliği oluşturmak için. Akif’in,yeni kurulan ulus-devletin adamı olduğuna dair tezviratlar,özenle ortaya dökülmüştür.İstiklal Harbi’ne verdiği destek,Cumhuriyet devrimlerini yapan pozitivist referanslı aklın icraatlarını onayladığı şeklinde yorumlanmıştır.İngiliz emperyalizmine karşı Müslümanları uyandırmak için Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde yaptığı çalışmalar, onu yeni nesil İslamcıların gözünden düşürmek için ustaca kullanılmıştır.Zaten yeni nesil İslamcılar Akif’i ya hiç okumamış ya da üstünkörü bir değerlendirmenin konusu yapmıştır.Yazdığı marş, ulus-devletin milli marşı olarak kabul edildiği için Akif okumak,milliyetçi ve devletçi olmakla eşdeğer kabul edilmiştir.İstiklal Marşı, laik/seküler/Kemalist değerler sisteminin meşruiyet aracı olarak görülmüştür.Böylece başlangıçta bir İslam devleti olarak kurulan Türkiye’ye vurulan İslamcı bir mühür olan İstiklal Marşı,İslamcıların gözünde statükonun sembolü haline gelmiştir.Hatta gerçek anlamda İslamcı olmak için,İstiklal Marşı’na hürmetsizlik etmek gerektiği inancı oluşmuştur yeni nesil İslamcılarda.

Muhafazakar-milliyetçi retoriğin zihinlerimizi esir aldığı bir vasatta, Akif’in İslamcılığını gündemleştirmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü bu İslamcılık Kitab-ı Kerim’i merkeze almayı salık veriyor.Kültürel Müslümanlığı değil itikadi Müslümanlığı öneriyor.Aziz İslam’ı kültürel bir varoluşun nesnesi olarak değil itikadi bir varoluşun öznesi olarak tanımayı şiar ediniyor.Geleneği müteşerri bir tutumla/tavırla/tarzla teşrih masasına yatırmamız gerektiğini söylüyor.Ümmet bilincini diri tutmayı,kavmiyet taassubundan uzak durmayı ve Batı medeniyetinin seküler/laik karakterinden teberri etmeyi hedefliyor.Akif’i unutmak,Türkiye’nin İslamcı hafızasını iptal etmek demektir.

Kamil ERGENÇ

Paylaş

Korku

Çocukken annelerimiz yaramazlık yapmamızı engellemek amacıyla “hortlak”,”öcü”,”canavar” gibi kötücül varlıkların himmetine sığınırdı. Böyle yaparak sadece yaramazlık yapmamızı engellemiş olmaz aynı zamanda hem “sükuneti” sağlamış olur hem de kendilerinden başka bir “sığınağımız” olmadığını, şayet emniyet ve güven arıyorsak, yaramazlıktan uzak durmamız gerektiğini de zımnen ifade etmiş olurlardı…

Sonraları okula başladık. Bu sefer sıra öğretmenlerimizdeydi. Onlar da “sükuneti” sağlamak için korku silahına sarıldılar.Korkutmak için en elverişli argüman hiç şüphesiz “not”tu.Bu sayede onlar da yaramazlık yapmamızı engellemiş oluyorlardı.Esasında buradaki yaramazlık sadece dersin huzurunu bozmak değildi.Öğretmeni zorda bırakacak sorular sormak veya eleştirel tavır takınmak ta kolayca yaramazlık olarak değerlendirilebiliyordu.Hasılı,öğretmenin canını sıkmayan öğrenci olmak en iyisiydi(!)Eğitim-öğretim hayatımızın sıhhati açısından böyle olmamız isteniyordu…

Derken işe başladık.Bu sefer de amir/patron pozisyonunda olan zat “korku” silahına sarıldı.Amaç işyerinde huzuru sağlamak ve pek tabi ki “sükuneti” temin etmekti.Zaten huzur durmak,sükunet sessiz olmak demekti.Sessizce duracak ve işimizi yapacaktık.En ufak bir itiraz, iş verimliliğini düşürüyor gerekçesiyle, ağır bir cezayla(işten atılmak gibi mesela) karşılık bulabilirdi.Bu nedenle işyerinde ki her türlü çirkefliği görmezden gelmeyi veya en iyi ihtimalle buğz ederek kendimizi rahatlatmayı öğrendik.Korku silahı yine işe yaramıştı…

Hastalandığımızda gittiğimiz doktorlar zaten birer “korku” havarisiydi.Sağlık denildi mi akan sular dururdu.Verdikleri talimatlar tartışılmazdı.Yapmazsan diye başlayan uyarılar, korkumuzu ziyadeleştirerek devam ederdi.Bedenimiz,beyaz önlüklü üstatların elinde her türlü operasyona hazır olmalıydı.Enformasyon araçlarının da yardımıyla hayatımızın en vazgeçilmezi olan bu beyaz önlüklü üstatlar, kendilerine olan güvenimizde meydana gelen en ufak bir zaafta hemen kaşlarını çatmakta ve sanki ömrümüzü tayin edenler kendileriymiş gibi davranmaktaydı.Korku silahının tesirli menzili doktorların elinde oldukça fazlaydı…

Politikacılar geri durur mu hiç? Korkunun bir terbiye aracı olarak işlevsel olduğu her yerde olduğu gibi ülkemizde de,korkuyu en etkili kullananlar hiç şüphesiz politikacılardır.Hem iktidarlarını sağlamlaştırmak hem de, şayet muhaliflerse,iktidara gelmek için başvurulan en etkili silah korkudur.İktidarda olan için “korkutmak” iktidarın sürekliliğini sağladığı gibi, gelebilecek eleştirilerin önünü kesmek için de kullanılır.”Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” diye başlayan nutuklar “bekamız tehlikede”,“hayat-memat meselesi” veya “benden sonrası tufan” gibi klişelerle devam eder.Muhalefette olan ise, iktidarın eylemlerinin korkutuculuğunu ispat etmek için harcar tüm enerjisini.Argümanlarıyla kitleleri en fazla “korkutan” iktidarını garantilemiş olur.

Amerika’nın başındaki megaloman, Meksikalı göçmenler ve İŞİD “korku”suna sarılmasaydı iktidar olabilir miydi? Rusya’nın KGB kökenli başkanı, ABD ve Avrupa’nın Ukrayna üzerinden ülkesinin bekasını tehdit ettiğine halkını ikna edemeseydi tekrar başa gelebilir miydi? Avrupa’da yükselişe geçen faşizmin sebebi “göçmen korkusu” değil mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Ülkemizde “korku”nun cari olmadığı siyasal dönem neredeyse yok gibidir. Zaten henüz daha ilkokul sıralarındayken Türkiye’nin üç tarafı denizlerle dört tarafı düşmanlarla çevrili olduğu öğretilir. Önceleri(eski Türkiye mi desek?),Türkiye’nin iki büyük korkusu vardı. Biri irtica diğeri bölücülük.Yer yer bu korkuların sırası değişirdi.Örneğin 28 şubat sürecinde irtica birinci bölücülük ikinci sıradaydı.Sonra derecesine göre Ermeniler,Yunanlılar,İran,Suriye,Irak’ın Kuzeyi diye sıralama devam ederdi.Bu korkular canlı tutularak halk tarafından gelmesi muhtemel eleştirilerin veya sorulacak hesapların önü kesilmiş olurdu.Silahlanmaya harcanan paranın neden gayrı safi hasılanın aslan payını oluşturduğu ya da gelir dağılımındaki adaletsizliğin sebepleri gibi sorular sorulduğunda “şimdi sırası mı?” “düşman kapıda” şeklinde oldukça stratejik(!) cevaplar verilirdi. Halkta bu cevaba inanır, eleştiri yapacağı ve hesap soracağı zamanın gelmesini beklerdi.

Yeni Türkiye(!)’de de “korku” en etkili silahlardan biri. Şimdilerde irtica korku olmaktan çıktı.Ancak bölücülük hala zirvedeki yerini koruyor(!)Ancak,yeni bir korkumuz daha var.”Beka korkusu”…Suriye,Libya,Irak gibi parçalanmış ülkeler üzerinden beslenen bu korku,hayatta kalmamızın bile çok büyük bir lütuf olduğuna inanmamızı bekliyor bizden.Osmanlı’nın 19.yüzyılı,özellikle II.Abdülhamit dönemi,merkeze alınarak tarihsel bir arka plan da oluşturuluyor.Abdülhamit’e muhalefet edenlerin,hassaten İslamcıların,sonraları nedamet getirdikleri tezi üzerinden “eleştiriye kapalı” bir vasatın imkanları oluşturulmaya çalışılıyor.Bekamızı asıl tehdit edenin yaklaşık iki asırdır ber mutat devam eden seküler/pozitivist paradigmanın tahakkümü olduğu gerçeği gözlerden ırak tutulmaya çalışılıyor.Bu tahakkümün sonucu olarak ortaya çıkan ulus-devlet,kapitalizm,demokrasi,laiklik,insan hakları,hümanizm,muhafazakarlık,hoşgörü gibi İslam’a yabancı kavramlarla barışık bir  toplum haline gelişimizin “patolojik” tarafı görmezden geliniyor.

Hasılı, herkes bulunduğu pozisyonda adalet, hakkaniyet,ehliyet ve liyakat ölçülerine riayet ederek görevini yapmak yerine, o pozisyonu kendisi dışındaki kimselere kaptırmamak için “korku” silahını kullanmayı tercih ediyor.Ancak ,dikkatinizi çekmiştir,yazının başından beri işaret etmeye çalıştığım korkular arasında “Allah korkusu” yok.Allah korkusuna ya hiç yer vermiyor ya da en son sıralara atıyoruz.Sağolsunlar,kimi ilahiyatçılarımız,Kitab-ı Kerim’in sıklıkla dikkat çektiği Allah Korkusunu, şayet hakiki anlamında söylemeleri halinde, bir takım çevreler tarafından linç edilmekten “korktukları” için oldukça “soft/light” bir şekilde yorumladılar.Böylece sahte korkular,kolaylıkla,gerçek korkunun yerine geçti.Oysa ki insan, korkmaya mahkum bir varlık .Bunu en iyi Rabbimiz biliyor.Bu nedenle olsa gerek sık sık kendisinden korkmaya çağırıyor.Adeta şöyle diyor:”Ey kulum, sen zaten korkmaya mahkumsun ve korkulmaya en layık olan da benim.Sahte korkulardan kurtul ve yalnızca benden kork.Eğer sahte korkuların esiri olursan,bütün bir ömrün korkarak geçer.Yok sadece “Ben”den korkarsan kalbin itminana kavuşur ve hakikatin fedaisi olursun.Unutma, korkuda ortak koşmak şirkin bir türüdür.”Rabbimiz bizleri korkuda şirk koşanlardan beri kılsın.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

Paylaş

Doğulu(lar) İsyan Edemez(mi)?

