Pazartesi , 9 Aralık 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 11)

Yazarlar

Kavram Kargaşası

İlginç vakitlerde yaşıyoruz. Kavramların birbirine karıştığı, anlamın buharlaştığı zamanlara şahitlik ediyoruz. Algıların yönlendirilebildiği ve özgür düşünme eyleminin kaybolmaya yüz tuttuğu bir zaman diliminin içindeyiz.

Toplum formunu kabul eden Müslümanlar, bireyleşmenin de önüne geçemiyor. Birey ve toplumun birbirini besleyen iki olgu olduğu gerçeği ıskalanıyor. Toplum kavramının Müslümanların dünyasında bir yere tekabül etmediği, bu kavramın modern sosyolojinin ürettiği bir kavram olduğu yadsınıyor. Batıda, Rönesans sonrası Protestan ahlak ile şekillenen modernite, birey ve toplum kavramlarını sistemleştirerek; birey dediğinde batılı bireyi, toplum dediğinde ise batılı toplum anlamlandırmasını izhar etmiş oluyordu. Yani aslında bizim bugün içselleştirdiğimiz bu iki kavram, Batıdaki kilise despotizmi karşısında özgürleşme mücadelesi neticesinde üre(til)miş kavramlardı.
Kendisini Müslüman olarak adlandıranların modern dünya ile entegrasyon adına Batı menşeli kavramları kullanarak içinde bulunduğuz durumu açıklama gayretleri oldukça sığ bir tavır olarak karşımızda duruyor. Birey ve toplum kavramları üzerinden yapılan değerlendirmelerin ulvi değerler sistemi olan İslam’ın dünyasında realitesinin olmadığı fark edilemiyor. Muazzez İslam’ın bireyleşme ve toplumlaşma değil de, birbirlerinin velisi olan ve marufu emrederek münkerden nehyeden bir cemaat olma vurgusu gözlerden kaçıyor. Müminlerin birbirlerine karşı sorumluluklarının en önemli göstergesi olan cemaat olgusu, realitedeki menfi uygulamalar nedeniyle maalesef oldukça sefil ve kaypak bir zemine taşınarak asli misyonundan uzaklaştırılıyor.
Cemaat olmak, şahsiyetin imhası ve özgün düşünmenin önündeki engel olarak lanse ediliyor. Cemaat olmak, aklı kiraya vermek ve sürü psikolojisi içine girmek olarak algılanıyor/adlandırılıyor. Cemaat olmak, yapıcı eleştirellikten yoksun olmak ve lider/şeyh/hoca tahakkümü olarak tesmiye ediliyor. Cemaat olmak, okuma ahlakından uzaklaşmak ve Kitab-ı Kerim’in anlaşılması hususunu birilerine havale etmek olarak anlaşılıyor. Cemaat olmak, insanın kendi fikirlerinin öznesi olmasını zedeleyen patolojik bir hal olarak değerlendiriliyor. Cemaat olmak, maruf üzerinde yardımlaşma ve hayra teşvik gayreti/çabası olmak değil de, edilgenleşme ve nesneleşmenin zemini olarak görülüyor.
Kitab-ı Kerim’i okuyan müminlerin hayra çağıran, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir topluluk vurgusunu gündemleştirmeleri gerekiyor. Kitab-ı Kerim’in muhatap aldığı Müslümanların, mümin erkek ve kadınların birbirlerinin velileri olduğu hakikatini serlevha yapmaları gerekiyor. Rasul(a.s)’ün önderlik ve örnekliğini kabul eden Müslümanların “mümin müminin aynasıdır” hadisi şerifi üzerinde tefekkür etmeleri gerekiyor. Yola çıkarken dahi aranızdan bir imam seçin diyen peygamberin ümmeti olma şerefine nail olanların, modernitenin bireysel kuşatmaları karşısında sarsılmamaları icap ediyor. Modernitenin bireyselleştirerek yalnızlığa ittiği insanın belli bir süre sonra kendi kendisinin tanrısı olacağı gerçeğinin bugünün zihnine zerk edilmesi gerekiyor.
Müslümanların bireyselleştiklerinden şikâyetçi olanların İslam’ın özgün kavramlarını özgürleştirmeleri ve gerçek anlamda cemaat şuurunu taşımaları elzemdir. Modernitenin yalnızlaştırdığı insanlığa mümin duyarlılığıyla yaklaşarak, ateşe koşan kelebeklerin kurtarılması demek olan tebliğ vazifesinin gereğini yerine getirmek boynumuzun borcu olmak durumundadır. Gerçek anlamda cemaat olabilmeyi evvela kendi zeminimizde sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmemiz gerekiyor. Birbirimizin cennetini inşa eden bir duyarlılıkla hareket etmek ve sorumluluklarımızı askıya almamak durumunda olduğumuzu hakkalyakiyn idrak etmek mecburiyetindeyiz.
Özgürlük, liberalizm çağrısı altında fahşa ve münkerin yaygınlaştırılması ve normalleştirilmesi gibi bir tuzakla karşı karşıya olduğumuzu fark etmeliyiz. Bireysel özgürlükler adı altında ne kadar sefil ve sufli eylem ve kanaat varsa insanımızın karşısına çıkarılabiliyor. Medya ayartıcısı sayesinde her türlü melanet ve rezillik kitlelere zerk edilebiliyor. Liberal ahlak Müslümanların dünyasına sokulmaya çalışılıyor. İslami referanslarından haberdar olmayan Müslümanlar, liberalist ve özgürlükçü söylemler karşısında hemen gardını indiriyor. Fahşanın ve münkerin meşrulaştırılması, mukaddes kitabından habersiz Müslümanlarca icra ediliyor.
Cemaat olma şuurunu terk eden Müslüman liberal ve özgürlükçü söylemlerin tesiriyle, asla ve kat’a İslamla bağdaşmayan fikir ve eylemlerin müdafii durumuna düşebiliyor. Müslümanların, İslamın cemaat algısını pratikleştirememelerinden dolayı modernite mevzisini güçlendiriyor. Siyasal ve politik dilin pragmatik yaklaşımları karşısında özgün ve özgür bir muhalif dil geliştiremeyen Müslümanlar, aynı siyasal ve politik dilin nesnesi durumuna düşüyorlar. Siyasal ve politik dil İslami ilke ve idealleri liberal, demokratik ve özgürlükçü söylemlerle eşitliyor. Özgün İslami dil, siyasal ve politik dilin pragmatikliğine feda edilerek liberal ve demokratik değerlerle özdeşleştirilebiliyor.
İslam’ın özgünlüğünü ortaya koyma liyakatinden yoksun olan Müslümanların gelinen noktada bireyleşme ve toplumlaşma olguları karşısında şikâyet etmeleri anlamsızlaşıyor. İslami kavramları özgürleştirme cehtinden yoksun olan Müslümanların, modern tahakküm karşısında direnmesi imkânsızlaşıyor. İslamı modern değerlerle uyuşabilir/anlaşabilir gösterme arzusu nedeniyle din dili sekülerleşiyor. Hoşgörü kavramı kullanılarak İslam’ın heybeti zedeleniyor. Hoşgörü kavramının çağımızın en kirli ve sefil kavramlarından biri olduğunu artık dile getirmemiz gerekiyor. Hoşgörü kavramıyla sufli, pespaye ve ilahi rızaya muğayir ne kadar eylem varsa meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Hoşgörü kavramıyla Müslümanın tebliğ vazifesi işlevsizleştiriliyor. Maruf olanı emretme ve münker olandan nefyetme sorumluluğu bulunan Müslüman, hoşgörü kavramıyla terörize ediliyor/ötekileştiriliyor.
İslam, kendisini öteki üzerinden tanımlayan değil, kendine özgü olandır. İslam, mensubuna sadece belli ritüelleri emretmekle kalmaz, aynı zamanda düşünme ve akletme yöntemini de öğretir. İslam, vicdanlara hapsedilemeyecek kadar yüce ve batınileştirilemeyecek kadar hayatın içindedir. İslam, sadece manevi bir tatmin vasıtası değil, hayatın her alanını kuşatan yüce değerler sisteminin adıdır. İslam’ın insanı, din dilinden soyutlanmış bir hayatı olumlayamaz. İslam’ın insanı, hoşgörü adı altında ilahi rızaya muğayir eylem ve fikirleri tasvip edemez. İslam’ın insanı, Allah’ın hoşnut olacağı bir hayatın inşası için ceht etmenin mukaddesliğine inanır. İslam’ın insanı, mensubu olduğu değerler sisteminin yegane hakikat olduğu inancıyla vakar ve özgüvenini her hal ve şartta izhar eder. Vesselam…

ALİM

Ey yeşil sarıklı  ulu hocalar!

…………….

Kardeşim İbrahim bana mermer putları nasıl devireceğimi öğretmişti.

Sezai KARAKOÇ

 

Alim kimdir? Vasıfları nelerdir?21.yüzyılda bir alim nasıl olmalıdır? Bu soruların cevabını doğru verebilirsek şu an içinde bulunduğumuz krizin aşılması noktasında çok ciddi bir mesafe kat etmiş olacağız. Çünkü bugün yaşadığımız sıkıntıların başında alimsizlik/ulemasızlık sıkıntısı gelmektedir.

Alimler peygamberlerin varisleridirler buyuruyor resul (a.s).İlk bakışta ifadenin büyüklüğü karşısında şaşakalıyor insan. Fakat biraz tefekkür ettiğinde bu ifadenin hakikati izhar ettiğini yakinen müşahede edebilir.Neden peygamberlerin varisi?Ya da peygamberlerin hangi özelliklerinin taşıyıcılarıdır alimler?Artık vahiy kesildiğine ve bir daha resul ve nebi gelmeyeceğine göre alimlerin veraseti nasıl tezahür edecektir?Bu sorulara birkaç yönden cevap verilebilir kanaatindeyim.

Evvelen; Davet ve tebliğ vazifesi itibariyle varistir alimler. Peygamberlerin hemen tamamının en çok üzerinde durduğu, asla terk etmediği ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan her hal ve şartta icra ettiği vazifesi davet ve tebliğdir.’Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır’ kelam-ı ilahisi bu vazifenin ihmal edilemeyeceğini beyan eder. Dolayısı ile alim dediğimiz şahsiyet öncelikle bu yönüyle temayüz edecek. Çağının insanının iğdiş edilmiş,iğvaya maruz bırakılmış ,ayartılmış ,karartılmış,tersyüz edilmiş,dezenforme edilmiş,iğfal edilmiş,imha edilmiş,isyana zorlanmış,müstağni olduğuna inandırılmış,saptırılmış,ahmaklaştırılmış,aptallaştırılmış,salaklaştırılmış,müstekbirleştirilmiş kalbine ve zihnine, İslam’ın muştulayıcı ruhunu zerk edecek bir çaba içerisinde olmalı…

Saniyen; Yaşadığı dönemin bütün ezilmişleri, horlanmışları,mustazafları,yoksulları,kenar mahallelileri,köleleri ve açları alimin yanında olmalı.Onun söylemleri açların gözlerine ışık,kölelerin bukağılarına balta,yoksulların evlerine umut,ezilmiş ve horlanmışların yüreklerine inşirah,mustazafların bileklerine derman olmalı.Alim;Müstekbirleri,azgınlaşmışları, kendini müstağni görenleri,mazlumların kan ve gözyaşlarından iktidar devşirenleri,hakikati dezenforme edenleri ve eğri/dolambaçlı gösterenleri;yoldan çıkaranları,ayartıcıları,dini afyon olarak kullananları,tüketimin asaletine inananları,adaleti değil eşitliği bayraklaştıranları,şarlatanları,şeytanla ahitleşenleri,kandırdıkları halkın emeklerini sömürenleri,hedonistleri ,hainleri,ısırıcı melikleri, bel’am karakterlileri,mele ve mütrefleri rahatsız etmeli.

Salisen; Alim,basiret nişanesi, iz’an abidesi ve feraset timsali olmalı.’Müminin firasetinden korkun o Allah’ın nuruyla bakar’ hadisi şerifindeki irfani ve hikemi boyut alimin şiarı hatta karakteri olmalı.Küresel İstikbarın hile ve oyunlarına, şeytani düzenlerin ayartmalarına ve yoldan çıkarmalarına, belam kılıklıların safsata ve hezeyanlarına karşı adeta bir dağ gibi asil ve vakur bir duruş sergilemeli.

Rabian ; Alim cesur ve celadetli olmalı.Cesareti ve celadeti içi boş ve anlamsız değil, ses getiren, anlamlı ve hakperest olmalı.Her türlü otoriteye karşı bağımsız ve bağlantısız;güç ve iktidar odaklarının yaptıklarının meşruiyet makamı olmayan;Yezid kılıklıların,Timur ve Cengizlerin,Firavun düzenlerinin,Tuğyan etmiş tiranların ve küresel istikbarın kuklası,yalakası,yardakçısı,çanak yalayıcısı olmamalı.Dinlerini az bir pahaya satan,hakikati izhar etme sorumluluğunu tersyüz eden,dini bir kazanç ve dünyalık kapısı olarak gören bel’am kılıklıların karşısında, hakkı ve hakikati aşikar etmek için ceht etmenin ulviliğine iman etmiş, adeta bir kale gibi kavi ve vakur olmalı.

Hamsen;Alim, içinde yaşadığı zamanın farkında,adeta İbn-ul Vakt/Vaktin oğlu olan,çağının dilini ve idrakini bilen ve problemlerinin farkına varan;modern dönemin tüm argümanlarına karşı İslami referanslarıyla adeta bir mübariz gibi mücadele eden;bu çağa Kur’anın mesajını nasıl aktarabilirimin derdinde olan;felsefeden sanata,edebiyattan tarihe kadar ilmi müktesebatını genişletmiş ve bu ilmi birikimini 21.yüzyıl insanlığının modern tahakkümlerden kurtulması için kullanacak kabiliyette olan;modern insanın uyuşuk,pısırık,edilgen,tembel,ötekileşirici,silik,tehditkar,mürteci,muhafazakar,gelenekselci,tarih dışı,soyut,uyuşturucu,öte dünyacı,Batıni,ezoterik,özel gün ve gecelere özgü olarak algıladığı din dilini;açık/mubin,kuşatıcı,izzet ve şeref bağışlayan,maverai,adil,özgür,hakkaniyetli,hakikatperest,dinamik,somut,kurtarıcı,dünyevi,muhkem,merhametli,özneleştiren hale getirebilecek bir kavganın/mücadelenin içerisinde olmalı..

Bu alimler bir gün gelecektir.Rahimler onları doğurmakta cimridir fakat bir gün gelecektir.Aksi taktirde alimi/uleması olmayan,alim/ulema yetiştirme derdi olmayan bir ümmetin geleceği adına umutlanmak saflık olur…Vesselam…

GÖZYAŞI VE TER

Acının ve ıstırabın her türlüsüne şahit olduğumuz bu zaman diliminde duygusal patlamalar ve zihinsel dumur hali yaşıyoruz.Öznesi olamadığımız bir dünyada sunulan/verili her ne varsa sorgulamaya dahi ihtiyaç hissetmeden içselleştiriyoruz.Maruz kaldığımız darbeler,bilincimizi  zedeliyor.Bilinç yitimi, hem kendi kuşağımızı hem de gelecek kuşakları tehdit ediyor.Tarihi sorumluluklar alamamak ve tarihin dışındaymış gibi hareket etmek, edilgenliğimizi pekiştiriyor.

Karşı karşıya kaldığımız her zulümde sadece gözyaşı dökmek ya da slogan atmak haricinde bir şey yap(a)mıyoruz. Hayatı, ‘’kahrolsunlar’’ ve ‘’yaşasınlar’’ etrafında yaşamaya çalışıyoruz. Slogan atmanın vicdanlarımızı rahatlatacağı düşüncesi, özneleşmemizi ve sorumluluk almamızı engelliyor.Yalnızca sloganlara ayarlanmış tavırlar, küresel istikbarı korkutmuyor/rahatsız etmiyor.Sloganların heybetine sığınmak, anlık deşarjlar sağlıyor fakat uzun soluklu sorumluluklar aldırmıyor.

Modern hayat, insanı edilgenleştirdiği için insani olanı yüceltecek ve insana onurunu hatırlatacak istikrarlı eylemler karşılık bulamıyor.Modernlik, anlık tepkilere hasredilmiş bir hayat tasavvur ettiği için, modern insan geleceği olan/uzun soluklu pratiklere yönelik çabalara gerekli ilgiyi göster(e)miyor.En ciddi konularda dahi ortaya konulan tepkiler vicdanlarda makes bulmakta güçlük çekiyor.Eylemlerin,modern yaşam tarzını değiştirme talebi bulunmuyor.Tepkiler, duygusallıktan öteye gidemediği için insanı onursuzlaştıran hususların üzerine gitmek marjinalleştiriliyor/terörize ediliyor.

Karşı karşıya kaldığımız zulümlerin ve ıstırapların yalnızca gözyaşı dökerek ya da slogan atarak ortadan kalkmayacağının artık idrak edilmesi gerekiyor.Kavramlarımızı özgürleştiremediğimiz ve mümin duyarlılığını inşa edecek pratikler uğruna ‘’ter’’lemediğimiz müddetçe, edilgenlikten kurtulamayacağımızın şuurunda olmamız gerekiyor.Sadece slogan atmaya veya gözyaşı dökmeye endekslenmiş bir bilincin bizleri ahirette mesuliyetten kurtarmayacağının farkına varmamız gerekiyor.Gözyaşımızın ve sloganlarımızın, terlemek suretiyle istikrarlı,sebatkar ve kavi adımlarla inşa edilmiş bir bilinçle desteklenmesi gerekiyor.

Bugünün müslümanı  maruz kaldığı darbeler,kıyımlar ve zulümler  karşısında akıttığı gözyaşından daha fazlasını,Murad-ı İlahiye muvafık bir hayatın pratize edilmesi ve sahih bir İslami bilincin inşa edilmesi uğrunda ‘’ter’’leyerek akıtmalıdır.Mümince bir duyarlılık ,ancak takvanın görünürlüğünü arttırmaya yönelik bir çabanın kabul edilebilir bir çaba olduğunu gerektirir.Gözyaşı, ancak ardından akıtılan terle değerli olabilir.

Gözyaşı kalp kıvamımızı, ter ise zihin/bilinç kıvamımızı arttırır.Gözyaşı terle beslenmiyorsa nakıstır.Ter,bilinç inşasının ve istikrarlı/kararlı/hikmetli eylemliliklerin nişanesidir.Ter,hakikatin inşası uğruna gösterilen çabanın ve atalet girdabında bilinçsizce,adeta bir ot gibi,kendisini determinizmin girdabına bırakmış ve zihnen köleleştiği/duyargaları örselendiği için kof eylemlilikler üreten köhne bir fikir batağında sızım sızım sızlayan benliğin kendisini yeniden inşa etmesinin ve beşerlikten insanlığa doğru yücelmesinin ifadesidir.

Terlemeyi göze alamayanlar edilgenliği göze almış demektir.Terlemeyi göze alamayanlar, nesneleşmeyi benimsemiş demektir.Terlemeyi göze alamayanlar, bilinç inşasını terk etmiş ve algı ve umutlarını başkalarına emanet etmiş demektir.Terlemeyi göze alamayanlar, sorumluluk almayı ve mümin duyarlılığını kavileştirmeyi gerektiren adımlar atmayı terk etmiş demektir.Terlemeyi göze alamayanlar, gözyaşının yeterliliğine inanmış demektir.Terlemeyi göze alamayanlar,sloganların gölgesine sığınarak sıkılı yumruklarını nereye ve nasıl savuracaklarını bilmeden,aylar süren karanlığa mahkumiyetten sonra güneşe çıkmış buzağılar gibi,sağa sola seğirten bir psikolojinin mahkumu olmuş demektir.

Terlemeyi göze al(a)mayanlar,şeytanı şeytanlık yaptığı için suçlama gafletine düşmüş  demektir.Şeytanı suçlamak, Sünnetullahı bilmemektir.Şeytana şeytanlık yaptığı için kızmak, ilahi hikmeti ve insanın dünya sürgününün serencamını idrak edememektir.Şeytanı iğva ve iğfal için suçlamak,Kitab-ı Kerim’den bihaber olmak demektir.Şeytanı suçlamak ,bilinci ve iradeyi değersizleştirmek/tahfif etmek demektir.Şeytanı suçlamak, bünyedeki hastalıkları görmemek demektir.

Bugünün müslümanı ,maalesef, şeytanı suçlamaktan bir türlü kendisini hesaba çekmeye vakit bulamamaktadır.Suçu hep başkalarında arama hastalığı nedeniyle ,bugünün müslümanı sağlıklı ve sahih değerlendirme yapma imkanını kaybetmiştir.Sahih ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için kendimize dönüp objektif yargılamalarda bulunmamız gerekmektedir.Şeytan, görevi/işi gereği Müslümanların arasındaki bağları zayıflatmak ve onları iğfal etmek için çabalayacaktır.Bunu yapmak içinde, atlıları ve yayalarıyla, en olmadık yol ve yöntemleri kullanacak ve bazen bizim iyiliğimizi düşündüğünü dahi ifade edecektir.

Bugünün Müslümanlarının yaşadıkları ıstırabın sorumlusu sadece şeytan,yani şeytanın temsilcisi sayılan, ABD ve İsrail değildir.Bütün suçu ABD ve İsrail üzerine atmak, kolaycılığa kaçmaktır.Sömürgeleştirme/işgal edebiyatını sürekli gündeme getirerek ‘’bizi onlar bu hale getirdi’’ ifadesinin realitede bir karşılığı yoktur.Bu hale düştüysek,mesuliyet kendimizindir.Eğer bir yerde sömürgeleştirme var ise, orada sömürülmeye müsait bir durum var demektir.Sömürgeyi sorgulayanların neden sömürülmeye müsait hale geldiklerini de sorgulamaları gerekmektedir.Müslümanların sürekli oyuna gelen ve kullanılan bir pozisyonda olmaları,küresel küfür cephesinin değil Müslümanların kabahatidir.

Üzerimize yağan bombaların ardından gözyaşı döken Müslümanların, ümmetin vahdetini ve bilincini arttırmaya yönelik ‘’ter’’ gerektiren çabalardan özenle kaçınmasını nasıl açıklamak gerekir?Furuat kabilinden meselelerden dolayı birbirlerinin kanını döken Müslümanların düşmanı dışarıda aramasının ve ABD- İsrail eksenini şer ekseni ve düşman olarak nitelemesinin hiçbir hakikat tarafı yoktur.ABD ve İsrail hattının vazifesi zaten Müslümanların birliğini bozmak ve kendi içlerinde yıllarca yaşadıkları mezhebi ayrışmaların aynısını Müslümanların yaşadıkları yerlerde cari kılmaktır.Asıl sorun, kendisini müslüman olarak adlandıran insanların bu tuzaklara çok kolay düşmeleri ve kendilerini küresel küfür cephesinin oyuncağı haline getirmeleridir.

En basit meselelerini dahi küresel lordlar olmadan çözemeyen Müslümanların, zulümler/işgaller/kıyımlar karşısında gözyaşı dökmeleri kanaatimce ehemmiyetsizdir.Gözyaşı, ancak yeterli oranda ter akıtıldıktan sonra değer kazanabilir.Tahrikler karşısında sebatkar ve ilkeli duruşunu muhafaza etme bilincinden yoksun bir Müslümanlığın, bugünün küresel küfür cephesiyle başa çıkma imkanı yoktur.Yüzyıl önce küresel lordlar tarafından çizilmiş sınırları sanki hep varmış gibi içselleştiren ve bu sınırları etnik,mezhebi,coğrafi ve kültürel ayrışma unsuru haline getiren bir algının İslamiliğinden bahsedilemez.Mezhebini din edinmiş ve davet/tebliğ anlayışını mezhep propagandası üzerine kurmuş bir algının, mümince bir duyarlılığı ikame etmesi ham bir hayaldir.

Mümince bir duyarlılık ancak ve ancak Kitab-ı Kerime ve sahih sünnete ram olma yolunda ‘’ter’’lemekle mümkündür.Mukaddes Kur’an’ın ve sahih sünnetin inşa etmediği bir bilinçten sahih eylemlilikler ve hikmetli söylemler beklemek mümkün değildir.Müslümanlar olarak, maruz kaldığımız ıstıraplar karşısında akıttığımız gözyaşından daha fazlasını mümince bir duyarlılık ve mümince bir bilincin inşası uğrunda ter akıtarak, ciddi sorumluluklar almamız gerekiyor.Etnik,mezhebi,coğrafi ve kültürel farklılıkları ayrışmanın öznesi değil muarefenin nesnesi kılmamız gerekiyor.Aksi taktirde küfrün tasallutundan kurtulmamız mümkün değildir.Vesselam…

BATINİ DESPOTLUKLAR

324_b

Efsaneler, belli bir dönemin muhayyilesi hakkında fikir vermesi açısından oldukça önemlidir.İnsan, idealize ettiğini efsaneler yoluyla ortaya koymaya çalışır.Efsaneler gerçeklik payları olmamasına rağmen üretildiği dönemin dini,siyasi/politik,insan ve kainat hakkındaki kanaatleri hakkında önemli veriler sunar.İnsan neden efsane üretme ihtiyacı hisseder?Neden olağanüstülükler insanı cezp eder?Sorularına isabetli cevaplar üretebilirsek efsaneleştirmenin neden bugün bile oldukça popüler oluşunu izah etmiş oluruz.

 

Efsane kültürünün en önemli temsilcileri Yunanlılar olarak bilinir.Antik dönemde üretilen efsaneler bugünkü Batı düşüncesinin zeminini teşkil eder.İnsanı tanrıdan bağımsız bir ‘’beden’’ olarak kurgulayan modern düşüncenin, Antik Yunan efsanelerinde bedeni öne çıkaran figürler üzerinden hareket ettiği yadsınamaz.Kadının modernleşmesi ise şehvet ve güzellik tanrıçası olarak tesmiye edilen Afrodit figürü üzerinden olmuştur.İnsanın tanrı ile savaşının ve bu savaş neticesinde bilgi ateşine ulaşarak özgürlüğünü kazanmasının sembolü ‘’prometeus’’ Batı aydınlanmasının ulaşmak istediği insan figürüdür.

 

Antik Yunan efsaneleri Batı muhayyilesinin şekillenmesinde o kadar etkili olmuştur ki Batılı her birey aslında birer ‘’prometeus’’tur.Modernitenin insan profili, tanrı ile savaşı şiar edinmiş ve dini olana karşı mevzilenmiş insandır.Modernitenin eğitim sistemi hayatın her alanının tanrısal olandan/din dilinden soyutlanması ve dinin ritüellere hapsedilmesi üzerine kuruludur.Modernite,rasyonaliteyi merkeze alarak din dilini/tanrısal olanı ,insanın özgürlüğünü kısıtlayan bir argüman olarak görerek ,hayatın dışına itmektedir.İnsan, ancak tanrısal olanla mücadele etmek suretiyle bağımsızlığını/özgürlüğünü kazanır anlayışı ‘’prometeus’’ efsanesinin bugünkü yansımasıdır.

 

Tanrıyla savaşarak özgürleşme fikri,Batı muhayyilesi açısından garipsenecek bir durum değildir.Çünkü Batı, Hıristiyanlığın bir sömürü ve zulüm aracı haline getirildiği bir süreç yaşamıştır.Ortaçağ Karanlığı ifadesi Batı açısından kabul edilebilir bir ifadedir.Din adamları sınıfı oluşturulmak suretiyle dinin bir sömürü ve rant aracı haline getirildiği bu dönem, Rönesans ve reform hareketleriyle yıkılmıştır.Kilisenin, Batı  insanının muhayyilesindeki karşılığı tek kelimeyle, ‘’zulüm’’ kavramıyla, açıklanabilir.Dolayısıyla din diliyle bu kadar sorunlu bir temas kurmuş olan bir zihnin tanrıyla arasına mesafe koyması normal karşılanabilir.Anormal olan bu anlayışın kendisini müslüman olarak tesmiye edenler arasında da yaygınlaşmasıdır.

 

İslam’ın hayatın her vechesini şekillendiren bir din olması, modern ideolojinin din dilinden arındırılmış bir hayat tasavvurunu reddeder.İslam,tanrı adına konuşan bir sınıf tesis etmediği ve ruhbanlığı reddettiği için, Batı da olduğu gibi din adına bir sömürgeleştirmeye izin vermez.Tevhidi dünya görüşü, hayata  bir bütün olarak bakmayı ve o bütünün her zerresinde murad-ı ilahiye muvafık bir yaşamı pratikleştirmeyi öncelediği için, din adamlığı algısını ve dinin sadece belli bir sınıf tarafından anlaşılacağı yargısını kabul etmez.Dünyanın ahiretin tarlası olması gerçeği, İslam’ın hayatın içinde yaşanan bir din olduğunun ve insanın bu dünyadaki eylemlerine göre değerlendirileceği gerçeğini izhar eder.

 

İslam’ın hayatı şekillendiren bir din oluşu sekülerlik karşıtı olduğunu açıkça ortaya koymasına rağmen,Ezoterik/Batıni İslam anlayışlarının gittikçe revaç bulması İslam’ı hayatın dışına itme çabalarından bağımsız düşünülemez.Hayatı tüm kılcallarıyla kuşatan İslam,Ezoterik/Batıni yorumlar ve bu yorumların mutlaklaştırılması neticesinde sekülerleştirilmeye ve içeriksizleştirilmeye çalışılmaktadır.İlk bakışta oldukça masum gibi görünen bu Batıni yorum furyası,şeriatı/fıkhı tahfif etmektedir.İslam ,sadece keşişvari bir hayatın olumlayıcısı noktasına indirgenmeye çalışılmaktadır.

 

Batıni/ezoterik yorumlar, şeriatın tatbik edilemeyeceği alanlar ihdas etmek suretiyle kutsal/dokunulmaz kişilikler icat etmektedir.Ed-din olan İslam, kutsal kabul edilen kişiler aracılığıyla tek yoruma ve tek akla hapsedilmektedir.Mukaddes Kur’an’ın ancak özel kişiler tarafından anlaşılacağı algısı yaygınlaştırılarak  zımnen bir din adamları grubu oluşturulmak suretiyle, insanların Kitabi olanla bağları kesilmeye ve fakat şifahi bağları güçlendirilmeye çalışılmaktadır.Şifahi bağlar muhatabı edilgenleştirmektedir.Kur’an’ın mubin oluşu gözlerden ırak tutularak, anlaşılması güç bir metin olduğu algısı yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.Batı muhayyilesinin din ancak din adamları aracılığıyla anlaşılır algısı Müslümanlar arasında da makes bulmaya başlamıştır.

 

Bütün zamanlara hitap edebilecek bir dile ve bütün zamanlarda pratize edilebilecek bir değerler sistemine sahip olan İslam,Ezoterik/Batıni argümanlar vesilesiyle hayatın dışına itilmeye ve yalnızca bazı ritüellere hapsedilmeye çalışılmaktadır.Bütün ‘’an’’ ları kuşatması gereken İslam, özel gün ve gecelere has ritüeller yoluyla manevi tatmin vasıtası haline getirilmeye çalışılmaktadır.İslam’ın hayatı şekillendiren ve hayata müdahil olan yönü ıskalanarak yalnızca manevi bir tatmin vasıtası haline getirilmesi bugün üzerinde en fazla durulması gereken husustur.

 

Din dilinin görünür olmaktan uzaklaşması/soyutlaşması ve din olarak algılanan ‘’şeylerin’’ sadece belli ritüellerden ibaret olması mukaddes ve mübarek İslam’ın başına gelebilecek en büyük tehlikelerden biridir.Mü’min kişi hayatının her vechesinde aziz İslam’ın mukaddesatlarını pratikleştirme çabası içerisinde olmak mecburiyetindedir.İslam, kişi ile vicdanı arasına sıkıştırılamayacak kadar ulvi ve yücedir.Vicdanlara sıkıştırılmış olan bir İslam’ın, hayata dair söyleyebilecek hiçbir şeyi olmayacaktır.İslam; siyasal,sosyal,ekonomik,hukuki her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatın inşa edilmesi çabasını yüceltir.

 

Batıni/Ezoterik yorumlar,aynı zamanda, küresel istikbarın oryantalizm eliyle özellikle teşvik ettiği bir yöntemdir.Küresel istikbar,İslam’ın bütün bir hayatı kuşattığını Müslümanlardan daha iyi bildiği için,Batıni yorumlar eliyle İslam’ın tırnakları sökülmüş,pençeleri kırılmış ve heybeti dumura uğramış bir din haline gelmesi için olağanüstü çaba göstermektedir.Geleneğin içerisinde, Batıni yorumları ile dikkat  çeken simalar özellikle öne çıkarılarak ideal müslüman modeli olarak pazarlanmaktadır.Mübarek İslam’ın bütün bir hayata hitap eden bir değerler sistemi olduğunu ifade eden alim ve mütefekkirler terörize edilerek/marjinalleştirilerek ,Müslümanlar batıni yorumlara mahkum edilmektedir.

 

Mukaddes İslam’ın irfan,züht ve hikmet gibi ulvi kavramları ,İslam’ın içeriksizleştirilmesi için hoyratça ve cahilce kullanılmaktadır.İrfan, züht ve hikmet kavramları mecrasından uzaklaştırılarak hayatın dışında ve keşişçe bir yaşamın meşrulaştırıcısı haline getirilmektedir.İrfan,hikmet,züht kavramları kamil mümin olmanın ve bu kemalatı insanlığın önünde bir meşale haline getirmenin birer vesilesi iken,İslam’ı hayatın dışına taşıma gibi oldukça sufli emeller için kullanılmak istenmektedir.

 

İrfan,züht,hikmet kavramları ,’’Batıni Despotizmin’’ aracı haline getirilmek istenmektedir.Bu kavramlar kitlesel uyuşturma faaliyetlerinin sürekliliğine zemin hazırlamak için kullanılmaktadır.Bu kavramlarla soslanan Batıni/ezoterik yorumlar ,kitlesel‘’anestezi’’ işlevi görmektedirler.Herkesin ancak uğruna çaba gösterdiğinin karşılığını alacağı Kelam-ı İlahisi gayet sarihken, Batıni/ezoterik yorumlar, tembelliğin ve düşüncesizliğin güçlendirilmesine hizmet etmektedirler.Vesselam…

İslamcılık Üzerine Bir Değerlendirme (1)

 

İslam, Allah’a teslim oluşu, gönülden bir yönelmeyi, fıtrata ve sünnetullah’a uygun bir şekilde düşünmeyi, tavır almayı ve yaşamayı ifade eden bir kavramdır. Yol haritasını ilk insanla beraber bizzat Allah [c.c]. belirlemiştir. Belirlenen bu yolun değişik aşamalarında resuller göndererek yoldan sapmaları onlara inzal ettiği vahiyle düzeltmiştir. Uzun insanlık tarihi peygamberlerle firavunların hak ile batılın tevhid ile şirkin mücadelesinin bir yansımasıdır. Bundan sonra da bu böyle devam edecektir.

Her peygamber ve Onun sahih inanç ve anlayışını devam ettiren her alim; insanlık için rahmet, yeniden dirilme, aslına yeniden dönmeyi ifade eder. Düalist  bir yapıya sahip olan insanoğlu her zaman doğruyu, iyiyi ve hakikati tercih etmemiş, belki de çoğu zaman bozulmayı,  kötülüğü, fıtratı değiştirip bozmayı tercih etmiştir. İnsanlığın böyle bunalımlı dönemlerinde her peygamber ve alimin birer rehber ,  önder, müceddid olarak ortaya çıktıklarını görüyoruz. Hz. Muhammed (a.s.) ve Ona inzal olunan son vahiy adeta insanlığa gönderilen son kurtarıcıyı ifade etmektedir. O , kendinden önce Yahudi ve Hristiyanlar tarafından bozulmuş ilahi kitap ve mesajı yeniden diriltmiş , tevhidi ve tevhidi hayat tarzını insanlığın hayatında yeniden canlı hale getirmiştir. Peygamber efendimiz kendi döneminde olağanüstü bir çabayla hayatın  her  veçhesini vahiy potasında değiştirmiş, risalet görevini tamamlayarak Rabbine dönmüştür.

Efendimizden hemen sonra islam coğrafyası çok genişlemiş, yeni kültür dil, inançlarla karşılaşmış, karşılıklı etkileşimler olmuştur. Reşit halifeler döneminde başlayan siyasi çalkantılar, dini anlama şekillerine etki etmiş fırkalara ayrılan islam toplumunun her bir fırkası öze dönüşü savunmuş; saf, berrak islam anlayış ve yaşayışının temsilcisi olduğunu iddia etmiştir. Her bir grup kendi anlama çerçevesi  içinde hakikatin öncelenmesini  önemsemiştir.  Siyasi çalkantılar sonucunda islam toplumundan ilk kopan fırka olan Hariciler olmuştur. Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonrada islam dünyası iki fırkaya ayrılmış, başta siyasi bir şekilde başlayan bu kopuş, yeni bir din anlayışını da oluşturmuştur. Bu dönemde hadis külliyeti oluşmaya başlamış, duyarlı Müslüman alimler , hadis külliyatının oluşumu sırasında çeşitli usuller ortaya koymuşlardır. Son derece önemli ve gerekli olan bu metodoloji sünneti yaşatma endişesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İslam coğrafyasının genişlemesi Arap olmayan kavimlerin müslümanlaşmasını  sağlamış, yeni Müslümanlar kendi inanç, gelenek ve alışkanlıklarının bir kısmını devam ettirmişlerdir. Gerek siyasi  çalkantılar, gerek insan tabiatından kaynaklanan nakısalar, gerek yeni kültür ve felsefi anlayışlar dinin saf halini, peygamberin temiz öğretisini ne zaman ki olumsuz etkilediyse, bu zaman dilimlerinde ortaya çıkan etkili alimleri görmek mümkündür. Tecdid çalışmaları sürekli bir şekilde peygamberden sonra asırlar boyu devam ede gelmiştir.

Tarihsel süreç içerisinde bir taraftan hurafeler, bir taraftan felsefe bir taraftan da hantallık seviyesinde yük haline gelmiş tasavvufi ve fıkhi birikim, şerh, haşiye ve hamişler islam insanını ana kaynaklardan uzaklaştırmıştır. Fikri donukluk, kendini  durmadan tekrar etme, yani  taklid öze dönüşü zaruri hale getirmiştir. Tarihsel süreç içinde hayatın siyasi, sosyal, kültürel v.b  alanlarındaki yozlaşma ve sapmalara karşı başta mezhep imamları ve daha sonrasında da İ.Gazali  İbn-i Teymiyye,  İbn-i Kayyim el  Cevzi,  İmam Rabbani gibi alimler öze dönüşe davet etmiş ve büyük çaba sarf etmişlerdir. Bütün yenilenme hareketleri fikri ve ameli boyutta ,” eskiyen kısımları yenilemek, yenileri ile değiştirmek şeklinde anlaşılmamış aksine dine sonradan sokulan hurafe ve bidatların ayıklanması, sapık inanç ve düşüncelere karşı mücadele edilmesi, dinin ilk saflık ve berraklık haline dönüştürülmesini hedeflemiş, bunun için gayret göstermişlerdir.”(1)

18.yy’dan itibaren Müslümanların fikri donukluk ve taklid anlayışları, eskiyi devam ettirme,  var olanı koruma refleksleri maddi anlamda da güç kaybetmelerine sebep olmuş , batı karşısında kaybedilen mevziler çoğaldıkça yeni tavır alışlar başlamıştır. Bu tavır alışları üç başlık altında toplamak mümkündür.

  1. Tamamen teslim oluş, batı medeniyetini tamamen almak, islamdan vazgeçmek…
  2. Geleneği olduğu gibi alıp sürdürmek
  3. İslamın özüne yeniden dönmek

Sıraladığımız bu üç temel bakış açısı şu akımları doğurmuştur:

 

– Batıcılar: Seküler bakış açısı

– Osmanlıcılar: Osmanlıyı yeniden eski ihtişamına kavuşturma

-Turancılar:  Büyük Türk Birliği ideali

– İslamcılar: Yeniden islama ve öze dönüş

Biz burada İslamcılık üzerinde duracağız. İslamcılık özü itibariyle tecdid hareketidir.  19. yy.’dan itibaren islamı bütün yönleriyle yeniden hayata taşımayı hedeflemektdir. İslamın  beşeri, yabancı, eskimiş katkılardan ayıklanması ve ilk saflığına döndürülmesi, tefekkür ve içtihat kapılarının açılması, bunlar için çaba gösterilmesini savunmuşlardır. Bütün bu düşünsel çabaları kendi çağlarını idrak ederek, çağın gereklerine ve şartlarına uygun bir şekilde hayata taşımayı savunmuşlardır. Başta Cemaleddin Afgani olmak üzere M. Abduh, M. R. Rıza ,  Mehmet Akif,  Abdulhamid  b. Badis , Hasan El Benna , Ebu’l Ala el-Mevdudi,  S. Kutub, M. İkbal  gibi öncüler bu düşünceyi belli bir noktaya taşımışlardır.

İslamcılık daha çok siyasi bir çağırışımı aklımıza getirse de, O’nu; hayatı  bütünüyle islamın emir ve yasaklarına göre şekillendirmeye çalışan, siyasal, sosyal , hukuki, ekonomik, ibadi ve ahlaki bir yapı olarak görmekteyiz.  Batı karşısında dik durmayı hurafelerden arınmayı, bağımsızlığı, islamı yeniden insanlığın gündemine getirmeyi hedefleyen İslamcılar, diğerleri tarafından  ‘radikal, siyasal İslamcı, kökten dinci, Fundamantalist’ gibi isimlerle adlandırılmışlardır.

Bütün İslamcıların hedeflerinden biri değişik yöntemler ileri sürselerde islami bir devlet ve toplum yapısı oluşturmak, ümmeti tek çatı altında toplamaktır. Bunun için önce devlet sonra toplumu dönüştürmeyi ve eğitmeyi düşünenler;   önce ferdin ve toplumun eğitimini sonra devleti düşünenler şeklinde ikiye ayrılmışlardır.

İslamcılık kategorisi içinde yeni bir anlayış olan modernist anlayışı da zikretmek gerek. Yeni bir okuma ile çıkış yolu arayan bu akım batının geldiği ve ulaştığı noktadan hareket etmeleri batı medeniyetini bir manada insanlığın ulaşacağı son aşama şeklinde yorumlamaları en büyük çıkmazları gibi görünüyor.  Yeni bir okuma şekli olarak tarihselciliği öne çıkarmaları da bunu gösteriyor.

İslamcılık düşüncesini yeniden ihya şeklinde pratiğe aktarmak Büyük İmam Hasan el-Benna’ya nasip olmuştur. Toplumun eğitilmesini önceleyen Hasan El Benna  devletin sonraki aşamada gerçekleşeceğini dile getiriyor. Hareketi  ete-kemiğe büründüren imam şöyle diyor: ‘Ey Müslüman kardeşler ve özellikle hamasete kapılıp acele edenler iyi dinleyin! Bizim bu yolumuzun adımları belirlenmiş ve sınırları çizilmiştir; en uygun yöntem olduğuna kani olduğum bu yolu asla terk edecek değilim. Evet bu yol uzun olabilir, ama yerine koyacağımız daha iyi bir yol yoktur. Asıl yiğitlik sabır, devam, sıkı  sarılma ve sürekli çalışma ile ortaya konacaktır. Meyveyi olmadan toplamak, çiçeği zamanı gelmeden koparmak isteyenler bizden ayrılsınlar ve başka hareket gruplarına katılsınlar!.. Başarının kanunlarına karşı çıkmayın, çıkarsanız bu kanunlar galip gelir, tersine bu kanunları başarınız için kullanarak galip gelmenin yollarını arayın… Size sonuna kadar açık söyleyecek açık olacağım, Kurallara uygun devamlı ve sürekli çalışmalarımız sonunda  ne zaman içinizden ‘Ruhlarını iman ve bağlılık ,fikirlerini ilim ve kültür, bedenlerini spor ve terbiye ile donatmış üçyüz bölük oluşursa o zaman benden denizin derinliklerine dalmayı, göklere tırmanmayı, bütün inatçı tiranlara savaşmamı isteyin, inşallah bunu yapacağım!…(2)

C. Afgani , M. Abduh ve  R. Rıza’nın düşüncelerinin ışığında toplumu önceleyerek , önce ferdin ve ailenin eğitimini düşünen  Benna,  İslamcılık düşüncesinin pratiğini  bizzat uygulamalı olarak göstermiş ve önderlik gerçekleştirmiştir. Onun önderliği  ‘ ihvan-ı  müslimin ‘ gibi etkili bir cemaat meydana getirdi. Teşkilatlanmayı,  topluma ve devlete karşı tavır almanın Mısır coğrafyasında ‘ nasıllığını’ en güzel şekilde göstermiştir.

Eğitimi, ferdin inşasını, ailenin ve toplumun yeniden dirilişini devletten daha önce gören imam bizlere de adeta olması gerekeni söylemektedir.

                                                                                                                                                               

Dipnotlar

  1. Makaleler,  H. Karaman
  2. Risaleler, H. El- Benna

ADLANDIRMA KRİZİ

Allah’ın Âdemoğluna en büyük ikramlarından biri hiç şüphesiz isim verme/adlandırma yeteneğidir. İnsanın ilk prototipi olan Âdem (a.s) bütün isimler/esma öğretilerek yeryüzü sahnesine gönderilmişti. Âdem (a.s), Allahtan öğrendiği isimler doğrultusunda hayatını tanzim etti. Âdem’in (a.s) bağışlanması, Allah’tan öğrendiği isimler vesilesiyle oldu. Adem (a.s), aynı zamanda, varlıkları/eşyayı/olayları/olguları isimlendirme yeteneği ile de donatıldığı için meleklerden üstün kılındı. Meleklerin Âdem hakkındaki zanlarının yersizliği onun rabbinden öğrendiği isimleri söylemesiyle belirginleşmiştir.
İlahi rehberlik, insanın dünya sürgünü başladığından beri isimlendirme noktasında sürekli olarak kılavuzluk yapmıştır. Hatta insanlık tarihindeki krizlerin en başat faktörü isimlendirme nedeniyle çıkmıştır dersek herhalde abartmış olmayız. Örneğin müşrik zihin yapısının, sayıları oldukça fazla olan putlarını birer ‘’kurbiyyet/yakınlaşma’’ nesnesi olarak adlandırmasının, Kitab-ı Kerim’deki karşılığının şirk olması, isimlendirmenin ne kadar önemli olduğunun işaretidir. İsimlendirme düşünsel çerçeve oluşturmanın ilk ve en önemli adımıdır.
İnsanın hayatı, şahitlik ettiği süreçleri adlandırma şekline göre anlam kazanır ya da kaybeder. İnsanın karşısına çıkan olayları ve olguları isimlendirme şekli, onun nasıl bir hakikat dünyasına yaslandığının bir göstergesidir. Yani insan kendisini yasladığı tarihi, kültürel, dini v.b zeminlere göre adlandırmalarda bulunur. Dolayısıyla insanın adlandırma şekli yaslanılan bir hakikat zemininden bağımsız değildir.
İnsan isimlendiremediği olayların veya olguların nesnesidir. Modernite denilen ideoloji, insanın isimlendirme özelliğini dumura uğrattığı ve modern insan, yaşadığı süreci adlandırma yeteneğini kaybettiği için, hayatını nesne olarak devam ettirmektedir. Modern insanın yaşadığı süreçler kendisinin dahli olmadan adlandırılmakta ve modern insan bu adlandırmalar çerçevesinde olay ve olguları değerlendirme mecburiyetinde kalmaktadır. İnsanın, dünya sürgünü başlayalı beri içine düştüğü en büyük kriz, kanaatimizce, modernitenin ortaya çıkardığı bu nesneleşme krizidir.
Öznesi olmadığımız bir dünyanın ürettikleri ve adlandırdıkları çerçevesinde yaşamak ve konuşmak zorunda bırakılıyoruz. Gündemlerimizi kendi referans kaynaklarımızdan hareketle oluşturamadığımız için, aktüalite bataklığı içerisinde, adlandırılmış olaylar üzerinde değerlendirmeler yapıyoruz. İlahi bir bağış olan isim verme özelliğimizi enformatik ayartıcıların insafına bırakıyoruz. İçinde yaşadığımız dünyayı/hayatı/anı kendi kavramlar dünyamızdan hareketle tanımlayamıyoruz. Tanımlayamadığımız her olgu ve olayın esiri oluyoruz.
Bilginin küreselleşmesiyle birlikte yaşanan enformatik ayartma süreçlerine karşı kırılgan bir zeminimizin olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Enformatik İğva’ya  karşı nasıl sahih bir duruş sergileyeceğimiz hususunda henüz sağlıklı değerlendirmeler yapabilecek durumda değiliz. Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde dahi ayartıcı enformasyonun belirleyici olduğuna şahit olabiliyoruz. Modernitenin, “bugün dünden her zaman daha iyidir” anlayışı nedeniyle geçmişe yönelik düşmanca tutum alabiliyoruz. Verili olanlar mutlaklaştırıldığı için, asla, esaslı sorgulamalar yapamıyoruz.
Bugün Müslümanlar kendi meselelerini dahi enformatik ayartıcıların olanakları ölçüsünde değerlendirmek zorunda kalıyorlar. Müslümanların kendi aralarında sağlam ve sağlıklı bir bilgi ve haber ağı bulunmadığı için her türlü ayartıcılığın nesnesi olabiliyoruz. Kendi coğrafyamızdaki meseleleri, farkında olmadan, emperyal yönlendirmeler çerçevesinde tartışıyoruz. Meselelerimizi rabbani ilke ve prensipler ışığında değil, “Uzman’’ sıfatlı kişilerin adlandırmalarını referans alarak konuşuyoruz. Reel politik dil, mü’min duyarlılığın önüne geçebiliyor.
Tunus’la başlayan ve istikbarın en sefil şekilde devam ettiği birçok beldeye sıçrayan olayları adlandıramadığımız için sağlıklı değerlendirmeler yapamadık. Bu hareketler, bizim dışımızda, “Arap Baharı” olarak adlandırıldığı için, değerlendirmelerimiz hep bu adlandırma çerçevesinde oldu. Adlandırmayı yapamadığımız için nesneleştik ve olayları hakiki düzleminde tartışamadık. “Bahar” tanımının ilk olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında “Prag Baharı” adlandırmasıyla Çekoslovakya’nın liberalleşme süreci için kullanıldığı gerçeğini hatırladığımızda, nasıl bir değerlendirme zeminine çekildiğimiz daha iyi anlaşılabilir.
Vaktiyle SSCB hinterlandında kalan ülkelerde, şiddetsiz eylemler yoluyla iktidarı değiştirme çabasının ürünü olan bu “Bahar” adlandırması, yıllardır ceberut/zalim idareciler altında ezilen, horlanan, ötekileştirilen Müslüman halkların başlattığı “kıyamlar” için de kullanıldığından, yaptığımız değerlendirmeler kısır kalıyor. Bu hareketlilikler için İslami literatürden kavramlar bulmak yerine, liberal/demokratik  “Arap Baharı” adlandırması, mücadele zeminimizi muğlâklaştırıyor.
Müslümanlar, bugün yaşanan olayları adlandırma noktasında özneleşemedikleri için Suriye’de ve diğer halkı Müslüman beldelerde yaşananların intifada mı? Kıyam mı? Demokrasi mücadelesi mi? Özgürlük arayışı mı? v.s.olduğu hususunda mutabakat sağlanabilmiş değildir. Müslümanların ilmi bir otoritesinin olmayışı, bu adlandırma krizinin en önemli sebeplerinden biridir. Bazılarımızın meseleyi zihninde netleştirmesi önemlidir; fakat genel anlamda böyle bir krizin olduğu gerçeği inkâr edilemez.
Adlandırma krizinin Türkiye’ye has en önemli göstergesi de yıllarca ulus devletin toplumu homojenleştirme projesi neticesinde ortaya çıkan durumu “Kürt Sorunu” olarak adlandırmaktır. Bu adlandırmanın ne kadar çirkin ve bayağı bir adlandırma olduğunu Kur’an’la muhatap olan her Müslümanın ifade etmesi gerekirdi. Fakat verili olarak bize sunulan bu adlandırmanın nesnesi olduğumuz için, değerlendirmelerimiz bu çerçevenin ötesine geçemedi. Bu adlandırmayı kabul ettiğiniz anda, nesneleşmiş ve ulus devlet “bela”sının istediği mecraya girmiş oluyorsunuz.
Allah’ın bir ayeti olarak insanlığa bahşettiği farklı ırk, renk, etnisitenin “sorun” kavramıyla yan yana getirilmesi kadar sefil bir ifadelendirme olamaz. İnsanın iradesi haricinde kendisine lutf edilen bu bağışın, Allah’ın (c.c) onun için seçtiği kimlik olduğu hakikatini bilen hiçbir Müslüman “Kürt” ve “Sorun” kavramını yan yana getirecek bir bayağılığın içine düş(e)mez. Ulus devlet “bela”sının homojen toplum oluşturma çabasının bir neticesi olarak ortaya çıkan bu durum, hiçbir yönüyle kabul edilebilir değildir. İlahi bir ikram olan etnik kimliği “sorun” kavramıyla yan yana getirmek, en hafif deyimiyle Kadir-i Mutlak olanın iradesine karşı saygısızlık etmek demektir.
Mü’min kimliğimiz, İslam’ın mukaddesatları doğrultusunda bir hayatı pratikleştirmeyi gerekli kılar. Mü’min kişi, herhangi bir etnisite, ırk, kültür ya da coğrafyanın adamı değil, aziz İslam’ın adamı olmakla mükelleftir. Etnisite, ırk, kültür ve coğrafya, herhangi bir dahlimiz olmadan, ilahi iradenin bizim için seçtiği bağışlardır. Bu bağışlar bir ayrışma unsuru değil, muarefe nesnesi olabilir. Mü’min için kutsal/mukaddes/aziz olan ulus devletlerin çizdiği sınırlar değil, Allah’ın çizdiği sınırlardır. Mü’min için itibar kaynağı olan ulus devletin sembolleri/nişaneleri/rütbeleri/ikramları değil, şanı yüce rabbimizin lütuf/ihsan ve bağışlarıdır. Vesselam…

ENFORMATİK İĞFAL

 Bilgi sahibi olmak fikir sahibi olmanın ilk ve en önemli şartıdır.Sahih bir fikre sahip olmanın öncülü sahih bir bilgilenmedir.Sahih bir fikre sahip olmak ,aynı zamanda, sahih bir eylemliliği de beraberinde getirir.Bu nedenle bilgi,fikir ve eylem arasında oldukça kuvvetli bir ilişki vardır.Eylemselliği zaaf içerisinde olan bir fikrin, sahih bilgilenme problemi var demektir.Yaşadığı döneme/zamana/zemine hitap edecek bir fikre sahip ol(a)mayan bir zihin sahih bir bilgilenme problemi yaşıyor demektir.

Modern hayatın bilgiye ulaşma yollarını kolaylaştırması neticesinde modern insanın bilgi sahibi olma yönü oldukça gelişmiştir. Bilgi bir ‘’tık’’ kadar uzakta olduğundan, herhangi bir alanda bilgi sahibi olmak zahmet gerektirmemektedir. Zahmetsizce elde edilen bilgi sadece kuru bir malumat olabilmektedir.Bu nedenle modern birey malumatfuruşluğuyla tebarüz etmiştir.Popüler kültürün dayattığı argümanlar üzerinden yaşanan hayat ve içselleştirilen faydacı/hazcı paradigma, bilgiyi pragmatistçe değerlendirmektedir.Yani modern birey için gerçek bilgi, fayda/yarar/kar getiren bilgidir.

Bilginin küreselleşmesi, avantajlarıyla olduğu kadar dezavantajlarıyla da gündemleştirilmesi gereken bir olgudur.Kolay ulaşılan bilginin denetlenebilir/ispatlanabilir ve rafine bir bilgi ol(a)maması, sağlıklı düşünme ve üretme ameliyesini zaafa uğratabilmektedir.Küreselleşen bilgi, ulus devletler ve kapalı toplumlar açısından kabus olmakla birlikte modern değerlerin dünyanın geri kalan kısmına empoze edilmesine de yol açabilmektedir.

Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir vasatta ,bilgiyi tasnif ,tefrik ve temyiz edebilecek bir zihni formasyona sahip olmak önem kazanmaktadır.Ulaşılan bilginin gerçek/sahih/doğru bilgi olup olmadığı ancak uyanık bir bilinç,temyiz ve tefrik edebilecek bir dimağ ve zaman/zemin değişse de değişmeyen sabitelere sahip olmakla test edilebilir.Aksi taktirde elimize geçen bilgi enformatik bir ayartma aracı olabilir.Üzülerek söylemek gerekir ki, modern insan kendisine ulaşan bilgiler arasında sahih bilgiyi tespit edebilecek bir bilinçten yoksundur. Maruz kalınan enformasyon yağmuru bilginin tefrik edilmesini zorlaştırmaktadır.Sahih bilginin elde edilebilmesi için üstün çaba göstermek gerekmektedir.

Modern insanın maruz kaldığı bilgi, görselleştirilmiş ve düşünceyi belli bir alana kanalize etme/yönlendirme niyetiyle hazırlanmış bir bilgidir.Görsel bilgiyi sunan aygıtlar sağlıklı düşünme melekelerini dumura uğrattığı gibi insanları belli bir düşünsel kalıba zorlamaktadır.Modern insan, medyatik ayartıcılar vasıtasıyla zihnen dumura uğramış ve sağlıklı düşünebilme yetisini kaybetmiş bir insandır.Modern insan, olguları değil olayları konuşarak değerlendirmeler yaptığı için gerçekte ne olduğunu anla(ya)mamaktadır.Olaylara odaklanmak, ne oluyor? Sorusuna cevap verebilir fakat neden oluyor? sorusuna cevap veremez.Neden oluyor? sorusuna cevap alabilmek için olgularla meşgul olmak gerekir.Olgularla meşgul olmak olayların arka planını/derinliklerini mütecessis bir bilinçle deşelemeği gerektirir.

Yalnızca olaylarla ilgilenen bir bilinç nasıl tepki vereceği önceden tahmin edilebilen bir bilinçtir. Olaylara odaklanmak, salt duygusal ve tepkisel argümanlar geliştirmeye yarayabilir.Ancak sahih değerlendirmeler yapabilmek için olayların arka planını araştırmak gerekir.Olaylara odaklanan bireyler çabuk yönlendiril(ebil)en ve tepkileri satın alınabilen bireylerdir.Olgularla, yani neden oluyor? sorusuyla ilgilenen bireyler ise tarihsel sorumluluklar alabilir. Tarihsel sorumluluk alabilmek, içinde yaşadığı zamanı iyi etüt edebilmekle, yani ibn-ül vakt/vaktin oğlu olmayı şiar edinmekle mümkün olabilir.

Tevhidi dünya görüşü, hayatın her alanında İslam’ın değerlerini yaşanabilir kılma çabasıdır.Muvahhit kişi, hayatı bir bütün olarak değerlendirerek o bütünde Murad-ı İlahiye muvafık bir pratik oluşturabilmenin mücadelesini veren kişidir.Tevhidin dünya görüşünde takva ‘’görünür’’ olmak zorundadır.Takvanın görünür olması demek, sahih ve istikrarlı bir eylemlilik süreci demektir.Yani muvahhit kişinin takvasının işareti, onun eylemliliğinin sahihliğinde gizlidir.

Bilginin güç olarak tanımlanması, onu sadece hegemonya/iktidar/otorite aracı  haline getirmiştir.Modern insan, elde edeceği bilginin kendisini güçlü kılması gerektiği saikiyle hareket etmektedir.Bilginin güç bahşeden bir olgu olarak algılanması ve/veya adlandırılması eylemde ‘’ahlakilik’’ ilkesini de örselemiştir.Güç sahibi olmanın insana kendisi dışındaki -insan,eşya,doğa- üzerinde hegemonya kurma arzusu telkin etmesi,gücün ayartıcılığını kavileştirmiştir.

Bilginin fikir seviyesine çıktıktan sonra eyleme dönüşmesi en önemli safhayı oluşturur. Mukaddes kitabımızda bilenlerle bilmeyenlerin bir tutulmaması ,bilenlerin sahih bir fikre ve sahih bir eylem/amel algısına sahip olacağı hakikatini tazammun ettiği içindir.Şanlı peygamberimizin faydasız bilgiden Allaha sığınması ise, bilginin ancak ve yalnızca Murad-ı  İlahiye muvafık bir amel/eyleme dönüşmesi durumunda kayda değer olduğunun işaretidir.Malumatfuruş olmak mümin duyarlılığına ve bilincine sahip olan biri için asla kabul edilebilir değildir.Bilgi,sahih bir fikir ve eylem/amel oluşturma amacına matuf olarak talep edilmelidir.Dolayısıyla bilgi sahibi olma arzusu ortadan kaldırılamayacağına göre bilgide seçicilik ahlakının müminlerce geliştirilmesi gerekmektedir.

Tüm bunları söyleme gerekçemiz bugün Müslümanların çok ciddi bir enformasyon ayartıcılığıyla karşı karşıya bulunuyor oluşudur. Modern hayatın nimetlerinden! İstifade edeyim derken Müslümanlar enformatik ayartma süreciyle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Özellikle ümmet maslahatını gerektiren hususlarda, sağlıklı bilgi ve haber akışını sağlayacak zeminden yoksun olmamızdan dolayı ,küresel enformasyon odaklarının sunduklarıyla düşünme ve eyleme geçme tehlikesine düşmüş durumdayız.

Bu tavrımız bazen bilerek ve çoğu zaman bilmeden tefrikalaşmanın/kutuplaşmanın/ayrışmanın da sebebi olmaktadır.Fasıkların getirdiği haberi başka topluluklara haksızlık etmemek amacıyla tetkik etmesi gereken Müslümanların, enformasyon bombardımanı altında,doğru/sahih bilgiye ulaşmak için gerekli çabayı gösterme zahmetine katlanmadan,önüne ne geldiyse ve nasıl aktarıldıysa o şekilde kabul etmesi ve kanaatlerini/fikirlerini bu bilgiler ışığında oluşturması, içinde bulunduğumuz süreçte en ciddi tehlikeyi oluşturuyor.

Bilginin güç değil,bir fikrin öncülü ve sahih eylemliliğin en önemli olgusu olduğu hakikatini yeniden gündemleştirmek gerekiyor.Fikir ve eylem arasındaki intibak muhkemleştirilmediği müddetçe, bilginin sadece kuru bir yük olarak kalacağını unutmamak gerek.Kuran’ın kitap yüklü merkep teşbihi, bilgi ve amel arasındaki muvazenesizlikten dolayıdır.Sahih bilgilenme ağımızı oluşturmadan, bugünkü enformatik ayartıcılıktan kurtulamayacağımız gerçeğini idrak ederek ,doğru bilginin arkasından aşkla/heyecanla koşturmak şiarımız olmalıdır.Bu anlamda, araştırma/tecessüs merakımızın dinamizmini sağlayacak adımlar atmanın önemi yadsınamaz.

Vesselam…

AYART(IL)MA

ggg

Mısır ve Suriye özelinde yaşananlar  hakkında ,maalesef, Müslümanların küresel enformasyon odaklarının ayartıcılığına kapıldığını ifade etmek durumundayız.Müslüman halklar kendi aralarında sağlıklı ve güvenilir bilgi akışını sağlayacak bir zeminden uzak olduklarından,Mısır ve Suriye hadiselerini değerlendirirken tezlerini küresel enformasyon kartellerinin verdikleri malumatlar üzerine kurmak zorunda kaldılar.Bu enformasyon kartelleri ise olayları anlatmada seçtikleri ‘’dil’’ ile kasıtlı bir ayartıcılık görevi yaptılar.

Mısır hadisesinde özellikle İhvan’ın hatalar yaptığı ve siyasal alanda başarısız olduğu tezi işlenerek-ki ihvan’ın siyasal mücadelesi ayrı bir tartışmanın konusudur-darbe süreci masum ve meşru gösterilmek suretiyle özelde halkı müslüman ülkeler genelde ise dünya halkları bilgi kirliliği ile ayartıldı.Hassaten Batı medyasının kendi insanına haber/bilgi sunarken seçtiği ‘’dil’’, Mısır da meşru bir idarenin gayrı meşru argümanlarla devrildiği şeklinde değil de ,İslamcılarla ordu arasında ‘’çatışmalar’’ yaşandığı şeklinde verildiği için, Batı kamuoyu Mısırda ki süreç hakkında sağlıklı bilgilendirilmedi.Türkiye medyasında dahi Mısır meselesinin sağlıklı değerlendirildiği söylenemez.Bilgi/haber odaklarının ayartıcı dili tüm diğer mevzularda olduğu gibi Mısır ve Suriye meselesinde de  belirginlik kazanmıştır.

Suriye de kimyasal saldırı neticesinde yaşananlara bakıldığında ise enformatik ayartmanın en şiddetli versiyonuyla karşılaşıyoruz.İçinde bulunduğumuz vasatta savaş çığırtkanlığı başını alıp gittiğinden ve medya narkozuyla insanlık anesteziye maruz bırakıldığından,bazı gerçekleri konuşma imkanı da ortadan kalkmış görünüyor.Kolonyalist emellerin gerçekleştirilmesi için malzeme temini ihtiyacında olanlar gerekli malzemeyi masum çocukların katli üzerinden bulmuş görünüyorlar.

Küresel tuğyan çetesinin Şam da ki temsilcisi Eset’in kimyasal silah kullanacak tiynette biri olduğu gerçeği inkar edilemez.Şimdiye kadar binlerce insanı katleden birinden kimyasal silah hassasiyeti beklemek abes olur.Fakat bu saldırının hemen ardından yüzyıl önce bölgenin haritalarını çizenler tarafından bir müdahale planlanması üzerinde dikkatle düşünmek gerek.Kanaatimce asıl üzerinde durulması gereken nokta, şimdiye kadar yüz binden fazla ölü ve yaralıya ve binlerce muhacire rağmen seyirci kalan Küresel barbarlığın-ki biz bu barbarlar güruhundan zaten bir beklenti içinde değiliz- bu saldırıyla birlikte insanlık damarının! kabarmış olmasıdır.Sanki kimyasal haricindeki silahlarla öldürmek normal ve kabul edilebilirmiş gibi, kimyasal silahı gerekçe göstererek Suriye’ye müdahale zemini oluşturmaları yakın tarihi gözden geçirdiğimizde ironik bir duruma işaret ediyor.

İran devrimini henüz tazeyken boğmak arzusundan mütevellit başlatılan İran-Irak savaşı,küresel barbarlığın zihin kodlarıyla ilgili  olarak bize fikir verebilir.Saddam’ın tepeden tırnağa silahlandırılarak en ahlaksız yöntemlerle kışkırtılması bugün Suriye’ye insanlık için müdahale etmeye hazırlananlar tarafından yapılmıştı.Halepçe de ki kimyasal katliama sessiz kalan ve hatta kimyasal silahları bizzat Saddam’a veren Batı, bizim hafızasızlığımızdan istifadeyle ,bugün kurtarıcı rolü oynamaya geliyor.Yine aynı Batı’nın Serebrenitsa’da BM gözetiminde Sırp Çetnik çeteleri aracılığıyla işlenmesine göz yumduğu sistematik katliamlar ise henüz hafızalardaki tazeliğini koruyor.Yani bugün kurtarıcı rolü oynayanların gasıp,işkenceci,işgalci ve müfsit  olduğunu hatırlamak durumundayız.

Henüz Suriye’ye müdahale başlamadan zihinleri kodlama çalışması, küresel enformasyon kartelleri ile başlatılmış görünüyor.Ekranlar savaş ve silah uzmanlarından geçilmiyor.Bu uzmanlar sayesinde bütün silah markalarını ,menzillerini ve tahrip güçlerini öğrenmiş olduk.Kullanılacak silahların menzili,ağırlığı ve fiyatı devletin TRT sinde bile açıkça verilebiliyor.1.Körfez savaşında Bağdat bombalanırken BBC ve CNN in ekranların sağ alt köşesinde, kullanılan silahlarla alakalı bilgi vermesine benziyor yaşadıklarımız.Gazeteler ve Televizyonlar uzman sıfatlı kişilerle savaş stratejilerini konuşuyor.İnsanlık bir barbarın bir başka barbar eliyle nasıl ortadan kaldırılacağını! Heyecanla bekliyor.

Yapılacak müdahalenin Esat’ın devrilmesini sağlayıp sağlamayacağı ise tam bir muamma. Doğu Akdeniz in küresel güçlerin iştahını kabartan enerji rezervlerine sahip olduğu gerçeği hatırlandığında ,Rusya’nın çıkarları sağlama alınmadan Suriye de bir sonuç almanın mümkün olmadığını görmek gerek. Rusya, Libya da NATO tarafından uğradığı ihaneti unutmuş değil. Bu nedenle Suriye de işini sağlama almaya çalışıyor.Tartus limanının kontrolünden çıkacağını gördüğü anda olayların seyri değişebilir.Nitekim Tartus limanı Rusya’nın Akdeniz deki tek üssü olma özelliği taşıyor.

Bizi asıl ilgilendiren ise bu müdahaleyle Müslümanların kendi meselelerini çözmekten aciz oldukları algısı bir kez daha, başta Müslümanlar olmak üzere, tüm dünyanın zihnine kazınmış olacak.Batı’nın yüzyıl ve otuz yıl savaşlarında yaşadığı mezhebi ayrışma süreci coğrafyamıza taşınmaya çalışılıyor.İran’ın ve Hizbullah’ın Suriye deki tutumundan dolayı ,Irak ta olduğu gibi,mezhebi ayrışmalar derinleşerek ciddi kutuplaşmalar yaşanacak.İran ve Hizbullah, Suriye deki tutumlarından dolayı müslüman halklar nezdinde kendilerini ayrıştırdıkları için küresel barbarlığın saldırıları karşısında yalnızlaşacak.Körfez Krallıkları’nın,en başta da Suud’un, çabalarıyla bölgedeki İslami hareketler,özellikle Müslüman kardeşler, Hamas ve Özgür Suriye Ordusu içindeki İslami unsurlar,terörize edilerek marjinalleştirilmeye/el-kaideleştirilmeye çalışılacak.

Bağdat’tan sonra İslam ilim geleneğinin en köklü merkezlerinden biri olan Şam ,dahili barbardan yediği darbenin daha şiddetlisini harici barbarlardan yiyecek.İlmi ve entelektüel mirasımız, Bağdat’ta yapıldığı gibi, çalınarak Avrupa üniversitelerine oryantalist çalışmalara malzeme olması için götürülecek.Ümmet, en önemli ilmi havzalarındaki bu tahribatla daha da hafızasızlaştırılarak liberal/demokratik/seküler batı değerlerine mecbur ve mahkum edilecek.Sadece binalar yıkılıp canlar heba edilmeyecek.Tarih ve medeniyet çalınacak/imha edilecek.

Sırada kimin olduğunu söylemeye gerek yok.Müslümanların coğrafyalarında ihdas edilmiş olan yapay sınırlardan kendilerini kurtararak ümmet perspektifiyle düşünmeleri gerekiyor.Etnik,mezhebi,kültürel,coğrafi farklılıklar ayrıştırıcı unsurlar olarak değil, ancak muarefenin nesnesi olarak görülmelidir.Müslümanlar hiziplerini ve cemaatlerini mutlaklaştırma arzusundan kurtularak birbirleriyle görüşme,konuşma ve ortak hareket etme hukukunu geliştirmek mecburiyetindedirler.Hiç bir hizip ve cemaat kendisini merkeze alarak diğerlerini dışlayıcı/ötekileştirici bir tutum benimsememelidir.İstişare mekanizmasını canlı tutarak kendi meselelerimizi konuşup çözeceğimiz zeminler inşa etmek durumundayız.Vesselam…

ULUSÇULUK BELASI

Flag-map_of_the_world

Ulusçu argümanlar ve ulus temelli kavramsallaştırmalar zihinlerimizi köreltiyor,ümmet perspektifimizi ve duyarlılığımızı zedeliyor.Ölümler dahi etnisiteler üzerinden anlamlandırılmaya çalışılıyor.Daha dün sayılabilecek bir zaman diliminde coğrafyamızda üretilen ‘’sınır’’ olgusu müslüman zihinlerde kabul görüyor ve hatta kutsanıyor.Emperyal amaçlarla ve tefrikayı derinleştirmek amaçlı etnik ve mezhebi argümanlar üzerinden oluşturulan ‘’sınır’’lar, ümmetin sorunlarını mekana hapsederek bölgeselleştiriyor.

İnsanlık adeta kalp travması yaşıyor. Bu travmanın müslüman olduğunu iddia edenlerde de çoğaldığı süreçlere şahitlik ediyoruz.Müslüman kimlik evrensel bakması gereken meseleleri ulus temelli olarak yorumlayabiliyor.Ulusçuluğu mağlup edebilecek bir kalp kıvamına sahip olması gereken Müslümanlar bile kendilerini ulusal argümanlar üzerinden tanımlayabiliyor.

Bu coğrafya son bir yüzyıldır ulus devlet ‘’bela’’sıyla yüzleşmek zorunda kaldı.İnsanlık tarihinde daha dün olarak kabul edilen bir zaman diliminde bu coğrafyanın insanı birlikte yaşama kültürünün ve ümmet duyarlılığının en güzel örneklerini verdiler.’’Sınır bela’’sı zihinlerimizi henüz dumura uğratmamışken Şam,Bağdat,Halep,Yemen bize İstanbul kadar yakın ve içtendi.İslam Ümmeti; mezhebi,etnik,kültürel argümanlar üzerinden henüz parçalanmamışken duyarlılıklarımız ortaktı.Ulus devlet en başta farklılıkları ortadan kaldırarak homojen bir toplum oluşturmayı amaçladı.Bunu gerçekleştirirken de bir etnik kimliği ön plana çıkararak onun dışında kalanları ötekileştirdi hatta düşmanlaştırdı.Ulus devlet homojenize edemediği kimlikleri/aidiyetleri yok etmek istedi/istiyor.

Modern düşünce mekanı etnisite üzerinden anlamlandıran argümanlar geliştirerek coğrafyayı/toprağı belli bir kimliğe hasretti. Mekan, artık ,mukaddes kitabımızda ve kadim müslüman muhayyilede ki, Allah’ın mülkü olma özelliğini/düşüncesini yitirerek belli bir etnik kimliğin, aidiyetin(in) ifadesi oldu.Bu durum sınır olgusunun doğmasında oldukça işlevsel bir rol oynadı.Artık bugün toprak/mekan belli bir etnik kimliğin aidiyet ifadesi ve uğruna can verilebilecek bir değer haline geldi.

Sınırların bir realite olarak varlığını devam ettirdiği günümüzde maalesef düşüncelerde sınırlı hale geldi. Düşünce içine doğduğu mekanı/toprağı aş(a)madı ve evrenselleş(e)medi. Sınırları aşamayan düşünce en fazla o sınır içindeki aidiyeti,toprak kutsiyetini ve homojenliği temsil etti.Artık sınırlar düşünce ile değil eğlence kültürüyle aşılabilmekte,düşünsel yönlendirmeler yerini popüler yönlendirmelere bırakmaktadır.’’Sınır’’lılık olgusunun  zihinlerde meydana getirdiği travma, popüler kültürün tahakkümünü daha da kolaylaştırmıştır.

Hayata müslümanca bakma mükellefiyeti olanların evvela kendilerini bu sınır olgusundan kurtarması gerekmektedir. İslam bütün bir insanlığı muhatap alır. Bu nedenle müslüman, Dünyaya bütüncül bakmakla ve kendisini herhangi bir mekan/coğrafya ile sınırlandırmamakla sorumludur.Kur’ani perspektif bütün bir insanlığı kuşatabilecek bir tarzda oluşturulmalıdır.İlahi olanın belli bir mekana hapsedilmiş olması ,zamanla,mekana ait dini duyarlılıkların oluşmasına sebep olabilir.Oysa ki Müslümanların duyarlılıkları ortaktır.İslam bütün bir insanlığın kurtuluşunu/hidayetini gündemleştirir.

İlk Müslümanların kendilerini mekanın kutsiyeti olgusuna kaptırmadan tüm coğrafyaları kuşatacak tarzda başlattıkları irşat çabalarının verdiği netice bugün daha iyi anlaşılmaktadır.Oldukça zor şartlarda bütün bir dünyayı arşınlayan ve gittiği her yerde müslümanca yaşamın erdemini yaşayarak gösteren ilk Müslümanların, bizler için çok şeyler anlattığını hatırlamak gerek.Bugün artan imkanlara rağmen Müslümanların neden bütün bir dünyayı kuşatacak fikirler ve eylemlilikler üret(e)memesinin düşünülmesi gerekmektedir.

Etnik,mezhebi,kültürel argümanlar üzerinden yapılacak bir İslami davet çalışmasının ümmet havzasına hiçbir faydasının olmayacağını idrak etmek durumundayız.İslam, belli bir kavmin ya da kültürün malı değil bütün bir insanlığın hidayet nişanesidir.İslam, kendisine hizmet edilen/töhmet altında bırakılan değil; bilakis töhmet altında bırakan,hizmet eden,şeref bağışlayan son ilahi kelamdır.Hiçbir etnisitenin İslam’a şeref bağışlaması yada hizmet etmesi mümkün değildir.İslam,çağları aşan mesajıyla ,bütün insanlığa ancak kendisine teslim olması halinde şeref ve haysiyet bağışlar.İslam, aciz ve akim değildir ki hizmete muhtaç olsun.Din kemale ermiş ve son nebi, müslüman bir şahsiyet inşasının bütün gereklerini vazetmiş ve yaşamsallaştırmıştır.Allah gönderdiği dine layıkıyla sahip çıkmayanları daha Salih topluluklarla değiştire(bile)ceğinin işaretlerini Kitab-ı Kerimin de vermiştir.

Etnik ve kültürel farklılıklar ancak muarefenin/tanışmanın bir nesnesi olabilirler.

Müslüman zihinlerin sınır olgusunu içselleştirmesinden dolayı İslam ümmeti bugün maruz kaldığı çok ciddi saldırılarla baş edememektedir. Mekanın kutsallaştırılması ve etnik bağnazlıklar ümmet havuzunu kirletmiştir.Öyle ki kendi ‘’sınırları’’ dışında meydana gelen hadiseler müslümanın kalbinde artık bir duyarlılık oluşturmamaktadır.Yani Şam’ın,Halep’in,Afganistan’ın üzerine bombaların,yağması sınırlarımız dışında olduğu için, önemsizdir.Çünkü o bombalar bizim üzerimize düşmemektedir.Ulus devlet anlayışının müslüman zihinlerde meydana getirdiği ‘’dumur hali’’nden dolayı bugün ‘’Suriyelilerin Türkiye de ne işi var?Onlara neden bakıyoruz?’’ gibi cümleler kurulabilmektedir.

Mekanın kutsallaştırılması sınırlar dışında meydana gelen acıları sadece medyatik ve görsel bir malzeme haline getirmektedir.Acıların medyatikleştirilmesi/görselleştirilmesi pornografik kültürün yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.En mahrem olanın görselleştirilmesi demek olan pornografi, acılar ve ıstıraplar üzerinden yaygınlaşmaktadır.Acı ve ıstırabın her türlüsü görselleştirilerek/medyatikleştirilerek modern bireyin istifadesine sunulmaktadır.

Modern birey için kendi yaşadığı mekanın dışında meydana gelen olay sanki olmuyormuş veya başka bir gezegende meydana geliyormuş gibi algılanmaktadır. Bu durumun bir sonraki aşaması yaşanan şehrin dışındaki olaylara karşı gösterilen tepki(sizlik)ler şeklinde olacaktır.Zamanla bu tepkisizlik yaşanan mahallelerin ve evlerin dışında meydana gelen olaylarda görülecektir.Modern düşüncenin dayattığı yaşam, kendi dışındaki  olayları algılama ve anlamlandırma noktasında insanın duyargalarını örselemiştir.Modern insana göre bir olay ancak kendi bedenine ve/veya menfaatine halel getiriyorsa kayda değerdir ve karşı çıkılması gerekir.

Modern hayatı içselleştiren müslüman şahsiyet, ma’rufu emretme ve münkerden nefyetme ameliyesini gündeminden çıkarmıştır.

Modern düşüncenin rahminde döllenen ulusçuluk acıyı dahi millileştirmiştir. Ölüm gibi en ciddi olguda bile modern insan etnisite temelli düşünebilmektedir.Kendi etnik,mezhebi,kültürel çıkarlarına zarar gelmediği müddetçe modern insan tavırsızlaşmaktadır.Suriye de yaklaşık üç yıldır devam eden zulüm,katliam ve tecavüzler karşısında dilsizleşenlerin, söz konusu etnisite ve mezhep olduğunda feveran etmesi buna örnektir.

Son yüzyıllık ulus devlet belası müslüman dünyanın hangi olay karşısında nasıl tepki vereceği hususunda küresel sistemin efendilerine ciddi ipuçları vermiştir.Etnik ve mezhebi ayrışmalar coğrafyamızın kalbindeki kıyımları kolaylaştırmaktadır.Etnik ve mezhebi çıkarlar ümmet çıkarının önüne konulmaktadır.Ulusçuluğun nasıl bir faciaya yol açtığını bir yüzyıldır müşahede eden Müslümanlar, hala daha yeni ulus devletçikler peşinde koşmaktadırlar.Ümmetin vahdeti ulusçu çıkarlar ve mezhep holiganizmi dolayısıyla tarumar edilmiştir.

İslam üst kimliğimizdir. Müslüman, rabbimizin Kitab-ı Keriminde en güzel söz/ahsenu qavl olarak tavsif ettiği ismimizdir.İslam ümmeti etnik,mezhebi,kültürel,coğrafi argümanları ayrışma unsuru olarak gördüğü müddetçe küfrün tasallutundan kurtulamayacaktır.Vesselam…

Hamaney’e ve Nasrallah’a Açık Mektup

nasrallah-ve-imam-hamaney-gorusmesinin-arka-plani-83214-460x258

Siz  ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allaha karşı sorumluluğumuzun hakkıyla bilincinde olun ve ona kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.Hep birlikte Allahın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın.Ve Allahın size verdiği nimetleri hatırlayın:siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz;ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan nasıl korudu.Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız.(Al-i İmran 102-103)

Müslüman müslümanın kardeşidir.Ona zulmetmez.Onu düşmanına teslim etmez.(Hadis-i Şerif)

Bismillahirrahmanirrahim

Kendisinden başka ilah olmayan;mutlak alim ve mutlak kadir olan;hiçbir şeye muhtaç olmayan fakat her şeyin kendisine muhtaç olduğu;sinelerde gizli olanları ve gözlerin hain bakışlarını bilen;tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçiren;mustazafların yegane melcesi olan;müstekbirleri azaba gark eden;rahmeti her şeyi kuşatan;kendisinden istenildiğinde isteyene istediğini veren ve bu vermesi mülkünden hiçbir şey eksiltmeyen;yarattığı bütün mahluktın bütün isteklerini yerine getirdiğinde mülkünden hiçbir şey eksilmeyen;yarattığı bütün mahlukatın itaat etmesi halinde mülkünde ve otoritesinde herhangi bir artış olmayacak olan;yarattığı bütün insanlığın asi ve baği olması halinde mülkünden ve otoritesinden bir şey eksilmeyecek olan;insana şah damarından daha yakın olan;zatını tazim ve takdis etmede  kelimelerin kifayetsiz kaldığı ve kendisini ancak yine kendisi kamilen tanımlayabilen;nimetlerini saymakta ve lütfunu ve ihsanını tasvir etmekte şairlerin,ediplerin,alimlerin,ariflerin,zahidlerin,zakirlerin ve şakirlerin aciz kaldığı;şaşmaz terazileri olan Allaha hamd olsun;

Mübeşşir ve münzir olan;sabır ve sebat nişanesi;mazlumların yaranı;bağilerin  kokutucusu;dostlarının sırdaşı,düşmanlarının ceza kırbacı;emin,yürüyen Kur’an;ardından dünyanın en fazla koştuğu fakat dünyanın ardından en az koşan;Fatıma’nın babası,Ali’nin manevi babası;Hamza’nın yeğeni;Hüseyi’nin ve Zeyneb’in dedesi;Hatice’nin kocası;Uhud’un kahramanı;Sevr dağının münzevisi;Hayber’in fatihi;semanın sırdaşı;çölün kardeşi,Mekke’nin muhibbi olan Rasul-ü Zişan (a.s)’a salat olsun;

Rasul-ü zişanın yolunu yol edinen ve bu yolda mal,can,nefis fedakarlığıyla yılmadan yürüyen ehli beyt’e,şehitlere,salihlere,sıddıklara ve bütün müminlere selam olsun.

Muhterem Önderler;

Bu satırların yazarı herhangi bir alanda mütehassıs değildir.Yine bu satırların yazarı bir analist,stratejist,teorisyen ya da titr sahibi biri de değildir.Etnik,mezhebi ve coğrafi aidiyetini dini aidiyetinin önüne geçiren;mezhep holiganizmi vaya etnik ve kültürel faşizm yaparak ümmet coğrafyasındaki zaten akıl almaz bölünmüşlükleri daha da körükleme sevdalısı hiç değildir.Ömrünün son on altı yılını hayata müslümanca bakma ve hayatı müslümanca yaşama mükellefiyetiyle çabalayan ve bugün ümmet coğrafyasında son üç yılda meydana gelen hadiseler sebebiyle ve hassaten son iki yıldır Suriye özelinde yaşanan olayların derdiyle kaleme sarılmaktan başka yapacak bir şeyi olmayan ve bu çabanın da yanlış anlaşılabileceği endişesini taşıyarak, adeta beynini çatlatırcasına, dilin imkanlarından istifade etmek suretiyle meramını anlatma çabasında olan bir müslüman kişidir.Şanı yüce rabbimden dileğim bana meramımı anlatabileceğim bir dil bağışlamasıdır.


Muhterem Önderler;

Ben İran devrimiyle yaşıt sayılırım.Doksanlı yılların ikinci yarısında Allahın lütfuyla İslami şuurlanma sürecim başladı.O günden beridir başta içinde yaşadığımız ülkenin İslamcı entelektüel havzası olmak üzere İran,Pakistan,Mısır,Filistin,Bosna,Cezayir,Tunus gibi müslüman beldelerdeki alim,arif ve entelektüel şahsiyetlerin eserleriyle ümmetçi çizgimizi netleştirmeyi ve Kudüs’ten Çeçenistan’a,Kabil’den Bosna’ya kadar tüm İslam beldelerindeki Müslümanların dertleriyle dertlenmenin,onların soluğuna bir soluk,dirençlerine bir direnç ve umutlarına bir umut olma düşüncesiyle ceht etmenin ulviliğine inanmanın müminliğimizin alameti farikası olduğu bilinciyle hareket etmeyi yeğledim.İslam’ın millileştirilmesinin en büyük tehlike olduğunun bilincinde olarak bugüne kadar ümmet bilinci ve Müslümanların vahdetini önceleyen bir bakış açısına sahip oldum ve hala da o düşüncedeyim.Ümmetin şayet bir kurtuluşu söz konusu olacaksa bu ancak,etnik,kültürel ve mezhebi aidiyetlerimizi dini aidiyetimizin önüne koymadan, vahdet hakikatine yaslanarak olacaktır diye düşünüyorum.

Üniversite tahsilim boyunca ve sonrasında İran devriminin oluşmasında çok ciddi emeği olan Dr.Ali Şeraiti,Murtaza Mutahhari,Beheşti,Cevad Bahoner,Mustafa Çamran gibi şahsiyetlerin eserlerini büyük bir dikkat ve titizlikle okudum.Ali Şeraiti’nin Hüseyniye’yi İrşatta verdiği derslerin İran’ın okuyan gençliği üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu öğrendim.Bu mütecessis/araştırmacı ruhun hem kendi medeniyet havzasını hem de batı medeniyetinin asli unsurlarını çok iyi etüt ettiğini ve İslamcılık hareketinin 19.yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başlarındaki savunmacı duruşunun aksine,moderniteyi ve küreselleşmeyi bilen ve kendi dini referanslarıyla modern dünyaya üst perdeden konuşabilen cevval bir müslüman şahsiyet olduğuna şahit oldum.İran’ın Safevi Şiası’ndan kurtularak Ali Şia’sına geçmesi gerektiği hakikatini ortaya koyan bu entelektüelin maalesef bugün İran’da sakıncalı ilan edildiğine de şahit oldum.Şeriati’nin dikkat çektiği Safavi Şiasını bugün zat-ı alilerinizin temsil ettiği makamlar tarafından da özümsendiğine ise üzülerek şahit olmaktayım.

Muhterem Önderler;

İran devriminin olduğu tarihte dünya Fransız devriminden beridir, yani yaklaşık iki yüz yıldır, bir durağanlık içerisinde idi.Hatta dönemi değerlendiren batılı entelektüellerin,yanlış hatırlamıyorsam Boudrillard’ın, ifadesiyle tarih donmuş bir vaziyetteydi.Batı dünyası yıllar sonra yazacağı liberalizmin zaferi ve demokrasinin yeganeliği tezlerinin labaratuar ortamlarında olgunlaşmasını bekliyordu.Çünkü onlar için İslam bu çağa hitap edebilecek,bu çağın insanına yön tayin edebilecek bir imkandan yoksun idi.Modernite ve küreselleşme denen olgular insanın hayatını bir bütün olarak kuşatmış ve din ancak bir tatmin vasıtası haline ge(tiri)lmişti.

Yaşı oldukça ilerlemiş bir pir-i faninin 1 Şubat 1979 da kendisini 4,5 milyon kişinin karşıladığı Mahrabat havaalanına ayak basması ve ardından Küresel sistemin bu coğrafyadaki ileri karakolu pozisyonunda olan İran’ın seküler elitlerinin ülkeyi terk etmek zorunda kalması bir anda tüm dikkatleri ,özellikle mazlum ve mahrum halkların tüm dikkatlerini ,bu coğrafyaya çevirdi.İran devrimi 20.yüzyılda son iki yüz yıldır sürekli savunma pozisyonunda kalmış  Müslümanların diriliş umutlarının yeniden canlanmasını sağlamıştı.

 Devrim öncesi İran, ABD’nin bu coğrafyadaki ileri karakolu durumunda ve Şah Rıza Pehlevi de Türkiye de Mustafa Kemal’in misyonuna benzer bir misyonla İran’ı modernleştirme çabası içerisindeydi. Musaddık’ın İran’ın petrollerinin millileştirilmesi çabasını onaylamayan ABD, bir CIA operasyonuyla gerçekleştirdiği darbe neticesinde Musaddık’ı devirmiş ve Şah Rıza Pehlevi’ye iktidar yolunu açmıştı.Ayetullah Şeriatmedari’nin mukallidi olan Şah Rıza, elindeki iktidar gücüyle bir yandan İran’ı modernleştirmeye ve küresel sisteme entegre etmeye çalışırken ,bir yandan da uzun yıllar boyunca devletten bağımsız hareket edebilmiş olan Kum ulemasını yanında tutmaya ve yaptıklarının meşrulaştırılması için Kum’u araçsallaştırmaya çabalıyordu.

Kum ilim havzasından Humeyni , daha kırklı yaşlarında Şah Rıza’nın yaptıklarına karşı durmuş,devrik lider Musaddık çizgisinde bir politika izleyerek Şah rejiminin meşruiyetini tartışmaya açmıştı.Bu çabaları hemen tepki çekmiş ve Humeyni önce Türkiye’ye ardından  Irak’a ve sonrasında Fransa’ya sürgüne gönderilmişti.

1978 de İran’da olaylar başladığında kimse devrim olacağına ihtimal vermemişti.Hatta İranlı bir generalin devrim sonrasında Türkiye deki meslektaşlarıyla yaptığı bir görüşmede ‘’hiçbir şeyi fark edemedik.Biz her şeyi kontrol altında zannediyorduk fakat yanılmışız’’ dediği,ki bu konuşma özellikle 28 şubat günlerinde Türk medyasında sıkça dile getiriliyordu,rivayet ediliyordu.Ancak olaylar çığırından çıktığında şah ABD’nin yönlendirmesiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Muhterem Önderler;

Humeyni devrimini sadece İran halkına değil bütün bir Mustazaf Halklara armağan etmişti.Hatta bundan dolayıdır ki bugün İran anayasasında ‘’dünyanın neresinde olursa olsun mustazaf halklara yardım etmek gerekir’’ ibaresi yer almaktadır.Humeyni’nin mezhebi,etnik ve coğrafi  aidiyetini dini aidiyetinin önüne geçirmediği ve hatta ‘’Şiilik yok,Sünnilik yok,ancak İslam var’’ dediğini zatı alilerinizin de çok iyi bildiğini biliyorum.Kaldı ki bu devrim esnasında ve öncesinde Humeyni bizzat Kum uleması tarafından da mehdinin gelmesini geciktiriyor gerekçesiyle bağilikle suçlanmış ve dışlanmıştı.O ise ben mehdinin işini kolaylaştırmaya çalışıyorum te’viliyle binlerce yıllık şia itikadında önemli bir ictihat yapmış ve Kum’un bu mukavemetini kırmaya çabalamıştı.

İran devrimi küresel emperyalizmin bu coğrafyadaki en önemli mevzisini ortadan kaldırdığından devrimi daha başlangıcında boğmaya çabaladılar.Devrimden çok kısa bir süre sonra Irak kışkırtılarak İran’ın üzerine saldırtıldı ve sekiz yıl sürecek ve 1,5 milyon insanın ölümüne-ki ölen bu insanlar arasında devrimin çekirdek kadrosu da bulunmaktaydı- yol açacak bir savaşın fitili ateşlenmiş oldu.Bu savaş sırasında halkın mücahitleri denilen yapılanmanın da verdiği destekle devrimin çekirdek kadrosu, yani Şiiliği İslamlığının önüne geçmemiş gerçek devrimci kadrolar şehit edildi.Cumhurbaşkanı Beni Sadr’ın özel kalem görevini yerine getiren kişinin bu seçkin kadroların bulunduğu binaya koyduğu bomba neticesinde aralarında Beheşti gibi Humeyni den sonraki adam olarak görülen 72 kişi şehit edildi.Şüphesiz ki bu kadroların elinde bir İran bugünkünden çok daha farklı bir yerde olabilirdi.

Muhterem Önderler;

Zat-ı alilerinizin de çok iyi bildiği gibi 20.yüzyıl Müslümanların ulus devlet olgusuyla karşılaştığı bir süreci temsil eder. Birinci dünya savaşında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,Alman İmparatorluğu,Rus çarlığı ve Osmanlı imparatorluğu parçalanmış ve bu imparatorluklar bünyesinden çeşitli ulus devletler neşet etmiştir.Eksik yönleri olsa da Müslümanların temsilcisi ve bir arada tutucusu durumunda olan Osmanlı Devleti ve Hilafeti de bu ulus devletleşme sürecinden payına düşeni almıştı.Sykes Picot anlaşmasıyla bugün devlet olarak tanımlanan onlarca devletçikler türe(til)miş ve bu devletçiklerin teşekkülünde etnik ve mezhebi argümanlar çok büyük rol oynamıştır.Oluşan bu ulus devletler genelde Batının bu coğrafyadaki çıkarlarını koruma üzerine yönetim kadrolarını oluşturmuştur.Yönetici elitler genelde halktan kopuk ve Sovyetlerde altyapısı hazırlanan Arap Sosyalizmi/Baas ideolojisi’nin uygulayıcısı konumundaydılar.Müslüman halk başlarındaki bu Baasçı kadrolara zaman zaman başkaldırmış fakat Cezayir,Mısır ve Hama da olduğu gibi katliam düzeyinde bir tedhişle bastırılmışlardır.

Ancak takdir edersiniz ki zulümle idare mümkün değildir. Her ne kadar baskı ve şiddetle insanları sindirmek kolaymış gibi görünse de tarihin biriktirdiği öfkeyi belli bir noktadan sonra kontrol etmek mümkün olmamaktadır. Kaldı ki bunun en yakın şahitleri sizlersiniz.Hatırlarsanız, Şah Rıza devrimden önce ABD den son derece modern silahlar almış ve ordusunu neredeyse tepeden tırnağa yenilemişti.Halkın öfkesini bu şekilde dizginleyebileceğini zannediyordu.Fakat insanlar bir kere korkuyu yendiklerinde artık onları durdurabilecek bir silah yoktur.Tunus,Mısır,Cezayir,Irak,Suriye,Suudi Arabistan,Yemen,Bahreyn gibi ülkelerde halk yıllarca zulüm ve onursuzlukla iç içe yaşadı.Yanı başlarındaki Filistin de kardeşleri İsrail tarafından şehit edilirken, o ülkelerin idarecileri İsrail’le sarmaş dolaş olmuşlardı.Kudüs’ün mukaddesatı çiğnenirken o ülkelerin yöneticileri lüks ve safahat içerisinde debeleniyorlardı.Tüm bunların sindirilmesi mümkün değildi.

Muhterem Önderler;

Şahit olduğunuz üzere halkların isyanı önce Tunus’ta başladı. Ardından Libya’ya ve Mısır’a ulaştı.Ürdün,Yemen ve Bahreyn de de halk iktidar sahiplerinin uykusunu kaçırmaya devam ediyor.Yani yirminci yüzyılda çerçevesi çizilen bölgede ciddi kırılmalar oluyor.Bu yaşananların devrim olup olmadığı konusu ayrıca tartışılabilir.Fakat yılların biriktirdiği öfke ve onursuzca yaşanan bir hayattan duyulan tiksinti insanları kendi idarecilerine karşı başkaldırmaya itti.Düşünün ki Gazze de dünyadan yalıtılmış kardeşlerinize bütün bir dünya, aralarında Hristiyan ve Yahudilerin de bulunduğu aktivistlerle, örgütlenerek yardım ulaştırmaya ve o ablukayı kırmaya çabalıyor, fakat sizin ülkenizin idarecileri-Mısır örneğinde olduğu gibi-bu insanların önünü kesiyor ve geçit vermiyor.Bununla da kalmıyor tünellerle hayatlarını idame ettirmeye çalışan Gazzelilerin tünellerini gazla ve suyla doldurarak İsrail’den daha vahşi ve onursuzca saldırıyor.Bu duruma tahammül etmek mümkün değildi ve dikkat ettiyseniz Mısır ayaklanmasında ‘’onur’’sözcüğü önemli bir yer tutuyordu.

İran başkaldırıların ilk başladığı yer olan Tunus’ta Zeynelabidin diktatörünü kovan halkı selamlayarak mücadelelerinde yanlarında olduğunun mesajını verdi.Bu zaten İran’dan beklenen bir tavırdı ve takdire şayandı.Ardından başkaldırılar Libya ve Mısıra sıçradığında İran yine kendisinden beklenen tavrını göstererek  başkaldıran Mısırlı ve Libyalı halkları selamladı.Ne zamanki ,Suriyelilerin 40 yıllık Esat diktatörlüğünden kurtulma çabası başladı İran şimdiye kadar gösterdiği tavrından vazgeçerek, Suriye de ki başkaldıran halkı emperyalistlerin oyuncağı ve işbirlikçisi ilan ediverdi.Aslında sürecin buraya geleceği belliydi.Bütün diktatörler devrilirken mazlum Suriye halkının kendi başlarındaki zalime ses çıkarmamaları mümkün değildi.Nitekim Der’a da birkaç genç  duvarlara ‘’doktor sıra sende’’ yazarak bunun ilk işaretini verdiler.Ardından bu gençlere ahlaksızca işkenceler yapıldı ve aileleri onursuzca aşağılandı.Böylece Suriye deki başkaldırı süreci başlamış oldu.Ayaklanmanın ilk altı ayında ne silah ne de şiddet vardı.Halk ellerinde pankartlarıyla kendilerine yapılan aşağılamaların cezalandırılmasını ve sorumluların hesap vermesini istiyordu.Ancak muhaberat ve Şebbiha’nın iğrençlikleri halkı çileden çıkardı.

Suriye de ki bu başkaldırı yeni değil şüphesiz.Yakın tarihi şöyle bir deşelediğimizde seksenli yıllarda gerçekleşen Hama katliamı henüz hafızalardaki yerini koruyor.Aynı dönemde İran da Irak ile savaş halindeydi ve tek nefes alabildiği yer o zaman Suriye idi.Bu nedenle İran’ın Hama ayaklanmasına destek veremeyişi belki anlaşılabilirdi.Çünkü bir yandan küresel emperyalizmin desteklediği Irakla savaşıyor, bir yandan da içerideki halkın mücahitleri adlı muhalif guruplarla baş etmeye çabalıyordu.İmam Humeyni henüz hayatta olduğu o dönemde kendisini ziyarete gelen ve destek isteyen Hamalı müslüman liderlere acele etmemeleri gerektiği yönünde telkinde bulunuyordu.İran’ın bu tavrı dönemin konjonktürü-ki bu kelimeyi hiç sevmem- gereği belki anlayışla karşılanabilirdi.Fakat bugün Suriye de yaşanan zulme karşı duyarsızlığının anlaşılabilir bir tarafı yoktur.

Muhterem Önderler;

Suriye’nin İslami direniş hattını temsil ettiği ve bu nedenle küresel emperyalistler tarafından bertaraf edilmeye çalışıldığı argümanına sığınarak kendinizi direnişçi ve ümmetin maslahatını gözetenler olarak göstermeye çabalıyorsunuz.Sizlerin bu argümanına göre Suriye, İsrail karşıtı cephenin en önemli ayağı ve özellikle İsrail’in güvenliğinin sağlanması için bu cephenin ortadan kaldırılması gerekiyor.Ve yine sizlerin iddia ettiğine göre küresel emperyalizm Suriye’yi bertaraf etmeyi yıllar öncesinden planlamıştı ve şimdi o planını icra ediyor.

Tunus,Libya,Mısır,Bahreyn ve Yemende hiçbir şekilde dillendirmediğiniz bu iddia ne oldu da Suriye söz konusu olduğunda birden dillendirilmeye başlandı.Küresel emperyalizm yukarıda adı geçen ülkelerde İslamcı hereketlerin güçlenmesine rıza gösterdi de bir tek Suriye’nin düşmesini mi arzuluyor?Destekçisi olduğunuz Eset 1967 işgalinden sonra kaybedilen Golan tepelerinden şimdiye kadar İsrail’e kaç kurşun attı?Sizlerin şuanda gitmemesi için canla başla desteklediğiniz Esat’a karşı direnenler Esat’tan daha mı az İsrail karşıtı?Müslüman Kardeşlerin Filistin deki uzantısı olan Hamas hareketini İsrail karşısında desteklerken, aynı Müslüman Kardeşlerin Suriye deki kolunun üzerine bombaların yağdırılmasına nasıl rıza gösteriyorsunuz?Yoksa Suriye deki Müslüman Kardeşler hareketi emperyalistlerin tarafında mı?

Muhterem Önderler;

Şunu açıkça bilmeniz gerekir ki İsrail ve küresel emperyalizm karşısındaki duruşunuz samimi ise Tunus,Libya,Mısır,Yemen ve Bahreyn de desteklediğiniz bu başkaldırı hareketlerini Suriye de de desteklemeniz gerekmektedir.Şayet desteklemezseniz-ki tam tersine ezmeye çalışıyorsunuz-Kudüs’ün hamisi olma iddianız,ABD ve İsrail karşıtlığı iddianız tamamen asılsız kalacaktır.Çünkü İsrail karşıtı olduğunu iddia ettiğiniz Suriye deki mevcut Baas diktatörlüğünün gitmesini ne İsrail ne de ABD istiyor.Her ikisi de Suriye de iktidar olması çok güçlü bir ihtimal olan İslamcı damardan çekincelerini her fırsatta dile getiriyorlar.Eğer iddia ettiğiniz gibi muhalifler ABD ve diğer batılı ülkeler tarafından destekleniyor olsaydı Eset orada 2,5 yıl değil 2,5 saat bile kalamazdı.Bunun yakın örnekliği için Afganistan’a bakmak yeterlidir.Afganistan da ABD nin özellikle hava savunma amacıyla verdiği destek SSCB’nin hezimetine zemin hazırlamıştı.Şuan da Suriye’de Eset’in muhalifler üzerinde hava saldırıları haricinde bir üstünlüğü kalmamıştır.Muhaliflerin elinde bu hava üstünlüğünü kıracak silahlar olması durumunda Eset’in gitmesi an meselesidir.Eğer bir yardımdan söz edilecekse gerek ABD ve gerekse İsrail ve diğer batılı Emperyalistlerin Eset’e yaptığı yardımdan bahsedilebilir.Küresel Emperyalizm Eset’in Suriye deki İslamcı damarın kökünü kurutmasına fırsat vermek ve yeni kurulacak Suriye de seküler,liberal ve demokratların rol almasını sağlamak için yapılan katliamları görmezden gelerek Eset’e en büyük yardımı yapıyor.Hem nasıl oluyor da muhalifleri ABD destekli olmakla itham edip Rusya ve Çin ile koyun koyuna olabiliyorsunuz?Yoksa Rusya ve Çin emperyalist değil mi?Eğer bundan şüpheniz varsa Rusya’nın Çeçenistan da ve Çin’in Uygur Özerk Bölgesinde/Doğu Türkistan da yaptıklarına bir göz atın isterseniz.Suriye deki muhaliflerin ABD ve batı tarafından silahlandırıldığını iddia eden sizler ,İran-Irak savaşında, Şah döneminde tepeden tırnağa yenilenen savunma sanayinin savaşta tahrip olan yedek parça ihtiyaçlarını dolaylı yollardan İsrail üzerinden temin etmediniz mi?Ve bugün kontrolünüz altındaki Hürmüz Boğazı’nda aslan payını kimler götürüyor?

Irakta işgal başladığından beri emperyalist olarak yaftaladığınız ABD ile işbirliği yaparak işgale yardımcı olmadınız mı? Mukteda Sadr gibi direniş yanlısı grupları Ayetullahlık vasfınızı kullanarak Sistani üzerinden nasıl uysallaştırdığınıza şahidiz.Zarkavi gibi basiretsizlerin karşısında Bedir Tugayları ve Mehdi Ordusu kurulmasına sessiz kalarak ve/veya zımnen onaylayarak ABD’nin işgal boyunca katlettiğinden daha fazla müslümanın mezhebi argümanlarla katledilmesine ve acısı yıllarca yüreklerde kalacak düşmanlıkların oluşmasına,Irakta iktidarın elinize geçmesi karşılığında, ya sessiz kaldınız ya da zımnen onayladınız.Ve ne hazindir ki Saddam zulmünden kurtulan Irak yeni bir zulümle, mezhep zulmüyle, karşı karşıya bulunmaktadır.Ve yine ne hazindir ki bugün Suriye direnişini bastırmak için Irak hükümeti ,sırf zat-ı alilerinizin iradesi bu yönde olduğu için ve mezhebi argümanlarla ,Baasçı Suriye hükümetine destek vermektedirler.Düne kadar Saddam zulmü altında inleyen Iraklı Şiiler ,İbn-i Haldun’un mağluplar galipleri taklit eder düsturunca , aynı zulmün Suriye ayağındaki kardeşlerini ezmek için devlet desteği veriyorlar.

Muhterem Önderler;

İran devriminin bizlerde oluşturduğu heyecan duygusunu ve Lübnan Hizbullahı’nın,özellikle 2006 da ki savaşta,İsrail karşısında gösterdiği şanlı mukavemet sonucunda bizlerde oluşan muhabbet duygusunu ABD ve avanesi milyarlarca dolar harcasaydı gideremezdi.Fakat sizler Suriye özelinde yaklaşık 2,5 yıldır ve hassaten son birkaç aydır takındığınız tavırla bizlerin ve bütün bir Sünni dünyanın sizlere karşı olan bütün muhabbetini sıfırladınız.Bizler size muhabbet beslerken Allah ta şahittir ki ne mezhebi argümanlarla,ne etnik argümanlarla ve ne de coğrafi ve kültürel argümanlarla hareket etmedik.Bizler sizi sırf müslüman kimliğinizden ve direnişçi kimliğinizden ötürü ve Allah için sevdik.Ancak siz bu zulmün karşısında olacağınıza mezhebi ve reel politik/stratejik argümanlarla hareket ederek fasıklığı,facirliği,münkirliği ve müstekbirliği tescilli bir bağiyi destekliyor ve Suriye de türbedarlık yarışına giriyorsunuz.Bizdeki türbedarlara ne kadar da benziyorsunuz.Vaktiyle İsrail karşısında gösterdiği izzetli direnişle gönüllerimize taht kuran Hizbullah-Graham Fuller’in ‘’Proxy/vekil’’ teorisini haklı çıkarırcasına- Kusayr’da Baas askerleriyle birlikte müslüman kardeşlerini katlediyor.

Bugün Suriye de yüz binden fazla insan katledilmiş ve milyona varan sayıda muhacir Suriyeli çevre ülkelere hicret etmek zorunda kalmıştır.Batıcı ve Amerikancı olmakla suçladığınız Türkiye bu kardeşlerimize kapılarını açmış ve yaklaşık üç yüz bin kadar Suriyeli muhacir kardeşimize karınca kararınca yardım etmeye çalışmaktadır.Ancak son yaşanan Reyhanlı saldırısında da görüldüğü üzere Türkiye’ye kardeşlerine verdiği desteğin bedeli ödettirilmek isteniyor.Destek verdiğiniz Eset’in Türkiye deki uzantıları bu bedelin ödettirilmesinde önemli bir işlev görüyor.Gördüğümüz kadarıyla,inşallah yanılırız,İran Türkiye içerisinde ki sol/alevi yapılanmaları kullanarak uzun vadede Türkiye’yi dize getirme çabası içerisine girmiş durumda.Vaktiyle PKK üzerinden yaptığı baskıyı şimdi ise mezhebi yakınlık enstrümanlarını kullanarak sol/alevi yapılanmalarla icra etmeye çabalıyor.Basiret bağlanması bu olsa gerek.Halbuki Türkiye BM de İran’ın nükleer silah elde etmesinin engellenmesi tasarısı oylandığında Brezilya ile beraber, ABD ye rağmen, hayır oyu vererek İran’ın yanında yer almıştı.

VE SON SÖZ KUM ULEMASINA

 

Ey Kum Uleması!

Biliyorsunuz ki Alimler nebilerin varisleridirler.

Ve yine biliyorsunuz ki alimin ölümü alemin ölümü gibidir.

Ve yakinen bilmektesiniz ki alimin mürekkebi şehidin kanından daha yücedir. Çünkü alim şehid/şahid olacak bilinci inşa eder.Alimin cehtiyle müminlerin şehadet bilinci kavileşir ve ölüm tebessüm edilerek karşılanan bir sevgili olur.

Ey Kum Uleması!

Bunca zulüm,bunca tuğyan,bunca zillet,bunca basiretsizlik ve bunca ayartılmışlıklar karşısında neden konuşmuyorsunuz?Devletinizin reel politik ve stratejik çıkarlar adına attığı adımların ümmet içerisinde tafrikalaşmayı ,mezhep holiganizmini ve yıllarca sürecek kindarlıkları daha da arttırdığını görmüyor musunuz?İran devriminin yavaş yavaş mecrasından saptırıldığını ve millileştirildiğini ve Safevi Şia’sının egemen olmaya başladığını biz bile fark etmişken ,sizler uyuyor musunuz?Eğer görüyor da konuşmuyorsanız bunun vebalinin altından nasıl kalkacaksınız?Zalim sultanın karşısında hakkı söylemenin ulviliğine vurgu yapan bir dinin mensupları olarak sizlerin, alimlik vasfınız gereği, daha cesur olmanız gerekmiyor mu?Hüseyin’in zalim Yezit karşısındaki izzetli tavrını her yıl seremonilerle canlı tutmaya çalışan sizlerin ,modern Yezitler karşısında dilsizleşmeniz

doğru mu? Seyyide Zeyneb’in Yezid’in sarayındaki vakur tavrını ve cesaret nişanesi sözlerini serlevha yapan zat-ı alilerinizin, bebeklere varıncaya kadar hunharca katledilen mazlum ve mahrum bir halkın feryadına bigane kalmanız nasıl mümkün olabiliyor?Sizler Kur’an okumuyor musunuz?Mü’minlerin kardeşliğine ve mü’minlerin birbirlerine karşı velayetine vurgu yapan ayetlerden haberiniz yok mu?Rasul-ü Zişan(a.s)’ın sünnetinden haberdar değil misiniz?Müslüman kadının iffetine saldırıldığı için Yahudilere savaş ilan eden Rasul(a.s)’ün sünnetinden nasıl yüz çevirirsiniz?Her gün aşağılanan ve iffetleri kirletilen Suriye deki kadınlar ve kızlar müslüman değil mi?Kaldı ki müslüman olmasa bile insan olarak duyarlılığı ve karşı çıkmayı hak etmiyor mu?Buna nasıl göz yumuyorsunuz? Yoksa alimliğiniz sadece ‘’humus’’ kabul günlerinde mi tebarüz ediyor?

Ey Kum Uleması!

Hz.Hüseyin(r.a)’i biz şehit etmedik.Çaldıran savaşı olduğunda da 21.yüzyılda yaşayan hiçbir müslüman hayatta değildi.Müslümanların tarihi içerisinde acı ve ızdırap dolu olaylar olmuştur.Fakat biz tarihi kin üretim mekanizması olarak görmeye devam edemeyiz.Tarih, benzer şeylerin tekerrür etmemesi için ibret alınacak bir alan olarak görülmelidir.Belli dönemlerde, o günün koşullarında, cereyan etmiş olayları bugüne taşımak ve o olayları birer tefrika malzemesi yapmak ancak düşmanlarımızı sevindirir. Evs ve Hazrec arasında münafıkların çıkarmaya çalıştığı çatışmayı hatırlayın.Ve Allah Rasulü(a.s)’nün yaptığı konuşmayı.’’Ben aranızdayken yeniden cahiliye hayatınıza mı döneceksiniz’’ demişti Rasul(a.s).Nifak elçileri İslam öncesi kindarlıklarını ve savaşlarını hatırlatarak müminlerin vahdetini zedelemeye çalışmıştı.Şimdi tarihteki acı ve ızdırap dolu olayları gündeme getirmenin ve gereksiz çatışmaların değil vahdetin zamanıdır.Ve bunu sağlayacak olanda hiç şüphesiz alimlerdir.

Ey Kum Uleması!

Bir alimin alameti farikası hangi güç merkezi karşısında olursa olsun hakkın tarafında olması ve celadetli davranmasıdır.Tıpkı sizlerinde yakından tanıdığı Kum’un müstesna alimlerinden Ayetullah Muntezeri gibi.O ,devrimin önderi İmam Humeyni’ye Evin Cezaevindeki yüzlerce kişinin tartışmalı idam kararını onaylamasından dolayı karşı çıkmış ve azledilmişti.Ve ölünceye kadar İran statükosu tarafından sakıncalı ilan edilmiş,sürekli tarassut altında tutulmuş ve hatta ölümüne yakın yıllarda evi taşlanacak kadar horlanmıştı.Ancak ilminin izzeti gereği hakkı müdafaa etmekten vazgeçmemişti.Şimdi sizler hak ve hakikatin yanında değil statükonun ve Safavi şiasının yanında saf tutuyorsunuz.Ümmetin vahdetine hizmet edeceğinize tefrikaların derinleşmesine sebep oluyor ve susuyorsunuz.En fazla konuşmanız gereken zamanda susuyorsunuz.Sizin suskunluğunuz tefrikaları derinleştiriyor.Tarihteki olumsuzluklardan kin üretilmesine ses çıkarmıyorsunuz.Mü’minlerin emirliğini yapmış sahabelere ve paklığı vahiyle tescillenmiş müminlerin annesine söylenen galiz ifadelere karşı çıkmıyorsunuz.Halbuki hiçbir sünni müslüman ehli beytin paklığı ve müstesnalığı hakkında şüphe duymaz.

Merhameti sonsuz rabbimizden ayaklarımızı sırat-ı mustakim üzere sabit kılmasını;basiretimizi,ferasetimizi ve iz’anımızı arttırmasını niyaz ederim.Vesselam…