Salı , 16 Temmuz 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 10)

Yazarlar

Seküler Muhafazakarlık-5

İslam’ın helal-haram gibi sınırları belli olan öğretisi karşısında post-modern düşünce gri alanlar ihdas ederek ‘’aslında böylede olabilir’’ mantığı çerçevesinde esnetme politikası işleterek dini olanın laubalileştirilmesine çalışmaktadır.Herkes yaşamında özgürdür, kimse kimseye karışmamalı,herkesin tercihine saygı duyulmalı,hoşgörülü olmalıyız,günah işleme özgürlüğü de olmalı v.b.gibi argümanlar üzerinden, haramları görünür kılma çabalarının post-modern kültürle ve bu kültürde içkin olan sekülerlikle ilintili olduğunun fark edilmesi gerekiyor.Bugünün siyasi politik argümanlarının da post-modern düşünme biçimine uygun olarak şekillendirildiğini her geçen gün daha belirgin olarak fark ediyoruz.Adalet/hakkaniyet esaslı bir paradigma üzerine oturması gereken siyaset maalesef hevasını ilah edinen kitlelerin memnuniyetini sağlamak için çabalayan bir  mekanizma haline getirilmektedir.

Helal-haram arasındaki çizginin ortadan kaldırılarak gri alan ihdas etme eylemi, beraberinde İslam’ın yaşam pratiği olan sünnetin de alelade bir şekilde sorgulanmasına ve sünnetin özellikle ahlaka/hayata taalluk eden boyutunun tarihselleştirilmesine sebep olmaktadır.Modern ve post-modern tahakküm karşısındaki en önemli mukavemet hattımız olan sahih sünnetin,modernitenin ilerlemeci tarih algısının tabi neticesi olarak antikleştirilmesi;post-modernliğin ‘’an’’laşan zaman algısı ve hakikatin bilinemezliği ilkesinden hareketle oluşturmaya çalıştığı tatmin ve haz eksenli hayat algısıyla içeriksizleştirilmesi ve/veya ‘’zaman dışı’’laştırılması karşısında Müslümanların müteyakkız olmaları gerekmektedir.En yüce ahlaki donanımın mücessem hali olan Rasul(a.s)’ün sahih sünnetinin pratize edilmesi bugün için modern ve post-modern telakkilerin işlevsizleşmesi için hayati öneme haizdir.

Kalp ve akıl arasındaki muvazene ve insicam bozulduğunda Mü’min bilinç parçalanmış demektir.Kalp ve akıl arasındaki muvazene ve insicamın bozulması modernitenin arzuladığı insan tipinin ortaya çıkmasına sebep olur.Kitab-ı Kerim bir çok ayetinde anlamanın,düşünmenin ve tedebbür etmenin merkezi olarak kalbi zikreder.Kalp ve akıl arasındaki ilişki sahih bir zeminde teşekkül ettirildiği müddetçe ilahi rızaya muvafık eylemlilikler tezahür etmeye başlar.Modernitenin aklı putlaştırmasının ve kalbi ötelemesinin bir neticesi olarak insanlık bugün elleriyle yaptıklarından dolayı karada ve denizde ifsada sebep olmuştur.Dolayısıyla tevhit aynı zamanda kalp ve akıl birliğini ve bunun tabi neticesi olarak eylem birlikteliğini ve nihai kertede kalp-akıl-dil ve eylem ilişkisinin tek bir kaynağın rehberliğini kabul ederek gerçekleştireceğine inanmanın adıdır.Kalp-akıl-eylem ilişkisini sahih zemininden koparan modern ve post-modern süreçler aslında insanı parçalara ayırarak şirke kapı aralamış olmaktadır.Pagan kültürlerin birden fazla tanrıya sahip olmalarının arka planında da hayatı parçalama ve her parçaya hakim bir tanrı ihdas etme inancı vardır.

Bugün, 7.yüzyılda olduğu gibi taştan tahtadan putlar yapılarak bu putlara saygı ve tazimde bulunulmuyor. Dolayısıyla şirki sadece somut nesnelere-taştan,tahtadan yapılma putlara-tapınma/tazim üzerinden tanımlayacak olursak,bugünün şirkini açıklamakta zorluk çekeriz.İçinde yaşadığı döneme/çağa şahitlik yapmak gibi esaslı bir görevi bulunan Müslüman şahsiyetin, şirkin bu yüzyılda kendisini hangi argümanlar ve eylemler ve hangi düşünce/fikir üzerinden ifade ettiğini tespit etmek gibi bir esaslı bir görevi vardır.

Hayatın tevhidi yönü bozulduğunda din ,belli alanlara hapsedilen bir ritüeller sistemi veya manevi bir tatmin vasıtası haline gelecektir.Sekülerliğin istediği tam da budur.Sekülerlik dinsiz bireyler oluşturma gibi bir çabanın içerisinde değildir.Bunun mümkün olmadığını sekülerliğin ortaya çıkış süreci de ortaya koymaktadır.Sekülerlik dini bireysel anlamda yaşamayı,evrenin ve insanın tanımlanmasında din dilinin kullanılmamasını yeğlemektedir.Din kurumsal yapı/kilise çatısı altında özel gün ve gecelerde manevi bir tatmini sağlamak amacına matuf olarak işlev görmelidir.Sosyal hayatın tanzimi,iktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,askeri alanların tanziminde ise aklın merkezi rol üstlenmesi gerektiğini ifade etmektedir.Sekülerliğin bu algısını destekler mahiyette Türkiye de camilerin devlet dairesi gibi çalışması ve özel gün ve geceler merkezli bir dini duyarlılık algısının oluşturulmaya çalışılması manidardır.

İslam’ın insan,evren,tarih ve hayat algısında dini ve din dışı/profan bir ayrımın yapılması mümkün değildir.İslam kendisini ‘’ed-din’’ olarak tanımlar ve kendi epistemolojsi çerçevesinde bir ‘’hayat tarzı’’ inşa eder.İslam’ın peygamberlik vasıtasıyla modellediği hayat tarzı ve hayatı anlama ve anlamlandırmada ortaya koyduğu metot kendine özgüdür.Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bakıldığında dini-dünyevi,maddi-manevi,ruh-beden,kamusal-özel gibi ayrımlar yapmak söz konusu değildir.Tevhidin dünya görüşünde insan kul olarak kendisini gerçekleştirmek ve hayat algısını bu kulluk bilincine göre inşa etmek zorundadır.Allah bütün  alemlerin rabbi,son peygamber Hz.Muhammet(s.a.v) bütün insanlığın rol modelidir.

Aziz Kur’an bütün bir insanlık için hidayet kaynağıdır.İslam hayatın her veçhesini kuşatır.İnsan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık eylemlerin nasıl teşekkül edeceğine dair zihinsel formasyonu İslam insana sunar.Kitab-ı Kerim zamanlar üstü yegane mutlak bilgiyi temsil eder.İnsanlık hangi zaman diliminde yaşıyor olursa olsun ancak ve ancak bu mutlak bilgiye ram olarak felaha kavuşabilir.Allah melekleri aracılığıyla kullarını sürekli murakabe eder.İslam’ın dünya görüşünde Allah’tan bağımsız,hadi modern kavramlarla söyleyelim otonom,alan yoktur.Bir yaprağın düşmesinden,rahimlerin neyi gizlediğine kadar her şey Allahın bilgisi dahilindedir ve Allah bize şah damarımızdan daha yakındır.Allah,Aristo’nun dediği gibi evreni yaratıp kenara çekilmemiştir.O her an yaratmaktadır.Dua edenin duasına icabet eder.Hidayeti dileyene hidayet ihsan eder.

 

 

Paylaş

Seküler Muhafazakarlık-4

Antik Yunan Medeniyeti üzerine oturan Pagan Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi neticesinde ortaya çıkan laik-dindar ayrımının kökleri Aristo’ya kadar uzanmaktadır. Aristo’nun kozmolojisinde evren ay-altı ve ay-üstü evren olarak ‘’ayrılmış’’,ay-üstü olarak tabir edilen evrenin maddi olmayan,lahuti ve fesada uğramayan;ay-altı alemin ise oluş ve bozuluşa konu olan düşük,sufli ve organik evreni temsil ettiği ifade edilerek evrenin bir bütün olarak değil dikotomik bir niteliğe sahip olduğu iddia edilmiştir.Hıristiyan dünyasının müslüman mütefekkirler aracılığıyla tevarüs ettiği Aristo’nun bu dikotomik evren tasavvuru,daha sonra din-devlet,madde-ruh veya ruh-beden,dünyevi-uhrevi,kamusal-özel gibi ayrımlara da kaynaklık etmiştir.Aristo’nun deist mantığı gereği ay-altı evren tanrısal müdahaleden bağımsız olarak hareket etmektedir.İlk muharrik güç olarak tanrı evreni harekete geçirmiş ve artık sadece fiziksel yasalar itibariyle değil sosyal hayatın şekillendirilmesiyle alakalı olarak ta müdahale etmemektedir.Allah’ı alemlerin rabbi-terbiyecisi,yetiştiricisi,var edicisi-olarak adlandıran Kur’anın ilah ve rab anlayışıyla bağdaşmayan Aristo’nun bu deist ve pasif tanrı anlayışı daha sonraları ilahi olan ve olmayan ayrımına önemli bir esin kaynağı olmuştur.

Bu kozmik anlayışın tabi neticesi olarak Aristo faal akıl kavramsallaştırmasını ortaya atarak hakikatin bilgisine ancak faal akılla irtibata geçmek suretiyle ulaşılacağını iddia etmiştir.Aristo’nun faal aklı ay-üstü evrende yer almaktadır.Işık ile görme duyusu arasındaki ilişki üzerinden iddiasını ispatlamaya çalışan Aristo, nasıl ki ışık olmadan görme mümkün değilse faal akılla temas kurmadan da hakikate ulaşmak mümkün değildir tezini öne sürer.Aristo’nun hakikatin bilgisine ay-üstü evrende ulaşılabileceği kanaati onun gerçek bilginin ilahi menşeli olduğuna dair inancının bir göstergesi sayılabilir.Ancak tanrının aşkınlığını gerekçe göstererek sufli olan ay-altı evrenle ilgilenmeyeceği kanaati Kuran’ın ‘’alemlerin rabbi’’tanımıyla örtüşmemekte hatta ‘’şirk’’ içermektedir.Nitekim Gazali’nin Aristo’nun tanrı ve evren tasavvurunu mahkum etmesinin sebebi de ‘’tevhidi’’zedeleyen bu ‘’ayrımlı’’ düşüncesidir.