Başlıktaki Doğulu’nun yerine gönül rahatlığıyla Müslümanı koyabiliriz. O zaman sorumuz şöyle olacaktır:Müslüman/lar isyan edemez mi?Bu soruyu sormamızın sebebi,iktidar karşıtı halk hareketlerinin Doğu’da meydana gelmesi halinde gösterilen refleksin ve yapılan değerlendirmenin Batıdakine göre farklı olması.Gerçek anlamda bir “isyan iradesi” sadece Batılı(lar)dan sadır olabilirmiş gibi bir algı var.Hatta bu algı kendisini İslam’a nispet edenler arasında da oldukça yaygın.”Sarı Yelekliler” ayaklanması bağlamında serdedilen kanaatler,bu algının ne kadar güçlü olduğunu göstermesi bakımından oldukça manidar…

Oysa ki insanlık ailesi yaklaşık sekiz yıldır öznesi Müslüman halklar olan bir “isyan” hareketine şahitlik ediyor. Sömürgecilerin tayin ettiği iktidarlar tarafından ezilmiş,horlanmış,ötekileştirilmiş,aşağılanmış kısaca istiz’afa uğra(tıl)mış halklar, bu gidişata dur demek için “isyan” etti.Adına Arap Baharı denen bu sürecin kazananı,şimdilik,müstekbirler olarak görünse de,müstebit seçkinlerin korunaklı kalelerinin surlarında ciddi gedikler açıldığı ve bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi ol(a)mayacağı da inkarı mümkün olmayan bir gerçeklik.En önemlisi de isyan üretemeyeceği varsayılan toplumların görkemli direnişiydi ki, sonraki kuşaklara kalacak en önemli miras budur.

Ancak ilginçtir,aralarında Müslümanların da olduğu hatırı sayılır bir kesim bu “isyanları” kuşkuyla karşıladı.Ayaklanan kitlelerin manipüle edildiği,küresel istikbarın oyuncağı ve bölgesel dizayn operasyonunun bir parçası oldukları iddia edilmeye başlandı.Başlarında ilmi/entelektüel bir önderlik olmadığı için, başarısızlığın mukadder olduğu vurgulandı.İsyan öncesindeki durumu arar hale geldikleri öne sürülerek “keşke isyan etmeselerdi” demeye getirildi.İsyan sonrası yaşananlara(ülkenin tarumar edilmesi,göç,hastalık v.b) dikkat çekilerek, “isyan ettiniz de ne oldu?” “daha beter duruma düştünüz” denilerek halkların direnişi itibarsızlaştırıldı.

Bütün bu argümanların Doğulu halkların(Müslümanların) isyan edebilme iradesini ve feryada dönüşen suskunluğunu görmezden geldiğini söylemek mümkün. Oysa sadece bu isyan iradesinin ortaya konulması bile,yaklaşık iki asırdır egemen olan oryantalist dilin mağlup edilmesi açısından önemlidir.Bu isyanların manipüle edilmesi,mecrasından saptırılması veya bölgesel dizayn için sıçrama tahtası olarak kullanılması iddiaları başka bir tartışmanın konusudur.Asıl üzerinde durulması gereken husus oryantalist aklın edilgen,pısırık,tembel,korkak,itaatkar ve şehvetperest olarak tavsif ettiği Doğulunun, isyan edebilme iradesi göstermiş olmasıdır.Bu irade Müslüman toplumların  emperyalist odaklar karşısında bağımsızlaşması için oldukça mühim bir role sahiptir.

Sözünü ettiğimiz bu isyan iradesini gölgeleyen bakışın Avrupalı Beyaz Adamla çok yakın bir ilişkisi var.Hatta bu bakışın Avrupalı tarafından beslendiğini,büyütüldüğünü söylemek sanırım yanlış olmaz.Edward Said’in ifadesiyle “sömürgeciliğe keşif kolu hizmeti sunan Oryantalist perspektif “ Doğulu’yu henüz olmamış,kıvama gelmemiş,ehlileşmemiş olarak tanımlar.Bu tanım onun(Doğulunun) isyan edemeyeceği yargısını da içkindir.Bu nedenledir ki Beyaz Adam sömürgeleştirdiği yerlerde kendisine karşı direnç gösteren halkları,terörist ya da barbar/vahşi olarak vasıflandırmıştır.Bu vasıflandırma Beyaz Adam’a müdahale etme hakkı verdiği gibi,vahşi olanı “insanlaştırma” misyonunu da yüklemiştir.İkinci körfez savaşının meşruiyetini tescillemek için üretilen “Irak’ı demokratikleştirmek” argümanı,bu bağlamdan bağımsız değildir.

Batılının Müslüman halkların ayaklanmasına bakışı tam da bu oryantalist perspektifin ürünüdür. Edilgen ve itaatkar Doğulu’dan isyan iradesi sadır olamaz. O zaman onları bir Batılının harekete geçirmesi gerekir.Batılı Düşünce kuruluşları, kıyam eden Müslüman halkların, başka bir iradenin(tabi ki Batılının iradesinin) etkisiyle harekete geçtiği teorisini ispatlamak için oldukça yoğun çaba gösterir.İsyana katılan Müslümanlar Soros ve Otpor gibi Batı Aklının temsilcisi yapılarla ya da Batılı istihbarat servisleriyle işbirliği içinde gösterilmeye çalışılır.Amaç,Doğulunun ancak bir Batılı yardımıyla isyan edebileceğini aşikar etmektir.Batılı,adeta Aristo’nun “faal aklı” gibidir.Onunla temasa geçen, hakikatle buluşur!

Ülkemiz medyasının ekserisi de, Müslüman halkların direnişi hakkında oryantalistleri aratmayan yorumlar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar.Zalim iktidarlara karşı direnenler,Batı medyasının diliyle “jihadist/cihatçı”,”radikal”,”köktenci/fundamentalist” diye tesmiye edildi.Direnişçilere destek verenler ise,başıbozuk ve cahil  kalabalıklar ya da Arap Feodallerinin ve Körfez Kralları’nın oyuncağı olmakla itham edildi.Ekranlarda boy gösteren “uzman” sıfatlı kişiler, cümlelerinin arasına mutlaka ajan-provakatör kavramlarını yerleştirdiler.Müstekbirlerin cürümleri ise ya görmezden gelindi ya da “haklı sebeplerle(!)” basitleştirildi.Adeta tek suçlu isyan edenlerdi.Daha doğrusu isyan ettiklerini zannedenlerdi.Halkların kitlesel kıyımlara muhatap olması bile,isyanın “yerliliği” için yeterli olmadı.Kandırılmış,gaza getirilmiş,manipüle edilmiş kitleler yaftası,direnen halkların yakasından bir türlü düşmedi.Tek kabahatleri vardı bu halkların.Doğulu(Müslüman)olmak…

Demek ki Doğuluların isyan edemeyeceğine bizzat Doğulu’nun kendisi de inanmaya başlamış.İşte asıl sorun tam da burada.Başkasının(Batılı’nın),kendisi için yaptığı tanımlamaya rıza göstermek.O tanımlamanın muhtevasına uygun bir tutumun mümessili olmak.Zihinsel anlamda sömürgeleşmek böyle bir şey…Ülkemizde de halk hareketlerini açıklamak için kullanılan ”Üst Akıl” kavramı,Doğulunun kendi başına isyan edemeyeceğine olan inancın ürünü değil mi?Sadece bizde değil.Aynı durum İran ve Rusya gibi “Doğulu” toplumlarda da geçerli.Neredeyse bütün Doğu muktedirleri halklarının isyan iradesine sahip olmadığını,şayet isyan ediyorlarsa mutlaka arkalarında bir Batılı destek olduğunu düşünüyorlar.Kendi ayağına kurşun sıkmanın bundan daha iyi bir  tasviri olabilir mi?

Doğulunun isyan edemeyeceği iddiasının temelinde hiç şüphesiz din(İslam) vardır. Dinin muhatabını itaatkar, edilgen ve pasif yaptığına dair Batılı iddia, bizde de sahiplenilmiştir. Müslümanların isyanlarını şüpheli kılan da budur.Dindar biri isyan edemez, başkaldıramaz, kıyam edemez, eleştiremez…Dindar biri kadere rıza göstermeli,başına gelenlere tahammül etmeli ve her şeyi tanrıdan bilmelidir.Otoriteye itaat etmeli,zinhar karşı çıkmamalıdır.Karşı çıkarsa fitne yaygınlaşır ve halkın hayatı tehlikeye düşer.İktidardakiler fasıkta olsa onlara itaat şarttır.Devlet,Hegel’den mülhem,tanrının yeryüzündeki yürüyüşünü,kral/sultan/başkan/imam ise, Emevi-Osmanlı geleneğinden mülhem,tanrının yeryüzündeki gölgesini temsil eder.Otoriteye isyan tanrıya isyan gibidir ve meşru değildir…Bu ve benzeri iddialar,Doğulu toplumların isyanlarını şaibeli kılmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Batılı Beyaz Adam Doğulu’nun bu özelliğini bildiği için bunu kullanır. Kendisini rasyonel,realist,ben bilinci gelişmiş,barışçıl ve bilim sevdalısı olarak kodlarken;Doğuluyu duygusal,muti,henüz benlik şuuruna varamamış,mistik ve ilkel olarak tavsif eder.İsyan iradesi sadece “benlik” şuuruna erişmiş Batı(lı) toplumlarda cari olacağı için, Doğulu bunu yapamaz.Ben bilincinin gelişmesi içinse Tanrıdan bağımsızlaşmak gerekir.Tanrıyla kavga etmeden benlik inşası mümkün değildir Batılıya göre.Zeus-Prometeus kavgasının Antik Yunan’dan tevarüs ettirilmesi boşuna değildir.Tanrılar uyurken,bilgi ateşini çalarak insanları “aydınlatan” Prometeus karakteri,sonraları hümanizmin manifestosu olacaktır.Bilgiyi elde etmek için tanrıyla kavga etme şartı,modern Batı’nın temel argümanıdır.Dolayısıyla tanrıyla barışık toplumların/halkların,henüz “olmamış” olduğuna dair inanç bu argümandan beslenmektedir.

Bu argüman yıllarca ülkemizde de yürürlükteydi(Post-modern paradigmanın sağladığı imkanlar sayesinde biraz törpülense de hala yürürlükte).Hayattaki en hakiki mürşidin ilim ve fen olarak kodlanması sebepsiz değildi.Dinin dogmatik ve irrasyonel olduğu tezi üzerinden,tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi, bilim-din çatışması icat edilmeye çalışıldı.Dindar kesimler bilim düşmanı,cahil,edilgen,uyuşuk,itaatkar,pısırık,şehvet düşkünü gibi tahfif edici yaftalara maruz kaldı.Bu yaftalar,zımnen,dindarların isyan iradesine sahip olmadıklarını içkin olduğu gibi henüz “olmamış” olduklarını da imliyordu.Resmi tarih anlatısının Şey Sait ayaklanmasını İngiliz oyunu eşliğinde sunması veya İslamcı ideolojik akımların her daim “kökü dışarıda” lıkla suçlanması boşuna değildir.Dini duyarlılığa sahip kitlelerin “isyan etmesi” imkan dahilinde görülmediği için,arkalarında hep bir Batılı arama ihtiyacı hasıl olmuştur.İran İslam İnkılabı’nın ve Mahatma Gandi’nin başlattığı hareketin Batılıyı ve Batı aklıyla efsunlanmış olanları şok etmesinin arka planında da itaatkar,pasif Doğulu imgesinin yerinden edilmesi vardır.İnkılaba giden süreçte, Şah karşıtı direnişe katılan mütesettir kadınların TRT ekranlarında sansüre uğramasının sebebi de aynıdır.

Ancak Batılıların halk hareketlerinde nedense bir dış mihrak aranmaz. Çünkü Batılının isyan etmesi için dışarıdan bir yönlendirmeye ihtiyacı yoktur! O,ben bilinci gelişmiş ve özgürlüğüne düşkün bir Prometeustur! Onun yakıp yıkması adalet, eşitlik ve hürriyet içindir! O’nu ancak yine kendisi gibi bir Batılı örgütleyebilir! O,gerekirse devleti bile yıkıp yeniden kurabilir. Çünkü “kurucu/inşa edici” bir zihne sahiptir! Doğulu onun felsefi donanımının, adalet aşkının, özgürlük sevdasının,demokrasi havariliğinin yanına bile yaklaşamaz!Eleştirel zihin yapısı ve üst düzey entelektüel donanımıyla Batılı birey,bir hürriyet fedaisidir! Zamanında Fransız İhtilali’ni yaparak bütün Dünya’ya örnek olmuştur! Şayet Dünya bugün özgürlük, eşitlik, emansipasyon, demokrasi gibi yüce(!) değerlerle tanışıksa,bu Batılı sayesindedir!Batılı ayaklanırken bile bütün Dünya’ya öğretmenlik yapmaktadır!

Şimdilerde gündem olan Fransa merkezli “sarı yelekliler” ayaklanmasını “Gezi İsyanıyla” karşılaştıran ülkemiz idarecilerinin, Avrupa’nın ikiyüzlü davranmaması gerektiğine dair yaptıkları vurgu bile,Beyaz Adamın “kanaatinin” ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.Sartre’ın dediği gibi “yerliler bizi ideallerimize sadık kalmamakla suçluyorlar.Demek ki ideallerimizi kabul ediyorlar.”Sartre’ın yakın arkadaşı merhum Şeriati’nin, Doğu toplumlarının Batı’yla ilişkisini tanımlamak için örnek verdiği Sordel diyalektiğini de hatırlatalım:”Annesinden sürekli azar işiten ve dayak yiyen çocuğun kendisini güvende hissetmesi için yine annesinin eteğine yapışması gibidir Doğu’nun Batı’yla ilişkisi.”Batılıya kibirli olma imkanını veren Doğulu’nun bizzat kendisi olmuştur.Müslüman halkların kıyamının Batılılar tarafından tahfif edilmesinin sebebi tam da budur.Doğulu’nun vakti zamanında Batılı’ya olan hayranlığı…

Bugün gösterilerle sarsılan Fransa’nın, geçmişte Cezayir halkının direnişini barbarlığın ve vahşiliğin tezahürü olarak nitelemesinin sebebi de budur. Asya ve Afrika uluslarının zenginliğini sömürerek semizleşen Avrupa,doğrudan sömürgeleştirme sürecinin sona ermesi ve Asya-Afrika uluslarının kazandığı anti-emperyalist bilinç nedeniyle yaşadığı “konfor zafiyetini” bakalım nasıl çözecek?Bu konfor zafiyetinin giderilmesi amacıyla Fransa’da sokağa çıkan kitleleri “direnişçi” olarak tesmiye etmek hakkaniyete uygun değil.Avrupa’nın zenginliği, hiçbir zaman kendi emeğinin ürünü olmadı.Bize direnişçi olarak yutturulmaya çalışılan kitlelerin kursaklarında mazlum ulusların sömürülen emeği ve alın teri var.

Artık Doğulular onların hümanizm,insan hakları,demokrasi,eşitlik,özgürlük gibi helvadan putlarına tapmıyor.Doğu/lu,korku putunu İbrahim(a.s)’in baltasıyla parçaladı.Genç kızlarını ve erkeklerini,sömürgecilerin sadık yarenlerini devirmek için feda etmekten çekinmiyor.Verdiği her şehit,geride kalan binlerce fedaiyi irşad ediyor.Çıplak ayaklarıyla çölde bıraktığı izlerin,tankların palet izlerinden daha kalıcı olduğunu gördü ve artık durmaya niyeti yok.Bu yüzden dünyanın kalbi hala Doğu’da atıyor.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

Paylaş

Yemen

Kadim şehirlerimizden Yemen, bütün Dünya’nın gözleri önünde dayanılmaz acılar çekiyor.

Bağdat, Şam,Kudüs ve Kabil’den sonra şimdi de Yemen,müstekbirlerin postalları altında eziliyor.

Siyonizm de dahil, bütün tuğyan çeteleriyle işbirliği yapan Suud Devlet Aklı, yaklaşık üç yıldır, Yemen’de katliam yapıyor.

Silah zoruyla elde edemediğini ise, yaptırım uygulayarak elde etmeye çalışıyor.

Kadınlar, çocuklar,yaşlılar,gençler bu yaptırımların yol açtığı açlık,susuzluk,ilaçsızlık ve hastalıklardan dolayı ölüyor.

Savaşın yıkıcılığı ise tarifsiz.

Yemen’de ki kıyım, mezhep holiganlığının gölgesi altında kaldığı için, gündeme bile gelmiyor. Bir gazeteciyi günlerce konuşan medya unsurları, Yemen’i gündem yapmaktan imtina ediyor.İletişim teknolojisinde yaşanan olağanüstü gelişmelere rağmen,Yemenli mazlumların sesleri duyulmuyor,maruz kaldıkları zulüm görülmüyor,şahit oldukları acı ve ızdıraplar  bilinmiyor…

Bu mezhep holiganlığının iki tarafı var.Suud ve İran.Her iki ülke de tutumları,tavırları,tarzları, söylem ve eylemleriyle İslam’ın evrensel ilke ve prensiplerini kendi sufli emelleri için araçsallaştırıyor.

Suud Devlet Aklı, atamız putkırıcı İbrahim(a.s)’in emaneti olan Kabe’nin ihtiramına ihanet ediyor. İnsanlık için emniyet ve güven makamı olan Kabe’ye ev sahipliği yapmakla övünen Suud Hanedanlığı,Yemen’de emniyeti ve güveni yok ediyor ve insanlığı ayaklar altına alıyor.Kabe’nin izzetine ve şerefine leke süren bu zihniyetten, Müslümanların tez vakitte kurtulması gerekiyor.

Suud Devlet Aklı;Safa ve Merve gibi ilahi şiarların hürmetini ayaklar altına alıyor.Sebat,fedakarlık ve teslimiyet nişanesi Hacer(r.a) ve İsmail(a.s)’in mübarek hatıralarını tahkir ve tezyif ediyor.Musa(a.s)’nın ve İsa(a.s)’nın ardından gittiğini iddia edenlerin Kudüs’e yaptığı ihanetin benzerini, Suud, Kabe’ye yapıyor.Aziz İslam’ın cihanşumül mesajını,“Arabizm” bayağılığına indirgiyor.

Suud Devlet Aklı,mustazafların sadık yareni olan ümmi elçi Hz.Muhammed(s.a.v)’in mirasına ihanet ediyor.Her bir köşesinde Nebevi mirasın izleri olan Mekke ve Medine’ye, görgüsüzlüğünün ve medeniyet açlığının kibirli numuneleri ve çirkin mimarinin müstesna örneği olan binalar dikiyor.Tevhit akidesinin sembolü olan Kabe, bu görgüsüzlüğün gölgesinde kalıyor.Sahabelerin evlerini ve mezarlarını “putlaştırılır” kaygısıyla yok eden Suud Aklı,kendi icat ettiği görgüsüzlüğün ne anlama geldiğini düşünmüyor.

Suud Devlet Aklı, sokaklarında insanlık numunesi sahabelerin dolaştığı Mekke ve Medine’nin izzetine ve vakarına leke sürüyor. Ebubekir(r.a),Ömer(r.a),Osman(r.a) ,Ali(r.a) ve Ömer b.Abdülaziz(r.a) gibi nebevi çizginin güzide önderlerini örnek alacağına;Mervan,Yezid ve Sad b.Ebi’s Sarh gibi saltanatçı ve milliyetçi çizgiyi örnek alıyor.

Gelelim mezhep holiganlığının diğer tarafı olan İran’a…

İran Devlet Aklı; Brzezinski-Kissinger tarafından teorik çerçevesi çizilen “İslam’ın İslamla savaşı” tezine,Suudla birlikte, hizmet ediyor.Irak’ın,çağdaş Moğollar tarafından ikinci kez işgalinde,bir zalimden(Saddam) kurtulmak için,başka bir zalimle(ABD) işbirliği yaptı.Suriye’de ise,Irakta işbirliği yaptığı zalimin emellerine engel olma iddiasıyla,ikinci Dünya Savaşı’nda ülkesini işgal eden Rusya zalimiyle iş tuttu.Suud ve İran ,Suriyeli mustazafların direnişini lekelemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar.

Sadece Suriye’de değil,Mısır’da da mustazafların direnişini kırmak için,Suud Devlet Aklı oldukça önemli bir rol oynadı.Mısır’ın müstekbirlerini finansal ve ideolojik olarak destekleyerek,küresel arenada meşruiyet kazanmalarını sağladı.Suud Devlet Aklı,petrolün sağladığı stratejik imkanları,zalimliğini kamufle edecek sadık müttefikler bulmak ve anarşizmle mezcettiği Neo-Vahhabiliği ihraç etmek için kullanıyor.İran ise Sünniliği, bu anarşist Neo-Vahhabilikle eş tutarak kendisini izole ediyor.

İran Devlet Aklı; ilim, hikmet,basiret,feraset ve iz’an numunesi Hz.Ali(r.a)’nin yoluna ihanet ediyor.

İran Devlet Aklı; iffet, vakar ve cesaret abidesi Fatıma(r.a)’nın aziz hatırasına ihanet ediyor.

İran Devlet Aklı; zamanın müstekbiri Yezid’in korkulu rüyası olan Hz.Hüseyin(r.a)’in şiarlarını ayaklar altına alıyor.Hz.Hüseyin’in en büyük mirası olan tevhit ve adalet mücadelesini,ulus-devlet çıkarları için istismar ediyor.

İran Devlet Aklı; müstekbir Yezid’in sarayını Ona dar eden Seyyide Zeyneb(r.a)’in mübarek hatırasına leke sürüyor. O Zeynep ki,Kerbela’nın en yakın tanığı…O Zeynep ki ,feryadı, hem zamanın tağutuna hem de sonraki tağutlara saraylarını dar etmiş.İran Devlet Aklı ,şimdi O pak Zeyneb’in türbesini koruyacağım diye,Suriye’de ki müstekbire destek oluyor.

İran Devlet Aklı; merhum Şeriati’nin de dikkat çektiği üzere “Safevi Şiiliğini” tahkim ediyor.Bu Şiilik Hz.Ali(r.a)’nin değil,Şah İsmail’in izinden gidiyor.Bu Şiilik İran İslamını tahkim etmek için kullanılıyor.Tıpkı Suud’un Arap İslamı’nda,Türkiye’nin Türk İslam’ında olduğu gibi…Ve ne hazindir ki Kum,Necef,Ezher,Zeytuniye ve İstanbul ulemasından bu inhirafı durdurmaya yönelik bir irade sadır olmuyor…

Rabbimizin ve tarihin şahitliği huzurunda,Yemen’deki acının ve gözyaşının müsebbibi olan ve duyulmasını engelleyen bu ahlaksız mezhep taassubundan beri olmak ve Yemen’in mustazaf halkına destek vermek,kendisini İslam’a nispet eden herkesin, ihmal edilemez, mükellefiyetidir diye düşünüyorum. Vesselam…

Kamil ERGENÇ

 

 

 

 

Paylaş

KADINSIZ EVLER -2

 

“Güçlü Kadın, Güçlü Türkiye”(!)

Siyasetçiler, güçlü Türkiye için, kadınları kalkınmanın öznesi yapacaklarını ilan ettiler. Hatta bunu “güçlü kadın, güçlü aile, güçlü Türkiye” şeklinde sloganlaştırdılar. Buradaki “güçlü” sıfatından kastedilen, söylemlerden anlaşıldığı kadarıyla; üniversite tahsili almış, kariyer yapan, çalışan, para kazanan, dediğim dedik, kimseye eyvallahı olmayan kadınlardır. Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık adı altında geliştirilen politikalar, adeta onların birer Tanrıça gibi algılanmalarına sebep olmuştur.

Bütün kurumlar gibi aile kurumunun da üzerine kurulduğu dengeler vardır. Erkek ve kadının, ailedeki tabi, fıtri görev ve sorumlulukları vardır ama bunlar birbirinden farklıdır. Eşler, bu sorumluluklarına ne kadar riayet ederlerse, aile de o kadar sağlam olur. Ne yazık ki bugün kadın ve erkeğin rolleri değişmiş, ailede denge bozulmuş ve aileyi ayakta tutan değerler yıpratılmıştır.

Kadın istihdam oranı arttıkça erkek istihdamı azalacaktır. Patronlar, daha az ücretle daha çok iş yapan bayanları tercih edeceklerdir. Şayet bir ailede kadın, kocasından daha çok maaş alıyorsa, parası olan konuşacak ve erkeğin reisliği (kavvam oluşu) tartışılacaktır. Neticede eşi karşısında ezik duruma düşen erkeğin otoritesi sarsılacaktır.

“Güçlü kadınlar”, artık evdeki günlük işlerini yapmak, çocuklarını bakmak ve sıcak bir aile atmosferi oluşturmak için zaman bulamıyorlar. Modern kadını evinden soğutan, onu dışarıya hayran eve düşman eden anlayış, onu dışarının acımasız, yarışçı ve yıkıcı ortamında mücadeleye zorlayarak özüne yabancılaştırdı. Sabahın ayazında, geçmişteki tutsaklığın, köleliğin ve aşağılanmanın sembolü olan evden dışarı çıkan kadın, erkeklerle zorlu bir mücadele ortamında buluyor kendisini. Metrolarda, toplu taşıtlarda, servislerde, erken saatlerde işlerine koşuşan kadınlı erkekli insanların verdiği panik havası mahşeri hatırlatıyor. ”Güçlü kadın” pankartlarının gölgesinde, taşıyamayacakları ağır yüklerin altında ezilen kadınların zamanla psikolojisi de bozulacak, yapısı gereği zarif ve naif olan kadının yerini sinirli, stresli, agresif, öfkeli, sert kadın alacaktır. Namahrem birisini görünce utanan, konuştuğunda yüzü kızaran, ulaşılması zor kadınlar hikâyelerde, şiirlerde bir nostalji olarak hatırlanacaktır.

Gençler evlenmiyor, evliler ayrılıyor.

Yukarıda zikrettiğimiz anlamda güçlü kadın, güçlü aile demek değildir. Hatta tam tersine ailenin zayıflaması belki de yok olması anlamına geliyor. “Güçlü kadın” olma aşkı öncelikle, ailenin ilk adımı olan evliliği olumsuz yönde etkilemiştir. Önceleri evlilikler daha erken yaşlarda gerçekleşirken günümüzde evlilik yaşı daha ileri yaşlara ertelenmiş durumda. TÜİK verilerine göre geçen yıl ortalama evlilik yaşı, erkeklerde 27,7’ye, kadınlarda 24,6’ya yükselmiştir. Bu rakamlar, okuyan ve şehirde yaşayan gençlerde daha yüksektir. Evlilik yaşının artmasında, ekonomi, eğitim, kariyer planlaması en önemli nedenler arasında görülüyor. Evlilik gün geçtikçe zorlaşırken, buna mukabil boşanmalar hızla artıyor ve kolaylaşıyor. Örneğin bir kadın, kocası yemeğini beğenmediği için boşanma davası açabiliyor. Sanki bir ses gençlerimize, “evlenmeyin, illa da evlenecekseniz geç evlenin, şayet evliyseniz de boşanın” diyor.

Geleneksel aile yapımızda boşanmak çok nadir görülen ve en son düşünülen bir çareyken bugün modern ailelerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Eşlerine pamuk ipliğiyle bağlı çiftler, boşanma kartını, eşinin görebileceği yere koymuştur. Güçlü kadınların, sudan bahanelerle boşanma davaları açmaları, güç sarhoşluğuyla da izah edilebilir. Bu güç zehirlenmesiyle, kocası yemeğini beğenmediği ya da ona kaşlarını çattığı için soluğu mahkemede alabilmektedir.

Haydi, kızlar eve!

“Biz çektik, çocuklarımız çekmesin” düşüncesinde olan ebeveynler, üniversite eğitimini adeta kutsamışlardır. Zaten okullar da ilim, irfan öğretilen bir yer olmaktan daha çok bir işe girmek için diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Kız öğrencilerimize niçin okuduklarını sorduğumuzda genelde aldığımız cevap, “hayata atılıp kendi ayaklarımız üzerinde duran bir birey olmak için” şeklindedir. Bu cevap aynı zamanda daha hayata atılmadan, muhtemel hayat arkadaşı olacak adaya güvenmediğinin peşin ilanıdır. Gerçi hayatı eşlerine zindan eden, onlara şiddet uygulayan, aşağılayan hayat arkadaşlarının(!) çok olması da bu düşüncenin oluşmasında önemli bir pay sahibi olmuştur.

Erkekler, bir elmanın yarısı olan “eş” değil de “rakip” olunca, fizik olarak zayıf olan kadın, zorlu hayat şartlarında onu geçmek için daha fazla çalışmak zorunda hissetmiştir kendisini. Kızların erkeklere oranla daha fazla okuması ve sınavlarda başarılı olmasının bir nedeni de budur. Başta KPSS olmak üzere sınava dayalı memur alımlarında kadınlar daha ön plana çıkıyor. Bu gidişle, fizik gücüne dayalı işler hariç, kadınlar erkeklerin işini ellerinden alacaklar!

Üniversite ve zorlu hayat şartları, ailenin ilk adımı olan evlilik fikrini geciktiriyor. Önceliği “iş” olanların gündemine “eş”, ya ilerleyen yaşlarda gelecek ya da hiç gelmeyecektir. Gençlerimiz evlenecek kız bulmakta zorlanıyor. Çünkü kızlarımız ya okuyor ya da kariyer yapmakla meşguller. Yaşı kemale erenlerin evlenmesi de zorlaşıyor. Evlenmeyi düşünenler ise daha çok “mantık evliliği” yapıyor.

Çocuk, çalışan kadınlar için ayak bağı olacağından ilk etapta düşünülmüyor. Fakat zaman ilerledikçe çocuk isteği, neslin devamını arzulama ve mahalle baskısına daha fazla dayanamayan cesur çiftler(!), çocuk yapmaya karar veriyor. Bu şartlarda tek çocuk yeterlidir ama çeşni olsun diye ikinci bir çocuğa da yeşil ışık yakılabilir. Ama daha fazlası asla olmamalı! Üç ve daha fazla çocuklu aileler kınanır, ayıplanır. “Bakabileceğin kadar çocuk yap” sloganının egemen olduğu bu yeni nesil ailede, bir çocuğu bakmak için iki kişi çalışır. Ama yine de geçim sıkıntısından şikâyet ederler!

Sabahleyin kahvaltı yapmaya fırsat bulamadan evden çıkan çağdaş karı- koca, çocuklarını daha güneş doğmadan, pahalı kreşlere bırakırlar. Yemekler dışarıda yenilir, çocuklar bakıcılara verilir, ev de bir otel gibi kullanılır… İşte buna modern aile denir. Tabi ki böyle bir ailenin ömrü de uzun olmayacaktır.

Son kale düşmeden…

Modernizmin yıkıcı saldırıları karşısında kendi varlığımızı korumanın en etkili yolu aileyi korumaktır. Aileyi korumak, devleti korumaktır. Ülkemizde, aile kurumu yara alsa da hala varlığını sürdürüyor. Fakat acilen fert ve toplum olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmezsek en sağlam, en güvenilir bir sığınak olan aileyi, batıda olduğu gibi,  biz de kaybedebiliriz.

Her şeyden önce sokak, Müslüman kadına yasaklı değil; evi de söylendiği gibi onu mahkûm eden etrafı kafeslerle çevrili bir zindan değil. Ev merkezli bir hayat sürdürmekle, eve kapanmak aynı anlama gelmez. Kadın; evini, çocuklarını ihmal etmeden, dişiliğini değil kişiliğini ön plana çıkartarak, pekâlâ toplumsal hayatta yerini alabilir.

Ebeveynler, kız erkek ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimini önemsemelidir. Fakat bunu karşı cinse karşı avantaj sağlama veya ona rest çekme niyetiyle değil cehalete karşı savaş açma niyetiyle yapmalıdır.

Ailenin ilk adımı olan evlilik, mümkün olduğunca, erken yaşta olmalıdır. Çünkü her ne sebeple olursa olsun geciktirilmiş bir evlilik hiçbir zaman vaktinde yapılan bir evliliğin yerini tutmayacaktır. “Önce okulunu bitirsin, mesleğini eline alsın, evi, arabası olsun” derken neleri kaybettiğimizi unutmayalım. Hiçbir diploma, meslek, kariyer vs. çocuklarımızın ahlakından daha önemli değildir. Ahlaki bozulmalara karşı en önemli sığınaktır evlilik. Taciz, tahrik ve kışkırtmanın zirvede olduğu bir ortamda, sokakta, okulda, iş yerinde, bekâr olarak geçen her gün vebaldir. Kaldı ki yaş ilerledikçe evlilik de zorlaşacak hatta anlamını kaybedecektir. Evlilik geciktikçe çocuk sahibi olmak ve onu yetiştirmek de zorlaşacaktır.

Evlilikler, zorlaştırılmamalı aksine kolaylaştırılmalı ve teşvik edilmelidir. Aileler tarafından gençlerin önüne birçok şartlar (iş, kariyer, ev, araba vs.) konularak adeta onlara helal kapılar kapatılıp haram teşvik edilmektedir. Hâlbuki harama kilit, helale anahtar olmak icap eder.

Aile kurumu çökmüş, genç nüfusu azalmış, değerler açısından iflas etmiş AB ve Batı dünyasının, bu konuda bize vereceği bir şey yoktur. Biz kendi değerlerimizi dikkate alarak politikalar üretmek zorundayız. Yoksa kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulamaz.

AK Parti hükümeti, aile ve kadın politikalarında köklü bir değişikliğe gitmelidir. Özellikle aileden sorumlu bakanlık, sorumluluğunun bilincinde olmalı, gayrı meşru ilişkileri “aşk” diye meşrulaştıran zihniyetin hamisi olacağına aksine onu mahkûm etmelidir. Kadın ve aile politikalarını, üç beş tane feminist örgüt ya da medyanın yönlendirmesine izin vermemelidir. Siyasetçiler, evlilik dışı ilişkileri meşru gören, aile kurumunun temelini dinamitleyen, malum kadınlardan oy almak için popülist politikalar yapmamalıdır. Belki bu yolla seçimi kazanabilir lakin aileyi kaybeder. Kaybedilen seçimi tekrar kazanmak mümkün ama yıkılan aile kurumunu tekrar inşa etmek zordur.

 

 

 

 

 

Paylaş

Kemalizmin Kolonyalist Söylemiyle Yüzleşmek

 

Kemalist paradigmanın ,muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak kodlanmaya başla/n/dığı bir vasatta,aziz İslam’ın ilke,prensip,umde ve şiarlarına iman eden aydın/entelektüel sorumluluğunu haiz herkesin üstlenmesi gereken en mühim görevlerden biri de ,bir yandan Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını,tavrını ve tarzını teşrih masasına yatırırken, diğer yandan bu aklın,tavrın ve tarzın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa zımni olarak ortaklaştığı kolonyalist perspektifi deşifre etmektir.Bunu yaparken de ,kanaatimce, işe eğitimden başlamak gerekir.Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma referansıyla hareket eden bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, oldukça işlevsel bir endoktrinasyon(aşılama)aracıdır.Hiç bir ulus devlet bu araç olmadan mevcudiyetini teminat altına alamaz.Çünkü  ulus-devlet içi  mutlak egemenlik ve denetim olmazsa olmazdır.Bu egemenliği ve denetimi sağlamanın en önemli aracı da eğitimdir.

Tarihte mutlak bir kopuştan söz etmek mümkün değil. Kimi dönemlerde yaşanan hayati değişiklikler, öncesinde meydana gelen bir dizi olayların sonucu. İnsanlık, bilgiyi biriktirerek(kümülatif) yol aldığı için, tarihin devrim olarak nitelediği kimi hadiseler,kendisinden öncesine çok şey borçlu.Bu borçluluk halinin farkında oluş Newton’a ‘’biz devlerin sırtında yükselen cüceleriz’’ sözünü söyletir.Bundan dolayı tarihin hamasi ve romantik bir okumanın konusu olmaktan çıkarılarak eleştirel bir dikkat,üst düzey bir farkındalık bilinci ve felsefi bir perspektiften okunması gerekir.Aksi taktirde gerçek anlamda bir tarih bilincine sahip olmak mümkün değildir.Kendilerine ‘’tarihçilerin kutbu/otoritesi’’ denilen kimi isimlerin bile Kemalizmin ne olduğu ve olmadığı hususunda cesaretle konuşmaktan imtina etmeleri,yüzleşme zafiyetine delildir.Geçmişin övgü ve sövgü malzemesi olmaktan çıkarılarak bugünün dündeki karşılığı olarak düşünülmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kuşkusuz.Üniversal bilginin üretildiği(!) akademik havzalarda bile,Cumhuriyet Türkiye’sinin maruz kaldığı kolonyalist müdahaleye ilişkin putkırıcı bir söylemin geliştiril/e/memiş olması,büyük bir trajedidir.Ülke olarak yaşadığımız kimlik buhranından kurtuluş, kanaatimce, yakın ve uzak geçmişle cesaretle yüzleşmekten geçiyor. Çünkü Kolonyalist dil, Avrupa merkezli düşünüşün ve eyleyişin, yani Avrupa değerler sisteminin yeganeliğine ve ulviliğine iman etmiş bir aklın ve zihnin ürünü olarak belirginlik kazanır.Bu dil, muhatabını nesneleştirir ve ehlileştirilmesi gereken bir varlık olarak kodlar.’’Tanımadan’’ önce ‘’tanımlama’’ niyetindedir.Böyle yaparak muhatabının ne olduğuna ve ne olmadığına karar verme hakkını eline almış olur.

Marks’ın küçük mülk sahipleri için ‘’onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir’’ sözünde de karşılık bulan kolonyalist dil, kendisi gibi olmayanı kendisi kıvamına getirmek için her türlü müdahaleyi meşru görür.Kemalizmin de yıllarca ‘’halka rağmen halk için’’ olarak formüle edilen tarzında, aslında bu kolonyalist perspektifin tesirlerini görmek mümkündür.Nasıl ki kolonyalist dil muhatabını medenileştirilmesi gerekenler olarak kodlamışsa,Kemalist söylem de Cumhuriyet Türkiye’sinde halk olarak kodladığı kitleleri eğitim aracılığıyla ehlileştirme çabası içerisinde olmuştur.Mürşit olarak kodlanan bilim ve fen, aydınlanma aklının ve zihninin inşasında kullanılmıştır.Kant’ın,aydınlanma için söylediği ‘’kişinin bilerek düştüğü ergin olmama halinden vazgeçip erginleşme çabası ‘’ sözü,geleneksel olarak kodlanan dünyanın ve o dünyaya rengini veren değerlerin –ki bu değerlerin en başında din gelir-reddi olarak tebarüz etti.Bu perspektife ram olan Kemalizm,‘’gökten indiği varsayılan sözlerle’’ değil, hakiki mürşit olan bilim ve fenle ilerlemenin(terakkinin) mümkün olduğu tezini muhataplarına enjekte etti.Böylece, yer yer övünerek söylediğimiz “doğrudan kolonyal müdahaleye maruz kalmadığımız” sözü, bir efsun olmaktan öteye gidememekte ve aslında kolonyal aklın ve zihnin dayatmalarına ,dahilde, maruz kaldığımız gerçeğini görmezden gelmeye yardımcı olmaktan başka bir işe yaramamakta…

Yıllardır iktidar aygıtını elinde tutuyor olmasına rağmen, muhafazakar demokrat kimliğin eğitimle ilgili istediği adımları-ki ne istediğini bilip bilmediği ayrı bir konudur-bir türlü atamamış olması, esasında meselenin sadece siyasal iktidarla alakalı olmadığını,bilakis eğitim felsefemizin Osmanlı’nın 19.yüzyılından beri aydınlanma ufkuna teslim olmayı yeğlemiş olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu görmemizi gerektirir.Nasıl olmasın?1699 dan sonra, o güne dek başına gelen bela ve musibetlerin sebebi olarak dinine/diyanetine yeterince sadakat göster/e/memiş olduğunu düşünen ve bundan dolayı da kendisini murakabe eden ‘’akıl’’,Avrupa karşısında sürekli olarak yaşadığı mağlubiyetlerin sorumluluğunu artık inandığı/yaslandığı hakikat sistemine yüklemeye başlamıştı.Yani,bir vakitler yaslandığı hakikat nizamını yegane gören ve ‘’gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu’’diyen kimlik yerine,Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak doğan modern değerler sisteminin ve bu sistemin belirlediği iktisadi,içtimai,hukuki,siyasi,felsefi v.b kavramsal çerçevenin ulviliğine iman etmiş yeni bir kimlik türedi.Bu türeme elbette ki bir anda olmadı.Yaklaşık iki asırlık bir sürecin sonunda, bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden ‘’aydınlanmış akıl’’ ortaya çıktı.Dolayısıyla Kemalizm, her ne kadar Cumhuriyet Türkiye’si bağlamında ortaya çıkan bir ideoloji olarak görülse de,esasında Augouste Comte ve Charles Darwin hayranı Pozitivist Jön Türk geleneğinin mirasçısıdır.Bu gelenek iyi analiz edilmeden Kemalizmin doğru anlaşılması mümkün değildir.Comt’un,metafizik-teolojik ve pozitivist olarak süreçlendirdiği tarihsel zamanı merkeze alan Jön Türklerin,Fransız İhtilali’nin Jakoben karakterine olan hayranlıkları,Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan Kemalist devrimleri anlamak açısından mühimdir.Çünkü Comtçu tarih teorisinde din,ilkel/primitif/arkaik kültürlerin hayal,vehim ve korku saikiyle ürettiği bir olgudur.İnsanlık, bu evreleri aşmış ve akli olgunluğa ulaşmıştır.Dolayısıyla dine ihtiyaç kalmamıştır.

Fransız filozofun bu teorisi, ikinci meşrutiyetin banisi olan Jön Türkler’in İslamcılarla tartışırken ‘’Allah bilgiyi sarıklılardan alıp feslilere verdi’’ sözlerinde belirginlik kazanır. Nitekim Kemalist devrimlerin yapılış gerekçesi de Comtçu tarih algısında gizlidir.Yeni durumun kanıksanması /içselleştirilmesi için, geçmişin ya yok edilmesi ya ötekileştirilmesi ya da modern/post-modern olanın lehine olacak şekilde yeniden yorumlanması gerekiyordu.Ancak sonucu en kesin olan  geçmişin ötekileştirilmesiydi.Esasında bu yöntem, geçmişin aynı zamanda yeniden yorumlanması demekti.Her yorum,yeni bir içerik kazandırma denemesi olduğundan geçmişe dair modern tarihin söylediği her şey, bizim bugünü daha ileri/medeni/uygar görmemizi perçinleme amacına matuftu.Geriye doğru gittikçe insanlığın ilkel/barbar  ve vahşi olduğuna şartlandırıldık.Bu süreç öylesine profesyonelce yürütüldü ki, Doğu/Orient da yaşamaktan başka bir suçu olmayan toplumlar, kendilerini Batı/Occident da yaşayanlara göre ‘’geri’’ görmeye başladılar.Bu “gerilik”algısının oluşmasında antropoloji,sosyoloji ve psikoloji biliminin etkileri oldukça önemliydi.Bu bilimler, insanlık ailesinin etnik,mezhebi,folklorik,duygusal,kültürel,filolojik gen haritasını çıkararak kategorize ettiler.Batı da yaşayanlar, hem etnik olarak hem de kültür ve medeniyet olarak merkezde konumlandırıldı(eurocantrism).Diğer kültür ve etnisiteler ise Batı’ya olan yakınlıkları ve uzaklıkları nispetinde makbul veya gayr-ı makbul olarak tasnif edildi.Bu süreç iyi analiz edildiğinde, doğrudan sömürgeye maruz kalmamakla birlikte, sömürge toplumlarının yaşadığı travmalara benzer şeyler yaşayıp yaşamadığımız hususu da netlik kazanacaktır.Henüz daha bu gelenekle gerçek anlamda yüzleş/ebil/diğimiz söylenemez.Bilakis ilhamını pozitivist üstatlardan alan Kemalist devrimlerin la yüs’el(sorgulanamaz)liğine öylesine şartlandırıldık ki ,sorgulama çabası güden her eylem, ya ihanetle ya da mürtecilikle itham edilmeyi baştan göze almalı…

Müslüman toplumların edilgen ve otorite mahkumu olduğunu iddia eden oryantalist söylemi merkeze alan Kemalizm,cebri bir modernleştirme çabası içerisinde olmuştur.Halk,kıvama getirilmesi/ehlileştirilmesi gerekendir.Buradaki ‘’kıvam ‘’ve ‘’ehlileştirme’’ esasında dinin belirleyici olduğu bir düşünüş ve eyleyiş tavrının ve tarzının değiştirilmesi amacına matuftur.Muhatabın kıvama gelip gelmediğine veya ehlileşip ehlileşmediğine de yine kendisini merkezde konumlandıran Kemalist akıl karar verecektir.Bu kararı verirken de en büyük yardımcısı hiç şüphesiz ki bilimdir.Üniversal bilginin üretildiği yer olan üniversite, Kemalist paradigmanın benimsetilmesi sürecinde oldukça işlevseldir.Filoloji,tarih,coğrafya,felsefe ,sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler ,tıpkı kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeleri sömürülebilir kıvama getirmek için yaptıklarına benzer şekilde ,araçsallaştırılmıştır.Oryantalist aklın öncülük ettiği ‘’uygarlık misyonu’’ klişesi burada da devrededir.’’Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’’ veya ‘’çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak’’ şeklinde formüle edilen adımlar,zımnen dinin geriletilmesi amacı gütmektedir.Dinin ilkel/primitif/arkaik olarak kodlandığı bu süreçte, bilimin tartışılmazlığı ve belirleyiciliği  esastır.Bilgi, sadece akıl,deney ve gözlem sonucu elde edilen ve ‘’güç’’ olarak kodlanan gerçekliktir.Bu güç, sadece iktidarda kalmayı sağlamaz aynı zamanda tanımlama,içeriklendirme ve kodlama avantajı sağladığı için sürekli olarak merkezde kalmayı da temin eder.Eğitim sistemi tamamen bu paradigma üzerine kurulur.İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi tüm kavram ve kurumlar aydınlanmacı bir perspektifle yeniden inşa edilir.Kolonyalistlerin halkı Müslüman ülkeler için belirlediği etnik,mezhebi ve kültürel ayrışma temelli stratejisi, Kemalist akıl tarafından da aynen uygulanır.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi çalışmalar filoloji ve antropoloji disiplinlerinin desteğiyle yapılır.Türk etnik kimliğinin yüceliğini ispatlama amacıyla yapılan bu çalışmalar, Türk olmayanı daha alt bir kategori olarak kodlar.Böylece Türkçülük, Kemalizmin yaslandığı en önemli istinatgah olarak belirginleşir.

‘’Dil’’de yapılan değişiklikle birlikte yeni bir düşünme biçimi icat edilmeye çalışılır. Kur’an alfabesi yerine tercih edilen Latin alfabesiyle,’’dedesinin mezar taşını bile okuyamayan’’ bir nesil yetiştirilir. Bu değişiklikten murat, aslında aydınlanma aklının ve ufkunun daha kolay benimsenmesini sağlamaktır.Dinin şekillendirdiği gelenekle temas kesildiğinde, modern değerler sisteminin daha kolay benimseneceği düşünülmektedir.Kendisi de bir dilci olan ünlü müsteşrik Ernest Renan’ın, 1883’te Sorbonne da verdiği bir konferansta söylediği ‘’İslam mani-i terakkidir’’ sözü ,Jön Türkler aracılığıyla Kemalizme ‘’köklü bir değişikliğin gerekliliği’’tezini destekleyen önemli bir argüman olarak miras bırakılır.Bu köklü değişikliğin en önemli göstergesi de hiç şüphesiz dildeki değişimdir.Bu değişikliği İslam’ın zaman tasavvurunu iptal eden takvim değişikliği izler.İlerlemeci/lineer tarih algısının benimsetilmesi ve kapitalist iktisadi sisteme tam entegrasyon amacıyla gerçekleştirilen bu değişiklik, adeta bir ihtida sürecini imler.Aziz İslam’ın varoluş mücadelesindeki en hayati süreci/zamanı işaret eden hicret eylemini başlangıç yapan ve bu vesileyle bilinen insanlık tarihine son nübüvvet mührünün Hz.Muhammet(s.a.v) tarafından vurulduğunu ikrar ve tasdik ederek,felahın sadece aziz İslam’a ram olarak gerçekleşeceğine iman eden Müslüman kimlik,takvim değişikliğiyle birlikte,Hıristiyan kültürünün mahkumu olmaya itilir.En nihayetinde ,Protestan Hıristiyanlıkta olduğu gibi ,laiklik ilkesi benimsenerek anayasadaki yerini alır.

Bu bağlamda Türkiye’nin Kemalist paradigma aracılığıyla maruz kaldığı ihtida sürecini, Mısır’ın 1798 ve sonrasında yaşadıklarıyla mukayese etmek mümkündür. Napolyon’un Mısır seferi bir çok açıdan dikkat çekicidir. Edward Said’in oryantalizmin kolonyalistlere keşif kolu hizmeti verdiğine dair tespiti, Mısır’ın Napolyon tarafından işgal sürecini gayet iyi özetler.Napolyon’un sadece askerlerle değil bilim adamlarıyla da başlattığı bu sefer, oryantalizmin zafer hanesine yazılan en önemli puanlardan biridir.Tarihçiler,filologlar,antropologlar,sosyologlar,tarih felsefecileri gibi birkaç düzine bilim adamından oluşan ekibiyle Napolyon, sadece Mısır’ın kaderini değiştirmekle kalmadı, etkileri bu güne kadar devam eden oryantalist dilin ve söylemin de egemenliğini tesis etti.Denebilir ki bu tarihten sonra Mısır,bugüne gelinceye kadar kolonyalist aklın tesirinden kurtulamadı.Napolyon’un hemen ardından Kavalalı Hanedanlığı aracılığıyla Mısır’ın yaşadığı modernleşme süreci, yer yer Osmanlı’yı bile geride bırakacak kadar radikaldi.Avrupa’ya öğrenci gönderme furyasına da öncülük eden Mısır ,modernleşme süreci boyunca kolonyalist aklın döl yatağı olan aydınlanma perspektifine kendisini tam manasıyla teslim etti.

İçeriden dönüştürme ameliyesinin en güzel örneklerinden biri olan Mısır modernleşmesi, Cumhuriyet Türkiye’sini anlamak için önemlidir. Nasıl ki Türkiye, Kemalist akıl tarafından cebri bir modernleşmeye maruz kalmış ve kültürel bir  ihtida süreci yaşamışsa, Mısır da Kemalistlerin/Jön Türklerin öncüsü Kavalalı-Tantavi ikilisi tarafından benzer müdahaleye şahitlik etmiştir.Mısır ve Türkiye’de radikal modernleşme adımlarını atanların Balkan kökenli olması ise tarihin bir cilvesi olsa gerek(!)Her iki ülkenin de bir türlü belini doğrultamamasının sebeplerini bu ortak tarihi hafızada aramak gerekir herhalde.Ya da her iki ülkenin de dirilişi, bu ortak hafızayla cesaretle yüzleşmekten geçiyor.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

Paylaş

KADINSIZ EVLER-1

 

 

Aile, toplumun temeli ve çekirdeğidir. Kadın da ailenin mayası ve koruyucusudur. Aile ne kadar sağlam ve sağlıklı temellere oturursa toplum da o kadar sağlam olur. Devletler ancak sağlam aile yapıları ile güçlü olabilir. Bir devleti, milleti yıkmak isteyenler önce işe aileden başlarlar. Ailede başlayan bir bozulma toplumu doğrudan etkiler. Toplumu ayakta tutan son kaledir aile. Bu kale de düşerse toplum bozulur.

“Yuvayı yapan dişi kuş” olduğu gibi yıkacak olan da aynı kuştur. Dolayısıyla toplumun selameti açısından kadın ve ailenin durumu büyük önem arz etmektedir. Geleneksel aile modeli olan geniş aile, modernleşmeyle birlikte yerini çekirdek aileye bırakmıştır. Sadece ebeveyn ve çocuklardan oluşan bu küçük aile, kadının rolünün değişmesiyle birlikte büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.

Son zamanlarda aile, gençlik ve evlilik üzerine yapılan araştırma, anket ve gözlemler, geleceğimiz açısından alarm vericidir. Buna göre; Türkiye’de evlilik yaşı gittikçe yükseliyor, boşanmalar kolaylaşıyor ve artıyor, çocuk sayısı azalıyor.  Kitab-ı Kerim’in “fahşa” olarak tarif ettiği söz ve eylemler sıradanlaşıyor. Çıplaklık “cesaret”, cinsel özgürlük “ilericilik” işareti olarak kabul ediliyor. “Toplumsal cinsiyet eşitliği” adıyla, kadın ve erkek arasındaki biyolojik, psikolojik ve sosyal başta olmak üzere her türlü mesafe kalkıyor. Kadınlar erkekleşirken, erkekler kadınlaşıyor. Sokak çocukları, kimsesiz çocuklar, sevgi evleri, huzur(!) evleri, sığınma evlerinin sayısı her geçen gün artıyor.

Aile ve gençlik üzerine araştırma yapan kurumların artmış olması sorunun çözümü konusunda bizi ümitlendirmesin. Çünkü bize sunulan tedavi yöntemleri pozitivist ve seküler bir anlayışın ürünü olduğundan, hastalığı tedavi etmediği gibi daha vahim sonuçlar doğurmaktadır. Aile ve gençlik üzerine bakanlıklar kurulması, kadınları koruma kanunları çıkarılması, zorunlu eğitim süresinin uzatılması, aile ve gençlerimize yönelik rehberlik ve danışmanlık merkezlerinin artması, anaokulu ve kreşlerin çoğalmasına rağmen sorunun çözülmeyip aksine daha da artmasının nedenleri üzerinde düşünmek gerekir.

Sorunu birkaç sebebe bağlamak doğru değildir. Meseleyi birçok açıdan değerlendirmek mümkündür. Uzman, psikolog, rehber vs. değiliz ama yirmi yılı aşkın öğretmenlik mesleğimden edindiğim tecrübe ve gözlemlerim neticesinde bazı hususlara dikkat çekmek isterim.

Kadınsız evler

Muhafazakâr bir parti olarak bilinen Ak Parti hükumeti, son zamanlarda kadınları evlerinden çıkarmaya yeminliymiş gibi icraatlara imza atıyor. Şimdiki aile bakanı da onun selefi olan bakan da, Türkiye’de kadın istihdam oranını artırmakla övünmekte ve bunu sanki marifetmiş gibi hükumetin başarısı olarak sunmaktadırlar. Aileyi korumaktan sorumlu bakanlık, ailenin direği olan kadını görev mahallinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Hem de bunu işsizlik rakamlarının çift hanelerde olduğu ülkemizde yapıyor. Aslında şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatini söylüyor.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Tarım ve Orman Bakanlığınca düzenlenen “Girişimci Kadın Çiftçiler Ödül Töreni”indeki konuşmasında, “Aldığımız tedbirler sayesinde kadın istihdamı ve kadınların iş gücüne katılım oranlarında ciddi artışlar sağladık. Bu bağlamda Türkiye, 2007-2017 yılları arasında kadın iş gücünü en fazla artıran ülke oldu. Kadın iş gücümüzü son 11 yılda 4 milyon 244 bin kişi artırdık” dedi. Türkiye’nin kadın istihdamı konusunda birçok başarı elde ettiğini vurgulayan Bakan Selçuk, “2023 yılına kadar kadınların iş gücüne katılım oranını yüzde 41 düzeyine çıkarmayı hedefliyoruz. Bu hedefimize ulaşmak için gece gündüz demeden çalışıyor, tüm kamu kurumlarımızla iş birliği içerisinde projeler geliştiriyoruz” dedi.

Aileden sorumlu bakanlarımızın kadın ve başörtülü olmaları, her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmez. Görüntü, bizim medeniyetimizi temsil etse de icraatlar seküler batı medeniyetine aittir. Aslında modern Batı dünyası aileyi kaybetmenin acı sonuçlarını gördü. Her şeyi olan ama mutluluğu olmayan, nüfusu gittikçe yaşlanan Batı, aileyi tekrar canlandırmak için politikalar geliştirdi ama ok yaydan bir kere çıktı. Batıyı hep geriden takip eden bizim siyasetçiler, onların pişman oldukları icraatları yapmaya pek hevesli gözüküyorlar.

Ülkemizde, çalışanlara yapılan aile ve çocuk yardımının çok az olmasına karşı, çalışan annelere kreş ve bakıcı yardımı başta olmak üzere birçok iyileştirme yapılmıştır. Ev hanımı ve anne olmak aşağılanıp utanılacak bir durummuş gibi sunulurken “iş kadını” olmak,  daima teşvik edilmiştir. Kadının evine, çocuklarına ve kocasına hizmet etmesi zül addedilirken, “kariyer de yaparım çocukta” sloganıyla, patronlara kölelik yapması, ekonomik özgürlük olarak reklam edilmiştir. Evliliği modası geçmiş, ilkel ve baskıcı bir kurum olarak nitelemek, evlilik dışı ilişkileri övmek, neredeyse ilerlemenin, aydınlanmanın bir gereği haline gelmiştir.

“Hangi çağda yaşıyorsunuz? Yoksa kadının okumasına ve çalışmasına karşı mısınız?” soruları meselenin vahametini anlamaktan uzak, basit, ucuz sorulardır. Mesele, kadının çalışmasının caiz olup olmadığı değildir. Konu, “çalışma hayatı mı, annelik mi?” tartışmasından daha derinlikli düşünmeyi gerektiren hayati bir meseledir.  Zorunlu ve gerekli hallerde, uygun ortamlarda, çocuk ve ailesini de ihmal etmemek kaydıyla kadının çalışmasının bir sakıncası yoktur. Okumaya gelince, ilim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz husus, kadının çalışması veya okuması değil, aileyi ayakta tutan kadının birinci derecede sorumlu olduğu evini, yuvasını (karargâhını) terk edip dışarıda kendine “yer” aramasıdır. Çünkü evler kadınsız kalınca ıssız, kadınlar evsiz kalınca yersiz ve savunmasız olmuştur. Bugün kadınlarımız eve, evlerimiz kadına hasrettir.

Macun bir kere tüpten çıkarsa tekrar yerine giremez. Kadınlarımız yavaş yavaş “karargâhlarını” / evlerini terk ediyor. Evde oturmaktansa dışarıda çalışmanın daha iyi olduğu izlenimi verilmiştir. Evde olmayı, bütün gün boş oturmak ve tembellik olarak algılamak son derece yanıltıcıdır. Çünkü saliha kadınlar evin temizliğinden yemek yapımına, çocukların bakımından onların eğitimine, sosyal ve kültürel faaliyetlere kadar bir dizi aktif bir hayatın içindedirler. “Dışarı” ise reklamı yapıldığı kadar cazip ve masum değildir.

Modern kapitalist toplumlarda kadının iş gücünden yararlanmak ve ekonomik düşünmek normal karşılanabilir. Kapitalist sistemin doğası bunu gerektirir. Çünkü aile, kapitalizmin önünde engeldir. Ailenin direği olan kadın, her türlü bağlardan kurtularak, vahşi kapitalizme hizmet etmelidir. Daha çok tüketmek için üretmelidir. Çok kazanmalı, kazandığını da harcamalı ki kapitalizmin çarkları dönsün. Fakat biz Müslümanların paradan daha önemli değerleri vardır. Aile bunlardan birisidir. Aziz Kitabımız, kendimizi ve ailemizi korumayı emrederken, vahyi bize ulaştıran Resulullah ise kadınlarımızı Allah’ın bize verdiği emanet olarak takdim ediyor.

Paylaş

Mahrem Macera

 

Ölümü yaşamaktan korkmayan bir bilincin trajik yüzleşmesine dair…

Her temas iz bırakır…

Afrika denilince modern insanın aklına genelde az gelişmişlikle ilkelliğin iç içe geçtiği bir coğrafya gelir.Kara Kıta adlandırması, bir ırkın yaşadığı mekana işaret etmenin yanında zımnen küçültücü bir muhtevayı da havidir.Kolonyalizmin sadık hizmetkarı olan kültürel antropolojinin, insanın tarihsel serüvenini Afrika’dan başlatması boşuna değildir.İnsanı maymunun evrim geçirmiş hali olarak tesmiye eden Darwinci ekole istediği “bilimsel” malzemeyi veren tek coğrafi mekan Afrika’dır çünkü.Maymun türünün en zengin örnekleri buradadır ve medeniyetten uzak yaşayan “vahşi” insanlar da…Vahşi ortamı birlikte soluyan bu canlılar(insan ve maymun)arasında evrimsel ilişki kurmak hiçte zor olmayacaktır.

Afrika, “Beyaz Adam”ın ilkel geçmişidir aynı zamanda. Ona bakarak geçirdiği fiziksel ve kültürel evrimi fark eder.”İnsanaltı” ya da henüz “olmamışlık” duygusunu Afrikalı yaşatır beyaz adama…”Ben”,“O” değilim önermesindeki “O” genelde Afrikalıdır. Aslında bütün negatiflikleri yüklenmiştir siyah adam. Beyaz ne kadar saf ve temizse, siyah o kadar kirli ve kerihtir.

20.yüzyıl, Afrikalı siyah adamın var olma savaşının doruğudur. Asırlarca Kıta Avrupa’sının ve Amerika’nın köle(ucuz işçi) ihtiyacını karşılamanın yarattığı hınç, bu var olma savaşının motor gücüdür. Malkom X bu savaşın sembol isimlerindendir. Tıpkı Nelson Mandela gibi… Frantz Fanon ise Sartre’ın bile hayranlığını kazanacak “siyah öfkenin” temsilcisidir.”Uyu/tul/muş” öfkeyi uyandıran adamlardır Onlar… Öyle ki, bu öfke yıllar sonra Amerikan kurulu düzenine bir siyahinin “başkan” olmasını onaylatacaktır. Her ne kadar beyazların tesis ettiği Establishment(kodamanlar) düzenine hizmet etse de…

Mahlukattaki zıtlığı bir üstünlük telakkisine dönüştürmenin tarihi hiçte yeni değildir. Henüz “hubut” gerçekleşmeden evvel tasvir edilen o meşhur sahneden beri caridir… Ateş ve çamur çatışması… Ateş çamurdan üstündür. Öyleyse benden daha aşağıdaki birine neden saygı göstereyim? İlk kıyas ve ardından gelen “düşüş”…

Oysa ki zıtlık, bir “bilme” biçimidir. Geceyi bilmeyen gündüzü, sıcağı bilmeyen soğuğu, savaşı bilmeyen barışı bilemez. Olgular aleminde zıtlık olmasaydı şayet “bilme” eksik kalırdı.Kitab-ı Kerim’in sık sık bu zıtlığa işaret ederek “tefekkür” çağrısı yapması boşuna değildir.Geceyle gündüzün art arda gelmesi,göğün ve yerin,hayatın ve ölümün yaratılışı vesilesiyle dikkatimizin çekildiği “zıtlık”, idrak etmeyi kolaylaştırır.

Mahrem Macera, bir Afrika romanı aslında.Ama Afrika özelinde bütün “öteki”lerin,hassaten Müslümanların,maruz kaldıklarına dikkat çeken bir roman.O meşhur Aydınlanma devriminin geleneksel toplumlar üzerinde yarattığı travmatik etkinin boyutlarını göz önüne seren, dramatik bir roman…

Karşılaşma…

İnsan türünün kıyamete kadar kaçamayacağı bir gerçeklik… Çünkü insan,tabiatı icabı medenidir. Kelimenin kökü olan “i-n-s” zaten ünsiyet kurmak, yakınlaşmak manasındadır. Evvela hemcinsiyle,sonra evrenle/tabiatla ve en önemlisi de Allah’la(c.c) yakınlık kurmak…Öyleyse temas kaçınılmaz.Fakat bu temasın hangi niyetle yüklü olduğudur asıl mesele.”Muarefe” der aziz Kur’an.Sizleri birbirinizle “tearüf” edesiniz diye farklı yarattık.Yani tanışıp kaynaşasınız diye…Birbirinizi sömüresiniz diye değil…

Müslümanların, Aydınlanma sonrası Avrupa ile karşılaşmaları bir alış-veriş olarak nitelendirilemez. Belki daha çok “alış” üzerine kuruludur. Ancak bir çelişkiyi de bünyesinde barındırır bu süreç. Avrupalı’yı mağlup etmek için alırız her ne alıyorsak…Yani Avrupalı’yı mağlup etmek için Avrupalılaşırız. İdeolojik söylemi tercih etseydik, “Batıyı mağlup etmek için Batılılaşmak” dememiz gerekirdi.Doğu-Batı ayrımının,itikattan soyutlanmış bir kimlik tanımının popülerleştiği, yani kimliğin mekan üzerinden tanımlandığı bir tarihsel eşikte ortaya çıktığını unutmadan elbette…

Önceleri teknik-ahlak gerilimi üzerinden sürdü bu hikaye.Tekniğini alıp ahlakını almayacaktık.Ancak, sonra gördük ki bu ikisi birbirinden ayrıl/a/mıyor.Biri diğerine sıkıca bağlı.Birini alıp diğerini terk etme şansımız yok.Roman kahramanımızın dilinden söyleyecek olursak “Siyah kıtada onların gerçek gücünün o ilk sabahın toplarında değil,bu topların ardından gelen anlayışta yattığı anlaşılmaya başlandı.”Evet tam da böyleydi.Bilgiyi “güçle” eşitlemenin hazin hikayesiydi yaşananlar.Oysa ki bilgi, hakikatle ünsiyet kurmak için değil miydi? İlahi rızaya muvafık bir hayatın yol haritasını oluşturmayan bilgiden “hayır” gelmeyeceğini bilmek gerekmez miydi?

Roman kahramanımızın Avrupa yolculuğu da böyle başlar. Gidecek, öğrenecek, geri gelecek ve ülkesini bayındır yapacak.”Geri” kalmışlığını telafi edecek…Tanıdık bir hikaye değil mi? Bize Osmanlı’nın 19.yüzyılda ki durumunu hatırlatıyor biraz.Yurt dışına eğitim için gönderilen gençlerin hikayelerini…Avrupa’nın farklı ülkelerine mühendislik,maliye,tıp,hukuk okusun diye gönderilen gençlerin büyük çoğunluğu “büyülenmiş” olarak geri döner.Aralarından bazıları,mesela Şinasi, ateşli muhaliflerden olur.Bazıları Jön Türk hareketine katılır.Kendilerini Avrupa’ya tahsil için gönderen iradenin mağlup edilmesi için çalışmaya başlar…

Kahramanımızın hikayesi de bu yönüyle benzerdir. Ancak O, felsefe tahsil etmek için gider Avrupa’ya. Neden acaba? Bir tahminde bulunalım. İnsana,evrene,Tanrı’ya,tarihe,zamana ve mekana ilişkin “telakki” biçiminin istinatgahı felsefe olduğu için olabilir mi? Mümkün.Büyüleyici teknik ve sınai uygarlığın hangi “aklın” eseri olduğunu bilmenin yolu,o akla yol gösteren felsefeyi bilmekten geçer.Müslümanların, modernliği felsefi arka planından bağımsız olarak tecrübe etmeye çalışmaları, halihazırda yaşadığımız ve roman kahramanımızı da kuşatan “amorf” kimlik bunalımının sebebi değil mi? Modernliği sadece bir takım teknik-sınai aletlerin/eşyaların kullanımına hasreden bir perspektifin,meseleyi oldukça sığ bir cihetten değerlendirdiği ise izahtan varestedir.

1978 yılında “teknik,medeniyet ve yabancılaşma” olgularını teşrih masasına yatırdığı “Üç Mesele” kitabını bir soruyla bitirir İsmet Özel.Tahlilini yapmaya çalıştığımız romanın da ana konusu olması bakımından önemlidir bu soru.Soru şöyle ”Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı,Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlenmesine mi çalışacağız?Üzerinde anlaşmaya varmamız gereken ana konu budur.”

Aradan geçen yıllar bu sorunun yanıtının ıskalandığını gösteriyor.Rasyonalize olmuş bir zihinle Müslümanca yaşamaya çalışmak, hem roman kahramanımızın hem de bizim handikapımız…

Sömürgeciliğin karakterine dair de oldukça önemli veriler sunuyor roman.Sadece toprakların,madenlerin,emek gücünün başkaları tarafından ele geçirilmesi boyutuyla değil ve fakat düşünme biçimini değiştirmesi boyutuyla da ele alıyor sömürgeciliği.İşgale gelenlerin sadece savaşmayı ve yıkmayı değil, aynı zamanda iyi etme ve yeni düzen kurma bakımından da oldukça yetenekli olduğunu dile getiriyor.Sömürgeye maruz kalan ülkede inşa edilen okulların, bu yeteneğin aktarılmasına yardımcı olduğuna dikkatlerimizi çekiyor.Cezayir asıllı mütefekkir Malik B.Nebi’nin meşhur çözümlemesini hatırlayalım “Sömürgecilik korkunç bir şeydir.Ancak daha korkunç olan bir şey varsa, o da sömürülmeye elverişli olmaktır.”

Okullar, sömürgeciliğin kök salmasını sağlayan en önemli kurumlar olmuştur. Son teknolojik silahların, güçlü ve savaşkan orduların yapamadığını okullar yapmıştır. Latin Amerika’nın Chicago Üniversitesi, Sovyetlerin ise Berkeley Üniversitesi aracılığıyla maruz kaldığı sömürgeleşme süreci yakın tarihimizin en trajik hadiselerindendir.20.yüzyılın başında, Türkiye entelijansiyasının hatırı sayılır bir kesiminin zihin kodları da, sömürgecilerin mekteplerinde vazedilen “ ideolojik” donelerle şekillenmiştir. Sadece Türkiye değil, İran,Mısır,Hindistan,Çin gibi geleneksel kültürlerin entelektüel havzaları,aydınlanma aklını inşa etmeyi amaçlayan “okulların” etkisine maruz kalmıştır.

Bu etkinin tabi sonucudur yabancılaşma. Dinine,tarihine,kültürüne ve toplumuna “müsteşriklerin” perspektifiyle bakmayı entelektüellik zannetmek, sözünü ettiğimiz bu yabancılaşmanın hasılasıdır.Roman kahramanımızın Avrupa’daki tahsil hayatı da böyle bir sonucu besler.”Neye inandığını bilememe hali” kahramanımızın felsefe tahsilinin semeresidir.Böylece bir evladını daha kaybetmiştir Doğu…Bu ne ilktir ne de son olacaktır…

Sezai Karakoç “Masal” şiirinde Doğu-Batı karşıtlığını kullanarak, biraz karamsar ve kötümser bir ruh haliyle “yedinci oğulun” hazin hikayesine dikkat çeker. Roman kahramanımızın trajik sonuyla kısmen benzerdir bu hikaye. Bir farkla ki, üstadın şiirinde yedinci oğul “değişmemek” için intihar ederken, roman kahramanımız “değiştiği için” bir “deli” tarafından öldürülür.”Deli” ,rasyonalitenin mabedi Avrupa’da özünü kaybeden “aklın” celladı olur adeta… Kim bilir belki de yazar,bu baştan çıkarıcı “uygarlıkla” baş etmenin yolu olarak, delilere mahsus bir ruh halini kuşanmak gerektiğinin “subliminal” mesajını vermek istemiştir.Gelelim üstadın şiirine;

“….Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batıya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve tanrıya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu:

Batılılar!

Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi Ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hala onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalplerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar”

Yedinci oğul değişmemek için en büyük Batı kentinin en büyük meydanında intihar etmek yerine, İbrahim misali tek başına bir ümmet olarak  “direnmeyi” tercih etseydi daha iyi olmaz mıydı?

Ne dersiniz?…

Kamil ERGENÇ

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter