Pazartesi , 9 Aralık 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 10)

Yazarlar

Ramazan ve Klas Duruş

En esaslı esas duruşumuzun ortaya çıkacağı aya merhaba demenin memnuniyeti yanında bütün bir seneye yayılması gereken mümin hassasiyeti sorumluluğu belimizi büküyor.Bilinç aşısı olmaya niyet ederek başlamak gerekiyor bu müstesna aya.İhya olmak ve inşa etmeye söz vermek niyetimizin özeti olabilir.

Bütün bir zamanını müteyakkız geçirmesi gereken müminin ramazan ayındaki teyakkuz halinin üst düzeyde olması gerekiyor.Kur’an gibi bütün zamanları dönüştürecek bir menbaın nazil olduğu bu ay hiçbir şekilde aleladeleştirilemez/sıradanlaştırılamaz/harcıalemleştirilemez.Bilerek ya da bilmeyerek bu ayın içeriksizleştirilmesi uğruna yapılan her eylemin bilinç kaybına ve ufuk körlüğüne hizmet ettiğini, ayrıca müminliğimizden eksilttiğini unutmamak gerekiyor.

İlk insandan beri devam eden ilahi rehberliğin son halkası olan Kur’anın inzal oluşuyla başlayan bilinç ve eylem inkılabının kıyamete kadar devam edeceği gerçeği bu ayda bir kez daha tebarüz ediyor.Kur’ana kendisini inşa etmesi için arz eden her kul maksadına ulaşacağını bu ayda ilmelyakin,aynelyakin ve hakkalyakin idrak ediyor.

Model insan Rasul(a.s)’ün insan üstü bir varlık olarak tasvir edildiği/öğretildiği zamanımızda yeniden insan olarak ve fakat üstün insan olarak aramıza dönmesi gereken bir zaman dilimidir ramazan.Peygamberi yüceltme adına üretilen hurafeler/efsaneler  yanında onu bir postacı gibi gören müfritlerin aksine kul ve elçi olma  özelliğiyle yeniden aramıza dönen bir Rasul(a.s)’e şahitlik ettiğimiz bir aydır ramazan.

Akıl,kalp ve bilinçlerimizin Kur’anla ihya olması ve kalp-akıl-dil-eylem uyumunun en üst düzeyde sağlandığı bir aydır ramazan.Şifahi kültürümüzün bilinçlerimizi körelttiği ve binbir türlü hurafeyle zihinlerimizi iğdiş ettiği çağımızda,yeniden Kur’anla tanışmanın ve hayatın tam göbeğinde Kuran diliyle konuşmanın ayıdır ramazan.

Haz ve hız ekseninde hayat süren modern çağa karşı müstesna bir karşı duruş ve inkılabi bir eylemselliktir ramazan.Az yemenin,az uyumanın ve az gülmenin mücessemleştiği ve kalbin kıvamının ziyadeleştiği bir aydır ramazan.

Diyetisyenlerin, sağlık uzmanlarının ,narkozcu ve marka hocaların,kültür fizikçi namaz kıldırma memurlarının,ramazanı yeme-içme ayına çeviren TV ve gazetelerin şerrinden kurtulabilirsek ümmet şuurumuzun kavileşeceği,bereketi özümseyeceğimiz,işgal altındaki tüm mukaddesatlarımızın kurtuluşu için bilendiğimiz ve yeniden Kur’anın inzal oluşuna şahit olacağımız bir aydır ramazan.

Mezhep holiganizminin,etnik asabiyetin,meşrep taassubunun,cemaat fanatizminin,fırkayı naciye popülizminin,politik ayartıcılıkların cari olduğu bir vasatta, tüm bu ikonları yerle yeksan edecek bir aydır ramazan.

Ezoterik/batıni/işraki geleneğin efsunlu/uyuşturucu havasından kurtularak tetkik/tahkik/analiz/sentez yapabilecek bir bilinçle,vahiyle terbiye edilmiş eleştirel aklın  kılavuzluğunda her türlü mütehakkim/ceberrut otorite karşısında izzetli bir duruşun nişanesidir ramazan.

Putkırıcı bir dinin mensuplarının ürettiği sayısız putların başta heva putu olmak üzere konformizmin,sekülerizmin,liberalizmin,modernizmin,kapitalizmin yerle yeksan olmasına hizmet edecek bir bilinç üretiminin başlangıç aşamasıdır ramazan.

Tuğyanın,tahakkümün,istikbarın,fuhşiyatın ve münkeratın,dezenformasyonun,fıskın,fücurun ve nifakın küreselleştiği çağımızda, vahiyle irşat olmanın adıdır ramazan.Mümin duyarlılığımızla hiçbir yerelliğe/ulusçuluğa/hizipçiliğe/cemaatçiliğe/gettolaşmaya kapanmadan bütün bir dünya insanlığını kuşatacak İslami bir dil inşasının fikir işçiliğinin yapıldığı aydır ramazan.

Fiks menü çılgınlığından,türbetapar ritüellerden,iz’an yoksunu analizlerden,edilgenleştirici sufilikten,masal ve menkıbe dezenformasyonundan,bilinç yoksunu kutsallaştırmalardan,beşyıldızlı iftar vandallığından,millici/muhafazakar bayağılıklardan,şöhret sevdalısı/markacı teologlardan,yabancılaştırıcı ilkelliklerden,sekülerleştirici pespayeliklerden,homo-ekonomicuscu beşerleştiriciliklerden,prometeusçu yönlendirmelerden,aline edici efsunculuktan,bedbin yorumlardan,sakalı şerifçi ve hırkayı şerifçi hurafelerden kurtulma cehti göstermenin adıdır ramazan.

Direniş ve diriliş dilinin tevhidi bütünlüğü koruyarak inşa edildiği,İslam’ın verili olanın müsaade ettiği kadarıyla değil bütün olarak talep edildiği,din dilinin hayata yedirildiği ve içselleştirildiği,bütün bir hayata nizamat verecek Kur’ani bilinçlenmenin gerçekleştirildiği,Kudüsümüzün ve Kabemizin işgalden kurtuluşu için sorumluluk alma adımlarının atıldığı aydır ramazan.Hasılı mümince klas duruşun sergilendiği ve bu klas duruşun bütün bir yıla yayıldığı ayın adıdır ramazan.Vesselam…

Kimlik Krizi

Anlamlı birliktelikler oluşturmak mecburiyetindeyiz. Biraraya gelişlerimizin bir amaca taalluk etmesine gayret göstermeliyiz. Birlikteliklerimiz, bilinçlerimizi yenilemeli/inşa etmeli.Birlikteliklerimiz, sorumluluk duygularımızın yeniden harekete geçmesine vesile olmalı.Birlikteliklerimiz/biraradalıklarımız inkılabi/devrimci bir ruh üflemeli dimağlarımıza.

Nostaljik birliktelikler, ancak tarihe mahkum olmuş bir bilinç üretir.Nostaljik birliktelikler yalnızca zaman dışılıklar girdabında oyalanmacı bir zihniyet oluşturur.Nostaljik biraradalıklar kendisiyle büyülenmiş ve dönemsel mahkumiyetler yaşayan basmakalıp/birörnek/tektip bir bakışa mahkum eder.Nostaljik buluşmalar zamanının şahidi olma şuurunu terk etmiş kısır döngüler üretir.

Tüm eylemlerimizin üstün bir ahlaki duruşun yansıması olması icap eder.Tüm eylemlerimizin verili olana karşı direnişi temsil etmesi gerekir.Tüm eyleyişlerimizin inkılabi/devrimci bir akıl ürünü olması elzemdir.Eylemselliğimiz İslam olmuş benliğimizin nişanesi sayılmalıdır.Mümin duruşumuz tevhidi bütünlüğü sağlayarak gerçekleşebilir.Bütün benliğimizle tutarlı bir bütünlük içindeki dışavurumlarımız ancak teslimiyet nişanesi eylemler olma hususiyeti gösterebilir.

Verili olana teslim olmak yenilgiyi kabullenmek demektir.Verili olanın rahatsızlığını yaşamadan geçirilen zaman israf edilmiş bir zaman dilimidir.Yekpare bir bilinç ve yekpare bir şuur olabilmek ancak verili olanın ortadan kaldırılmasına dönük eylemselliklerle mümkündür.Teslimiyetçilik;uzlaşmacı,uyuşuk ve şizofrenik kimlikler üretir.Her teslimiyet beraberinde istinatgahlarımızdan uzaklaşmayı getirir.Her teslimiyet verili olanın içselleştirilmesi demektir.Uzlaşmacılık putkırıcı bir dinin özelliği olamaz/olmamalı.

Kendisiyle büyülenenler paradigma üretemezler.Tek akla mahkum olanlar küresel sorumluluklar alamazlar.Kendi dönemleriyle narkozlanmış olanlar ancak tarihe mahkumiyet üretirler.Kendi yapıp etmeleriyle efsunlanmış olanlar zamanının şahidi olacak bir bilinçlilik gerçekleştiremezler.Sürekli geçmişe doğru düşünen bir akıl bugüne şahitlik yapamaz.Sürekli geçmişi yad ederek geçirilen zaman aldanarak geçirilmiş zaman demektir.Geçmişin mutlaklaştırılması da ötekileştirilmesi de kabul edilebilir değildir.

Bugünü geçmişin eylemlilikleriyle değerlendirmek kadar tarih ve zaman dışı bir tavır olamaz. Bugüne geçmişin eylemsellik penceresinden bakarak yapılan değerlendirmeler kısır ve sathi değerlendirmeler olmaktan öteye gidemeyecektir. Geçmişi takdis ederek bugünü ötekileştiren bir akıl tarihsel sorumluluklar alamaz.Tarihsel sorumluluklar almayan bir aklın sahih değerlendirmeler yapması mümkün değildir.Tarihi,siyasi,kültürel unsurlardan bağımsız yapılan değerlendirmeler arazlarla malul olmaya mahkumdur.

Yapıcı eleştiri hareketlerin dinamizmini arttırır. Yapıcı eleştiri harekete geçirici/uyandırıcı özellikler taşır.Yapıcı eleştiri tarihi sorumluluklar alabilme imkanlarının oluşmasına olanak sağlar.Yapıcı eleştiriye tahammülsüzlük baskalıplaşmış/birörnekleşmiş ve klişelere mahkum olmuş bir aklın özelliğidir.Yapıcı eleştiriye karşı tavır alış ancak tek akla,tek yoruma  mahkum ve hikmetsiz bir tasavvurun ürünü olabilir.Yapıcı eleştiri mümin sorumluluğunun bir gereğidir.Yapıcı eleştiri hakikatin ortaya çıkmasına dönük çabanın diğer adıdır.

Yapılan yanlışların, saygı/sevgi gerekçesiyle örtülmesi/ifade edilmemesi kadar çirkin bir davranış biçimi olamaz.Kabul edilemez tavırların üstatlık/şeyhlik/liderlik/hocalık vasıfları nedeniyle eleştirilmemesi kadar kof ve pespaye bir bakış olamaz.Üstatlar/hocalar/şeyhler hataları ve yanlışları sebebiyle eleştirilmedikleri müddetçe kerameti kendilerinden menkul addeden birer kutsal kişiliklere dönüşürler/dönüşüyorlar.Bizim bugün belki de en fazla bu hoca/şeyh/lider/üstat takımına karşı eleştirel duruşumuzu ve eylemliliklerimizi güncellememiz gerekir.Hiç kimsenin eleştiriden muaf olduğu iddia edilemez.Hiçbir insanoğlunun la yüs’el/sorgulanamaz ve la yuhti/hatasız olduğu iddia edilemez.

Sağcılık,millicilik ve muhafazakarlık İslamcılıkla asla ve kat’a uyuşamaz.İslamcılık, tarihi sorumluluk almanın diğer adıdır.İslamcılık,bilinç devrimini önceleyen mücahadedir.İslamcılık, insan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatın pratikleştirilmesi için ceht etmektir.Sağcılık/millicilik/muhafazakarlık gibi bilinci körleştiren ve her türlü statükoyla uzlaşan bir tavrın İslamcılıkla uyumlu gösterilmeye çalışılması bilgi ve bilinç yoksunluğunun dışavurumudur.

Evvela kimliğimizi barizleştirmek mecburiyetindeyiz.Kendisini İslamcı damara yaslayanların sağcılık/millicilik ve muhafazakarlığın sığ sularında kulaç atması oldukça komik kaçıyor.Ya gerçekten ne olduğumuzu izhar edelim ya da birbirimizi kandırmanın vebaline hazır olalım.Vesselam….

İslamcılığı nasıl bir 21. yüzyıl bekliyor?

Aydınlanma düşüncesinin ünsiyet kuran ve ünsiyet kurduğu oranda,bilhassa tanrı ile ünsiyetini canlı tuttuğu oranda,beşerlikten insanlığa doğru yücelen insanı bireyleştiren; yani kendisinin tanrısı haline getiren ve beşerlik yönünü yani organik,insiyaki/libidonal ve egosantrik yönünü merkezileştiren algısı,içinde bulunduğumuz 21. yüzyılın en ciddi travmalarından birini oluşturmaya devam etmektedir/edecektir.Bu algı Batı insanının buhranlara gark olmasına sebebiyet vermiş olmasına ve bugün batıda ezoterik/Batıni yönelmelere sebep olmasına rağmen,içinde Türkiye’nin de bulunduğu Ortadoğu coğrafyasına farklı kimlikler ve ilgiler aracılığı ile girmeye çalışmakta ve müslüman muhayyilede kendisine meşruiyet alanı açmaya çabalamaktadır.

Bugün dünya insanlığının yaşadığı en büyük travma fıtratına yabancılaştırılan insan travmasıdır.19.yüzyıl pozitivizminin 20.yüzyılla birlikte ortadan kalkması ve bilimdeki izafiliğin felsefi/metafizik alanda da kendisini göstermesi neticesinde ortaya çıkan hakikatin bilinemezliği/agnostisizm ve nüfuz edilemezliği düşüncesi, tek tek fertlere göre bir hakikat tanımının ortaya çıkmasına ve dolayısıyla her türlü otoriteden –en başta da tanrı otoritesinden- bağımsızlaşan insan tiplerinin oluşmasına yol açmıştır. Özgürlüğü,tanrı karşısında özgürleşmek yada dinin dogmalarına karşı gelmek olarak algılayan modern insan,anne-baba,devlet,toplum v.b her türlü otoriteyle arasına son derece büyük mesafeler koyarak mevcudiyetini ispat etme çabası içerisine girmiştir.Kültürel ve finansal homojenlik sayesinde birörnekleşen/tektipleşen/basmakalıplaşan dünya insanlığı, farkında olmadan finans-kapitalin kendisine dayattığı markalar ve/veya ikon/ikonalar eliyle varoluşunu gerçekleştirme yoluna gitmektedir.

Batının kendi insanını helak eden/beşerleştiren aydınlanma düşüncesi ve bu düşüncenin ortaya çıkardığı prometeusçu insan prototipi,halkı müslüman ülkelere özgürlük/emansipasyon adı altında ve bir takım STK/NGO aracılığı ile pazarlanmaya çalışılmaktadır.Dolayısıyla İslamcılık, Batıda miadını doldurmuş kavram ve kuramların gölgesine sığınarak bir teori geliştirmek yerine,Batı insanını da kuşatacak özgün Kur’ani kavramlarını bugüne taşıyabilecek bir çaba içerisinde olmalıdır.

Özellikle demokrasi,liberalizm,laiklik/sekülerizm,insan hakları,sivil toplum,çevre gibi batı dünyasının oldukça fazla kullandığı ve İslam beldelerine de ihraç etmeye çalıştığı kavramların mahiyetlerini deşifre etmek ve kendi özgün kavramlarımızla küresel bir karşı duruşu sergilemek durumundayız.20.yüzyılda totaliter/otokratik/baskıcı/mütehakkim idareler eliyle on yıllarca gadre uğramış coğrafyamızın mustazaflarına büyülü Batıl(ı) kavramlarla değil,İslami terminolojinin inkılapçı ve adil kavramlarıyla seslenmek durumundayız.Slavoj Zizek’in ‘’demokrasinin kapitalizmle dansı  bitti’’ ifadesinden mülhem, bu yüzyılda Batı diye tabir edilen coğrafyada demokrasi yerine teknokrasi veya şirketokrasinin egemen olacağını;batıyı köhneleştiren ve batı insanını buhrana sevk eden demokrasi soslu emansipasyonun ,şimdi de İslam dünyasını koflaştıracağı ve otantik İslami kavramların deforme edilmesine ve/veya tarihselleştirilmesine hizmet ederek, bir yüzyılı daha kaybetmemizi sağlayacağını unutmamak gerekiyor.

11. yüzyılın sonundan başlayarak 13. yüzyılın son çeyreğine kadar devam eden Haçlı saldırıları ile aynı dönemlerde cereyan eden Moğol İstilalarının moral açıdan zayıflattığı dönemin İslam Dünyası,Gazali ve Mevlana gibi bazı önemli simalarında teşvikiyle nasıl ki tasavvufa meylettilerse ,benzer bir sürecin 21.yüzyılın başından itibaren cari kılınmaya çalışıldığına şahit olmaktayız.Dünya Müslümanlarına,yaşanan bu kaos ve kargaşa ortamından uzak kalarak tanrıya yönelmek suretiyle uzlette yaşamanın erdemlerinin tavsiye edildiği bir vasatın doğduğu ve bu vasatın Müslümanları edilgen/nesne/pısırık/silik şahsiyetler haline getirdiği ve İslam’ın gerçek anlamda anlaşılması için ezoterik/batıni/işraki bir yoruma gerek olduğu şeklindeki bir kanaatin oluşturulmaya başlandığı müşahede edilmektedir.Dolayısıyla İslamcılığın bu çağda müteyakkız olması gereken en önemli hususlardan biri de tasavvuf ve benzeri anlayışlarla oluşturulmaya çalışılan edilgenleştirme çabalarıdır.Mevlana ve Yunus gibi sufilerin özellikle bu dönemde ön plana çıkarılmasına dikkat etmek gerekir.

İslam düşüncesinin ve bu düşüncenin mefkureleşmiş hali olan İslamcılığın teorik düzlemde 20.yüzyılda atılan sağlam temellerinin geliştirilmesi noktasında bu çağın İslamcılarına çok önemli görevler düşmektedir. Seyyit Kutup,Malik b.Nebi ve Ali Şeraiti gibi alim/mütefekkir kişiler eliyle 20. yüzyılın siyasal,ekonomik,kültürel,yerel ve küresel perspektifine göre sistemleştirilmiş ve ciddi bir ideolojik zemine oturtulmuş İslamcı karşı duruşun, bu çağın İslamcıları tarafından bugünün sosyo-kültürel,sosyo-ekonomik ,sosyo-politik,yerel ve küresel koşulları göz önünde bulundurularak yorumlanması ve aşılması gerekmektedir.Dolayısıyla 21.yüzyıl İslam düşüncesi ve İslamcılık mefkuresi açısından oldukça ciddi imkanları da bünyesinde barındırmaktadır.

Mısır da İslamcı bir geçmişe sahip olan Müslüman Kardeşler hareketinin yaşadığı tecrübe aslında İslamcılığın dinamizmini göstermesi açısından önemlidir. Ancak Arap Baharı olarak adlandırılan bu süreçte Müslüman Kardeşlerin Tunus ta ki uzantısı olan Nahda Hareketinin,biraz da mecbur kalarak,siyasal alandaki uzlaşmacı ve neo-liberal politikalarla uyumlu tavrı ile Türkiye özelinde Ak Parti süreciyle beraber İslamcılık mefkuresinde meydana gelen durağanlık  ve muhafazakarlaşma iyi etüt edilmeli ve Batıda son kullanma tarihi geçen kavramlarla yıllarca mustazaflaştırılmış müslüman halklara seslenmek yerine,özgün Kur’ani perspektifin yeğlenmesi gerektiği idrak edilmelidir.Küreselleşen finans kapital ve kültürel homojenliğin insanlığı getirip bıraktığı çıkmaz sokak, şayet İslamcılık özgün duruşunu muhafaza edebilirse, önemli bir kazanıma dönüşebilir.

İslamcılık bu süreçte dünya insanlığına vereceği mesajda, zaten 20.yüzyılın kokuşmasına; insan,tabiat ve tanrı yitimine/nihilizme yol açan Batı’nın değerlerine yaslanarak değil bilakis bu değerlerin kofluğunu izhar/deşifre edip entelektüel derinliği kuşanarak bizatihi vahiy ve sahih sünnetten esinlenerek evrensel mesajını ortaya koymakla mükelleftir.Bu nedenle bu çağın İslamcısının görevi ağır ve meşakkatlidir.Bu görevin Allahın izniyle muvaffakiyet ile sonuçlanabilmesi için çok ciddi çabalara ihtiyaç vardır. Ceht etmeyi şiar edinmek en başta yapılması gereken eylemlerdendir. Aydınlanma fikriyatının nasıl bir tanrı,insan,evren ve tarih tasavvuruna sahip olduğu bilinmeden,küreselleşmenin getirdiği finans ve kültür homojenliğinin parametreleri anlaşılmadan,Dünya’nın bugünkü şekline nasıl ulaştığı ve bugün yeniden sınırların çizilmeye başlamasının ne anlama geldiği idrak edilmeden bu çağa söz söyleyemeyiz.

İslamcılık ideolojisinin evrensel mesajını ortaya koyabilmesi için, bu çağın İslamcısının Kur’ani donanımının üst düzeyde olması ve Kur’an mesajının bugünün insanına nasıl ulaştırılacağının kaygısıyla hareket etmesi gerekmektedir.Kur’anın kavramsallaştırmalarının ve bu kavramların taalluk ettiği hakikatin sarih bir şekilde ortaya konulabilmesi için ciddi entelektüel çaba ve bütün dünyayı kuşatacak bir ufuk gerekmektedir.Bu anlamda bu çağın İslamcısının kendisini herhangi bir yerelliğe/ulusa/klana/hizbe/mezhebe/meşrebe hapsetmeden mesajını  ona göre iletmesi gerekmektedir.Mezhep holiganizminin coğrafyamızda sebep olduğu travmalar acı birer ders niteliğindedir.

Modern hayat İslamcılığı pek çok alanda söz söyleyebilecek bir mecraya,tabiri caizse, itmiştir.Bu çok büyük bir imkandır ve eğer bu imkan değerlendirilemezse Müslümanlar bu yüzyılı da kaybetmiş demektir.Susan Buck Mors’un ifadesiyle İslamcılık’’Batı’nın –bu batıya ateist/materyalist Sovyetler de dahildir-hakimiyeti döneminde geliştirilmiş modern hayatın haksızlıklarını dengelemek için en çeşitli biçimlerde mücadele eden toplumsal hareketlerin sivil toplumunda bir mevki haline gelmiştir.’’

Sonuç olarak, 21.yüzyıl İslamcılığın bir önceki yüzyılda olduğu gibi dinamizmini devam ettireceği bir çağ olacaktır.Çünkü geldiğimiz nokta itibariyle insanlığı felaha götürecek sahih bir insan,tanrı,evren tasavvuruna sahip bir medeniyet kalmamıştır.Batı medeniyeti, ürettikleriyle insanlığı bir kaosun ortasına getirip bırakmıştır.İslamcılık bu süreci lehine çevirebilecek imkanlara sahiptir.İbn-ül Vakt olmayı şiar edinenler gömleğin ilk düğmesini düzgün iliklemiş demektir…Vesselam…

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-6

Muhafazakarlık,edilgenleşmenin/pısırıklaşmanın/nesneleşmenin ve teslimiyetçiliğin diğer adıdır.Muhafazakar düşünce, bünyesinde geleneksel/dini unsurlar da barındırdığından ilk elde oldukça masum bir görüntü vermesine rağmen,aslında geleneği ve gelenekte içkin dini argümanları kullanarak modern değerlerin ikamesini sağlamaktadır.Bu nedenle modernliği muhafazakarlıktan bağımsız düşünmek mümkün değildir.Muhafazakarlık, modernliğin karşısında değil bizzat modern değerlerin yerleşmesine yardımcı olan ancak bunu yaparken dini/folklorik ve tarihsel unsurları da kullanan bir dünya görüşüdür.

Bir önceki yazımızda da işaret ettiğimiz üzere muhafazakarlık, kendisini üreten tarihi koşullar bağlamında değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder.Bu koşullar Fransız ihtilalinin jakoben modernistleri karşısında geleneksel unsurları terk etmeden modernleşmeyi önceleyenlerin tavrı olarak belirginlik kazanır.Burada gelenek olarak tesmiye edileni din olarak anlayabiliriz.Çünkü Avrupa’nın tarihinden Hıristiyanlığı çekip aldığınızda geriye neredeyse hiçbir şey kalmamaktadır.

İslamcılık, modernite karşıtlığını bugün yeterince barizleştirmiş olmakla beraber muhafazakarlıkla hesaplaşmasını yeterince gerçekleştir(ebil)miş değildir.Bu hesaplaşmanın gecikmesindeki en önemli faktör ise AKP iktidarı sürecinde muhafazakarlığın merkeze alınarak jakoben Kemalist elitler karşısında bir sığınak olarak değerlendirilmesidir.Cumhuriyetin ilk yıllarında İslamcı havzaya yönelik ceberrut uygulamaların neticesinde nasıl ki milliciliğe yöneliş olduysa bugün de küresel ve yerel iktidar odaklarının fincancı katırlarını ürkütmemek adına sığınılan muhafazakarlık zamanla araç olmaktan uzaklaşarak İslamcılığın yerine ikame edilen bir düşünce/yaşam haline gelmiştir.Muhafazakarlıktan beslenen iktidarın zeminini gittikçe sağlamlaştırması ve dünyevi imkanlardan yararlanmanın getirdiği konformizm,ulvi İslamcı ideallerin muhafazakarlıkla yer değiştirmesini sağlamıştır.Bu durum tipik ‘’yaşadığınız gibi inanırsınız’’ durumudur.

İslamcılığın 1950-60 lı yıllarda hayatta kalabilmek adına sığınmak mecburiyetinde kaldığı millici dille nasıl ki bugün hesaplaşmak zorundaysak, aynı şekilde muhafazakar demokrat kimlikle de hesaplaşmak mecburiyetindeyiz.Aksi taktirde İslamcılık gibi 20.ve 21. yüzyılın umudu olan bir mefkurenin mezarını kazmış olmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalabiliriz.İslamcılığın,insan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatı pratikleştirme adına mücahade/ceht etmek olduğunu; ortaya çıkış sürecinde dağılan/parçalanan ümmet coğrafyasını yeniden toparlayarak ittihad-ı İslam perspektifine sahip bir mefkure olduğunu ve özellikle bilinç devrimi gerçekleştirmeyi amaçladığını hatırlarsak söylemek istediğimiz daha net anlaşılır diye düşünüyorum.

Muhafazakarlıkla hesaplaşma sürecinde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer unsurda İslamcılığın geleneğe bakışının ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığıdır.Çünkü muhafazakarlık modernliğin rahminde döllenirken geleneği modern değerlerin ikamesi amacıyla nasıl kullanacağının bilgisine de sahiptir.Modern bir süreçte,19.yy de,ortaya çıkan bir mefkure olarak İslamcılık, yer yer iktidar odaklı olma ve geleneğe karşı eleştirel tavrından dolayı modern bir hareket olarak tesmiye edilse de,bu algının gerçeklikle ilgisinin olmadığını ifade etmeliyiz.Zira modernlik geleneği tamamen dışlarken İslamcılık gelenekten eleştirel bir dikkatle istifade edilebileceğinin farkındadır.Şayet İslamcılık, sadece zaman itibariyle değil içerik/muhteva itibariyle de modern bir hareket olarak tesmiye edilecekse, o zaman modernitenin sathi ve bedbin gelenek tanımlamasının tuzağına düşmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalabiliriz.Zira moderniteye göre gelenek, ki modernitenin kastettiği gelenek aslında yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere dindir,geçmişe ait olduğundan herhangi bir bağlayıcılığı olmayan değersiz bir olgudur.Dolayısıyla modernite ‘’şimdi’’yi ve ‘’burada’’yı gündemleştirerek insanı anlık tatminler yoluyla oyalamayı öncelemektedir.Tarihi lineer/doğrusal bir çizgi olarak kötüden iyiye doğru bir süreç olarak tanımlayan moderniteye göre geçmiş her zaman bugünden geride/kötü gelecek ise her zaman bugünden ileride/iyi olarak adlandırılarak bir dünya cennetinin kurulması yönünde insanlığın nefsi/arzuları/hevası kamçılanmaktadır.

Modern değerler sisteminin kendisini ikame etme sürecine denk gelen 19. ve 20.yy’ın efkarı umumisi henüz teknik ve ilerleme kavramlarının neye tekabül ettiği ve ne gibi sonuçları olacağı noktasında net bir kanaate sahip değildi.Dolayısıyla dönemin İslamcı entelektüel havzasının tekniği ahlaktan bağımsız olarak görmesi ve Batı da ki ilerleme olgusunun müslüman dünyada da karşılık bulabileceği yönündeki inancı, tarihsel olarak değerlendirilmesi gereken bir husustur.Oysa ki bugün modernitenin insan,tarih,evren ve tanrı anlayışının ve ayrıca teknik ve ilerleme olgusunun dünya insanlığını getirdiği nokta daha iyi müşahede edilebilmektedir.Bu nedenle bugünün İslamcı entelektüel havzasının modernite eleştirisinin daha ayakları yere basan ve ufuk açıcı olması gerekmektedir.

İslam düşünce geleneğinde oluşan devasa birikimin bizler için ifade ettiği gerçeklik önemlidir. Bu bağlamda İslamcılık 21.yüzyıla hitap ederken İslam düşünce geleneğinin sahih mirasını ötelemediğini, modern tarih anlayışının ifade ettiği üzere tarihin doğrusal bir çizgide ilerlemediğine ve yenilik/ilerleme düşüncesinin izafi olduğuna dair bakışını Kur’an-i perspektiften sunmalıdır.Geleneğin içerisinde elbette ki arazlar/nakısalar olabilir.Nitekim geçmişte çok iyi şeyler olduğu gibi hiç arzu edilmeyen şeyler de olmuştur.Ancak bu arazlar da yine İslam düşünce geleneğinin içtihat usulü gereğince ayırt edilerek geleneğin içinden bugüne taşınabilecek hakikatler bulunabilir.Gelenek ne mutlak anlamda bir sahiplenme ne de mutlak anlamda bir dışlama unsuru olarak görülmelidir.Bugüne kadar oluşan düşünsel miras kendisinden istifade edilebilecek bir usulle yaklaşıldığında önemli kazanımlar sunacaktır.

İslamcılığın Türkiye özelinde yaşadığı siyasal tecrübe göz önüne alındığında bugün yaşananlar yeni bir dil/üslup geliştirmenin vaktinin çoktan geldiğinin işareti sayılabilir. Politik dilin ötekileştiriciliği bir yana son on iki yıllık AKP iktidarı sürecinde İslamcı mütefekkir havzanın devlete yaslanması; gücün ayartıcılığına kapılma neticesinde ortaya çıkan dünyevileşme ve devlet aklıyla İslamcılığı mezcetme çabası açıkçası zor bir dönemden geçtiğimizin işareti sayılabilir. Bunun yanında kendisini dini retorikle ifade eden cemaat/camia grubunun,şimdilik sadece Gülen’in,politik dile angaje olmanın da getirdiği savrulmalarla sebep olduğu düşünsel ve siyasal kaos, halk nezdinde İslami referanslarla yola çıkan hareketlerin pozisyonlarını oldukça zora sokmuştur.

Adı geçen hareketin batıni/işraki/ezoterik bir din algısına sahip olması ise İslamcılığın mücadele etmesi gereken en esaslı sorunlardan biridir.Bugün öncelikle bilinç devrimini gerçekleştirmeyi öncelemesi gereken İslamcılığın, Gülen hareketinde ve Türkiye’de ki ekser cemaat ve tarikatlarda işraki/batıni/ezoterik tarz/usul karşısında,insanlığı uyandıracak ve adı geçen cemaat ve tarikatlar tarafından adeta uyuşturulmuş kitlelere uyanış aşısı yapacak bir formda kendisini güncellemesi gerekmektedir.Özellikle Gülen hareketinin küresel istikbarla iş tutması, maksada ulaşmak için her yolu meşru görmesi,İslam’ı ulusçu/milli bir hüviyete bürüme gayreti ve ayrıca diyalog çalışmaları adı altında Protestanlaştırılmış bir İslam algısının oluşmasına dönük çalışmaları ise İslamcı dilin hangi alanlarda yenilenmesi gerektiğinin de işareti sayılabilir.

Hükümet ile cemaat arasında meydana gelen çatışma ;

1-Devlet aklının merkezileşmesi ve yeganeleşmesi

2-Bilgide devlet tekelleşmesi

3-Cemaatlere güvensizlik

4-Din dilinin örselenmesi

5-Müslümanlar arası güvensizlik

gibi sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların her biri üzerinde etraflıca düşünmek ve konuşmak gerekir. Özellikle bilgide- ki bu bilgiye İslami bilgi de dahildir-devlet tekelleşmesi şimdiye kadar devlete rağmen bir bilgi edinme/üretme ve kullanma yöntemi oluşturan cemaatlerin varlıklarını tehlikeye sokmuştur. Cemaat ve tarikatlar,cumhuriyet sonrası devlet gücünü laik/seküler bir toplum oluşturma noktasında seferber eden dahili oryantalist elitler karşısında bir mukavemet hattı oluşturmak ve geleneksel de olsa İslam inancının öğrenilmesi ve öğretilmesi noktasında vazife irad ederken,devletin İslami bilgide de yegane melce durumuna gelmesi tüm cemaatleri işlevsizleşmiştir.

İslamcılık gerek milliciliğe sığınmak zorunda kaldığı dönemde gerekse özgün kimliğini tebarüz ettirme çabası içerisinde olduğu dönemde devlet merkezli bir bilgilenmeye muhalif duruşuyla belirginleşen bir tavır içerisinde olmuştur. Bilgi edinme/üretme ve kullanma sürecinde İslamcılığın devlete rağmen ki bu duruşu onun ayrıcalıklı,devrimci ve umut beslenen bir mefkure olmasını sağlamıştır.Ancak bugün devletin ürettiği bilgiye mahkum olmuş bir İslamcılık gittikçe muhafazakarlaşmaya başlamıştır.

Gülen Hareketi özelinde devletle cemaat arasında yaşanan çatışma aslında bundan sonraki süreçlerde İslamcı idealler çerçevesinde sistemi değiştirme/devrim yapma düşüncesini de örselemiştir.Devletin dini bilgiyi tekeline alması ve yukarıda ifade ettiğimiz üzere dini bilgiyi üretme ve kullanma inisiyatifini yalnızca kendinde görmesi Emeviler Dönemini andıran bir devlet dini algısının oluşmasına vesile olmuştur.Bu sürecin kısa vadede İslamcılığın devrimci/inkılabi duruşunu terörize edecek bir forma evrilmesi uzak bir ihtimal değildir.Dolayısıyla İslamcılığı nasıl bir 21.yüzyılın beklediği sorusu burada önem arz etmektedir.

YENİ TÜRKİYE

YENİ TÜRKİYE

İçinde yaşadığımız bu topraklar yaklaşık 6 asır batı dünyasına karşı doğunun/ İslam’ın hamisi olmuştur. Hatasıyla sevabıyla, tüm eksikliklerine rağmen, batı emperyalizminin önünde duran bir kale gibiydi. Uzun yıllar Hilafetin bayraktarlığını, sembolik de olsa, yaparak İslam dünyasına liderlik yapmıştır.

Osmanlı Devleti dağılınca onun mirası üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde artık İslam belirleyici unsur olmaktan çıkmış hatta sistemin her alanında dışlanan, uzaklaşılması gereken bir tehlike olarak algılanmıştır. Dinin başta sosyal, siyasal, kültürel olmak üzere hayatın her alanındaki yansımaları “irtica, gericilik, yobazlık …” gibi itici kavramlarla aşağılanarak mahkûm edilirken buna karşın, dini değerlerden koparak batıyı her anlamda taklit etme, özünden, İslam’dan uzaklaşma ise çağdaşlık, ilericilik, modernlik adı altında kutsallaştırılmış, yüceltilmiştir.

Bu millete, jakoben/baskıcı bir yöntemle yabancısı olduğu değerler giydirilmeye çalışılmıştır. Artık sistemin her alanında hakim olan renk, Batı medeniyeti ve onun değerleri olmuştur. Batılılaşma adeta yeni cumhuriyetin en önemli iman ilkesi olmuştur. Kendi geçmişiyle, kutsallarıyla utanan, reddi mirasta bulunan, bunun yanında kendi celladına aşık olan, on yılda on beş milyon genç ortaya çıkmış.

Meşruiyeti, kendi köklerimizde değil Batı normlarında, Kopenhag kriterlerinde aramaya başlamak moda olmuş. Önce askeri ve siyasi teslimiyet gerçekleşmiş akabinde de bunu ekonomik ve kültürel teslimiyet izlemiştir.

Türkiye, son yıllarda iç ve dış baskı odaklarının etkisinden kurtulmaya çalışıyor. Askeri vesayet sona ererken, 40 yıllık savaş bitiyor, ilk kez sivil bir anayasa gündeme geliyor, and, saygı duruşu ve törenler gibi ilkel kabile dinlerindeki alışkanlıklar terk ediliyor. Kısacası devletin milleti, yerini milletin devletine bırakıyor. Türkiye normalleşiyor. Akıntıya karşı çekilen kürek daha fazla dayanamadığından kırılıyor, su doğal mecrasında akmaya başlıyor.

  Batı ile eşit şartlarda ilişki kuruluyor. İlk kez küresel istikbara, sözlü de olsa “One minute” çıkışı yapılarak şaşkınlık yaratılıyor. Böylece İngilizce bilmeyen bir lider, en etkili bir şekilde İngilizceyi kullanan lider olarak tarihe geçiyor. Artık “ Bölgede ben de varım, bana rağmen bu coğrafyalarda plan yapamazsınız” diyen bir ülke canlanıyor.  Yüz yıl önce her şeyini yitiren bu ülke, şimdi mazlum coğrafyaların yeniden umudu oluyor. Bu mesaj doğudan batıya, Afrika’dan Balkanlar’a, Ortadoğu’dan Kafkaslara kadar, dost- düşman, herkes tarafından net bir şekilde algılanmıştır.

31 Mayıs Vak’ası ve devamında cereyan eden bir dizi eylemleri bu hatırlatmalar çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bu eylemlerin salt yeşillik olsun diye yapılmadığını olayın aktörleri itiraf etmektedir. Kangren haline gelmiş “Kürt Sorunu”nu çözmeye yönelik atılan adımları akamete uğratmak için provokatif eylemler tertipleniyor. Bu süreçte yapılan ve Cumhurbaşkanlığı ile genel seçimler yaklaştıkça artacağı tahmin edilen eylemlerin asıl hedefi Yeni Türkiye’yi kabullenememe, statükoyu koruma hevesidir. Bir zihniyet çatışmasıdır.

Cumhuriyet tarihi boyunca devlet imkânlarından sonuna kadar nemalanan azgın bir azınlık, seçimlerle elde edemedikleri ayrıcalıklı konumlarını askeri veya yargı darbeleriyle muhafaza etmişlerdir. Fakat son zamanlarda Türkiye’nin derin güçlerinden ümidini kesen ve kendilerini ülkenin yegâne sahibi olarak gören bu kesim çareyi sokaklarda görmektedirler. Bunu kendileri için varlık yokluk meselesi yapmışlardır. Ukrayna, Mısır ve Suriye’de hali hazırda uygulanan senaryo Türkiye’ye de ihraç edilmek istenmektedir.

Esenlik yurdu olması gereken İslam dünyasında kan, gözyaşı ve ihanet eksik olmuyor. Milyonlarca insan sürgün hayatı yaşıyor. Hilafetin son merkezi olan Türkiye, kaos içinde olan İslam dünyası için bir ümit, sığınak olmuştur. Türkiye’nin bütün illerinde Mısırlı, Suriyeli, Filistinli, Iraklı vs. bir aileye rastlamak mümkündür. Doğal şartlar bizim üzerimize tarihi bir misyon, sorumluluk yüklüyor. Fakat mevcut siyasi iktidar kadroları işin ciddiyetinden uzak hareket ediyor. Sanki koyun can derdinde kasap et derdinde. Bu, tarihe ve geleceğe büyük bir ihanet olur.

 Mevkii ne olursa olsun, sivil, siyasi, askeri her kesim sorumluluklarının farkında olmalıdır. İnanç ve ideal sahibi bütün kişi ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, cemaatler, cemiyetler üzerlerine düşeni yapmalıdır. Yarın çok geç olabilir. Herkes gücü oranında mesuldür. Üç günlük çıkar için ya da basit bağnazlıklar uğruna tarihin önümüze sunduğu bu fırsatı, sorumluluğu kaçırmamalıyız. Mazlumları hayal kırıklığına uğratmamalıyız. Unutmayalım ki her şey olduğu gibi biz de faniyiz. Her geçen gün biraz daha ölüme yaklaştığımız bu dünyada hoş bir seda bırakanlara selam olsun.

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-5

Muhafazakarlaşmaya doğru evrilen İslamcı dilin küresel gündemin tesiri altında kaldığını ifade etmek durumundayız.Küre ölçeğinde meydana gelen değişimlerin icbar etmesiyle Türkiye ölçeğinde muhafazakarlığın özellikle öne çıkarıldığını müşahede ediyoruz.Modern dünya sisteminin kendisini halkı müslüman olan ülkelerde ikame edebilmesi için artık ceberutça yöntemler kullanmaktan ziyade,dini argümanlarında bolca kullanıldığı ve hatta ritüel eksenli bir dinin özendirildiği ve böylece modernleşmenin ‘’din aşısı’’yla güçlendirildiği bir süreci yaşıyoruz.

Türkiye’de Menderes dönemiyle başlayan küresel sisteme entegrasyon süreci hiç kesintiye uğramadan-iktidarda her kim olursa olsun-bugüne kadar devam etti.Bu modernleşmeyi sağlayan ana muharrik güç ise mizansenden ibaret ABD-SSCB çatışmasıydı.SSCB’nin boğazlar üzerindeki iddiası Türkiye’nin NATO paktına girmesinin ve nihayetinde askeri ve siyasal alanda küresel istikbarın/ABD’nin nüfuz alanına girmesine sebep olmuştu.27 Mayıs darbesiyle iyice kavileşen sisteme entegrasyon sürecinin ara ara kesintiye uğramakla birlikte en fazla Menderes-Özal-Erdoğan çizgisinde belirginleştiğini unutmamak gerekir.

21.yüzyılla birlikte Türkiye’nin küre ölçeğinde artan önemi neticesinde sağlıklı bir siyasal yapıya kavuşması ve güvenli bir ekonomik liman olabilmesi amacıyla ve ayrıca müslüman beldelerde küresel sisteme muhalif İslami hareketlerin dengelenmesine matuf olarak, modern değerler sisteminin ulviliğine ve yeganeliğine inanan bir pozisyonda tutulması önemliydi.İran devriminin tesirini azaltmak için 12 eylül mürettep hadisesinin icra edilmesi gibi, bugün de küre ölçeğinde Batılı değerler sisteminin yaşadığı krizin fark edilememesi ve kapitalizmin yeniden ikamesi için din soslu muhafazakar siyasal yapılarla modernleşmenin devamı sağlanmaya çalışılmaktadır.

SSCB’nin dağılması sonrasında modern değerler sisteminin tek muhalifi olan İslam’ın durdurulabilmesi ve/veya Protestanlaştırılabilmesi için, Batı cenahında başını Graham Fuller ve Zibignev Brezinski’nin çektiği bir ekibe hazırlatılan stratejik raporlarda, küresel sistemin selameti için Türkiye gibi kritik önemdeki ülkelerde İslami hassasiyetleri güçlü fakat Batı’nın değerlerine bağlı siyasal oluşumların iktidar olabilmesinin önünün açılmasının uygun olacağı tartışıldı. Nitekim ‘’muhafazakar demokratlık’’ kavramsallaştırmasıyla ortaya çıkan AKP, küresel sistemle uyumlu fakat dini hassasiyetleri de,ritüel bazda,yüksek bir çizgiyi benimsemişti.

Türkiyeli Müslümanlar son 150 yıldır Batı karşısında almış oldukları mağlubiyetler ve ezilmişlik duygusuyla ‘’tekniğini alıp ahlakını almamak’’ şeklinde formüle ettikleri stratejilerini-ki bu stratejide kendi içerisinde birtakım çelişkiler taşıyordu- 21.yüzyılda Batının değerleri olan demokrasi,insan hakları,laiklik,bireyselleşme,kadının özgürlüğü v.s. kavramları siyasetlerinin merkezine koymaya ve bu kavramların İslam’la olan ünsiyetlerini(!) göstermeye çabalayarak değiştirdiler.Artık müslüman/Allaha kayıtsız şartsız teslim olan kimlik yerine, muhafazakar/conservative kimlik ön plana çıkmaya başlamış ve hayata müdahil olan, hayatın her alanını şekillendiren bir din yerine;vicdanlara hapsedilmiş, manevi bir tatmin vasıtası olarak görülen bir din anlayışı belirginleşmeye başlamıştı.1990’lı yıllara gelinceye kadar ve 1990’lı yıllar boyunca dillendirilen tevhit,tuğyan,şirk,fısk,nifak,maruf,münker,mustaz’af,müstekbir ve cihat gibi kavramlar yerini bireyleşme,günah işleme özgürlüğü,birlikte yaşama,hoşgörü,diyalog,demokrasi,liberalizm gibi kavramlara bırakmıştı.

Her kavram kendine özgü bir zihin inşa eder. İslam’ın temel kavramları gündem dışına çıkarıldığında onlardan boşalan yerleri başka kavramların doldurması kaçınılmazdı.Nitekim hoşgörü ve diyalog kavramları bu süreçte en sihirli kelimeler olarak dikkat çekmektedirler.Bu iki kavram kullanılarak İslam tırnakları sökülmüş ve pençeleri kırılmış ve küresel sistemle uyumlu hale getirilmeye ve modern tahakkümlere boyun eğmeye zorlanmıştır.Bu iki kavram üzerinden, ma’rufu emretme ve münkerden nefyetme ameliyesi terörize edilmiş ve gündemden çıkarılmıştır.Bu iki kavram üzerinden,İslam’dan başka hakikat olabileceği-Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi- düşüncesi zihinlere zerk edilmeye çalışılmıştır.Özellikle hoşgörü kavramıyla her türlü çirkinliğin,azgınlığın,fuhşiyatın,tuğyanın kendisini rahatça gündemleştirmesinin önü açılmıştır.Kitab-ı Kerimin münker ve haram olarak nitelendirdiği her eylemin serbestliği, hoşgörü kavramı çerçevesinde meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Muhafazakar demokratlığın modernlikle olan akrabalığı neticesinde farkında olmadan,belki de olarak,modernleşen müslüman bilinç,olayları ve olguları değerlendirirken din dilini hayatın dışına itti.Din dilinin yerini 17.yüzyıl ürünü olan bilimsellik aldı.Olayların ve olguların belli bir sebep/sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirilebileceğini iddia eden bilimsellik,insanın dünyadaki yeri,varoluş amacı,ölüm ve ötesi gibi ancak din diliyle ifade edilebilecek alanlarda da kendi yöntemini kullanarak bir takım tanımlamalar yapmaya girişti.Tanrının dünyayı yarattıktan sonra kendi haline bıraktığı ve hayata müdahil olmadığı,hayatın kendine özgü bir takım bilimsel yasalarla deveran ettiği şeklindeki yaklaşımıyla bilimsellik, insanın Allah ile bağını zedeleyerek benlik/bireysellik yönünü güçlendirdi.İnsanlık tarihini lineer/ilerlemeci bir anlayışla ele alan bu yaklaşıma göre, tarih sürekli bir ilerleme süreci içerisindedir ve bugün her zaman dünden daha iyidir.Dolayısıyla gelenek denen gerçeklik, ilerlemeci tarih anlayışı içerisinde sağlam bir zemine tekabül etmemekte ve reddedilmesi gereken-çünkü bugünden geridir-bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.

Sekülerleşme sürecinin 21.yüzyılda kemale ermesi, dil ve eğitim tasavvurunda da etkisini göstermiştir. Kısaca din dilinin hayattan soyutlanması olarak tanımlanabilecek sekülerlik,kendisini doğrudan tanıtarak değil daha sinsi fakat temel kavramlar üzerinden lanse ettirdi.Dinin modern dünyada ancak bireysel bir yaşam olgusu olabileceği ve fakat kamuya karışamayacağı iddiası ve insan merkezli hayat tasavvurunu merkeze alan yönüyle sekülerlik, hayattan soyutlanan ve manevi tatmin vasıtası haline getirilen bir din anlayışının güçlenmesine zemin hazırladı.Türkiye gibi asırlarca İslam’ın değerleriyle yoğrulmuş ve bu değerlerin artık güçlü paratiklerinin olduğu bir zeminde seküler dili Batıda olduğu gibi gerçekleştirmek elbette belli zorlukları beraberinde getirdi.Bir kere bu coğrafyanın insanı Batıda olduğu gibi dine karşı kin duyacak bir ortaçağ tecrübesi yaşamamıştı.Dini geleneksel formda yaşıyor olmasına rağmen, din dilinin ulviliğine inanan bir anlayış hakimdi.Batıda din adamları kisvesiyle oluşturulan bir masumlar hiyerarşisi de İslam’a yabancıydı.

Dolayısıyla kilisenin benzeri bir cami profili ve papazın muadili bir imam söz konusu değildi.Bu nedenle Sekülerizasyon çalışmaları hala daha istenilen meyvelerini vermiş değildir.Tam bu noktada muhafazakarlık olgusu sekülerleşme sürecini tahkim eden bir boyut kazanmıştır.Din dilinin hayatın her alanında hakim/müdahil olması yerine ,ritüeller aracılığıyla yaşanılır kılınması yani mabede endekslenmesi,mabet dışının ise kendine özgü kurallar-piyasa kuralları gibi-tarafından idare edilmesi muhafazakarlığın,sahih islami yaşantıya ve İslamcılık mefkuresine sinsice vurduğu darbelerdendir.

Muhafazakarlık,özellikle Fransız İhtilali sürecinde Avrupa’da geçmişe dair ne varsa ortadan kaldırmayı hedefleyen Jakobenlere karşı, geçmişin bazı değerlerinin muhafaza edilmesi ve bu değerleri muhafaza ederek modernleşmenin gerçekleştirilmesi gerektiğine inananların oluşturduğu bir hareket olma özelliği gösterir.Dolayısıyla kavramın ortaya çıkış süreci Avrupa’nın kendine has tarihi ve siyasal tecrübesini barındırır.Bu nedenle aynı tarihi ve toplumsal süreçleri yaşamamış toplumlar için ancak form değiştirerek bir anlam kazanabilir/kazanıyor.Bugün bizde olan da tam olarak budur.Nitekim laiklik kavramında olduğu gibi muhafazakarlıkta Türkiye’de eğreti durmaktadır.Nasıl ki laiklik Avrupa’nın dini ve siyasal tecrübesinden neşet eden ve kendi içinde tutarlı ve fakat bizim gibi halkı müslüman ülkelerde karşılığı olmayan bir olguysa,muhafazakarlıkta aynı özellikleri taşımaktadır.Dolayısıyla muhafazakarlık, İslamcılık mefkuresinin önündeki en sinsi düşmanlardan biridir.

Muhafazakarlıktaki modernliği besleyen tutuculuk ve gelenekselcilik, hayatını sürekli bir tekamül süreci üzerine bina etmesi gereken müslümanın kabul etmesi mümkün olmayan bir anlam alanına tekabül eder.Çünkü insanın hayatı beşerlikten insanlığa doğrudur.Yani beşer olarak, metabolik faaliyetlerini yerine getirebilecek özelliklerde ve akıllı olarak, yaratılan insan tercihleri sebebiyle insan olma hususiyeti kazanır yada beşer olarak hayatını sürdürür.Dolayısıyla islamın insanı, hayatını bir dinamizm üzerine kurar.Bu dinamizm yani insan olma yolundaki hareketlilik/çaba,peygamber (a.s)’in sözlerinde ‘’iki günü aynı olan ziyandadır’’şeklinde ifade edilir.Her günü bir önceki günden daha verimli ve insani yaşamayı salık veren bir dinin mensubunun kendisini muhafazakar/conservative olarak tanımlaması dininin yabancısı olduğuna delalet eder.Bu durum demokrasi kavramı için de geçerlidir.

Demokrasi kavramının önüne konan muhafazakar sıfatı zevahiri kurtarıyormuş gibi görünse de, aslında çok ciddi problemleri de bünyesinde barındırmaktadır.Her şeyden önce muhafazakar kavramı sorunlu bir kavram olma özelliği gösterir.Kavramın İngiliz dilindeki karşılığı olan ‘’conservative’’, isim ve sıfat olarak ,her iki halde de tutucu,sağcı,muhafazakar anlamlarında ve beklenmedik ani değişim ve fikirlere inanmayan olarak tanımlanarak örneklendirilmiştir.Dolayısıyla önüne demokrat kavramını alarak oluşturduğu tamlamanın anlamı, mevcudu/şimdiye kadar geleni, muhafaza eden,ani ve beklenmedik değişimlere karşı dirençli olandır.

Demokrasi her ne kadar sadece bir yönetim biçimi olarak lanse edilmeye çalışılsa da aynı zamanda bir dünya görüşüdür/hayat tarzıdır.Merkezinde birey olan,bireyin değiştirebilirliği üzerine kurgulanmış ve bünyesinde seküler bir dili barındıran bir düşüncedir.İnsan hayatını ilgilendiren her alanda söz söyleme/tanzim etme/tarz belirleme yetkisini birey olma sürecini tamamlamış insana veren demokrasi,aynı zamanda sermayenin merkezileşmesi/kapitalistleşme sürecini de besleyen bir olgudur.Bu nedenle muhafazakarlıkla demokrasinin izdivacından toki,alışveriş merkezleri ve gökdelenler doğmuştur.

NOT: Bu yazının hazırlık aşamasında Soma’dan aldığımız acı haberle sarsıldık.Son verilere göre 301 kardeşimiz rahmet-i rahmana uğurlandı.Şanı yüce rabbimizden bu kazada ölenlere rahmetiyle muamele etmesini,geride kalanlara ise sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ederiz.

Bu olay bir kez daha Türkiye’de insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu gösterdi. Her zaman olduğu gibi yine önce ölümler sonra önlemler kısır döngüsündeyiz.Pişkin işverenler ve sorumsuz idarecilerin soğuk ve pervasız nutuklarını dinliyoruz kaç gündür.Hele başbakanın 150 yıl öncesinin Avrupa’sından örnekler vererek yaptığı açıklama içimizdeki acıyı daha da derinleştirdi.Ne kadar duygusuzlaştık…Ne kadar dünyevileştik…Ne kadar rasyonelleştik…Hani ‘’kenarı Dicle de bir kurt kapsa koyunu/Döner adl-i ilahi sorar Ömer’den onu’’ geleneğinin mirasçılarıydık.Hani alın terinin kutsallığına inanan bir peygamberin ümmetiydik.Hani tevekkül ehliydik…Hani hakkı ayakta tutan adil şahitler olacaktık…

Ne diyelim Rabbimizin adaletine güveniyoruz.

Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-4

1990 yılların İslamcı birikimi özellikle dönem dergileri üzerinden etüt edildiğinde oldukça verimli olduğu söylenebilir. Din-devlet ilişkisinin tartışıldığı, modern hayatın getirdiklerine karşı sorgulamaların yapıldığı bu dönemin ciddi bir entelektüel havza olduğu söylenebilir. Verili olanı sorgulayan ve inkılabi bir duruşu temsil eden bu bakış kendi içinde dinamizmini de devam ettirebiliyordu. Refah Partisi’nin iktidarı döneminde bile politik dile angaje olmamaya özen gösteren bu bağımsız İslamcı duruş, 2000 sonrası AK Partinin kuruluşuyla birlikte politik dilin sığlığına doğru evrilmeye başladı.
Tam bu noktada “Dil intibaksızlığı” meselesi üzerinde hassasiyetle durmak gerekiyor. Zira düşünce dille aktarılır. Düşünceyi ifade edecek dil imkânlarından yoksun olmak, ne kadar kıymetli olursa olsun, düşüncenin bir karşılık bulmasının önüne geçer.İslamcılığın 2000’li yıllara geldiğinde yaşamaya başladığı dil problemi aktüel ve politik dile angaje olma tehlikesini doğurmuştur. Aktüel dilin sığlığı ile politik dilin ötekileştiriciliği İslamcılık mefkûresinin ulvi ideallerini içeriksizleştirmiştir. Ayrıca politik dilin Türkiye sathındaki serencamına bakıldığında, ötekileştiriciliğinin yanında pragmatist, konjonktürel, stratejik ve reel politik oluşu kendisiyle izdivaca giren İslamcı dili de –AK Parti aracılığıyla-hikemi ve irfani içeriğinden soyutlayarak yerine muhafazakâr unsurların karışmasını sağlamıştır.

20. yüzyılın kendine ait siyasal ve toplumsal koşullarında üretilmiş olan ve ekseriyetle reaksiyonerlik -özellikle komünizm karşıtlığı- barındıran İslamcı dilin soğuk savaş hikayesinin sona ermesinden sonra, yani modern hayat tarzının ve neo-liberal tarzın dünyamızı çepeçevre kuşattığı bir vasatta kendisini güncelleyememesi muhafazakarlaşma sürecini daha da kavileştirmiştir. Modern dönemin her şeyi flulaştıran/belirsizleştiren ve yapı bozumuna uğratan retoriği karşısında; ihya, inşa, ıslah ve inkılap eksenli bir dile sahip olan İslamcılık bu ulvi değerlerini 2000’ler Türkiye’sinin efkârı umumisine sunamamıştır. Bu kısırlık nedeniyle AK Parti özelinde gelişen popülist politik dil, zamanla İslamcıları kuşatmış ve muhafazakâr unsurlar İslamcı değerlerle yer değiştirmeye başlamıştır.

Muhafazakarlığın kendisini daha çok kutsal ve şanlı tarih algısı üzerine bina etmesi ve bu tarihin medeniyet boyutunun aşılamazlığına olan inancıyla sürekli geçmişe dönük düşünmesi, her ne kadar tarihin -özellikle Osmanlı’nın- ve ortaya konan medeniyetin arka planında İslami bir renk var ise de, bugünü kuşatacak bir İslami mefkurenin bu kutsal ve şanlı tarih üzerinden üretilemeyeceği gerçeği 2000’li yılları müşahede eden İslamcılar tarafından fark edilemedi. Oysaki İslamcılığın ortaya çıktığı vasat, 19.yüzyıl, dikkate alındığında tam da bu kutsal ve şanlı tarihteki düşünsel durağanlığa, daha doğrusu 1492’den beri cari olan zihinsel atalete dikkat çekilmeye çalışılmakta; geleneksel şifahi ve işraki din algısının eleştirildiğine şahit olunmaktadır.

28 Şubat süreciyle birlikte Jakoben Kemalist yöntemlerle toplumu modernleştirme çabalarının yeniden neşv-ü nema bulmasının önü açılmışken bu sürecin akabinde siyasal hayatta yaşanan handikapların devletin mevcudiyet ve meşruiyet krizine dönüşmesi artık klasik Kemalist retorikle devam edilemeyeceğinin işareti sayıldı. Geleneksel İslami renklerin dahi kamu hayatı dışına itilmesi üzerine kurulu bir modernleştirmeyi önceleyen  Jakoben Kemalizm, 21.yüzyılın dilini okuyamadığından meydandan gönülsüzce de olsa çekilmek zorunda kaldı. 28 Şubat süreci, gerek Kemalistlerin gerekse de muhafazakârların Türkiye’nin modernleşme serüveninde oynadığı rolü bir kez daha düşünmemize yol açtı.

Osmanlı Döneminde başlayan ve Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam eden modernleşme süreci hem Kemalistler hem de muhafazakârlar açısından değişmeyen gündemdir. Yani hem Kemalistler hem de muhafazakârlar Türkiye’nin modernleşmesini arzulamaktadırlar. Çünkü devraldıkları miras muasır medeniyetler -ki burada muasır medeniyet Batı oluyor- seviyesine çıkmayı öncelemektedir. Ancak ayrıştıkları nokta bunun nasıl gerçekleştirileceği meselesidir. Kemalistler daha radikal yöntemlerle ve kısa sürede bu dönüşümün gerçekleşmesini arzularken, muhafazakârlar geleneğin örselenmesine fırsat vermeden ve daha yavaş olması kanaatindedirler. Çok partili hayata geçiş sonrası Türkiye’nin en fazla muhafazakar iktidarlar döneminde modernleştiğini ve küresel sisteme entegre edildiğini hatırlamak gerekir.

Oysaki İslamcılık mefkûresi, olgunlaşma sürecini yaşamaya başladığı 20. yüzyılın ikinci yarısında bizzat modernleşmenin kendisini sorguluyor ve bu sürecin insanlığın mahvına yol açacak bir vetireye işaret ettiğini vurgulamaya çalışıyordu. İsmet Özel’in bahsettiğimiz yıllarda teknik, medeniyet ve yabancılaşma üzerine yaptığı çalışmalar ile dönemin dergilerinde -diriliş, mavera, sebilürreşat, tezkire, bilgi ve hikmet gibi- işlenen din-siyaset, din-toplum, din-tarih gibi konular ve küresel sisteme karşı sorgulayıcı duruşlar bu açıdan oldukça önemlidir.

Küre ölçeğinde de meydana gelen paradigma değişikliği ile Müslüman dünyanın küresel sisteme entegrasyonunun sağlanması ve özellikle Müslüman Kardeşler gibi sistem dışı örgütlenmelerin yapı bozuma uğratılarak daha soft, muhafazakar ve uyumlu hale getirilebilmesi için tercih edilen stratejiler gereği, modern dünya sisteminin bizatihi kendisini sorgulayan İslamcılık mefkuresi, sistem içine çekilerek enerjisini ve birikimini siyasal/politik alanda mücadele etmeye yönlendirildi. (Burada bir parantez açarak bugün Mısır’da Müslüman Kardeşlere reva görülen eylemlerin bu perspektiften okunmasında yarar olduğunu düşünüyoruz. Müslüman Kardeşler küresel sistemle ve modern değerlerle barışık bir tarz-ı siyaset izlemiş olsaydı, yani muhafazakârlaşsaydı bugün yaşananlar muhtemeldir ki gerçekleşmeyecekti.)

Aslında bu süreçte Türkiye’de ki İslamcılığın devletçi olma özelliği de ortaya çıkmış oldu. Devlet mekanizmasının 28 Şubat süreci ve sonrasında iflas eden bir görüntü vermesi, ayrıca halk nazarında meşruiyetini kaybetme noktasına gelmesinden sonra en iyi toparlayıcı rolü İslamcı havzadan gelenlerin yapacağına dair yerel ve küresel ittifak neticesinde bağımsız İslami duruşun entegrasyonu süreci de başlamış oldu.

Devleti ele geçirme ve devlet gücüyle toplumu dönüştürme hayali eğri cetvelden doğru çizgi beklenemeyeceği gerçeğinin ayan beyan ortaya çıkmasıyla suya düştü. Devletin kendisini üzerine kurduğu seküler/ulusçu ve demokratik argümanların aynen muhafaza edilerek sadece geleneksel bazı İslami unsurların cari kılınmasına yönelik çabaların İslamcılık olarak adlandırılamayacağı gerçeğini öğrenmek için aradan yılların geçmesi gerekti. Bu süreçte İslamcı entelektüel havzanın yıllar süren birikimi Ali BULAÇ’ın ifadesiyle devlet memuru olarak özgünlüğünü ve bağımsız duruşunu zedeledi. Artık devletin bekası ve meşruiyetinin yeniden tesisi noktasında gösterilen çabalara şahit olunmaktaydı. Ve nihayetinde süreç İslamcılığın muhafazakârlıkla eşdeğer hale gelmesiyle sonuçlandı.

Devletin kurucu paradigmasının ön kabulüyle politik alanda verilen mücadelenin ara ara geleneksel İslami renklerle soslanması, ülkenin dindarlaşması veya İslamileşmesi yanlış algısına yol açtı. Oysaki yaşananlar geleneğin içerisinde yıllarca devam eden ve bugüne tevarüs ettirilen arazlarla malül, masal/menkıbe eksenli “dilin” “İslami Dil” olarak ikamesi ve bu dilin desteğiyle modern hayat tarzının meşrulaştırılmasından başka bir şey değildi. İslamcılığın ihya, inşa, ıslah ve inkılap eksenli dilinin, muhafazakârlığın sığ ve anakronik diliyle yer değiştirmesi ulvi İslamcı ideallerin yerine muhafazakâr değerlerin geçmesine sebep oldu. Böylece “İslami tatil”, “İslami moda”, “İslami banka” gibi ucube kavramlarla karşılaşır olduk.

AK parti kendisini “Muhafazakâr Demokrat” olarak tanımlamasına rağmen İslamcı olarak gösterilmesi İslamcılığın ulvi değerlerinin politik dilin pragmatizmine refere edilmesi gibi bir handikapı da beraberinde getirdi. Politik dilin, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, konjonktürel, stratejik, reel politik ve pragmatik dilinin İslamcı ilkelerle uyuşması mümkün değilken, AK Parti özelinde böyle bir tanım yapılmasının kasıtlı olduğunu düşünüyoruz. Parti, kuruluş aşamasında kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlamış ve İslamcılıkla herhangi bir bağının olmadığını yerel ve küresel aktörlere bildirmişti. Bugün her ne kadar Ak Partinin Milli Görüş çizgisine doğru evrildiği ve İslamcılaştığı iddia edilse de, gerek Gülen Hareketiyle yaşananlar çerçevesinde kullanılan dil, gerekse de toplumsal kutuplaşmayı barizleştiren söylem bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-3

Seyyit Kutub’un modern değerler sistemiyle cahiliye dönemi arasında paralellikler görmesine rağmen, moderniteyi/bugünü daha karmaşık olarak adlandırması “din dilini’’ güncelleme ve millici/sağcı argümanlarından kurtulma çabası içerisinde olan 1970’li yılların Türkiye Müslümanları için oldukça önemlidir. Bundan sonradır ki, Mısır ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer İslam beldelerinde modern değerler sisteminin sorgulanması ve Kur’ani kavramların güncellenmesi süreci başlamıştır. Tevhid, şirk, tuğyan, mustazaf, müstekbir gibi kavramların 20.y üzyılın idrakine sunulduğu bu dönem, Türkiye İslamcılığı açısından 1990’lı yılların sonuna kadar sürecek bir olgunlaşma sürecini de beraberinde getirecektir. Artık 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar devam eden “batının tekniğini alıp ahlakını almama” düşüncesi, Batı’nın yekpare olarak sorgulanması gerektiği noktasına evrilmiştir.
Kutub’un, Kur’an’ın 7.asır Arap yarımadasını sosyal, siyasal ve ideolojik olarak değiştirdiğini söyleyerek 1950 ve 1960’lar da sistematiğini Kur’an merkezli olarak, metafizik ve teolojik doktrin, cemiyet veya ümmet ve hukuki/sosyal düzenleme ve davranışlar olarak teşekkül ettirmesi, İslam’ın donukluktan kurtarılması noktasında Türkiyeli Müslümanlar açısından ciddi ufuklar açmıştır. İslam da sosyal adalet isimli kitabıyla içinde yaşadığı toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarına dikkat çeken Kutup, “karınları boş olanların yüksek sesli vaatleri dinleyemeyeceğini” ifade ederek, sağlam bir ekonomik yapısı olmayan ve  çoğunluğun azınlık tarafından sömürüldüğü toplumların sosyal adaleti sağlayamayacağına vurgu yapar ve her Müslüman şahsiyetin içinde yaşadığı toplumda bu bilinçle hareket etmesini savunur. Kutub’un bu bakış açısı, önemli bir “dönemsel okuma’’ olma özelliği taşır.
Türkiye İslamcılığını etkileyen önemli unsurlardan biride 1979 İran İslam devrimidir. İran devrimi tüm Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça büyük bir yankı uyandırmıştır. 150 yıldır pasif/edilgen durumdaki İslam dünyası, İran devrimiyle birlikte İslam’ın 20. yüzyılda yeniden tarih sahnesine çıkışına şahit olmuş ve Müslümanlar kendilerine olan güvenlerini tazelemişlerdir. İran’ın küresel istikbara rağmen gerçekleştirdiği bu devrim, Türkiye Müslümanlarının bu coğrafyaya olan ilgilerini arttırmış ve İran ilim ve akademi çevrelerinden yapılan çeviriler sayesinde Türkiyeli Müslümanlar devrimin teorik ve pratik önderlerini tanıma imkânı bulmuşlardır.
Bugün dahi İran gençliği tarafından da “devrimin öğretmeni’’ olarak anılan Ali Şeriati’nin eserlerinin yanında Murtaza Mutahhari, M.Hüseyin Beheşti, Mustafa Çamran, Allame Tabatabai gibi âlim/mütefekkir şahsiyetlerin eserleri Türkçeye tercüme edilerek devrimin teorik ve pratik önderleri tanınmaya başlanmıştır.
Özellikle Ali Şeriati’nin Batı dünyasına olan vukufiyeti yanında İslami dili “ideolojik formda” kullanıyor oluşu, Türkiyeli İslamcıların dikkatini çekmiştir. Ancak bu süreçte Türkiye’de İran devriminin tesirini azaltmak ve/veya yok etmek için yerel/kültürel dinamikler harekete geçirilmiş ve sağ/milli/mezhebi argümanlar üzerinden karalama kampanyaları bayraklaştırılarak Şeriati ve İran devrimi itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.
Devrimin hemen ardından Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi, Dünya’da ise Afgan-Sovyet savaşı üretilerek Dünya Müslümanlarının dikkati başka yerlere çekilmeye çalışılmış ve İran-Irak savaşıyla devrim daha beşikte boğulmak istenmiştir. Devrimin özelde Türkiye genelde Dünya Müslümanlarının silkinmesinde önemli olmasının yanında özellikle Türkiye’de, İran Devrimi sonrası yapılan değerlendirme hatalarını da zikretmek durumundayız. Devrimi İran’ın kendine özgülüğü, Şiiliğin devrimdeki rolü, ulemanın tavrı ve İran tarihi/kültürel dinamikleri göz ardı edilerek Türkiye’yi bir İran gibi değerlendiren yaklaşımlar, maalesef yerel dinamiklerle ciddi çatışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu durum bir önceki yazımızda işaret etmeye çalıştığımız “Yerel Hareket Fıkhının’’ olmayışından kaynaklanmaktadır.
İran devrimi sürecinde mürettep Afgan-Sovyet savaşı, aslında devrimle heyecanlanan ve özgüveni yerine gelen Sünni Dünya Müslümanlarının enerjilerini yok edecek bir havza olma özelliği taşır. Sadece Türkiye’den değil bütün bir İslam dünyasından gençler Afgan-Sovyet savaşına kanalize edilerek ki bizzat CIA eliyle oluşturulan algı bunun en güzel örneğidir, çok ciddi bir potansiyel ortadan kaldırılmıştır. Küresel istikbarın Dünyayı homojenleştirme çabasının bir sonucu olarak ve Sovyetlere bir Vietnam yaşatmak için İslamcılarla yaptığı işbirliği, İslam dünyasının en genç ve verimli potansiyelinin bu coğrafyada tükenmesinin önünü açmıştır.
Bugünün aklı ve bilgisiyle yaptığımız bu değerlendirmenin dönemi idrak eden Türkiye ve Dünya Müslümanlarınca yapılamamış olmasını bir itham olarak değil durum tespiti olması açısından ifade ettiğimizi belirtmek isteriz. Ancak Afgan-Sovyet savaşının mahiyeti dönemi itibariyle iyi analiz edil(e)memiştir. Bu savaşın Sovyetlere bir Vietnam yaşatmak ve son kertede Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasının önünü açmak üzere planlandığı ve kasten çıkarıldığı gerçeği o gün fark edilememiştir. Nitekim adı geçen dönemde ABD başkanı Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yürüten Zibignev Brzezinski 1998’de Paris’te verdiği bir röportajda; “Sovyetlerin Afganistan’a müdahale etme imkânlarını arttırdıklarını, yani Sovyetleri kışkırttıklarını; öte yandan, aynı taktikle, Sovyet müdahalesinden altı ay önce Kabildeki Sovyet yanlısı hükümet karşıtlarına yardım ettiklerini bizzat itiraf etmiştir.
Tüm bu yaşananlar yerel hareket fıkhının önemini bir kez daha gündeme getirmiştir. Türkiye İslamcılığının bundan sonra alacağı yolda belki de en önemli husus yerel hareket fıkhını oluşturmak olacaktır. Ancak bu yerel hareket fıkhı anlayışının 80 ve 90’lar boyunca tam manasıyla geliştiğini söylemek zordur. 12 Eylül öncesinde sağ-sol adı altında üretilen çatışmalar ciddi enerji kaybına neden olmuş, yerel hareket fıkhının geliştirilmesi için harcanması gereken düşünsel çabaların yerine, mürettep oyunlarda çatışma eksenli varoluş mücadeleleri verilmiştir.
Oluşturulamayan Yerel Hareket Fıkhı ve güncellen(e)meyen İslamcı dil, 2000’ler ve sonrasında Türkiye İslamcılığı açısından ciddi krizler oluşturacaktır. İleriki yazılarda değinmeye çalışacağımız bu krizler nedeniyle yer yer anakronik tarihsel değerlendirmeler yapmanın yanında, ciddi arazlarla malul “dönem okumaları” nedeniyle zamanın şahidi olma ilkesi zafiyete uğrayacaktır.
İster yakın isterse uzak tarihi değerlendirmeler de olsun gözetilmesi gereken temel ilkeler ki bu ilkelerden birincisi geçmişi kendi sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik koşulları ile yerel ve küresel koşulları içerisinde değerlendirmek; ikincisi ise bugünü geçmişin dili ve aklıyla değerlendirmemektir, 2000 sonrası süreçte ihmal edilmiştir. Her düşüncenin ortaya çıktığı tarihi, siyasi, politik v.b unsurların izlerini taşıyacağı ve ancak bu unsurlar göz önünde bulundurularak yapılacak değerlendirmelerin bir anlam ifade edeceği gerçeği göz ardı edildiğinden, Türkiye ve Dünya üzerindeki gelişmeler sağlıklı analiz edilememiş; 1970-90’lı yıllar arasında oluşturulan retorik devam ettirilmeye çalışılmıştır. Seyyit Kutup, Ali Şeraiti ve M.Bin Nebi gibi alim/mütefekkirlerin miras bıraktığı modernite eleştirileri, siyasal tavır alış ve evrensel İslami dil, 2000’li yıllarda güncellen(e)memiştir. 2000 sonrası yaşananlar geçmişin diliyle anlamlandırılmaya çalışıldığı için “dil intibaksızlığı” ve “palyatif çözümler” meydana gelmiş; politik ve aktüel dil İslamcı dili zafiyete uğratmıştır.

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-2

20.Yüzyılın ikinci yarısında dünyayı homojenize etme ve sermayeyi merkezileştirme çabaları ağırlıklı olarak, oryantalistlerce, Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyada yoğunlaştı. Bu homojenizasyon projesi paralel Milton Friadman’ın kurduğu Chicago Üniversitesi iktisatçıları aracılığıyla Latin Amerika’da da sürdürüldü.
Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi ve sembolik dahi olsa hilafet makamının ortadan kalkması dünya Müslümanlarını olduğu kadar belki daha da fazla Türkiye Müslümanlarını etkiledi. Cumhuriyet idaresiyle demir perde ülkesi haline ge(tiri)len Türkiye,1960’lı yıllara kadar ümmet coğrafyasında ne olup bittiğinden çok fazla haberdar değildi. Mevcut âlim ve mütefekkirlerinde sahne dışına itilmesiyle birlikte yenidünya düzenine daha rahat uyum sağlayacak bir nesil oluşturma çabaları Menderes döneminin kısmi liberal politikalarıyla gerçekleşmeye başladı.
Marshall Yardımları’yla Türkiye’ye tam anlamıyla yerleşen küresel sermaye artık Türkiye’nin sanayi ve tarım politikasını belirleme noktasına kadar gelmiş ve siyasal alanda da bağımlılığı hat safhaya taşımıştı. ABD yardım teşkilatı olan JUSMAT’ın TBMM ile aynı binayı paylaşması, küresel istihbarat yapılarının Türkiye istihbaratı ile içli dışlı oluşu ve NATO üyeliğinin getirdiği yeni ve halktan kopuk; aynı zamanda küresel istikbarın arzuları istikametinde konumlanmış ordu yapısıyla, yeni Türkiye İran’dan sonra bu bölgedeki ikinci uzak karakol gibi çalışmaya başladı.
NATO konseptinin sözde “kızıl tehdit” merkezli yapılanması doğal olarak Türkiye’de de İslami rengi ağır basan hareket ve yapıların önünün açılmasını sağladı. Milli ve manevi ağırlığı yüksek KMD (komünizmle mücadele dernekleri)’ler eliyle sağ-sol çatışması üretilerek tahrip edici bir savaşın tohumları atıldı. Bu mücadele 12 Eylül sürecine kadar bu ülkenin en genç ve üretken beyinlerinin canlarına mal olan trajik bir süreç olma özelliği taşır. Sağ ve sol adı altında birbirlerinin canına kasteden insanlar perde gerisinde kimlerin olduğunu 12 Eylülde görecek fakat iş işten geçmiş olacaktı.
Bugünden geriye bakıldığında yaptığımız bu tespitleri o dönemi yaşayan herkesin yapmasını beklemek elbette mümkün değildir. Nihayetinde biz bugün geçmişin bilgilerine sahip olarak konuşuyoruz.
1960’lı yıllarda yapılmaya başlayan çeviri faaliyetleriyle ümmet havzasından âlim /mütefekkir insanlarla tanışan Türkiye insanı, o güne kadar milli ve sağcı diye tabir edilen İslami algısını masaya yatırmaya ve ümmet merkezli düşünmenin önemini fark etmeye başladı. Dünyaya kapalı olmanın getirdiği bir taşralılık halini aşma noktasında oldukça önemli olan bu çeviri faaliyetleri, Türkiyeli Müslümanların ufuklarının açılmasında ve vahyi merkeze alan bir İslami yaşantının pratiklerinin oluşturulmasında oldukça etkili oldu. Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kurulduğu 1925’ten sonra düşünsel olgunluk aşamasına geldiği 1960’lı yılların “İslam İdeolojisi” algısının Dünya da olduğu kadar Türkiye’de de talep/kabul görmesi, İslamcılığın en önemli kazanımlarından biri olarak görülebilir.
İslamcılık fikriyatının ortaya çıkış sürecinde hilafetin merkezi ve tüm dünya Müslümanlarının temsilcisi pozisyonunda olan Osmanlı’nın yıkılma sürecini yaşıyor oluşu, bazılarınca İslamcılığın sanki Osmanlıyı yeniden diriltme maksatlı bir hareket olarak algılanmasına vesile olsa da –kaldı ki aynı dönemde Osmanlıcılık akımı da vardır- aslında İslamcılık, Osmanlı’nın da fevkinde o günkü perişan durumun ortadan kaldırılması ve böylece ciddi arazlarla malul hanedanlık yapısının da bertaraf edilerek İslami anlamda ihya ve inşa merkezli bir harekettir.
İslamcılık düşüncesi değerlendirilirken şahıslar yerine İslamcılık fikri ve bu fikrin tekamül süreci ile ideolojik formasyonu kriter alındığında yapılan değerlendirmelerin daha sağlıklı olduğu görülecektir. Çünkü kişilerin çabaları ve bu çaba neticesinde ortaya koyduğu/ürettiği hâsıla, bu hem tepkisel anlamda hem de akademik anlamda olsun fark etmez, içinde yaşadıkları dönemden izler taşır ve bazen dönemi iyi analiz edememenin sonucu olarak yanlış ya da eksik tepkisellikler/yorumlar içerebilir. Ancak fikir merkezli bir tartışma her zaman kişilerden ziyade o fikrin etrafını cami ağyarını mani bir tanımını, kavramsallaştırmalarını, bu kavramlara yüklediği anlamları, kavram dünyasını hangi referanslarla inşa ettiğini, hedeflerini ve amacına ulaşmak için nasıl bir yol ve üslup belirlediğini ortaya koyma noktasında ciddi olanak sağlar.
1960’lı yıllar ve sonrası çeviri faaliyetlerinin Türkiye insanını ufkunun açılmasında ve vahiy eksenli İslam algısının oluşmasında çok önemli katkıları olduğu gibi olumsuz birtakım yansımaları da olmuştur. Özellikle özensiz yapılan çevirilerle bazı metinlerin ne dediğinin tam anlaşılamaması ve bu metinlerin ortaya çıktıkları toplumların tarihi/kültürel ve örfi yönünün yadsınması anakronik değerlendirmelerin yapılmasına neden oldu. Türkiye’yi Mısır veya Pakistan gibi değerlendirerek orada ki bir âlim/mütefekkirin geliştirdiği ve yerel izlerde taşıyan yöntem/metotları burada da aynıyla uygulama telaşı, bir takım algı problemlerini ve dışlanmaları da beraberinde getirdi. Türkiye insanına has bir hareket fıkhı ve davet/tebliğ usulü geliştirememe gibi bir problemi de beraberinde getiren bu anlayışın zamanla yanlışlığı fark edilmiş ve daha bize özgü bir usulün tartışmaları yapılmaya başlanmıştır.
Burada dikkat çekmeye çalıştığımız “bize özgülüğün”, ümmet çizgisine halel getirecek bir içe kapanma veya ulusal İslam algısı oluşturma anlamına gelmediğini ayrıca ifade etmek gerekir. Nitekim toplumların kendine özgülükleri ve sahih İslami algıyla çatışmayan örfleri hareket fıkhının oluşmasında önemlidir. İbn-i Haldun’un bir topluma ancak yine kendi içinden birilerinin liderlik yapabileceği ilkesi İslami hareket fıkhının oluşmasında da önemli bir ilkedir. Türkiye toplumunu bir İran veya Mısır halkı gibi görerek orada başarıya ulaşmış bir tecrübeyi burada da mutlaka başarıya ulaşacağı yargısının doğru olmadığını fark etmek gerekir. Nitekim 1990’lı yıllarda kendisini radikal olarak tanımlayan İslami hareketler içinde kendi ailesini dahi cahili olarak niteleyen ve toplumu tekfir etme noktasına gelen bir çizginin olduğunu da hatırladığımızda, hareket fıkhının oluşturulmasında yerel unsurlarında dikkate alınması gerektiğinin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Özellikle, Seyyit Kutup’un modern dünya ile alakalı olarak ortaya koyduğu argümanların Türkiye Müslümanlarının İslamcılık ufuklarına çok önemli katkılar yaptığını burada belirtmek gerekir. Yoldaki İşaretler ve Fi-Zilalil Kur’an çalışmalarıyla Türkiye’de tanınan Seyyit Kutup’un fikirleri bugün dahi modernite karşısında özgün İslami kimliğin inşası noktasında önemli bir yer işgal etmektedir. Seyyit Kutup’un modern dünya algısının cahili değerlerle paralellik arz ettiği vurgusu aslında son 200 yıldır batıya öykünmeci, batının tekniğini alıp ahlakını almama noktasında kanaat belirten İslamcı çizgiye, çok önemli bir yön tayin ederek işarette bulunmuş, üst perdeden ve özgün bir değerlendirme yapmak suretiyle de tüm dünya Müslümanlarına bir özgüven aşısı yapmıştır.

Türkiye İslamcılık Bahsi Üzerine-1

20.yüzyıl, Modern Dünya’nın yeniden şekillendirilmesinde çok önemli bir dönem olma özelliği gösterir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman imparatorluğu bu dönemde tarihe karışmıştır. Uzun ömürleriyle bu yapıların dünyada işgal ettikleri yer, o güne kadar farklı yaşam tarzlarının belirginlik kazandığı ve bu yaşam tarzlarının özgünlüğünü korudukları mekânların da işareti sayılıyordu. Birden fazla imparatorluğun ve dolayısıyla birden fazla hayat tarzının/kutubun kendi özgünlüğü içerisinde devam etmesi, aydınlanma felsefesinin kaynaklık ettiği modern düşüncenin homojenleştirici doğasına aykırı olduğundan, yenidünya düzeni büyük felaketler aracılığıyla yeni sistemini kurmaya çabaladı. Çünkü her imparatorluk farklı bir kültürel dinamizmi bünyesinde barındırıyordu.

2.dünya savaşı Yeni Dünya Düzeni’nin kavileşmesi için atılmış ikinci büyük adım oldu. Dünya’nın ABD ve SSCB gibi güç odakları arasında nüfuz bölgelerine ayrılması, bu sürecin akabinde, Yalta Buluşması’nda gerçekleşti. Her ne kadar soğuk savaş olarak adlandırılan ve 1990’lara kadar sür(dürül)en bir süreçten bahsedilse de, komünizm ve kapitalizm hiçbir zaman birbirlerine düşman olmadılar. Hatta birbirlerini beslediklerinden ve kapitalist dünyayı temsil edenlerin komünist tehditten kurtulmak için, kurtarıcı rolünü üstlendikleri ve dünyanın iki tercih arasında bırakılarak tabiri caizse ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumundan bahsedilebilirdi.

Sermayenin merkezileşmesi ve dünyanın şirket devletler eliyle yönetilmesi esasına istinaden 20.yüzyılın ikinci yarısı dünyayı homojenleştirme süreçleriyle geçti. Batı tarzı üretim-tüketim anlayışını kabul etmeyen, kendi özgünlüğünü ve bu özgünlüğüne kaynaklık eden tarihsel mirasını korumak isteyen bütün devletler, bir şekilde, sisteme entegre edildi. Entegre olmak istemeyenler ya cebren-Almanya ve Japonya örneğinde olduğu gibi- ya da dâhili unsurlar eliyle sömürgeleştirme yöntemiyle-Türkiye, Afganistan ve devrim öncesi İran gibi- sistem içine çekildi.

İran 1979’da bu kuşatmayı kendi özgünlüğü ve İslami referanslarıyla kırmayı başardı. Ancak Batı dünyası İran’dan bu devrimin intikamını almak için bütün gücüyle saldırdı. Sonunda İran, basiretsiz idarecileri eliyle devrim çizgisinden Safevi çizgiye doğru evrilmek suretiyle ulus devlet kimliğini barizleştirdi. Afganistan, küresel istikbar tarafından SSCB’nin dağıtılması için bir üs olarak kullanıldı ve bugün islamofobik enformasyonun üssü olarak yine aynı müstekbirler tarafından kullanılmaya devam ediyor. Türkiye ise tarihi mirası ve modernlik arasında sıkışarak ne doğulu ne batılı olabilen ve kimlik kargaşası yaşayan bir devlet haline getirildi.

Kapitalizm, Naomi Klain’in ifadesiyle, bütün savaşları sermayenin merkezileşmesi ve batılı şirket devletlerin güçlenmesine matuf olarak kullandı. Hatta 1. ve 2. dünya savaşında olduğu gibi, kapitalizm tıkandığı durumlarda savaşlar üretmek suretiyle ömrünü uzatma ve dünyayı homojenleştirme yoluna gitti. Sermaye o kadar merkezileşti ki FED’in tahvil ihalesi neredeyse bütün dünyayı ilgilendirir oldu.

Türkiye, adı geçen bu süreçlerde tercihini daima Batıdan yana kullanmak mecburiyetinde kaldı. Bu tercihinde hiç şüphesiz Rusya faktörü önemli rol oynadı. Rusya’nın Stalin döneminde ki emelleri, özellikle boğazlar üzerinde hak iddia etmesi, Türkiye’yi güçlü bir müttefik arayışına itti. Nitekim düşman! SSCB, Türkiye’nin Batı’nın kucağına oturması için önemli bir gerekçe oldu ve Kore savaşına asker göndermek suretiyle sadakatini sergileyen Türkiye 1948’de NATO paktına alındı.

Aslında yapılan, nüfuz bölgeleri paylaşımında ABD şemsiyesi altında kalan Türkiye’yi NATO’ya icbar etmekti. Dışarıdan bakıldığında düşman olarak tanımlanan SSCB, kendisini ancak bir düşman üzerinden tanımlayabilen Batı medeniyetinin ürettiği bir “öcü”ydü. Çünkü ABD nezdinde Kapitalizmin bir düşmana ihtiyacı vardı ve düşman üretildi. Bu öcü sayesinde dünya yıllarca Soğuk Savaş dolması yutmak zorunda. Aslında yapılmaya çalışılan Fukuyama’ya “tarihin sonu” tezini hazırlayacak malzeme sunmaktan ve demokratik/liberal değerlerin insanlığın son kalesi olduğu fikriyatını dünya insanlığına zerk etmekten ibaretti.

Asırlarca İslam’la yoğrulmuş bu coğrafyada yaşanan kırılmalar sadece savaşlarla olmadı. Bölgenin sömürgeleştirilemeyen üç devletinden biri olan Türkiye, diğer ikisi İran ve Afganistan, dâhili unsurlar eliyle İslami kimliğini terk etmeye ve yerine batı kimliğini kabullenmeye zorlandı. Cumhuriyetin ilanından sonra inkılaplar adı altında yapılan uygulamalar aslında geçmişin bütün izlerinin silinmesi ve zihinlerin formatlanmasına matuf hareketlerdi. Özellikle dil alanında yapılanlar, mazinin hatırlanmasının dahi önüne geçecek dehşetli uygulamalardı. Halk kendisini kurtaranlarca maruz bırakıldığı bu zihin formatlama işlemlerinden kendi imkânlarınca korunmaya çabaladı. Ancak bu tavırları bile en dehşetli baskılarla sindirildi.

Uzunca bir süre yer altı olarak tabir edilebilecek yöntemlerle İslami kimliklerini canlı tutmaya çabalayan Müslüman halk, Türkiye’nin çok partili hayata icbar edilmesi neticesinde kurtarıcılarından kurtulma refleksi göstererek bir nebze de olsa nefes almayı çalıştı. Bu dönemde Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan gibi âlim/mütefekkir zatların, sebilürreşat/sırat-ı mustakim gibi dergilerin İslami hassasiyetleri canlı tutma adına yaptıkları oldukça önemlidir. Ancak laik/seküler hayat tarzı elbisesini bu ülke insanına zorla giydirmeye kararlı olanlar hayatın her alanında İslam’ın izlerini silme girişimlerini sürdürdüler.

27 Mayıs Darbesi, çok partili hayatla İslami kimliğini izhar etme kararlılığı gösteren halkın sindirilmesi için yapılmış ve şimdiye kadarki tüm darbelere örneklik teşkil eden bir darbe olma özelliği taşır. Bu darbeyi küresel bağlamından soyutlayarak değerlendirmek şüphesiz doğru olmaz. Menderes’in son zamanlarda ABD politikasından çıkma denemeleri ömrünün kısalmasında! etkili olmuş olabilir. Ancak İslam’ın yeniden hayat sahasına çıkma girişiminin engellenmesi açısından 27 Mayıs Darbesi’nin tahribatı büyüktür. Bu darbeden sonra askeri okullara lise talebelerinin alınması yasaklanmış ve ordu -ki İstiklal Marşı kahraman ordumuza diye başlar- ile halk arasındaki mesafe açılmıştır.

Osmanlıdan tevarüs edilen geleneksel İslami model Cumhuriyet idaresi altında çeşitli kırılmalarla devam etse de sonunda bu geleneksel İslami form dahi sistemin elit kurucuları tarafından kabul edil(e)memiştir. Ancak küresel sistemin lordlarının çok partili hayata geçişi zorlamaları ve akabinde Sovyet Bloku’ndan gelen Kızıl Tehdide karşın İslami hassasiyetleri yeniden canlandırma amaçlı projeler doğrultusunda ülke içerisinde bazı açılımlar gerçekleştirilmiştir. Yüksek İslam enstitüleri ve İmam Hatip okullarının İsmet İnönü zamanında açılması tam da bu süreci ifade eder. Dünyaya yeni şeklini vermeye çalışanlar yeraltında/illegal ve kontrolsüz olarak yapılan çalışmaların yerine, devletin kontrolünde daha şeffaf ve komünist tehlikeye karşı koyabilecek bir çalışmanın kendi çıkarları için daha uygun olduğuna karar vermişlerdi.

Tamamen konjonktürel gerekçelerle açılan İHL ve Yüksek İslam Enstitüleri aynı zamanda devletin istediği tarzda bir İslam algısının oluşturulması için de kullanılmaya çalışıldı. Zaten bu tür yerlere aç olan halk, çocuklarını bu okullarda eğitim alması amacıyla büyük çaba gösterdi. Ancak imam hatip okulları, kurucularının istediği işlevi görmek yerine Anadolu’daki Müslüman halkın çocuklarının merkeze doğru taşınmasında ciddi bir işlev gördü. Öyle ki devlet daha sonra kendi elleriyle kurduğu bu okulları kapatmak zorunda kalacaktı.