Bilginin elde edilmesinde aklı merkeze alan ve ampirik tecrübeyi önceleyen aydınlanma düşüncesi evrenin ve insanın otonomluğu hususunda her ne kadar Aristo’dan istifade etmiş olsa da onun hakikatin bilgisinin ilahi kökenli olacağı anlayışını saf dışı bırakarak hakikatin yalnızca akılla bilinebileceği tezini işlemiştir.Bilginin ilahi tabiatından arındırılması/sekülerleştirilmesi,kadim gelenekte canlı/organik ve tanrının emaneti olarak görülen tabiata her türlü müdahalenin meşru olduğu bir düşünceyi beslemiştir.Bilim devriminin önemli simalarından kabul edilen Bacon,bilginin amacını doğaya hükmetmek ve onu kontrol altına almak olarak ortaya koymuş ve tabiatın sırlarına ulaşmak için ona işkence etmekte dahil her türlü müdahaleyi meşru görmüştür.Bilim devrimine kadar evreni anlamak,bilgelik,tanrıya yaklaşmak ve tabiatla uyum içerisinde yaşamanın aracı olarak kabul edilen bilgi,artık‘’güç’’olarak tanımlanmıştır.Bugün bilimsel ve teknik anlamda varlığın fıtratının değiştirilmesine kadar varan çılgınlık halinin, Bacon’un açtığı bu ampirik ve cebri bilgi edinme yolunun bir neticesi olduğu unutulmamalıdır.

Kilisenin Ortaçağ boyunca kendisini statükonun yanında konumlandırması ve hatta kendi statükosunu oluşturması,dini bir zenginleşme aracı olarak kullanması ve ruhbanlığın giderek sapkın bir hal alması sekülerliğin en önemli besin kaynağı olmuştur.Antik Yunan mitolojisinde tanrılarla savaşarak aydınlatıcı bilgiye ulaşan Prometeus temsili bilim devrimiyle birlikte Batının insan algısını/hümanizmi oluşturmuştur.Tanrısal olan ne varsa mücadele edilecek/savaşılacak olarak görülmüş ve din dilinin hayatın her aşamasından çıkarılması süreci böylece hızlanmıştır.

Sekülerliğin bilim devriminin sonrasında,1755’te, Samuel Johnson tarafından ‘’dünyaya ait olmak’’ şeklinde tanımlanması ve daha sonra bu tanımlama çerçevesinde sanat,edebiyat,eğitim,felsefe,ahlak ve genel kültürde dinin etkisinin azalışını ifade etmesi bu bağlamda önemlidir.(Tekin,2011)Din dilinin hayattan uzaklaştırılması ve bireysel alana hapsedilmesi olarak adlandırılabilecek olan bu sürecin,Batı dünyası açısından oldukça büyük bir önem arz ettiğini bilmek gerekiyor.Aklın merkezi rol oynaması rasyonelleşmenin hızlanmasını sağlamıştır.Weber’e göre Batı toplumları büyü ve doğa–üstü güçlerden yakasını kurtararak rasyonelleşmiştir.(Duran,1997)Çünkü Batı’nın tarihinde din,özellikle ortaçağ boyunca,kilise merkezli statükonun muhkemleştirilmesi ve zenginleşme aracı olarak tebarüz etmiştir.Dolayısıyla bir batılı için din dilinin hayattan uzaklaştırılması ve bireyselleştirilmesi din merkezli statükonun reddi anlamına gelir.Batılı zihinle düşünen bir birey dini her zaman için-tarihi tecrübesinden dolayı- insanı sömürme ve statükoyu muhkemleştirme aracı olarak hatırlar.Nitekim bu tarihi mirastan haberdar olan Marks, dini kitlelerin afyonu olarak nitelendirmiştir.

Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı şeklinde sembolize edilen sekülerlik, dine ait olanla dünyaya ait olanın farklı zeminleri olduğundan hareketle dini olanın ancak kişisel manevi bir enstrüman olabileceği ve kurumsal olarak kalması gerektiğini,insanın toplumsal bir varlık olarak mevcudiyetinin sağlıklı temeller üzerine oturtabilmesi için kendisini ilgilendiren her alanda dini olanın dilini kullanmaması gerektiği gerçeğini tazammun eder.Dini olanın toplumsal olandan dışlanması doğal olarak siyasi,ictimai, hukuki,iktisadi tüm alanların din dilinden soyutlanmasını da beraberinde getirmiştir.Bugün batı dünyası olarak tanımlanan yer sekülerlikle birlikte aklın egemenliğini/mutlaklığını kabul eden ve hayata ait her ne söylenecekse bunu din dilinden bağımsız olarak söylemek gerektiğine inanan bir coğrafyadır.Bu durum post-modern olarak adlandırılan yeni süreçte de gerçekliğini muhafaza etmektedir.

Post-modernite,modernite de olduğu gibi zaman algısı üzerinden kendisini konumlandırmaktadır.Zamanı parçalara/’’an’’lara ayırıp her ‘’an’’ için ayrı bir kılavuz/rehber tayin ederek ve çoğunlukla bu kılavuz/rehberleri ‘’heva’’nın emrine vererek, aslında insan hayatına yekpare bir şekilde yön/istikamet tayin edilemeyeceğini zihinlerimize zerk etmek istemektedir. Hayat ‘’an’’lara ayrıldıktan ve hayattaki ‘’tevhit’’ bozulduktan sonra –tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden-burada şirkin en sinsi ve zehirli yüzü temayüz etmektedir. Heva’nın yönlendirmesi altında birden fazla hayat ve birden fazla kılavuz/rehber anlayışı post-modern düşüncede içkin olduğundan,tevhidin emrettiği tek bir belirleyen/yönlendiren ve tek bir hayat algısı zedelenmektedir.İnsan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatın teşekkül ettirilmesi için, ilahi bilginin mutlaklığına ram olmanın gerek ve yeter şartı olan tevhit, modern ve post-modern süreçlerin her ikisinde de içkin olan aklın mutlaklığı ilkesini reddederek kendine münhasır bir hayat algısı inşa etmektedir.Mü’minlik tam da bu noktada yani hayatın her veçhesinde tek bir rehberliği kabul etme hassasiyetinde tebarüz eder. Dolayısıyla şirkin kendisini en fazla post-modern kültür üzerinden meşrulaştırmaya/kanıksatmaya çalıştığı gerçeğini artık daha sesli olarak dile getirmek durumundayız.

Paylaş

Seküler Muhafazakarlık-3

Gerek kadim Hıristiyanlıkta gerekse İslam da din dilinin hayatın her veçhesine müdahil olma/tanzim etme isteği,sekülerliğin kabul edilemez bir düşünme biçimi olduğunu izhar eder. Ancak pagan Roma kültürünün içerisinde neşv-ü nema bulan Hıristiyanlığın, kitleselleşmeyle birlikte cemaat olmaktan çıkarak devletin ‘’resmi dini’’ haline gelmesi ve buna paralel olarak kilise örgütlenmesine gitmesi, Hıristiyanlığı hayata içkin bir din olmaktan çıkararak kurumsal bir din hüviyetine bürümüştür.Roma’yı dönüştürme arzusuyla yola çıkan Hıristiyanlığın bizzat kendi mensupları tarafından sekülerleştirilmesi dikkate değerdir.Aziz Kur’an’ın Hadid suresinde işaret ettiği ‘’Onlara ruhbanlığı biz emretmedik.Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri uydurdu ancak ona da gereği gibi uymadılar’’(*)beyanı Hıristiyanlığın Roma Devleti içinde kalmaktan imtina eden zühtçü mensuplarının/ruhbanların zamanla laik-dindar ayrımını besleyecek bir zeminin oluşturucuları olduklarına işaret etmekte ve sekülerliğin nasıl bir zeminden beslendiği hakkında bize fikir vermaktedir.Laik-dindar ayrımının bilim devrimi sonrasında dini olan-olmayan ayrımına dönüşmesi insanın otonom bir varlık olarak temayüz etmesine,bilginin desakralizasyonuna/laikleştirilmesine ve evrenin Arisro’dan mülhem özerkliğine/otonomluğuna doğru bir evirilmeye yol açtı.Bilimin ilahi olandan soyutlanmış veya ilahi olana cephe almış bir aklın ürünü olarak tebarüz etmesinden mütevellit,bugün de,somut veriler üzerinden bir tanımlama yaparak varlıkta içkin olan fıtrat görmezden gelinmektedir.Sekülerliğin fıtratı ilahi bir nefha olmasından dolayı rasyonel bir zemine oturmadığı gerekçesiyle yadsıması zımni bir ‘’şirki’’ de barındırmaktadır.

Bilginin nasıl elde edileceği ve elde edilen bilginin hakikati hangi düzeyde temsil ettiği meselesi seküler anlayışta oldukça fazla önem arz etmektedir.Din dilinin müdahil oluşunun kabul edilmediği sekülerlikte bilgi deney,tecrübe,mantık gibi yollarla elde edilir.Bilgi edinmedeki ampirik belirleyicilik aklın dünyevi bir idrak aracı olarak kabul edilmesine ve kalp-akıl bağının bozulmasına yol açmıştır.Akıl bağ kuran,sebep-sonuç ilişkilerini tespit eden,varlıktaki düzeni/sünnetullahı fark eden ve ancak ilahi bilgilendirme yoluyla hakikate ulaşabilen yapısından soyutlanarak ve kalple arasındaki bağ koparılarak otonomluk vasfı kazandırılmak suretiyle İbliste mücessemleşen teslimiyet karşıtı bir pozisyona sürüklenmiştir.Batı zihninin vehbi bilgiyi kabul etmeyip,hakikatin ancak akılla bilinebileceğini iddia etmesi ilahi olanın rehberlik edemeyeceği anlayışını da beraberinde getirmektedir.
Bilgiyi elde etme gayesi noktasında Müslüman zihin ile diğerleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaktadır.Müslüman zihin bilgiyi daha iyi Müslüman olmak yani Allaha olan teslimiyetini kemal mertebesine çıkarmak,varlığın hakikatini bilmek yani hikmete kavuşmak amacıyla isterken-tam bu noktada Rasul (a.s)’ün faydasız bilgiden/ilimden Allah’a sığınırım sözü hatırlanmalıdır-Batı zihni bilgiyi tahakküm aracı olarak elde etmek istemekte ve bilgiyi ‘’güç’’ olarak niteleyerek, hegemonyasını kavileştirmenin aracı olarak kullanmaktadır.
Pagan Roma karşısında yıllarca muvahhitçe mücadele etmiş ve önemli oranda kitleselleşmiş olan Hıristiyanlık zamanla Roma bürokrasisi içerisine yerleşmiş ve kurumsallığını Roma modeline göre gerçekleştirerek 325 yılında İznik Konsülü ile Romanın resmi dini haline gelmiştir. Hıristiyanlığın resmi din haline gelmesi Hıristiyan cemaatin kilise merkezli kurumsallaşmasına sebep olmuş ve kendisini kilisede dini yaşamaya adayanlar ile dindar fakat kilisede yaşamayanları ayrımlamak için laiklik kavramı kullanılmıştır.Dolayısıyla Laiklik kavramı ortaya çıkış sürecinde dini hizmetleri kendisine meslek edinenlerle,bunların dışında kalan ama aynı zamanda dindar olan insanları vurgulamak için kullanılmıştır(Arslan,2000).
Bu ayrım Batının tarihi serüveninde oldukça önemli bir dönüm noktasıdır.Hıristiyanlığın kilise aracılığıyla kurumsal bir muhtevaya bürünmesi uzun vadede dini olan ve olmayan ayrımının gerçekleşmesine sebep olacaktır.Dolayısıyla gerek sekülerlik gerekse laiklik değerlendirilirken Batı insanının muhayyilesindeki bu ayrıma dikkat etmek gerekir.Nitekim 17.yüzyıl bilim devrimi gerçekleştiğinde de kilisenin o güne kadar oluşturduğu olumsuz algı nedeniyle bilim-din ayrımı süreci başlamış ve bu süreç aydınlanmaya ve dolayısıyla bugünkü dünyayı şekillendiren modern algının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Paylaş

Seküler Muhafazakarlık-2

Avrupa merkezli insan,tarih ve evren algısının şekillendirdiği modern dünya,21.yüzyılı modernitenin kendisini tahkim etme aracı olarak üreyen post-modern paradigma çerçevesinde geçirmektedir.Bilimsel kesinliğin ve meta-anlatıların/ideolojilerin yapıbozuma uğradığı post-modern dönem, sekülerliği içkin boyutu ve dini olanı kültüre/folklöre indirgemesi yönüyle moderniteye asistanlık yapmaktadır.Müslüman halklar gerek maruz kaldıkları dahili oryantalist müdahalelerle, gerekse doğrudan işgal ve sömürgeleştirmeyle Avrupa merkezli bu algıya mahkum ve mecbur edilmek istenmektedirler.Bu algıya direnen müslüman halklar ise Mısır,İran,Filistin örneğinde görüldüğü üzere ya terörize edilerek,ya ambargolara mahkum edilerek ya da doğrudan askeri müdahalelerle sürece entegre edilmeye çalışılmaktadır.

Özellikle direnişin belkemiğini oluşturan Müslüman Kardeşler Hareketi’nin devrilmesi sürecinin tamamen modern paradigmaya boyun eğmeyişiyle alakalı olduğunu düşünüyoruz.Şayet Müslüman Kardeşler Hareketi Türkiye’de AKP’nin yaptığı gibi modern paradigmaya muhafazakar demokrat kimlikle entegre olmayı seçerek İslam’ı sadece kültürel/folklorik bir değer halinde yaşamayı kabullenseydi iktidarını sağlamlaştırmış olurdu.Ancak Hareket bizzat liderleri tarafından Kur’anı düstur,peygamberi rehber ve cihadı da hayat tarzı olarak kabullendikleri için saf dışı bırakılmaya çalışılmıştır.Dolayısıyla Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada ki kaosun asıl sebebi enerji,jeopolitik v.s değil ‘’hayat tarzı’’ algısıdır.

Müslüman ilim ve fikir adamlarının İslami bilgi üretme noktasında oldukça yetersiz kalmaları Müslümanlar olarak bizleri,Seyit Hüseyin Nasr’ın ifadesiyle ‘’desakralize’’ edilmiş yani laikleştirilmiş bilgiye mahkum durumda bırakmaktadır.Şayet diriliş gerçekleştirilmek isteniyorsa bunun yolunun Avrupa merkezli bilgi,insan,tarih,evren algısından kurtularak İslami epistemolojiye göre bir bilgi,insan,evren ve tanrı tanımı yaparak  işe başlamak gerekir.İslami bilgiyi üretmek suretiyle zamanımızın şahidi/ibn-ül vakt olamadığımız ve içinden geçmekte olduğumuz süreçleri tanımlayamadığımız için ciddi kimlik krizleri yaşıyoruz.Yaşanan bu kimlik krizleri nedeniyledir ki Türkiye insanı kendisini ne batılı ne doğulu olarak tanımlayamamakta,tam da post-modern sürece uygun bir şekilde,melez kimliklerin anaforunda ciddi bir kimlik buhranının içerisine sürüklenmektedir.Hele ki muhafazakar demokrat kimliğin,özellikle siyasette,din ile ilişki kurmanın bir yolu olarak Müslüman kimlik yerine ikame edilmesi üzerinde dikkatlice düşünmek mecburiyetindeyiz.Muhafazakarlığın aydınlanma sürecinin bir ürünü olduğu ve aydınlanma düşüncesinde içkin olan sekülerlikle olan bağı göz önüne alındığında mü’min kimliğin barizleştirilmesi noktasındaki sorumluluğumuz daha da artmaktadır.

Varlığın kendisinde içkin olan bir potansiyelle hareket ettiğini dolayısıyla yoktan var olmadığı ve var olanın yok olamayacağı kanaati ilahi olanın varlığa müdahil olamayacağı kanaatini de beraberinde getirmiştir.Bu anlayış 17.yy da bilimin bir kavram ve değer olarak kutsaldan arınarak ortaya çıkması ile meşruiyetini daha da perçinlemiştir.Ampirik tecrübenin ve akli önermelerin mutlaklığı ve bilimsel bilginin nesnelliğine olan inancın pekiştiği bu dönem aydınlanma düşüncesini besleyen en önemli zemin olmuştur.Bilginin kutsaldan arındırılması daha sonra varlık-mahiyet,akıl-kalp,din-dünya ayrımını da beraberinde getirmiş ve bu düşünce özellikle II.Dünya savaşının Avrupa insanını moral olarak çökerttiği ve insani tüm erdemlere olan inancın yara aldığı bir vasatta,bilhassa Sartre’ın çabasıyla varoluş ‘’öz’’den önce gelir aforizmasına dönüşmüştür.

Varoluşçuluk/existansiyalizm olarak adlandırılan bu anlayışa göre insan boş bir sayfa olarak doğar ve kendi kendisini var eder/yaratır. Oluş sürecine yüklenen bu anlamın insanı adeta kendisinin tanrısı yapan boyutu, modernitenin aklı mutlaklaştıran yönünün belki de en uç noktasını temsil etmiş ve II.Dünya Savaşı sonrası ateizmin beslendiği en önemli zemin olmuştur.Existansiyalizm,kendi dönemine kadar gelen bütün tanımlamaları ortadan kaldırırcasına hem kapitalizmin homo-ekonomicus/ekonomi insanı anlayışına ,hem kadim Katolisizmin insanı Tanrısal iradenin önünde silikleştiren yapısına,hem de determinist evrim anlayışının insanı edilgenleştirici algısına rest çekerek onu kendi kendisinin var edicisi/oluşturucusu/tanrısı yapmıştır.Yani artık insan ne Allah’ın,ne tabiatın,ne üretim araçlarının çocuğu değil kendisinin tanrısıdır.Post-modernizmin de bu algıdan beslendiğini unutmamak gerekir.

Kendisini var eden/yaratan insanın oluş sürecindeki yegane referansı yine kendisidir.Kitab-ı Kerim’in ‘’hevasını ilah edineni gördün mü?’’diye tavsif ettiği insan tipinin en güzel örneğini veren varoluşçuluk, modernite de içkin olan seküler/profan/ladini evren ve insan tasavvurunu bir ileri aşamaya taşımıştır.Modernitenin sekülerlik aracılığıyla evreni ve insanı otonom olarak tasvir etmesi aslında tanrısal iradeden bağımsız bir alan oluşturma ve bu alanda aklın merkezi rol almasını sağlamaya dönük çabanın sonucudur.Sekülerliğin bu anlamda tamamen ‘’din dışı’’ bir ideoloji olmadığını dinin müdahil olamayacağı özerk alanlar ihdas etme çabasının bir sonucu olduğunu vurgulamak gerekir.

 

Paylaş

Seküler Muhafazakarlık-1

Her kavram içine doğduğu tarihin ve kültürün izlerini taşır.Bir kavramın-hele de bu kavram başka bir dilden ve kültürden ihraç edilmiş ve doğrudan hayata ve varlığa ilişkin bir kavram ise-içine doğduğu düşünsel/entelektüel ve kültürel zemin bilinmeden,o kavramı doğuran sosyal,siyasal,ekonomik v.s şartlar etüt edilmeden tanınması mümkün değildir.Üstelik bu kavram sekülerlik ve muhafazakarlık gibi kendisini dini olanla bağ kurmadan anlamlandıramayacağımız kavramlar ise daha bir hassasiyet göstermek icap eder.Çünkü o zaman meseleyi, kavramın ortaya çıktığı tarihi ve kültürel havzada dinin neye tekabül ettiği yönünden ele almak gerekecektir.Dolayısıyla hayat algısında köklü değişikliklere sebep olan kavramların mahiyetleri bilinmeden,alelade bir şekilde kullanılması ciddi sorunlara sebep olabilmektedir.

Dahili oryantalist müdahaleye maruz kalan her toplumun yaşadığı gibi Türkiye insanı da yıllardır kendi tarihi ve kültürel geçmişiyle alakası olmayan kavramların tasallutu ve istilasıaltındadır. Aydınlanma düşüncesinin hayatın her veçhesini kuşatan, hakikatin ilahi bilgilendirme olmadan akıl merkezli bilinebileceği algısının ve bu algının ortaya çıkardığı ‘’değişim,ilerleme,gelişim’’kavramları ekseninde tebarüz eden yaşam tarzının üstünlüğü düşüncesiyle, Osmanlıyla başlayıp Cumhuriyet idaresinde de devam eden kavram ve tarz-ı hayat aparma hastalığı bugün de farklı şekillerle sürdürülmektedir.Bugünkü usulün daha çok neo-kolonyalist bir tarzda gerçekleştiğini ve seküler/profan/ladini yanının oldukça görünür olduğunu özellikle ifade etmek gerekir.

Batı karşısında alınan yenilgilerin bir sonucu olarak Batı tipi modernleşmenin imkanlarını araştıran Osmanlı İmparatorluğu, ya II.Mahmut örneğinde görüleceği üzere ve İbn-i Haldun’u haklı çıkarırcasına galiplere motamot benzeme tarzında-bu tarzın Rusya’da ki temsilcisi Deli Petro’dur- ya da II.Abdülhamit örneğinde görüleceği üzere bazı geleneksel değerleri/kurumları muhafaza ederek modernleşmeyi yeğlemiş;Osmanlı’nın yıkılışını müteakip dahili oryantalizm süreci olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Türkiye’si ise,II.Mahmut’un ardılları olarak Kemalistleri,II.Abdülhamit’in ardılları olarak ta muhafazakarları tebarüz ettirmiştir.Her iki anlayışta modernliğin ‘’paradigmasına’’ dokunmadan toplumuşekillendirme niyetindeydiler.Aralarında ki tek fark modernleşme sürecinin nasıl gerçekleş(tiril)eceği noktasındaydı.

II.Mahmut’un ardılları olan Kemalistler,Fransız İhtilali’ni gerçekleştirdikten sonra geleneğe savaş açan ve geleneksel yani dine ait ne varsa ortadan kaldırarak modernleşmeyi savunan Jakobenleri taklit etmeyi önerirken,II.Abdülhamit’in ardılları olan Menderes,Özal,Erbakan ve Erdoğan çizgisi ise muhafazakar modernleşmeyi savundular.Nitekim gelinen nokta itibariyle, post-modern sürecin de imdada yetişmesi neticesinde, muhafazakar modernleşme kanadı galip geldi.Bu iki modernleş(tir)me tarzının,modernliğin döl yatağında gürbüzleşen sekülerliğin Müslümanlar tarafından kanıksanmasına dönük hizmetleri(!) yadsınamaz.Mü’min ve Müslim kimliğin yerine muhafazakarlığın sığsularında dolaşmak ve sekülerliğin ‘’şirk’’içeren mahiyetine aldırış etmeden içselleştirilmesine zemin hazırlamak ciddi kimlik krizlerinin de habercisidir.

20.yüzyıl pozitivizminin ürünü olan birey,toplum ve ulus-devlet formunun Osmanlı hinterlandında kur(dur)ulan tüm devletlerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de cari kılınmak istenmesi manidardır.Türkiye gibi doğrudan sömürgeleştirilemeyen ülkelerde içeriden dönüştürme gayesine matuf olarak ulus-devlet formunun geçerli kılınması ve bu formun sekülerlikle tahkim edilmesi ümmet,cemaat ve mümin şahsiyet gibi kavramların merkezi rol oynadığı mü’min bilinci yaralamıştır.Bu kavramların yerine birey,toplum,vatandaş ve ulus-devlet gibi seküler/profan/ladini kavramlar ihdas edilmiştir.Bugüne kadar da Müslümanlar bu kavramların çevrelediği bir dünyanın mensupları olarak yaşamaya devam etmektedirler.Her kavram gibi adı geçen bu kavramlarda mahiyetlerine uygun insan tipleri oluşturdu.

Mü’min şahsiyetin yerine ikame edilen ‘’birey’’ kavramı aklı mutlaklaştıran ve hakikate mutlaklaştırdığı ve ilahi rehberlikten azat ettiği bu aklıyla ulaşacağını iddia eden insan tipini tanımlamak için kullanıldı.İslam’ın organik,birbirine karşı sorumlu,ma’rufu emredip münkerden nefyetme ameliyesini şiar edinen ‘’cemaati’’ yerine, aklını ilahi rehberlikten azat etmiş bireylerin oluşturduğu kalabalığı tanımlayan ‘’toplum’’ kavramıihdas edildi.Bu toplumun organize olmuş halini temsil eden ‘’ulus-devletin’’sadık bir mensubu ve cesur bir mübarizi olarak ta ‘’vatandaş’’ kavramı ortaya atıldı.Dolayısıyla bugün özelde Türkiye genelde ise Dünya insanlığı için yapılan tüm değerlendirmeler bu saydığımız ulus-devlet klişelerinden kurtulamamaktadır.

Paylaş

GÜLEN HAREKETİ ÜZERİNDEN TERBİYE EDİLEN İSLAMCILIK

GÜLEN HAREKETİ ÜZERİNDEN TERBİYE EDİLEN İSLAMCILIK

Türkiye de göç olgusuyla palazlanan cemaat yapıları yıllarca modern şehir hayatında müslümanca yaşama kaygısı taşıyan insanlar için bir sığınma kapısı oldu.Anadolu’dan büyük kentlere akan insanlar bu kentlerin keşmekeşi içerisinde kaybolmamak için cemaatlerin havzasına dahil olmayı yeğlediler.Cemaatler, modern değerlerin yerleşmesine engel olma misyonları gereği önemli bir işlev görmüş olmaları yanında, politik ayartıcılığın da tesiriyle güçlerini siyasal alana kaydırarak her dönemde politik sonuçlar üzerinde etki eden bir pozisyon aldılar.Sadece Gülen Hareketi değil bugün Türkiye’de kemiyet ve ekonomik güç anlamında ciddi boyutlara ulaşan cemaatlerin sistemin özüne dönük değişimin gerçekleşmesi adına bir çaba içerisinde olduğunu söylemek güçtür.Bu yapılar daha çok modern hayatın buhranlarına karşı bir koruma kılıfı olmayı ve devletin arzuladığı uysal vatandaş formunun gerçekleştirilmesine hizmet etmeyi yeğlemişlerdir.

Gülen Hareketinin kendisine biçtiği misyon ve bu misyonu icra ederken uyguladığı usul ve yöntemler tartışılır olmakla birlikte, dini referanslara vurgu yapan yönü bu hareketi halk nazarında ‘’İslami’’ kılmıştır. Dolayısıyla bugün devlet ile Gülen Hareketi arasındaki kavga taraflar itibariyle Cumhuriyet tarihinde ilk defa meydana geliyor denebilir.Genellikle seküler/Kemalist cenahın baskılarına alışmış olan Türkiye Müslümanlarının bugün kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan ve dini duyarlılığı yüksek bir tabana yaslanan  AKP tarafından ‘’devlet menfaati’’ saikiyle ‘’dini iddialı’’ bir hareketi hedef tahtasına koyması üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor.

Devlet ile Gülen Hareketi arasındaki kavga gittikçe Türkiye sathındaki İslami cemaatlere ve/ veya gruplara ‘’kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’’ mantığı çerçevesinde bir gözdağına doğru evirilmektedir. Bu sürecin kendisini muhafazakar demokrat olarak tavsif eden bir iktidar eliyle yürütülmesi ise meseleyi daha bir manidar kılıyor.Hükümet edenlerin İslamcı geçmişten geliyor olmaları onların kullandığı dilin sanki İslam’ın diliymiş gibi algılanmasına sebep oluyor.Bu sürecin uzun vadede Türkiyeli İslamcı havzaya ciddi olumsuz etkileri olacağını hatırlatmak isteriz.

Gülen hareketinin Türkiye’de ki köyden kente göç olgusunun bir neticesi olarak doğduğu ve bugünkü şekline bu olguyu bir mefkure etrafında kümelendirerek geldiği bir gerçek.Ancak hareketin her türlü statükoyla uzlaşması ve makyavelist bir anlayışla örgütlenmesi ve ayrıca modern işrakilik diyebileceğimiz keşf,sezgi,ilham,rüya eksenli din algısı bu hareketin devlet mekanizmasına verdiği zarardan daha ziyade İslam düşüncesine verdiği zarar bakımından tartışılmasını gerekli kılmaktadır.

Ancak bizim burada dikkat çekmek istediğimiz asıl mevzu, devletin merkezine yerleşen muhafazakar kesimlerin,İslami zemine oturduğunu iddia eden bir hareketin  ehlileştirilmesi için çabalıyor oluşudur.Gülen Hareketi  yerel ve küresel istikbarla yaptığı işbirliği ve modern işrakilik içeren İslami algısıyla her ne kadar problemli bir hareket olsa da toplumda oluşturduğu algı bu hareketin dini/İslami renginin ağır bastığıdır.Dolayısıyla verilen mücadele dini bir cemaate karşı veriliyor görünmektedir.Bu sürecin İslami iddialarla ortaya çıkan cemaat ve/veya grupların toplum nazarında şaibeli hale gelmesi tehlikesi barındırması bir yana,devletin kendisini merkeze alarak tüm cemaatlere,zımnen,kontrol dışına çıkmaları durumunda Gülen Hareketinin başına gelenin kendilerine de teşmil edileceğinin telkininde bulunması,şimdiye kadar devlete rağmen mevcudiyetlerini muhafaza etmeye çalışan cemaatleri ‘’devlet kurumu’’yapmaya dönük bir çaba olarak algılanmaktadır.Hükümet sözcüsü Bülent ARINÇ’ın bu konu bağlamında ‘’biz varsak cemaatler var’’ sözü meseleyi özetler mahiyettedir.

Sistemin özüne dönük değişimin arzulayıcıları olarak İslamcılar, 70’li yıllarda oluşturmaya başladıkları inkılabi yönü ağır basan ilmi/entelektüel birikimlerini 90’lı yılların sonuna doğru önemli bir aşamaya getirmişler,ancak devletin kendisini re-organize etme atağını fehmedemeyerek AKP ile sistem içerisine dahil olmayı seçmişlerdir.Bu re-organizasyon süreci aslında 20.yüzyıl pozitivist egemenliğinin sona ermesi ve modernitenin ürettiği ulus devlet formunun,küreselleşmeyle birlikte,çatırdamaya başlamasıyla paralel gelişmiştir.İslamcılığın muhafazakar demokrat kimlik içerisinde merkeze oturma süreci şimdiye kadar oldukça başarılı bir şekilde gerçekleşmiş ve maalesef İslamcı dil özgünlüğünü kaybederek devlet diline entegre olmuştur.Bu süreçte İslamcılık,yalnızca başörtüsünün kamusal alanda serbest bırakılması ve İmam Hatip Okullarının önünün açılamasına indirgenerek sistemin özüne yönelik eleştirellik terk edilmiştir.İşte bugün İslamcılığı muhafazakar demokrat kimlik kısırlığına mahkum eden AKP eksenli İslami damarın, bir başka İslami damarı devlet adına, terbiye etmeye çalıştığı gerçeğine şahit olmaktayız.

Devlet bugün sistemin merkezine yerleşen ve meşruiyetini sağlamak amacıyla kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan eski İslamcılar ile bir yandan 2000’li yıllarda bozulan imajını düzeltmekte, diğer yandan Gülen Hareketi üzerinden bütün cemaatlere ‘’haddini bil’’ mesajını vermektedir.Gülen hareketinin uyguladığı metot gereği devlet mekanizmasını ele geçirecek boyuta ulaşması devletin kurucu paradigmasının müdafilerini endişeye sevk etmiş ve şimdilik sadece Gülen Hareketi av olarak seçilerek hizaya getirilmeye çalışılmıştır.Bundan sonra sıranın hangi cemaate geleceği meçhul olmakla birlikte, sistemin özünü değiştirmeye dönük emelleri olan her hareketin ciddi bir gözdağına maruz bırakıldığı inkar edilemez bir gerçekliktir.

Bu noktada sadece muhafazakar demokrat kimliğin değil Gülen Hareketinin temsil ettiği İslam algısının da İslamcılığın özgün ve inkılabi diline ciddi zarar verdiğini ifade etmek gerekiyor.Dolayısıyla İslamcılık hem AKP aracılığıyla muhafazakarlığa evirilmesi yönüyle hem de kendisini dini olarak adlandıran Türkiye’nin en organize yapısı Gülen Hareketi  tarafından ciddi tahribata uğratılmıştır.Gülen Hareketinin batıni/işraki/ezoterik bir din algısına sahip olması en esaslı sorunlardan biridir.Bugün,bilinç devrimini gerçekleştirmeyi öncelemesi gereken İslamcılığın, Gülen Hareketi’nde ve Türkiye’de ki ekser cemaat ve tarikatlarda işraki/batıni/ezoterik tarz/usul karşısında,insanlığı uyandıracak ve adı geçen cemaat ve tarikatlar tarafından adeta uyuşturulmuş kitlelere uyanış aşısı yapacak bir formda kendisini güncellemesi gerekmektedir.

Devlet ile Gülen Hareketi arasında meydana gelen çatışma ;

1-Devlet aklının merkezileşmesi ve yeganeleşmesi

2-İslami bilgide devlet tekelleşmesi(diyanet aracılığıyla)

3-Cemaatlere güvensizlik

4-Din dilinin örselenmesi

5-Müslümanlar arası güvensizlik

gibi sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların her biri üzerinde etraflıca düşünmek ve konuşmak gerekir. Özellikle bilgide- ki bu bilgiye İslami bilgi de dahildir-devlet tekelleşmesi şimdiye kadar devlete rağmen bir bilgi edinme/üretme ve kullanma çabası içinde olan cemaatlerin varlıklarını tehlikeye sokmuştur. Cemaat ve tarikatlar, cumhuriyet sonrası devlet gücünü laik/seküler bir toplum oluşturma noktasında seferber eden dahili oryantalist elitler karşısında bir mukavemet hattı oluşturarak geleneksel de olsa İslam inancının öğrenilmesi ve öğretilmesi noktasında vazife irad ederken, devletin İslami bilgide de yegane melce durumuna gelmesi tüm cemaatleri işlevsizleşmiştir.

Sistem, seküler tabiatının zarar görmesini istememekte, cemaatlere de seküler davranmaları mesajı vermektedir.Yani cemaatler toplumun dini hayatını bireysel alanda tahkim edici olarak veya sosyal yardım projeleri üretme noktasında çaba gösterebilirler ancak sistemin paradigmasına dokunamazlar.Bu görev alanının dışına çıkan cemaatler Gülen Hareketi örneğinde görüldüğü üzere saf dışı edilebilirler.Devletin cemaatlerin görev alanlarını belirleyen pozisyonda olması ve bunu muhafazakar bir iktidar eliyle yapması cemaatlerin devletleşmesini sağlayacaktır.Devlet zımnen bu ülkede dinin nasıl algılanacağına da ben karar veririm demektedir.

Devletin re-organizasyon sürecindeki özne oluşu Türkiye’deki cemaat ve hareketlerin İslami bilgi üretme kısırlığının da bir işaretidir aynı zamanda.İslami bilgi üretiminin bu süreçte diyanet aracılığıyla devlet eline geçmesi ve iktidarın Gülen Hareketini din diliyle eleştirmesi diğer tüm cemaat ve hareketlerin bundan sonra diyanetin ürettiği din diline veya din algısına mahkum olduklarının bir işareti sayılabilir.Cemaat ve hareketlerin diyanetin din diline ve algısına mahkum olmaları ise sistemin özüne dönük dönüşümleri asla ve kat’a gerçekleştir(e)meyecekleri anlamına gelmektedir.

Unutmamak gerekir ki diyanet, kuruluş felsefesi gereği mevcut sistemin meşruiyetini ve mevcudiyetini garanti altına almayı ve sistemin üzerine oturduğu seküler/ulusçu paradigmaya uygun bireyler/vatandaşlar yetiştirmeyi amaç edinen ‘’devlet kurumu’’dur.Bu kurumun siyasi konjonktüre göre tavır alışı ve memurları eliyle sistemin devamını sağlayacak resmi İslam’ı bayraklaştırdığını unutmamak gerekir.Bundan dolayıdır ki camiler bugün devlet dairesi haline gelmiştir.

Sistemin Gülen Hareketiyle kavgasına şahit olduğumuz bu sürecin akabinde,sistemin özüne/paradigmasına yönelik eleştirel İslami dili geliştirmeye çalışan İslami hareketler,devletin İslami bilgideki tekelleşmesinin tabi neticesi olarak,ya terörize edilecek yada ötekileştirileceklerdir.Bu durumun AKP sonrası İslamcı havzadaki tesiri ise oldukça yıkıcı olacaktır.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Paylaş

Gülen Hareketi Üzerinden Terbiye Edilen İslamcılık

Türkiye de göç olgusuyla palazlanan cemaat yapıları yıllarca modern şehir hayatında müslümanca yaşama kaygısı taşıyan insanlar için bir sığınma kapısı oldu.Anadolu’dan büyük kentlere akan insanlar bu kentlerin keşmekeşi içerisinde kaybolmamak için cemaatlerin havzasına dahil olmayı yeğlediler.Cemaatler, modern değerlerin yerleşmesine engel olma misyonları gereği önemli bir işlev görmüş olmaları yanında, politik ayartıcılığın da tesiriyle güçlerini siyasal alana kaydırarak her dönemde politik sonuçlar üzerinde etki eden bir pozisyon aldılar.Sadece Gülen Hareketi değil bugün Türkiye’de kemiyet ve ekonomik güç anlamında ciddi boyutlara ulaşan cemaatlerin sistemin özüne dönük değişimin gerçekleşmesi adına bir çaba içerisinde olduğunu söylemek güçtür.Bu yapılar daha çok modern hayatın buhranlarına karşı bir koruma kılıfı olmayı ve devletin arzuladığı uysal vatandaş formunun gerçekleştirilmesine hizmet etmeyi yeğlemişlerdir.

Gülen Hareketinin kendisine biçtiği misyon ve bu misyonu icra ederken uyguladığı usul ve yöntemler tartışılır olmakla birlikte, dini referanslara vurgu yapan yönü bu hareketi halk nazarında ‘’İslami’’ kılmıştır. Dolayısıyla bugün devlet ile Gülen Hareketi arasındaki kavga taraflar itibariyle Cumhuriyet tarihinde ilk defa meydana geliyor denebilir.Genellikle seküler/Kemalist cenahın baskılarına alışmış olan Türkiye Müslümanlarının bugün kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan ve dini duyarlılığı yüksek bir tabana yaslanan  AKP tarafından ‘’devlet menfaati’’ saikiyle ‘’dini iddialı’’ bir hareketi hedef tahtasına koyması üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor.

Devlet ile Gülen Hareketi arasındaki kavga gittikçe Türkiye sathındaki İslami cemaatlere ve/ veya gruplara ‘’kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’’ mantığı çerçevesinde bir gözdağına doğru evirilmektedir. Bu sürecin kendisini muhafazakar demokrat olarak tavsif eden bir iktidar eliyle yürütülmesi ise meseleyi daha bir manidar kılıyor.Hükümet edenlerin İslamcı geçmişten geliyor olmaları onların kullandığı dilin sanki İslam’ın diliymiş gibi algılanmasına sebep oluyor.Bu sürecin uzun vadede Türkiyeli İslamcı havzaya ciddi olumsuz etkileri olacağını hatırlatmak isteriz.

Gülen hareketinin Türkiye’de ki köyden kente göç olgusunun bir neticesi olarak doğduğu ve bugünkü şekline bu olguyu bir mefkure etrafında kümelendirerek geldiği bir gerçek.Ancak hareketin her türlü statükoyla uzlaşması ve makyavelist bir anlayışla örgütlenmesi ve ayrıca modern işrakilik diyebileceğimiz keşf,sezgi,ilham,rüya eksenli din algısı bu hareketin devlet mekanizmasına verdiği zarardan daha ziyade İslam düşüncesine verdiği zarar bakımından tartışılmasını gerekli kılmaktadır.

Ancak bizim burada dikkat çekmek istediğimiz asıl mevzu, devletin merkezine yerleşen muhafazakar kesimlerin,İslami zemine oturduğunu iddia eden bir hareketin  ehlileştirilmesi için çabalıyor oluşudur.Gülen Hareketi  yerel ve küresel istikbarla yaptığı işbirliği ve modern işrakilik içeren İslami algısıyla her ne kadar problemli bir hareket olsa da toplumda oluşturduğu algı bu hareketin dini/İslami renginin ağır bastığıdır.Dolayısıyla verilen mücadele dini bir cemaate karşı veriliyor görünmektedir.Bu sürecin İslami iddialarla ortaya çıkan cemaat ve/veya grupların toplum nazarında şaibeli hale gelmesi tehlikesi barındırması bir yana,devletin kendisini merkeze alarak tüm cemaatlere,zımnen,kontrol dışına çıkmaları durumunda Gülen Hareketinin başına gelenin kendilerine de teşmil edileceğinin telkininde bulunması,şimdiye kadar devlete rağmen mevcudiyetlerini muhafaza etmeye çalışan cemaatleri ‘’devlet kurumu’’yapmaya dönük bir çaba olarak algılanmaktadır.Hükümet sözcüsü Bülent ARINÇ’ın bu konu bağlamında ‘’biz varsak cemaatler var’’ sözü meseleyi özetler mahiyettedir.

Sistemin özüne dönük değişimin arzulayıcıları olarak İslamcılar, 70’li yıllarda oluşturmaya başladıkları inkılabi yönü ağır basan ilmi/entelektüel birikimlerini 90’lı yılların sonuna doğru önemli bir aşamaya getirmişler,ancak devletin kendisini re-organize etme atağını fehmedemeyerek AKP ile sistem içerisine dahil olmayı seçmişlerdir.Bu re-organizasyon süreci aslında 20.yüzyıl pozitivist egemenliğinin sona ermesi ve modernitenin ürettiği ulus devlet formunun,küreselleşmeyle birlikte,çatırdamaya başlamasıyla paralel gelişmiştir.İslamcılığın muhafazakar demokrat kimlik içerisinde merkeze oturma süreci şimdiye kadar oldukça başarılı bir şekilde gerçekleşmiş ve maalesef İslamcı dil özgünlüğünü kaybederek devlet diline entegre olmuştur.Bu süreçte İslamcılık,yalnızca başörtüsünün kamusal alanda serbest bırakılması ve İmam Hatip Okullarının önünün açılamasına indirgenerek sistemin özüne yönelik eleştirellik terk edilmiştir.İşte bugün İslamcılığı muhafazakar demokrat kimlik kısırlığına mahkum eden AKP eksenli İslami damarın, bir başka İslami damarı devlet adına, terbiye etmeye çalıştığı gerçeğine şahit olmaktayız.

Devlet bugün sistemin merkezine yerleşen ve meşruiyetini sağlamak amacıyla kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan eski İslamcılar ile bir yandan 2000’li yıllarda bozulan imajını düzeltmekte, diğer yandan Gülen Hareketi üzerinden bütün cemaatlere ‘’haddini bil’’ mesajını vermektedir.Gülen hareketinin uyguladığı metot gereği devlet mekanizmasını ele geçirecek boyuta ulaşması devletin kurucu paradigmasının müdafilerini endişeye sevk etmiş ve şimdilik sadece Gülen Hareketi av olarak seçilerek hizaya getirilmeye çalışılmıştır.Bundan sonra sıranın hangi cemaate geleceği meçhul olmakla birlikte, sistemin özünü değiştirmeye dönük emelleri olan her hareketin ciddi bir gözdağına maruz bırakıldığı inkar edilemez bir gerçekliktir.

Bu noktada sadece muhafazakar demokrat kimliğin değil Gülen Hareketinin temsil ettiği İslam algısının da İslamcılığın özgün ve inkılabi diline ciddi zarar verdiğini ifade etmek gerekiyor.Dolayısıyla İslamcılık hem AKP aracılığıyla muhafazakarlığa evirilmesi yönüyle hem de kendisini dini olarak adlandıran Türkiye’nin en organize yapısı Gülen Hareketi  tarafından ciddi tahribata uğratılmıştır.Gülen Hareketinin batıni/işraki/ezoterik bir din algısına sahip olması en esaslı sorunlardan biridir.Bugün,bilinç devrimini gerçekleştirmeyi öncelemesi gereken İslamcılığın, Gülen Hareketi’nde ve Türkiye’de ki ekser cemaat ve tarikatlarda işraki/batıni/ezoterik tarz/usul karşısında,insanlığı uyandıracak ve adı geçen cemaat ve tarikatlar tarafından adeta uyuşturulmuş kitlelere uyanış aşısı yapacak bir formda kendisini güncellemesi gerekmektedir.

Devlet ile Gülen Hareketi arasında meydana gelen çatışma ;

1-Devlet aklının merkezileşmesi ve yeganeleşmesi

2-İslami bilgide devlet tekelleşmesi(diyanet aracılığıyla)

3-Cemaatlere güvensizlik

4-Din dilinin örselenmesi

5-Müslümanlar arası güvensizlik

gibi sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların her biri üzerinde etraflıca düşünmek ve konuşmak gerekir. Özellikle bilgide- ki bu bilgiye İslami bilgi de dahildir-devlet tekelleşmesi şimdiye kadar devlete rağmen bir bilgi edinme/üretme ve kullanma çabası içinde olan cemaatlerin varlıklarını tehlikeye sokmuştur. Cemaat ve tarikatlar, cumhuriyet sonrası devlet gücünü laik/seküler bir toplum oluşturma noktasında seferber eden dahili oryantalist elitler karşısında bir mukavemet hattı oluşturarak geleneksel de olsa İslam inancının öğrenilmesi ve öğretilmesi noktasında vazife irad ederken, devletin İslami bilgide de yegane melce durumuna gelmesi tüm cemaatleri işlevsizleşmiştir.

Sistem, seküler tabiatının zarar görmesini istememekte, cemaatlere de seküler davranmaları mesajı vermektedir.Yani cemaatler toplumun dini hayatını bireysel alanda tahkim edici olarak veya sosyal yardım projeleri üretme noktasında çaba gösterebilirler ancak sistemin paradigmasına dokunamazlar.Bu görev alanının dışına çıkan cemaatler Gülen Hareketi örneğinde görüldüğü üzere saf dışı edilebilirler.Devletin cemaatlerin görev alanlarını belirleyen pozisyonda olması ve bunu muhafazakar bir iktidar eliyle yapması cemaatlerin devletleşmesini sağlayacaktır.Devlet zımnen bu ülkede dinin nasıl algılanacağına da ben karar veririm demektedir.

Devletin re-organizasyon sürecindeki özne oluşu Türkiye’deki cemaat ve hareketlerin İslami bilgi üretme kısırlığının da bir işaretidir aynı zamanda.İslami bilgi üretiminin bu süreçte diyanet aracılığıyla devlet eline geçmesi ve iktidarın Gülen Hareketini din diliyle eleştirmesi diğer tüm cemaat ve hareketlerin bundan sonra diyanetin ürettiği din diline veya din algısına mahkum olduklarının bir işareti sayılabilir.Cemaat ve hareketlerin diyanetin din diline ve algısına mahkum olmaları ise sistemin özüne dönük dönüşümleri asla ve kat’a gerçekleştir(e)meyecekleri anlamına gelmektedir.

Unutmamak gerekir ki diyanet, kuruluş felsefesi gereği mevcut sistemin meşruiyetini ve mevcudiyetini garanti altına almayı ve sistemin üzerine oturduğu seküler/ulusçu paradigmaya uygun bireyler/vatandaşlar yetiştirmeyi amaç edinen ‘’devlet kurumu’’dur.Bu kurumun siyasi konjonktüre göre tavır alışı ve memurları eliyle sistemin devamını sağlayacak resmi İslam’ı bayraklaştırdığını unutmamak gerekir.Bundan dolayıdır ki camiler bugün devlet dairesi haline gelmiştir.

Sistemin Gülen Hareketiyle kavgasına şahit olduğumuz bu sürecin akabinde,sistemin özüne/paradigmasına yönelik eleştirel İslami dili geliştirmeye çalışan İslami hareketler,devletin İslami bilgideki tekelleşmesinin tabi neticesi olarak,ya terörize edilecek yada ötekileştirileceklerdir.Bu durumun AKP sonrası İslamcı havzadaki tesiri ise oldukça yıkıcı olacaktır.Vesselam…

Paylaş

Oruç Neyi Bozar?

Asli olanın ertelendiği fakat teferruatların alabildiğine gündemleştirildiği bir ramazan ayını daha yarılamış durumdayız. Dini hayatımız çok ciddi krizler yaşıyor.Teferruatlara hapsedilmiş bir İslam algısı her dönemde ve fakat özellikle de ramazan aylarında daha bir gündemlerimizi meşgul ediyor. Orucumuzun bozması/ortadan kaldırması gereken şeyler bütün canlılıklarıyla karşımızda arzı endam ediyorlar.

İstisnasız her ramazan ayında orucu bozan şeyler başlığı altında maruz kaldığımız popüler din algısı sorunsallarından artık orucun neleri bozduğuna ve/veya bozması gerektiğine doğru bir evrilmenin gerçekleşmesi gerekiyor. Çünkü müstesna bir sabır/direniş eylemi olan orucun- şayet oruç sadece yeme-içme gibi insiyaki eylemleri kısıtlayan bir ritüel değilse-maruz kaldığımız tahakkümleri ortadan kaldıracak bir misyonu olmalı.

Din dilini sadece müeyyideler bağlamına hapseden teologların şerrinden kurtulmayı başarabilirsek, gerçek anlamda sorular sormayı da başaracağız hiç şüphesiz. Ya da soru olma haysiyetine sahip olmayan yan yana dizili kelimeler topluluğunu ciddiye alarak fıkıh eşittir ceza düşüncesiyle verilen cevapların avami/primitif dilinden arınmayı başarabilirsek, gerçek gündemlerimizin oluşmasına doğru sahih bir adım atmış olacağız.

Aslında soru sormak oldukça soylu bir eylemdir. Eğer gerçek sorular sorulabilirse çok anlamlı eylemliliklerin ve çabaların başlamasına öncülük edilebilir.Yersiz soruların ilahi cezaya çarptırılma gerekçesi olduğu gerçeği, bizlere soru sorma adabını da öğretir aslında.Bu nedenle Kitab-ı Kerimin İsrailoğulları bağlamında bizlere öğrettiği soru sorma adabı üzerinde dikkatle düşünmek gerekiyor.İstediği cevabı almak ya da bir mükellefiyeti tehir etmek veya zaten kanıksadığı bir durumun meşruiyet zeminini güçlendirmek adına sorulan soruların soru olma haysiyetine sahip olmadığını bilmemiz gerekiyor.

Her soru aynı zamanda soran kişinin akli seviyesi ve muhakeme yeteneği hakkında muhataba bilgi verir.Yani kişinin sorduğu soruya bakarak onun aklını doğru işletip işletmediğini ve/veya muhakeme kabiliyetinin ne düzeyde olduğunu test edebiliriz.Bu zaviyeden olmak koşuluyla ülke olarak ramazan ayı münasebetiyle doğrudan ya da dolaylı bir şekilde gündemlerimizi meşgul eden soruların hiçbirinin soru olma haysiyetine sahip olmadığı tespitinde bulunursak,herhalde,abartmamış oluruz.

Ancak doğru sorular sorarak doğru cevaplar elde edeceğimizi unutmamalıyız.

Bundan dolayıdır ki, soruyu orucu bozan şeylerden,orucun bozduğu veya bozması gereken şeylere evirme gayretindeyiz.Ancak bu sorumuzun muhataplarının marka teologlar olmadığını belirtmek isteriz.Sorumuzun muhatabı, kendisini Müslim ve mü’min olarak tavsif eden her bir şahsiyettir.

Bu nedenle yazımızın başlığı üzerinde biraz tefekkür etmek gerekiyor diye düşünüyoruz? Hakikaten oruç bugün neyi ve neleri bozabilir ya da bozmalı? Sorunun zor olduğunun farkındayız. Dolayısıyla iki örnek üzerinden meramımızı anlatabileceğimizi düşünüyoruz:

Rivayet edilir ki, merhum İmam Humeyni(r.a) İran devriminin hemen ardından gerçekleşen ABD elçiliği baskınında esir alınan ve 444 gün boyunca iade edilmeyen elçilik çalışanları için,şayet serbest bırakılmazlarsa İran’a ağır gıda ambargosu uygulanacağı noktasında kendisine telkinde bulunan yakın çevresine şöyle cevap verir.’’Onlar bize gıda ambargosu uygularlarsa biz de oruç tutarız.’’

Orucun İmam Humeyni(r.a) örnekliğinde bozduğu unsurlardan biri ve en önemlisi küresel tahakküm dilidir.Humeyni(r.a), dinin hayattan soyutlanamayacağı gerçeğinin en güzel örneğini vererek modern/seküler/emperyal tahakküm karşısında esaslı bir duruşun tebarüz etmesine vesile olacak ‘’İslami Bilgiyi’’üretmiş ve gerek çağdaşlarına gerekse kendisinden sonra gelenlere yaşadığı zamana mü’mince tanıklık etmenin yani İbn-ül Vakt olmanın ne demek olduğunu öğretmiştir.

Özgün ve özgür bir İslami duruşun mümessilleri olmak için,sürekli maruz kaldığımız modern/seküler/emperyal/mütehakkim kibir karşısında din dilini direniş diline çevirecek ‘’İslami Bilgiyi’’ üretmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla orucun bozacağı şeylerin başında küresel emperyal kibir ve tahakkümün geldiğini ifade etmekte yarar var.

Modernitenin kendisini var kılabilmesi için ihtiyaç duyduğu argümanların başında,Şerif Mardin’in ifadesiyle,deamonik(nefsani-şeytani duygular)yapısının açığa çıkarıldığı/barizleştirildiği bireyler gelmektedir.Bu bireyler konformist ideallerin anaforunda hiçbir değer yargısının belirleyiciliğini kabule yanaşmadan hayatını devam ettirmeyi şiar edinmişlerdir.Dolayısıyla İman Humeyni(r.a)’nin işaret ettiği ‘’direnişçi din dili’’ aslında 20.yüzyılın en önemli belirleyeni olan modern paradigmaya karşı esaslı bir duruşun ifadesidir.

Bir diğer örnek ise ait olduğu değerler sistemi bakımından farklılık arz etse de,yaslandığı değerler sisteminden direniş dili çıkarabilmiş bir şahsiyet olan Mahatma Gandhidir.Gandhi’nin İngiliz kolonyalizmini ve emperyalizmini ortadan kaldırmak için ürettiği direniş dili,modern tahakkümün kendisini en fazla dayattığı konformist dünya algısı ve deamonik yapısı açığa çıkarılmış birey tasavvurunun içselleştirilmemesi üzerine kuruludur.

Bugün Müslümanların en büyük handikabı dinlerinden hayata taalluk eden bilgiyi üretememiş ve üretemiyor olmalarıdır.İnsan hayatının her veçhesini tanzim eden İslam’ın ‘’müdahil dili’’ hayattan soyutlandığında geriye içeriksizleştirilmiş ve ritüel eksenli bir ‘’manevi tatmin vasıtası’’ kalmış olmaktadır.Şayet Müslümanlar hayata taalluk eden dini bilgiyi üret(ebil)miş olsalardı orucumuz küresel istikbarın istinatgahlarının bir bir çökmesini/bozulmasını sağlayabilirdi.

Din dilinin içeriksizleş(tiril)mesi ve değer üretemez hale gelmesinde hiç şüphesiz şiarlarının özgürlüğünü ve özgünlüğünü kaybetmesinin büyük rolü vardır. Muazzez İslam’ın en önemli şiarlardan olan ramazan ayı, modern/seküler paradigma karşısında ki mü’min duruşumuzu kavileştireceğine ve Kur’an ummanına daha fazla dalmamıza vesile olacağına,batıni/işraki/ezoterik spekülasyonların ve efsane/masal/menkıbe propagandalarının zihinlerimizi iğdiş ettiği bir aya dönüşmüş durumdadır.

Küresel kapitalizmin markalarının/şirketlerinin ramazan ayını kendi mevcudiyetlerini sağlamlaştırma adına araçsallaştırmaları ve Müslümanların da buna rıza göstermeleri aslında orucumuzun neleri boz(a)madığının bir göstergesidir.

İçinde yaşadığımız çağda her gün işgale,sömürüye,tecavüze,barbarlığa,tuğyana maruz kalışımızın sebeplerini düşünmek ve tüm bunları bozmak için orucu bir vesile kılmak mecburiyetindeyiz.Mezhebi,etnik,bölgesel,cemaatsel aşırılıklarımızın oruç tarafından bozulmasına niyet etmek ve bu müstesna ayı halihazırda Gazze de olduğu gibi direniş diline çevirebilmek mü’minliğimizi sadece bir iddia olarak değil ispat olarak ta barizleştirme noktasında müstesna bir olanak olacaktır.

 

Paylaş

Ramazanı Muhafazakarlaştırmak

Müdahil ol(a)madığımız tanımlamaların mahkumları durumundayız.Kendimizi kendi dışımızdakilerin tanımlarından öğreniyoruz.Kendimiz olamadığımız ve kendimizi özgün bir kimlik olarak tebarüz ettiremediğimiz için kendi dışımızdaki tanımların kalıplarına girmek gibi korkunç bir bilinç krizi yaşıyoruz.

Özgün ve özgür bir mü’min duruşu temsil edemeyenler,dışarıdan tanımlamaların kalıplarına girmeye mecbur kalırlar.

Kimliğimizi barizleştirme yolunda ceht etme sorumluluğumuzun ertelenmesi ve/veya ihmal edilmesi kadar fecaat bir durum olamaz.Kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu özgün ve özgür bir şekilde ortaya koyamadığımız müddetçe nesneleşmekten/edilgenlikten kurtulamayacağız.Kimliğimizi barizleştirmenin yolunun istinatgahlarımıza yaslanarak bilgi üretmekten geçtiğini hatırlamamız gerekiyor.

Kendi gündemlerimizi oluşturamadığımız için sanal gündemlerle oyalanmak zorunda kalıyoruz. Sanal gündemler iğfal edici medya unsurları eliyle zihinlerimize zerk ediliyor.Hayati soru(n)larımız olmasına rağmen her şeyin güllük gülistanlık olduğu zaman diliminde yaşıyor gibiyiz.Bu durum aslında bugünde yaşamadığımızın delili olarak beliriyor.İthal gündemler aziz zamanlarımızı israf ediyor.

Kitab-ı Kerime ram olmamızı gerektiren bir ayın aziz ve mübarek havasını teneffüs etmemiz gerekirken; hurafe,bid’at,spekülasyon ve klişelerle kuşatılmış bir ramazana şahitlik ediyoruz.Medya efsunu eliyle en aziz vakitlerimiz heba olmaktan kurtulamıyor.İnsanlık tarihinin en müstesna inkılabını gerçekleştiren vahyin inzal olduğu bu ay, ezoterik/batıni/işraki spekülasyonlar ve ulus devletçi klişeler yoluyla bizden çalınıyor.Tarihe adeta bir tsunami dalgası gibi dahil olan ve çok kısa bir sürede küreselleşen muazzez İslam, bir tarafta mezhep holiganizmi gibi ilkel/primitif yollarla terörize edilirken,diğer tarafta küresel istikbarla uzlaşabilen bir pozisyona itiliyor.Müslüman toplumlar ise bu iki şıkka mahkum bir bilinç körlüğü içerisinde hayat sürüyor.Nasıl bir İslam algısına sahip olacağımıza dahi dışımızdakiler karar veriyor.

Verili olana karşı itiraz sesimizi gürleştirmek mecburiyetindeyiz.

Mümin kimliğimizi barizleştirme ve müslim kimliğimizle var olma mücadelesini ertelediğimiz için artık muhafazakar olarak tanımlanıyoruz. Geçmişte de fundamentalist,radikal,siyasal İslamcı gibi yine kendi dışımızdan tanımlamalara maruz kalmış ve bu tanımlamalara uygun eylemlilikler geliştirmiştik.Şimdi ise muhafazakar tanımına uygun eylemlilikler geliştiriyoruz ve bundan hiç rahatsız olmuyoruz.

Muhafazakar tanımlamasına itiraz edecek bir İslami bilinçten yoksun olduğumuz için bize biçilen bu kavramın kalıpların uymaya çabalıyoruz. Kendimizi mimin kimliğimizle var kılamadığımız için yaşantımızı bize dayatılan kimliklere göre şekillendirme kofluğuna düçar oluyoruz.Muhafazakar tanımlama karşısında feryat etmemiz gerekirken bu sefil tanımı içselleştirmeye çalışıyoruz.

Mümin duruşumuzun muhafazakarlığın pespayeliği ve sefilliği karşısında isyan etmesi gerekirken bizler bu kimliği İslamileştirmeye çalışıyoruz. Muhafazakarlık İslami ilkelerle asla ve kat’a bağdaşmamasına rağmen bizler bu kimlikle anılmaya rıza gösteriyoruz.Muhafazakarlığın modern tahakkümün kavileşmesine aracılık eden yönünü ne yazık ki fark edemiyoruz.Bizden olanların iktidarlarının meşruiyeti için sığındıkları muhafazakarlık kavramının, mümin kimliğin yerine ikame edilmesine sessiz kalışımız kabul edilebilir değildir.

‘’İki günü birbirine denk olan ziyandadır’’ diyen bir dinin muhafazakarlıkla barışık olması düşünülemez.Bizler her yeni güne bir öncekinden daha yoğun ve daha anlamlı çabalar ortaya koymak için uyanmak mecburiyetindeyiz.Her günümüzün bir öncekinden daha velut ve daha kayda değer geçmesi gerekiyor.’’İnsana ancak çabasının karşılığı vardır’’ diyen bir dinin mensupları muhafazakarlığın sığ sularında kulaç atmak yerine,bütün zamanları muştulayan mübarek İslam dininin küresel/evrensel dilini kuşanmak mecburiyetindedirler.

Bütün bir insanlık ailesine karşı sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Muhafazakarlık Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan ve Avrupa tarihinde bir anlam ifade eden,dolayısıyla bizim toplumlarımızda hiçbir karşılığı olamayan duruşun adıdır.Muhafazakarlık, Avrupa’da ki katı ve imhacı gelenek karşıtlığını bir nebze olsun kırmaya çalışan ve geleneği-ki bu gelenek içinde dini unsurlar ağırlıktadır- modernleşme sürecinde araç olarak kullanmayı yeğleyen/öneren pragmatik tavrın adıdır.Muhafazakarlığın din algısı modern paradigmanın olumlanmasına hizmet eder.Bu nedenle muhafazakarlıkta din araçsallaştırılmıştır.

Bütün bir insanlığa karşı sorumlu olması gereken Müslümanların kendilerini muhafazakar tanımlamalar içine hapsetmesi, geleneklerinin ‘’din’’leşmesine ve patolojik bir durum olan sürekli bir geçmişe doğru düşünme hastalığına düçar olduklarının işaretidir.Bütün bir yeryüzünü ilahi rızaya muvafık eylemliliklerle doldurması gereken müslümanların modern tahakkümün aracı durumundaki muhafazakarlığın kofluğuna teslim olmaları,dinlerini tarihselleştirmeleri anlamına gelir.Her zaman ve zeminde mü’mince kendine özgülüğün dışavurumlarını göstermesi gereken mü’minler topluluğunun muhafazakarlık gibi iddiasız  ve donuk/statik bir tavra teslim olması kabul edilemez.

Bütün bir hayatımıza yayılması gereken ve mü’minliğimizin en bariz göstergesi olan müteyakkız halimizin en üst düzeyde olması gereken ramazan ayının bizzat müslümanlar tarafından muhafazakar dilin esaretine terk edilmesi kadar pespaye bir durum olamaz.İnkılabi duruşumuzun kavileşmesi gereken bir ayın,narkotik eylemliliklerle iğdiş edilmesine rıza göstermek,aziz dinimizin vulgarize edilmesine rıza göstermek demektir.İslam’ın insanlığa sunduğu mü’min duruşun en kamil manada tebarüz ettirilmesi için rabbimiz tarafından ikram edilen bu mübarek ayın oruç baba,zuhurat baba,telli baba gibi ‘’babalar fetişizmine’’ kurban edilmesi; türbeseverlik,hırkayı şerifcilik,sakalışerifcilik sayesinde içeriksizleştirilmesi putkırıcı vahyin ruhuna aykırıdır.

Mensubunu harekete geçiren ve özneleştiren bir dinin bugün kitlesel anestezi aracı haline gelmesi karşısında tavır almak mecburiyetindeyiz.

Mü’min sorumluluğumuz mü’mince bir isyan ahlakını da tazammun eder.Ramazan gibi modernite karşısında ki en esaslı duruşun/direnişin nişanesi olması gereken ve Kitab-ı Kerimin inkılabi deryasına her zamankinden daha fazla dalmamızı salık veren bir ayın, muhafazakar bayağılıkların sergilendiği ritüel mevsimi haline gelmesinin karşısında olmak durumundayız. Mübeccel İslam dininin direniş ve diriliş aşılayan şiarlarının sığlaştırılması/içeriksizleştirilmesi/pısırıklaştırılması karşısında mü’mince isyan ahlakımızı kuşanmak durumundayız. Vesselam…

NOT: Temmuz ayını idrak ederken 34 yıl önce 5 temmuz günü faili meçhul bir cinayetle aramızdan ayrılan mefkure savaşçısı öğretmen Sedat YENİGÜN’ü hatırlamak boynumuzun borcudur.O, Türkiyeli Müslümanların sağcı/muhafazakar ve millici çizgiden tevhidi bilinçlenme sürecine geçişinde adeta bir mübariz edasıyla koşturdu.Mekanı cennet olsun.

Paylaş

Ramazan ve Bilinç Aşısı

Bilgi, bilinç oluşturma sürecinin ilk adımıdır.Bilgisiz bilinç oluşmayacağı gibi temyiz edici/eleştirel akıl olmadan bilginin bilince dönüşmesi de mümkün değildir.Mümin kişi akıl,duyular,vahiy ve doğru haber yoluyla aldığı bilgiyi tetkik/tahkik/tefrik/temyiz süreçlerinden geçirerek ve gerçek/sahih bilgi kaynaklarına-Kuran ve mütevatir sünnete- arz ederek bilince dönüştürme yolunda adım atar.Bilgi bilince dönüştüğü anda eylemlilik süreci başlar.Sahih eylem sahih bilgilenme yoluyla  ve yukarıda ifade etmeye çalıştığımız silsileyi izleyerek gerçekleşir.Eylemlilik süreci bilinçli ve iradi bir süreçtir.İradi olmayan eylemliliklerden fail sorumlu değildir.

Akıl duyguların-öfke,sevgi,hırs,tamah,şehvet- etkisinden tam anlamıyla kurtulamaz. İnsan kendisine fücuru ve takvası ilham edilen bir varlık olduğundan benliğinde sürekli olarak çatışma halindedir.Bu çatışma takva ile fücurun,heva ile hikmetin,öfke ile hilmin,cehl ile ilmin çatışması olarak nitelendirilebilir.İnsanın eylemliliği bu çatışmalarda baskın tarafın temsil ettiği değerlere göre anlam kazanır.Bu çatışmalardan dolayıdır ki akıl daima sahih bir bilgi kaynağına ihtiyaç duyar.Bu nedenle insanlık tarihi boyunca ilahi bilgilendirme süreklilik arz etmiştir.Şayet insan sadece aklı yoluyla hakikatin ne olduğunu tespit edebilecek evsafta olsaydı ilahi bilgilendirmeye gerek kalmayacaktı.

Akıl,hususiyeti itibariyle evrendeki düzeni/sünnetullahı,varlık alemindeki sebep-sonuç ilişkisini bilebilir ve soyutlamalar yapabilir..Ancak varlığın gayesini,ölüm ve ötesini,ahiret ve mizanı,adalet eksenli bir arada yaşamanın ilkelerini tespit etmek için ise ilahi bilgilendirmeye ihtiyaç duyar.Nitekim peygamberlerin geliş sebepleri insanlığa yaratılış gayesini hatırlatmak ve adalet eksenli hayatın inşa edilmesini sağlamaktır.

Bilince dönüşmeyen bilgi, birikmiş ve kof bir bilgidir. Eyleme dönüşmeyen bilinç uzun vadede kişiyi özgüven bunalımına ve bilinç düzeyine çıkardığı bilgisine karşı lakaytlığa sürükleyecektir. Sahih bir bilinç ancak sahih bir bilgilenmeyle mümkün olabilir.Sahih bir eylem ise sahih bir bilinçten tezahür edebilir.Bilgi kaynağı olarak sadece akıl kabul edildiğinde sahih bir bilinçlenme gerçekleşemez.Aydınlanma döneminin en büyük handikapı bilgi kaynağı olarak yalnızca aklı kabul etmesidir.

Bugün bilgi düzeyinde değil fakat bilinç  düzeyinde ciddi krizler yaşamaktayız.Bilgiye ulaşım hiç olmadığı kadar kolay olmasına rağmen elde edilen bilgi bilince dönüş(e)memektedir.Bunun en önemli sebebi bilginin sekülerleştirilmesidir.Müslüman toplumlar ne yazık ki aklı yegane bilgi kaynağı olarak gören modern/seküler dönemin tahakkümü altındadır.Daha vahimi ise müslüman toplumların bu tahakkümü kıracak bir çabasının olmamasıdır.

Geleneğimiz bilgi edinmeyi sezgisel ve şifahi kültür üzerine oturttuğundan edinilmiş bilgi krizi yaşanmaktadır. Edinilmiş bilgimizin olmaması bilinç krizinin temel sebeplerindendir.Bilgi ancak kendi çabamızla elde edersek/üretirsek değerlidir.Bilgi edinmeyi değil, bilgi duymayı gelenekleştirdiğimiz içindir ki bilinçlerimiz arazlarla maluldür.

Rafine edilmemiş, denetlenemeyen bilgi bombardımanına maruz kaldığımız için anlık tepkiler ve günübirlik kanaatler oluşturuyoruz.Bundan dolayıdır ki kalplerimiz ve zihinlerimiz arasındaki muvazenesizliğin ortaya çıkardığı travmalar yaşıyoruz.Kalbi olarak kabul ettiğimiz bir çok şeyi zihnen reddetmekte ve eylemselliğimizi, kalbiyle arası açık olan ,bu zihin üzerine kurmaktayız.Oysa ki kalp,akıl,dil ve eylem arasında tevhidin sağlanması gerekir.

Modernite aklın mutlak anlamda yetkinliğine iman etmiştir.İlahi kökenli olanın aklı kısırlaştıracağı ve insanı bu dünyadan kopuk ,adeta bir ruhban haline getireceğine olan inanç, modern düşünme yöntemine sığınmanın gerekçesini oluşturmaktadır.Hayatı anlama ve anlamlandırmanın tek ölçütü maddi tezahürler olduğundan, maddi olana taalluk etmeyen her şey itibarsız ve kabulü mümkün olmayan şeyler olarak nitelendirilmektedir.Modernite,insanın aklını herhangi bir iradeye-buna ilahi irade de dahil-refere etmeden hakikati bilebileceği fikriyatına dayanır.Modernite aklı putlaştırma cehtindedir.

İlahi olanın insanın özgürlüğüne muhalif olduğu anlayışı modern olanın temelini teşkil eder. Modern zihnin inşasında önemli bir arka plana sahip olan mitoloji kültürüne bakıldığında bu durum çok bariz olarak kendisini gösterir. Mitolojideki Prometeus karakteri insanların köle olarak kalmaları için tanrılar tarafından saklanan bilgi ateşini, tanrılardan çalarak insanlara ulaştıran bir kahramandır.Bugün modern olan kendisini ağırlıklı olarak bu paradigma üzerine ,yani tanrısal olanla savaş paradigmasına, göre tanımlamaktadır.

İslam tevhidi dünya görüşü gereği bütün bir benliği ve bütün bir hayatı inşa eden değerler sisteminin adıdır.İslam’ın dünya görüşünde din ve dünya ayrı olarak telakki edilemez.Maddi-manevi,özel-kamusal,dünyevi-uhrevi v.s ayrımlar tevhid eksenli bir hayat algısı inşa eden İslam’ın onayladığı ayrımlar değildir.Hayatı bütün veçheleriyle inşa eden, mensuplarına da muvahhitçe yani tevhidi hayatlarının her zerresine yedirerek yaşamayı salık veren mükerrem ve muazzez bir dindir İslam.Hıristiyanlıkta olduğu gibi tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı gibi bir ayrım söz konusu değildir.

Kendisine şahitlik ettiğimiz çağ müslümanlar açısından çok çetin imtihanları bünyesinde barındırıyor.Dinin yalnızca manevi bir tatmin vasıtasına indirgendiği bu çağda müslümanca duruşun tebarüz ettirilmesi için ceht etme gibi bir sorumluluğumuz olduğu unutulmamalıdır.İnsan hayatının tüm veçheleri modern dünyanın paradigmasına göre tanımlandığından, din dili ötekileştiriliyor ve/veya terörize ediliyor.

Müminlerin birbirlerine karşı sorumluluklarının göstergesi olan marufu emretme ve münkerden nefyetme ameliyesi modern çağa karşı en devrimci/inkılabi duruşun tezahürüdür.

İnsanlık tarihinin en müstesna inkılabını gerçekleştiren aziz Kur’an’ın nazil olduğu ramazan ayını idrak ettiğimiz şu günlerde,bütün bir benliğimizi modernitenin kirlerinden arındırarak özgün ve özgür bir İslami kimliği/dili temsil etmekle mükellefiz.Takvayı hayatın tam orta yerinde yaşayarak, mabetlere endekslenmiş ve giderek showlaştırılan,araçsallaştırılan,hayatın dışına itilen,yalnızca ihtiyaç halinde başvurulan ve manevi tatmin vasıtası haline getirilen İslam’ı,bir hayat tarzı olarak mücessemleştirmek mümin sorumluluğumuzun bir gereğidir.

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter