Pazartesi , 9 Aralık 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 12)

Yazarlar

OLDUKÇA İŞLEVSEL ‘’SUUD’’ KARTI

Mısır’da gerçekleştirilen darbeye başta Suud olmak üzere Körfez Ülkeleri’nin finansal destek sağlaması, dikkatlerimizi bir kez daha bu ülkelerin,en başta da Suud’un, gerçek misyonuna çekmiş bulunuyor.20.yüzyılın başlarından itibaren dönemin emperyal gücü İngilizlerle işbirliği yaparak devlet olma sürecini tamamlayan Suud, Dünya sistemi tarafından tanınmasını yeni dünya düzeninin temsilcisi sayılan ABD emperyalizmine borçludur.Suud’un bir devlet olarak teşekkül et(tiril)mesi 1.dünya savaşında Osmanlı’nın,bir çok cephede savaşmasından dolayı, zayıflamasının bir sonucuydu.

1930’lu yıllarda ABD’li petrol şirketleriyle anlaşmak suretiyle rezervlerinin işletme hakkını teslim eden Suud, 2.dünya savaşı sonrası dünya sisteminde ki en önemli petrol üreticisi-dünya petrolünün yaklaşık %13’ü- ülke olma pozisyonuna gelmiştir.1970 yıllara gelindiğinde ise Suud ,ABD’nin bu coğrafyadaki ileri karakolu olmuştur.Ülkede yönetim kademesinde bulunan Al’i Suud Hanedanlığı ,tıpkı 19.yüzyıl Osmanlı’sında olduğu gibi,batı modernleşmesiyle büyülenmiş ve çocuklarını batılı okullarda okutmak suretiyle müslüman görünümlü ve fakat modern değerler sistemiyle barışık bir devlet imajına sahip olmuştur.Suud’un Mekke ve Medine gibi İslam ümmetinin iki mukaddes beldesine ev sahipliği yapması onu diğer halkı müslüman olan ülkeler arasında ayrıcalıklı konuma yükseltmiştir.

18.yüzyılda Muhammed b.Abdulvahab’ın düşüncelerini yaymasına destek olan Al’i Suud, bugüne kadar Vahhabilik mezhebinin en önemli temsilcisi ve ihracatçısı pozisyonunu da sürdürmüştür.Vahhabilik mezhebinin katı,ötekileştirici ve uzlaşmaz tutumu nedeniyle Suud, Dünya müslümanları arasında kendisini çok farklı bir yerde konumlandırmış,mukaddes beldelere ev sahipliği yaptığı için de adeta ümmetin temsilcisi ve ağabeyi rolünü oynamaya çalışmıştır/çalışmaktadır.Suud’un bu katı tavrından dolayı İslam ümmeti bayramlarını dahi farklı günlerde yapmaktadır.Dolayısıyla ümmetin bugünkü problemi aslında emperyalistlerle değil kendisini Müslümanların yegane temsilcisi sayan bu statüko iledir.Nitekim 56 üyeli İslam Konferansı Teşkilatı Suud’un küresel emperyalizm taraftarlığından dolayı bugün oldukça işlevsiz bir pozisyondadır.

Suud’un hem dünya Müslümanlarının temsilcisiymiş gibi davranması hem de küresel emperyalizmle kol kola yürümesi gerek kendi içinden gerekse dışarıdan ciddi tepkiler almıştır.1979’da yıllarca kraliyet muhafız birliğinde görev yapmış olan Cüheyman el-Uteybi önderliğinde gerçekleştirilen ve Suud’un ABD kuklası olmasını sona erdirmeyi amaçlayan başkaldırı eylemi bunlardan biridir. Bu eylemi bastırmak için Suud,Kabe’nin mukaddesatını çiğneyerek ,küfür ordusundan-Fransız anti terör timi-yardım almış ve karıncanın dahi incitilmemesi gereken bu beldede onlarca müslümanı katletmiştir.

Mısır’da Hür Subaylar Hareketi’nin darbesiyle iktidarı eline alan Nasır önderliğinde başlatılan Arap milliyetçiliği, kısmen Suud tarafında karşılık bulmuş,Nasır’ın başta Süveyş Kanalı olmak üzere, ülkedeki diğer yabancı yatırımların millileştirilmesi amacıyla yaptığı icraatlar desteklenmiştir.Ancak 6 gün savaşlarında- ABD yardımıyla- Mısır,Suriye ve Ürdün İsrail tarafından mağlup edilmiş ve 1970’li yıllarda Suud’un ABD’ye tam teslimiyeti gerçekleşmiştir.Her ne kadar Suud, 6 gün savaşlarının intikamını almak ve kaybedilen toprakları geri kazanmak amacıyla 1973’te Mısır ve Suriye önderliğinde başlatılan Yom Kippur savaşına, ABD’ye petrol ambargosu uygulamak suretiyle ,destek olsa da ,savaş sonrasında bu tavrından vazgeçmiş ve ülke tamamen ABD güdümüne girmiştir.

Suud’un tamamen ABD kontrolüne girme süreci oldukça ilginçtir.Nixon’un başkanlığı döneminde Suud’u ikna ile görevlendirilen Kissinger’in,1952 de ABD tarafından İran’da gerçekleştirilen Musaddık darbesini Al’i Suud’a örnek göstererek tarafını belli etmesi noktasındaki ısrarları sonuç vermiş ve bu tarihten sonra Suud ülkenin modernleştirilmesi ve Al’i Suud’un iktidarının kavileştirilmesi şartıyla, ABD ile anlaşarak petrol gelirinin batıya akmasının önünü açmıştır.Dolayısıyla 1973-74 yıllarında ABD’ye karşı sürdürülen yaklaşık 6 aylık petrol ambargosu sonrası Suud, petrol gelirlerinin ABD borsasında işlem görmesi,ülkesinin modernleştirilmesi için ABD’li şirketlere öncelik tanınması ve OPEC içerisinde küresel sistemin yanında tavır alması karşılığında hem iktidarını sağlamlaştırmış hem de ülkenin imarını sağlamış oldu.1979 İran devriminden sonra ise Suud,İran’ın dengelenmesi amacına matuf olarak kullanıldı.

Sovyetlerin Afganistan’a girmesiyle birlikte Suud’a bölgede ayrı bir rol biçildi.Afgan direnişiyle menfaatleri örtüşen ABD, Sovyetlere Afganistan’da Vietnam’ı yaşatmak için Suud aracılığıyla Afgan direnişini desteklemiş ve Sovyet yayılmacılığını durdurmayı başararak, 1990’lı yıllara gelindiğinde SSCB’nin bölünmesinin önünü açmıştır.Suud’un finansal,Pakistan’ın istihbarat ve ABD’nin silah desteğiyle Afganistan’da palazlanan El-Kaide,daha sonra kontrolden çıkarak ABD’nin başını ağrıtmaya başlamıştır.Bu noktada Suud kartı yine etkisini göstermiş ve El-Kaide’nin Vahhabi çizgisi,Suud’un bu örgüt üzerindeki nüfuz ve kontrolünü arttırmıştır.Ayrıca kendisini daima bir öteki üzerinden tanımlama ihtiyacı hisseden ABD için El Kaide ‘’islamofobia’’ algısını oluşturma kolaylığını bahşetmiştir.Bu algı Suud’un zımni desteğiyle beslenerek İslami direniş hareketleri marjinalleştirilmeye çalışılmıştır.Nitekim bugün Suriye ve Mısır da yapılmaya çalışılan da budur.Ümmetin en önemli direniş hareketi olan Müslüman Kardeşler Hasreketi El Kaideleştirilmeye çalışılmaktadır.

Suriye’de Nusret cephesinin pozisyonu incelendiğinde söylemek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır.Bu cephenin,El Kaide merkezli yönetilmesi,yerel halkın örfüne karşı katı ve uzlaşmaz tutumu ve Irak El Kaidesiyle birleşme iddiaları nedeniyle masumane niyetlerle başlayan ve Suriye’nin büyük bir çoğunluğunun desteğini alan direniş El Kaideleştirilerek ‘’öcü’’olarak resmedilmeye çalışılmaktadır.Dünya medyasının bu amaca hizmet eden yayınlar yaptığını unutmamak gerekir.Nitekim bu nedenle Esat/İran/Rusya hattının eli güçlenmiştir.

Suud’un ve ABD’nin bu noktada ortak hareket ettiği anlaşılmaktadır.Çünkü Suud Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kendi ülkesinde etkili olmasından, ABD ise aynı hareketin bölgeyi dönüştürmesinden endişelenmektedir.Müslüman kardeşlerin marjinalize edilerek ötekileştirilmesi ABD ve Suud’un bu endişelerini gidermek için çok önemlidir.Suud’un 2009 yılında Hamas’ın kontrolünde ki Gazze de, Cundu Ensarullah örgütünü sahaya sürerek Hamas’ı itibarsızlaştırmaya çalıştığını ve fakat Hamas’ın ve Gazze halkının basireti ve Allah’ın lütfuyla bu planın tutmadığını da hatırlamakta fayda var.

Suud’un Çeçen direnişinin de mecrasından sapmasında ve Müslümanların gündeminden çıkmasında etkili olmuştur. İran’ın başlangıçta Çeçen direnişine karşı ilgisizliği, Suud’un direnişi desteklemek(!)-aslında direnişi El Kaideleştirmek- adına bölgeye olan ilgisinden sonra değişmiş ve İran,Suud’u dengelemek için Şii yapılanmaları Çeçenistan’da teşvik etmiştir.Bugün Çeçen direnişi Vahhabi,Şii ve yerel tasavvuf yapılanmaları arasında bir mücadeleye dönüşmüş ve kendi kendini tüketen bir hale gelmiştir.1990 yıllarda Rus ordusunu mağlup eden Çeçen direnişi maalesef mecrasından saptırılmıştır.

Sonuç olarak; Al’i Suud Hanedanlığı’nın Mısır darbesini finanse etmesi Müslüman Kardeşlerin ‘’özneleşmesinin’’ önüne geçmekle bağlantılıdır. Bu süreçte asıl tehlike Suud’un Mısır’daki selefi unsurları kullanarak El Kaideye cephe açması olacaktır.Bu durumda Mısır’ın darbeci/laik/seküler/kıpti unsurlarının elleri güçlenecektir.Dolayısıyla İslam dünyasındaki direniş hareketlerinin bel kemiği olan Müslüman Kardeşler Hareketi, El Kaide gibi gösterilerek terörize edilmeye çalışılacaktır.Al’i Suud bu süreçte kendi iktidarını sağlama almanın yanında küresel ağabeylerinin de korkularını bertaraf etmiş olacaktır.Bu coğrafyanın müslümanlarının oynanmaya çalışılan tüm bu oyunlar karşısında uyanık olması;bu uyanıklığını sürekli kılması;kendi aralarındaki etnik,mezhebi,coğrafi,kültürel farklılıkları kaşımadan İslam üst kimliğinde ittifak etmesi ve ümmet maslahatına uygun olmayan her türlü hareketi reddetmesi gerekmektedir.Vesselam…

DİRENİŞ HATTI MASALI

hbr

İran,Suriye,Lübnan hattının küresel emperyalizm karşısındaki tek direniş hattı olduğu ve bu nedenle Suriye’nin düşürülerek Hizbullah’ın lojistik  hattının kesilmek istendiği ve İran’a müdahalenin önünün açılacağı;lojistik hattı kesilen Hizbullah’ın İsrail için bir tehlike olmaktan çıkacağı ve dolayısıyla uzun vadede Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edilmesinin önünün açılacağına dair iddiaların temelsizliği her geçen gün daha da aşikar oluyor.Bu iddiaları dillendirenler, bizlerden Suriye’deki kıyıma sessiz kalmamızı bekliyorlar.Yani Suriye’de direnişi desteklemek bir bakıma emperyalizmin tarafında ve direniş hattının düşmanı olmak gibi algılanıyor.Türkiye’de ki İslamcı entelektüel havzanın bundan dolayı bölündüğü ve Türkiyeli Müslümanların Suriye hassasiyetinin bu iddialar sebebiyle örselendiği ise artık gizlenemez bir hakikat.Ancak buna itirazımız var.

Öncelikle İran’ın devrimin ilk yıllarındaki ümmet eksenli ve mustazafların hamisi pozisyonunu devam ettirip ettirmediği hususunu masaya yatırmak gerekiyor.Merhum Humeyni’nin ‘’Şiilik yok,Sünnilik yok yalnızca İslam var’’ sözlerinde belirginlik kazanan ümmetçi çizgi,maalesef, devrimin hemen ardından kaybolmuş ve Pers kültürünün yeniden diriltilmesi suretiyle İran, ulus devletleşme sürecine evrilmiştir.Yani devrimin ilk yıllarında gözetilen idealist dış politik yaklaşım yerini,özellikle Hama katliamı karşısında sessiz kalma,Çeçen mücadelesine karşı ilgisizlik,ABD ile Irak ve Afganistan’da işbirliği yapma,Suriye tutumu ve son olarak Mısır’daki darbeyi destekleme gibi yaklaşımlarla realist/reel politik bir yaklaşıma bırakmıştır.İran,merhum Şeraiti’nin ifade ettiği Safevi Şia’sı ve Ali Şia’sı ikileminde tercihini Safevi Şia’sından yana  yaparak, ümmet eksenli duruşunu zedelemiştir.

Tunus,Libya ve Mısır’da gerçekleşen diktatörlerin devrilme sürecinde kendisinden beklenildiği şekilde halkları selamlayan ve hatta İran devriminin bugün Kuzey Afrika’da meyvelerini verdiğini ifade eden İran’ın, sıra Suriye’ye geldiğinde bu tutumundan vazgeçerek, Suriye’de başkaldıranları küresel emperyalizmin oyuncağı ve direniş hattının düşmanı olarak yaftalaması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız reel politik tavrın bariz bir göstergesidir.

Irak’ın ABD tarafından işgali sürecinde pasif kalmayı ve Saddam sonrası Irak için ABD ile işbirliği yapmayı kabul eden İran’ın, bugün Suriyeli direnişçiler için emperyalizmin uşakları ifadesi ise bir hayli enteresan. ABD işgaline direnme kararı alan Mukteda Sadr gibi aykırı Şiileri Tahran’a davet ederek Ayetullahlık müessesesi ile ikna etmeyi deneyen ve bunda da büyük oranda başarılı olan İran,Irak’ta ki merkezi Maliki hükümetini de kafakola alarak bugün Suriye hattını muhkemleştirmiş görünüyor.İran’ın bu tavırları, reel politiğin dahi sınırlarını zorluyor.

İran’ın İslam devriminin ilk yıllarından beri sürdürdüğü tek idealist dış politik yaklaşımı Kudüs üzerinden olmuştur hiç şüphesiz. Ancak bu yaklaşımı da Suriye tutumundan dolayı ciddi itibar kaybına uğramıştır. Çünkü İran’ın Filistin’de desteklediği Hamas hareketi İhvan kökenlidir. Oysa ki aynı İran,Mısır’dan sonraki en sağlam örgütlenmesi Suriye de olan İhvan hareketinin direnişini Eset’i destekleyerek ve kontrolü altındaki Hizbullah’ı sahaya sürerek kırmaya çalışmaktadır.Bu durum, İran’ın Filistin meselesine yaklaşımının da savunma hattını genişletme çabası olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.

Şu çok açık bir şekilde bilinmektedir ki bugün İran Suriye’ye desteğini çektiğinde Eset’in varlığını devam ettirmesi çok zor bir ihtimaldir. Eğer mesele direniş hattının zafiyete uğramaması,Hizbullah’ın İsrail karşısında mukavemetinin sürekli canlı tutulması ise İran Suriye de olayların başladığı ilk aylarda Eset’ten daha fazla İsrail karşıtı olan İhvan ile anlaşabilir ve Eset’in gidişini hızlandırarak bugün yüz binleri bulan katliamı önleyebilirdi.Kaldı ki böyle bir projeye Türkiye de destek verebilirdi.Oysaki direniş hattını temsil ettiği iddia edilen Eset,40 yıldır işgal altında olan Golan tepelerini ,bırakın İsrail’den geri almayı ,buradan İsrail’e tek bir kurşun dahi at(a)mamıştır.Yani Eset’in İsrail karşıtlığı ve direniş hattının destekçisi iddiaları dezenformasyondan başka bir şey değildir.

İmam Humeyni’nin henüz hayattayken Albay Mustafa Çamran’ın öncülüğünde kurulmasına önayak olduğu Hizbullah,İran’ın yönlendirmesiyle, Eset’in tarafını seçmiştir.Öyle ki Hizbullah militanları bizzat savaşa katılarak Kusayr gibi bazı stratejik yerlerin ele geçirilmesinde Eset’in elini güçlendirmişlerdir.2006 yılında İsrail’le girdiği ve 30 gün süren savaştan galip ayrılan ve bütün dünya Müslümanlarının gönlünde taht kuran Hizbullah ve İran,Suriye tutumlarından dolayı kendilerini ümmetten tecrit etmiş ve acısı kolay dinmeyecek yaraların açılmasına sebep olmuşlardır.Nitekim geçtiğimiz günlerde AB ülkelerinin Hizbullah’ın askeri kanadını terörist ilan etmesine dünya Müslümanlarından ciddi bir tepkinin gelmemesi,büyük oranda, Hizbullah’ın Suriye tutumuyla alakalıdır.

Hizbullah’ın Suriye tutumu, İran’ın savunma hattının Lübnan ve Suriye de başladığını aşikar etmiştir.İran ise bu süreçte halkını kasıtlı olarak yanlış ve/veya eksik bilgilendirerek içeriden gelebilecek tepkilerin önüne geçmeyi amaçlamıştır.İran, tıpkı ABD gibi, kendisini bir düşman üzerinden tanımlayarak iç siyasette oluşabilecek muhalefeti önlemeye çalışmaktadır.

Riyad’ın-ki Riyad demek büyük oranda ABD demektir-İran’ın Suriye politikasına karşılık, mezhebi argümanlarla,Suriye’de el-kaide tarzı selefi yapılanmaları desteklemesi ise direnişin masumiyetine gölge düşürmüş ve direnişi marjinalleştirmiştir.Aynı Riyad bunu Irak ta Zerkavi grubunu destekleyerek yapmış ve ABD’nin katlettiğinden daha fazla müslümanın mezhep taassubu üzerinden katledilmesine sebep olmuştu.Şimdi aynı senaryo Suriye için uygulanmak istenmektedir.Nitekim dünya medyası Suriye direnişini el-kaide merkezli vermek suretiyle bu amaca hizmet etmektedir.Direnişin marjinalleştirilmesi/el-kaideleştirilmesi uzun vadede İran’ın,Rusya’nın ve Eset’in işine yarayacaktır.Cenevre görüşmelerinde Eset’in, Rusya’nın da desteğiyle, dünya kamuoyunu teröristlerle savaştığına ikna etmesi, gelinen noktada, ihtimal dışı değildir.

Sonuç olarak, bugün bize direniş hattı olarak yutturulmak istenen İran,Suriye ve Lübnan hattı aslında İran’ın kendisine yönelik tehditleri sınırları dışında karşılaması stratejisinden ibarettir ve tamamen reel-politik bir yaklaşımın ürünüdür.Nitekim şimdi bu hatta Irak’ta katılmıştır.Anayasasının 154.maddesi’nde ‘’……yerkürenin her köşesinde mustazafların müstekbirlere karşı haklı mücadelelerini destekler’’ ifadesi yer alan İran’ın Suriye tutumu tipik bir iç çelişki örneğidir.Bundan sonra devrimci bir İran’dan değil,ancak, ulusçu bir İran’dan bahsedilebilir.Vesselam…

 

SURİYE NEREYE GİDİYOR?

syrie

Suriye de yaşananlar gittikçe daha trajik bir hal almaya devam ediyor.Aradan neredeyse üç yıl geçmesine,binlerce ölü ve yaralı ile milyonlara varan mülteciler olmasına ,BM’nin ifadesiyle Ruanda’dan beri en trajik tablo yaşanmasına rağmen ABD ve Rusya’nın öncülüğünde gerçekleşen ve AB’nin de katıldığı Cenevre görüşmelerinde,adeta dünyayla ve insanlıkla alay edilircesine,Eset’li bir çözüm görüşülebiliyor.Kusayr’da Hizbullah’ın desteğiyle muhalifleri mağlup eden Eset rejimi,özellikle Rusya ve İran’ın desteğini arkasına alarak, Cenevre görüşmelerini kendi lehine çevirmenin arayışı içerisinde. Türkiye’nin bu sürece dahil olmayışı yukarıda adı geçen ülkelerce ciddi bir restleşme olarak algılandı. Türkiye en uzun sınır komşusunu yeniden Eset’in merhametine terk etmek istemiyor ve bundan dolayı da şimdiye kadar yürüttüğü dış politikasında bu tutumunu değiştirmedi.

Olayların başladığı ilk altı ayda Suriye halkı hiç bir silah kullanmadan sadece meşru gösteriler yoluyla sıkıntısını dile getirmeye çalıştı. Ancak Eset yönetiminin buna dahi tahammül etmeyerek halkını aşağılaması ve binlere varan Suriyeli’yi katletmesi sürecin iç savaşa doğru evrilmesine neden oldu.

Başlangıçta neredeyse Suriye’ye girecekmiş intibaı veren Türkiye ,gücünü fazla abarttığını Rusya ve İran’ın sürece dahil olması sonucu fark etmiş oldu.Zaten kısır döngü de bu saatten sonra başladı ve bugünde bu kısır döngü devam ediyor.Suriye,Suud/ABD/AB hattı ile İran/Rusya/Çin hattının bilek güreşine sahne oluyor.Hemen yanı başımızda insanlık katlediliyor ve tarih yağmalanıyor.

Irakta yaşadığımız yıkımın ardından Şam’ın ellerimizden kayıp gitmesi ve şimdi de Mısır da ki belirsizlik ümmet olma şuurumuzun ne kadar örselendiğinin de bir göstergesi aynı zamanda. Irakta bir diktatörden kurtulma mücadelesi mezhebi argümanlar üzerinden yapılan nüfuz hesapları için emperyal güçlerle işbirliği yapmak suretiyle ihanete dönüşebiliyor.Düşünün ki İran’ın gözünde Şam’ın harap olması Seyyide Zeyneb’in türbesine zarar gelmemesi şartıyla hiçbir önem taşımıyor.Hizbullah Graham Fuller’i haklı çıkarırcasına Suriye de bir ‘’Proxy/vekil’’ savaşı yürütüyor.

Batı’nın Suriye’de ki mevcut durumu iyileştirme yada bir sonuca bağlama gibi bir derdi görünmüyor.Geçtiğimiz günlerde silah yardımı noktasında İngiltere’nin yönlendirmesiyle kerhen evet diyen bazı AB ülkeleri,şimdi yine İngiltere’nin öncülüğünde bu yardımdan vazgeçmiş görünüyor.Suriye de Eset’e karşı mücadeleyi yürüten ÖSO’nun ancak yok olmayacak kadar desteklenmesi ve bu arada Esat’ın da ÖSO karşısında yenilmeyecek kadar güçlendirilmesidir söz konusu olan.Yani kaosun sürdüğü ve fakat sonucun alınamadığı bir kısır döngü.Elbette sonuçta Suriye’nin geleceğinde söz söyleyebilecek İslami damar yeterince örselendikten sonra laik,liberal ve demokrat unsurlardan müteşekkil bir yapılanmaya gidilerek mesele neticelendirilecek.Tabi tek bir Suriye kalırsa.Esat şimdiden kuzey Suriye’de özerklik sinyali vererek uzun vadede Suriye’nin alacağı şeklin işaretlerini vermiş oldu.Yani  ikinci bir Iraktır güneyimizde bizi bekleyen.

Mısırdan sonra en güçlü yapılanması Suriye de olan Müslüman Kardeşler Hareketi bilinçli olarak yalnızlığa itilerek Suriye de iç savaş vesilesiyle tasviye edilmeye çalışılıyor.Çünkü Suriye’nin geleceğinde söz söyleyebilecek asıl unsurun Müslüman kardeşler  olduğu biliniyor.Nitekim başbakan Erdoğan’ın,dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu aracılığıyla, olayların başladığı ilk aylarda Esat’la yapılan görüşmelerde İhvanın mutlaka Suriye iç siyasetinde bulunması, yani seçimlere katılması gerektiği yönündeki ısrarları Esat yönetimiyle anlaşmazlıkların belkemiğini oluşturuyordu.

Körfez Krallıkları da dahil Kuzey Afrika’nın neredeyse tamamında etkili olan Müslüman Kardeşlerin,şimdi, Mısırda da Suriye benzeri bir çatışma ortamına çekilerek kendisini bir daha toparlayamayacak duruma gelmesi için çalışmalar/planlar yapılıyor.Bu nedenle Mısır da gerçekleştirilen darbeyi Suriye den bağımsız düşünmek mümkün değildir.Bunun için Muhammed Mursi’nin son üç ayda Suriye özelinde yaptığı açıklamalara bakmakta fayda var.

Mısırda Müslüman Kardeşlerin şimdiye kadar ki tutumu oldukça vakur ve makuldü.Ancak önümüzdeki günlerde Mısırın laik/seküler gruplarıyla-özellikle 6 nisan hareketi gibi STK ve Liberal Sosyalist Parti gibi yapılarla- ve Kıpti unsurların kışkırtılması suretiyle gerçekleşecek bir iç savaş sadece Müslüman Kardeşlerin ciddi oranda yıpranmasıyla kalmaz ,Mısır’ın bölünmesine de yol açabilir.Batı’nın Müslümanları şiddet sarmalına çekerek marjinalize etme çabası akıldan çıkarılmamalıdır.

Suriye’de bugün yaşananlar ümmetin arasına etkileri on yıllar sürecek kin ve düşmanlıkların ekilmesi noktasında da çok ciddi etkiye sahip. Irak’ın işgali sırasında ve şimdi gerçekleşen Şii-Sünni ayrışmasının etkileri kolay geçeceğe benzemiyor. Bugün Bağdat’ta,maalesef, mahalleler bile mezhebi enstrümanlara göre ayrılmış vaziyette. Batı kendi tarihi tecrübesinde yaşadığı mezhep savaşlarının  aynısını, halkı müslüman ülkelere taşımak istiyor. Yüzyıl ve otuz yıl savaşlarıyla yıllarca birbirlerini mezhebi farklılıklardan dolayı katleden Batı aynı durumun halkı müslüman ülkelerde de yaşanması için zemin hazırlıyor. Maalesef Müslümanlar da bu duruma teşne bir görüntü arz ediyor.Nitekim Şii dünyanın temsilcisi sayılan İran’ın Irak ve Suriye’de ki duruşu ile, Sünni dünyayı temsil eden(!) Suud Hanedanlığı’nın Suriye ve Mısır da ki tavırları göz önüne alındığında durumun vahameti kendiliğinden ortaya çıkıyor.Bu durumun yakın zamanda Lübnan üzerinde etkisini göstereceğini de unutmamak gerek.Çünkü Lübnan Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyanın bir mozaiği olarak kabul edilir.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Eset yanlısı analist/yazar Muhammed Derra Camo Güney Lübnan’da,yani Hizbullah’ın kalesinde,bir suikast sonucu öldürüldü.Habere göre bu suikast Suriye de ayaklanmaların başladığı 2011 yılından buyana yapılan ilk suikast olma özelliği taşıyor.Bu suikast girişiminin arkasının nasıl geleceğini kestirmek güç.Ancak Hizbullah Suriye tavrından dolayı Lübnan da ciddi sıkıntılar yaşayacak gibi görünüyor.Geçtiğimiz haftalarda yine Hizbullah kontrolündeki bir bölgede,alışveriş merkezinde, bombalı saldırı düzenlenmiş ve bir çok kişi hayatını kaybetmişti.

Ümmet olma şuurumuzu güçlendirmek ve etnik,mezhebi,coğrafi yada kültürel argümanların birer ayrıştırıcı unsur olarak görülmesinden vazgeçmek mecburiyetindeyiz.Unutmamak gerekir ki bu coğrafyanın üst kimliği İslam’dır.Bunun hilafına her türlü adlandırmaların tefrikayı derinleştirmek için kullanılabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.Aksi taktirde İslam Ümmeti 21.yüzyılı kaybedecek.Vesselam…

MISIR’DAN SONRA SIRA TÜRKİYEDE (Mİ)?

iran_gezi_parki_749

Mısırda Müslüman Kardeşler Hareketi’nin adayı olarak bir yıl önce cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi’nin askeri cunta tarafından görevinden alınması Türkiye de ki ulusalcı/laik/Kemalist vb. çevrelerde bir heyecan oluşturmuşa benziyor.Adı geçen çevreler Mursi’nin en yakın dostu ve destekçisi olan Tayyip Erdoğan’ın da aynı akıbete maruz kalması için ellerinden gelen her türlü manipülasyonu ve dezenformasyonu yapmaya teşne bir görüntü arz ediyorlar.

Gezi parkı olaylarında daha bir barizleşen Erdoğan karşıtlığı,şimdilik dinmiş gibi görünse de önümüzdeki günlerde hangi argümanlarla ve ne tür ayartıcılıklarla ortaya çıkacağı belirsizliğini koruyor. Her ne kadar hükümet çevrelerince bu tür yıpratma operasyonlarına karşı dikkat çekilmiş olsa da bunun frenlenmesi oldukça zor görünüyor.

Gezi parkı hadiseleri birbirleriyle alakasız gibi görünen grupları ve aralarında ideolojik uçurumlar bulunan kitleleri bir araya getirmesi açısından dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Nitekim Mısır da Hüsnü Mübarek diktatörlüğünün yıkılması Gezi Parkı olaylarında gördüğümüz gibi 6 Nisan hareketi,Halit Sait hareketi ve Kifaye Hareketi gibi aralarında laik,liberal,Nasırcı ve yer yer İslamcıların bulunduğu alakasız grupların  ‘’otoriterleşme’’,’’diktatörlük’’ ve ‘’daha fazla özgürlük’’ gibi sloganlar etrafında organize olması sonucu gerçekleşmiştir.Bu çerçevede Mısırda ki en önemli sivil toplum kuruluşu olan 6 Nisan Hareketi Sırbistan merkezli OTPOR hareketi tarafından eğitilmiştir.OTPOR hareketinin bugünkü resmi yüzü olan CANVAS(uygulamalı şiddet karşıtı eylemler ve stratejiler merkezi)’ın resmi sitesinde 6 Nisan Hareketine verilen destek açıkça ifade edilmektedir.

Mursi’nin görevinden alınma sürecinde sıklıkla dillendirilen otoriterleşme ve hayat tarzına müdahale argümanlarının Türkiye’de de benzer şekilde dillendirildiğini hatırlamak gerek.On küsur yıllık iktidarıyla Ak Parti’nin çevrenin merkeze taşınmasında oynadığı aktif rol ve bölgesel aktörlükte ısrar etmesi nedeniyle gerek içerideki ulusalcı,Kemalist ve laik elitler gerekse de dışarıda-özellikle de Suriye tutumu,Kuzey Irak Bölgesel Yönetimiyle geliştirilen ilişkiler,İsrail karşıtlığı ve Mursi’nin yanında yer alışı nedeniyle-ABD/AB ve İran/Rusya hattını rahatsız etmektedir.

Bu nedenle 2014 seçimlerine kadar geçecek süre önemlidir. Bu dönemde,Mursi’nin devrilmesinin sağladığı psikolojik motivasyonla,küresel sistemin ağababaları ve ulusalcı/laik/Kemalist unsurlar ittifakı;

a)Çözüm sürecinin kesintiye uğratılması amacıyla Kandil veya İmralı’dan bağımsız olarak hareket eden veya süreci teslimiyet olarak adlandıran küçük gruplar tarafından münferit saldırılar organize etmek;

b)Türkiye’nin Suriye deki tutumundan dolayı İran destekli olarak alevi-sünni çatışması- ki bunun işareti Reyhanlıda ve Gezi Parkı olaylarında verilmişti.

Gezi Parkı hadiselerinin aktif destekçisi Alevilerdi.-çıkarmak;

c)Mısırdaki darbeye bölgede en sert tepkiyi vermesinden ve yeni kurulan cunta hükümetine tavır almasından dolayı Türkiye’nin sıcak para sirkülasyonunu Suud ve Katar gibi Körfez krallıkları üzerinden baltalamak;

d)Suriye’nin geleceği için ABD ve Rusya öncülüğünde gerçekleştirilen ve AB’nin de katıldığı Cenevre görüşmelerine Türkiye’nin katılmayışı adı geçen ülkelerde ciddi bir rahatsızlık oluşturmuş durumdadır. Çünkü Suriye’de Türkiye’nin razı olmadığı bir projenin başarılı olma ihtimali neredeyse yoktur. Dolayısıyla Türkiye’nin Cenevre resti kendine özgü yeni bir yörünge tesis etmesi olarak yorumlandı ve bunun bedeli ödettirilmek isteniyor. Bu nedenle ABD ve AB Mısırda ki hadiseyi darbe olarak adlandırmayarak ve yeni hükümetle bizzat temas kurarak Türkiye’ye mesaj vermek istemektedirler.

Temennimiz yukarıda sıraladıklarımızın hiçbirinin olmamasıdır. Ancak küresel sistemin arzusu hilafına hareket etmek zannedildiği kadar kolay değildir. Hükümet bu anlamda ciddi bir risk almıştır.

Bu noktada gerek Mısır’ın, gerekse Türkiye’nin İslamcı ana damarının süreci iyi okuması ve ona göre yol haritası belirlemesi önemlidir. Çünkü İslamcılık Mısırda gerçekleşen darbeden sonra artık 200 yıllık edilgenliğinden kurtulmuştur.Bu darbe kısa vadede olumsuz gibi görünse de uzun vadede İslami hareketlerin daha da güçlenmesini sağlayacaktır.Vesselam…

HOŞ GELDİN SEMANIN İKRAMI

RAMAZAN

kuranc4b1-ramazan

Gök kapılarının ardına kadar açıldığı,gök sofrasının /maidenin yürek soframıza inzal olduğu…

Peygamberi duyarlılığın ve muhacirane serdengeçtiliğin temellerinin atıldığı,ensari kardeşliğin kavileştiği…

İnsan olmaklığımızın şuuruna daha derin vardığımız…

Gark olduğumuz nimetleri fark ettiğimiz ve ne kadar az şükrettiğimizi idrak ettiğimiz…

Semavi nusretin bir yay boyu kadar yaklaştığı ve maverai olanla ünsiyetimizin pekiştiği…

Ümmet bilincimizin ,bünyanun mersus/kurşunla kaynatılmış oluşumuzun, fehm edildiği…

Bütün azaların bilerek ve isteyerek teslim olduğu,kalp ve zihin ve dil uyumunun başka hiçbir vakitte olmadığı kadar berraklaştığı…

İki omzumuzdaki kaydedicilerin kalemlerinin seslerini duyduğumuz ve nefeslerimizin dergahlarında gül kokusuna denk oluşunu idrak ettiğimiz ve selam verdiğimizde selamlarımızı alışlarını hakkalyakiyn bildiğimiz…

Nefis atını, bilinç ve irade gemiyle gemlediğimiz…Şehvetimizin ayaklarına bukağılar vurduğumuz…Atlıları ve yayalarıyla üzerimize gelen şeytanı; iman,şuur,bilinç,tefekkür,irfan,hikmet,adanmışlık ve tezekkür ordularıyla daha iman kalemizin burçlarına yaklaşamadan püskürttüğümüz…

Nasıl diyeyim….

Ademi nedametin,istiğfarın,dilemenin, gözyaşının;

Nuh dirayetinin,sabrının ,vazgeçmemeliğinin,iman hakikatini tüm her şeyin üzerinde tutmanın,zulüm otoritelerine karşı beddua etmenin;

Salih mülayemetinin,

İbrahimi dostluğun,halil olmanın,evvahun halim olmanın,müşfik olmanın,put kırıcı olmanın,baltayı putların-insanı insanlığından uzaklaştıran,onu fıtratına yabancılaştıran her türlü yalan-dolan ve tezvirat,reklam,moda,futbol,t.v,şehvetperestlik,alkolizm,uyuşturucu putunun-üzerine vurmanın ve sonra o baltayı en büyük putun, nefs putunun ,üzerine asmanın;

İsmail’i şuurun,adanmışlığın,teslimiyetin,itaatin,hakikatperestliğin,gönüllülüğün;

Davudi direncin ve saltanatın;

Meryem’ce bir adamanın ve güvenin, tüm din  bezirganlarına karşı ilahi olanın tarafını tutmanın;

İsevi merhametin;

Musevi azmin ve celadetin;

Ve….

Muhammedi izzetin,sevginin,mücadelenin,adanmanın,dostluğun,fedakarlığın,cesaretin,irfanın,iz’anın,hikmetin,mukavemetin,sabrın,teenninin,tefekkürün,tezekkürün,tefakkuhun …

Ebubekirce bir sadakat,Ömerce bir hakikatperestlik,Osmanca edep ve haya ,Alice bir ilm ve hikmetin;

Nasıl diyeyim…

Ümmet coğrafyasına kalbinde yer ayırarak;

Kah Arakan’da mazlumlarla dertleşirken ve kalben ve zihnen tüm zulüm otoritelerine buğz ederken;

Kah Afganistan’da katledilen kardeşlerinin yetimleriyle elindekini paylaşırken;

Kah Bağdat’ta zulmün gadrine uğramış mazlum ve mustazaflar ile sadece göz göze gelerek…

Kudüs’te mesela. Esir edilmiş ilk kıblegahımız da öfke biriktirirken küresel tuğyan çetelerine…

Srebneritsa’da belki. Müesses dünya nizamının nasıl bir vicdan taşıdığına şahitlik yaparken…

Ve…

Şam’da reel politik adına katledilen kardeşlerine bir Fatiha okurken…

Rabiatul Adeviye meydanında Müslüman Kardeşleriyle hurma ve su eşliğinde orucunu açıp, arkadan vurulmanın hıncıyla küresel istikbara ve yerli hizmetçilerine beddua ederken…

Ramazan…

Hikmet ve irfan ayı…

Gerçek anlamda şahitlik yapmayı diliyoruz rabbimizden..

 

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

SURİYE VE BİZ

İslam dünyası zor bir dönemden geçiyor. Moğol istilası ve Haçlı Seferlerinden sonraki üçüncü büyük kaosu yaşıyor. Darul İslam ( esenlik, barış, huzur) diyarı olması gereken topraklar maalesef kargaşanın, katliamın, zulmün koyu karanlığının hakim olduğu coğrafyalar olmuştur.

Sanki efendimizin haber verdiği durumu yaşıyoruz.

“Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir. Dinleyenlerden biri: O gün bizim az oluşumuzdan mı böyle olacaktır? Deyince Rasulullah (sav): “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah (cc) düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacaktır. Sizin kalbinize ise vehn sokacaktır” buyurdu. Yine dinleyenlerden biri: “Vehn nedir?” deyince Rasulullah (sav) “Dünyayı sevmek ölümden hoşlanmamaktır” buyurdu.

Bu hastalığın yanı sıra bir de kör taassup ve asabiyet hastalığı ümmeti tehdit etmektedir. Mezhep asabiyeti, ırk asabiyeti, cemaat-gurup asabiyeti… Kendi mezhebinden, meşrebinden, kavminden başkasını tanımama hastalığı… Korkarım bugün Suriye, Irak, Lübnan ve Pakistan başta olmak üzere İslam ülkelerinde bu hastalık derinleşiyor. Erken müdahalede bulunulmazsa bu hastalık bütün İslam alemini etkileyecektir.

Tam bir akıl tutulması ile karşı karşıyayız. Zillet her gün derinleşiyor. Osmanlı Devleti bakiyesinde oluşan/oluşturulan ulus devletler arasına suni sınırlar çizilmiş. Aynı ümmetin evlatları birbirine yabancılaştırılmıştır. Aralarına kin ve düşmanlık tohumları ekilmiştir.

Ne acıdır ki bugün Müslümanlar kendi aralarındaki sorunları kardeşlik hukukuna göre halletmek yerine zalimlerle, tağutlarla işbirliğine yönelmişlerdir. Bunun en acı örneğini Suriye’de görüyoruz. İki seneden fazladır Suriye halkının üzerine havadan ve karadan bomba yağdıran, son günlerde Banyas ve Kusayr’da büyük katliamlara imza atan Baas rejimine en büyük desteği aynı inancı paylaştığımız İran ve Hizbullah veriyor. Dün İsrail’e karşı savaşırken muhabbetimizi kazanan Hizbullah, bugün maalesef Hizbul- Esed olarak öfkemizi almıştır.

Ne doğu ne de Batı sloganıyla devrim yapan Şii dünyası Rusya ve Çin’e sığınıp onların savaş gemilerini Akdeniz’de beklerken; Sünni dünya ise daha düne kadar “büyük şeytan” olarak tanımladıkları ABD’ne sığınmış, Suriye semalarında NATO uçaklarını dört gözle beklemektedirler.

Bu ne acı, ne zelil,  ne trajik bir durum ya Rabbi… Bu ne yaman çelişkidir. Küçük zalimden kurtulmak için sanki büyük zalime sığınmaktan başka yol kalmamış. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş… Denize düşen yılana sarılmış…

Halbuki her şeyi bilen Allah bize yol göstermiştir;

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. “(Âl-i İmran, 3/103)

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz” (el-Hucurat 49/10)

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler.” (et-Tevbe, 9/71).

“Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. “(el-Haşr, 59/9)

Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar. ” (el-Enfâl, 8/73)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler..” (Âli İmrân, 3/28)
Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.” (en-Nisâ, 4/144)
“Müminler birbirini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.”

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir…”

Allah ve Resulü bu uyarılarda bulunurken Suriye’de “Mennagayrek ya Allah”(Allah’tan başka kimsemiz yok) diye bağıran mazlumların sesleri bize kadar ulaşıyor. Ve şu ilahi fermanla irkiliyoruz.

“Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresiz bırakılan erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz. Onlar ki Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu şehirden kurtar, bize tarafından bir sahip gönder ve bize tarafından bir yardımcı gönder” diyorlardı.

İman Adenler Allah yolunda inkar edenler ise tağutun yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.”(4/75-76)

Biz her şeyden önce Batılın gücü karşısında secdeye kapılacağımıza Allaha dayanmalı, Ona sığınmalıyız. “Allah bize yeter. O ne güzel vekil, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.” demeliyiz.

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız üstün gelecek olanlar sizlersiniz”

Biz Suriye semalarında NATO uçaklarını değil Ebabil Kuşlarını bekleyelim. Önce buna yürekten inanalım.

Her şeyden önce İslam ülkeleri arasına çizilen suni sınırları kafamızdan, zihnimizden silelim. Vahyin diriltici ruhuyla kardeşlik havasını yakından teneffüs edelim. Ensar ve muhacir kardeşliğinin bir efsane olmadığını, her zaman yaşanabileceğini ortaya koyalım.

Vahiy, Müslümanları birbirlerinin velisi olmaya çağırır. İslam bizi vahdete, tevhide davet eder. Kullara kulluktan ve her türlü esaretten özgürlüğe çağırır.

Tevhid sloganları atarak vahdetimizi parçalama çelişkisinden kurtulmalıyız. Bu nasıl bir tevhid anlayışıdır ki bizi bizden uzaklaştırıyor? Kardeşlerin arasını açıyor?  Tevhidi, önce şahsımızda gerçekleştirmeliyiz. İnancımızla amelimiz arasında tevhid… Söylemlerimizle eylemlerimiz arsında tevhid…Aklımızla kalbimiz arasında tevhid… İçimizle dışımız, dünyamızla ahiretimiz arasında tevhid…

Mazlumların hemen yanımızdaki seslerini bir yürek çırpıntısı kadar yakından hissetmeliyiz. 400-500 bin muhacir bizim ülkemize sığınmış. Bu mazlumlara “sizin yüzünüzden rahatımız bozuldu, ülkemiz karıştı” gözüyle bakmak ne Müslümanlığa ne de insanlığa sığar. Kalplerimiz bu kadar taşlaşamaz. Unutmayalım ki mazlumların bu çığlıklarına gök kubbe daha fazla dayanamaz.

Savaş meydanlarında savaşanlardan daha çok seyredenler, korkularının kanatları altına gizlenip kaçanlar zarar görür. Sükut ikrardan gelir. Taraf olmayan ber taraf olur.

Kimin yanındayız. Zalimin mi mazlumun mu?  İbrahim’in mi Nemrut’un mu? Allah tarafında mı şeytan tarafında mı?

Başımıza gelen musibetler kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır. Allah bela vermez kul kendisi müstehak olur. İnancımızdaki güvensizlik, samimiyetsizlik, Allahtan ümit kesmişlik bizi zillete düşürür.

Rabbim, Ümmet-i Muhammed’e basiret, ihlas ve diriliş ruhu nasip etsin. Bizler düşmana kızmadan önce kendi zaaflarımızı tamir etmeli ve her türlü cahili asabiyetten arınmalıyız.

Öndenler Gidenler İçin

Ölümün hepimize çok yakın bir gerçek olduğunu hayatımızda defalarca hissetmişizdir. Kıldığımız her cenaze namazında kendi ölümümüzü kurgular sevaplarımızı, günahlarımızı, geride bırakacaklarımızı düşünürüz. Bütün bu düşünceler zihnimizden bir bir geçerken asıl meselenin bu dünyada geriye hoş bir seda bırakabilme olduğunu anlarız. Hayatımızda bizler için müstesna yerleri bulunan dostlarımız ahirete irtihal ettiğinde onların aramızdan ayrılmasının hüznü kaplar yüreğimizi. Hayatta iken kıymetlerini bilemediğimiz, boşlukları hiç doldurulamayacak dostları uğurlamak fitil tutmaz yaralar açar içimizde. Aslında aramızdan ayrılan bütün dostlar bize ölmeden önce ölmenin, ölümü her an akılda tutarak yaşamanın sorumluluğunu hatırlatırlar.

Hayatlarını Allah’ın (c.c) rızasını kazanmak ve O’nun nizamını yeryüzünde hâkim kılmak için harcayan nice dava adamını uğurladık aramızdan. Yaşadıkları güzide hayatlarla bizlere öncülük eden kardeşlerimiz bu dünyadan ayrılırlarken ölümlerinin güzellikleriyle de bizlere örneklik ettiler. Kimisi Afganistan’da, kimisi Tacikistan’da, kimisi Çeçenistan’da şehadete kavuştu. Onlardan bazıları genç yaşta geçirdiği kalp kriziyle, bazıları tutulduğu onulmaz bir hastalıkla, bazısı da trafik kazasıyla emanetlerini sahibine teslim ettiler.

Önden giden güzide insanlarımız bizlere her anını dolu dolu yaşadıkları salih bir hayat ve sahip çıkılması gereken nice kutlu emanetler bıraktılar. Onlar, bizlere ölümün bir son olmadığını, insanın dünyada işlediği iyi amellerle ahirete kadar sürecek bir hayrı miras olarak bırakabileceğini gösterdiler. Hayatlarını salih bir mü’min ve şehit gibi yaşayarak ömürlerini Allah (c.c) yolunda gayret ederek geçirdiler. Onlar hayatta iken fedakârlıkları, adanmışlıkları, mücadele azimleri ve şehadet arzuları ile bizlere her zaman örnek oldular.

Onlar aramızdan ayrılırlarken bizlere onların yolunu sürdürme sorumluluğunu bıraktılar. Onlar gibi fedakâr, onlar gibi adanmış, onlar gibi mücadele azmine sahip ve onlar gibi şehadet aşığı olmalıyız. Onların yerini dolduracak, onlar gibi nitelikli nesillerin yetişmesi için gayret göstermek ise bir başka sorumluluğumuzdur. Yeni Bahattin YILDIZ’lar, yeni Hayati ÜSTÜN’ler, yeni Akif BABALI’lar, yeni Numan ARIMAN’lar yetiştirecek ocaklar oluşturmalıyız. Bunun için birbirimize her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Günler, aylar ve yıllar hızla akıp giderken ve ömür sermayemiz tükenirken birbirimizin kıymetini bilerek halen aramızda bulunan mümtaz şahsiyetlerden gereği gibi istifade etmeliyiz.

Bizlere güzel bir mü’min olarak nasıl yaşanıldığını ve nasıl ölündüğünü gösteren güzide insanlarımızı rahmetle yâd ediyoruz. Rabbimiz bizleri hep birlikte huzuru mahşerde Resulü Zişan’ın sancağı altında salihlerle, şehitlerle, sıddiklerle buluştursun. (Amin)

Mali’nin İstikrarı

Mali’nin istikrarı Müslümanlar arasındaki diyalogdan geçer

Mali’nin istikrarı Müslümanlar arasındaki diyalogdan geçer

Afrika’nın İslam coğrafyası açısından önemli bir yeri var. Müslüman fatihler bu kıtayı içine alarak Avrupa’da İslam medeniyetinin temellerini attılar. Mısır, Sudan, Zangibar, Mali-Timbukti İslam hoşgörüsü ve adaletinin merkezi oldular. Özellikle Mali, İslam medeniyetinin Batı Afrika’daki en önemli merkeziydi. Mali’de bulunan medreselerde Fransız sömürgeciler gelene kadar beşeri ve nakli ilimlerde yeni bir çığır açılmış, yüz binlerce yazma eser basılarak nice talebeler yetiştirilmişti.

Şimdilerde Fransa, sömürgecilikten kalma reflekslerin etkisiyle demokrasi götürmek, istikrar ve güvenliği sağlamak adına Mali’ye askeri operasyon düzenliyor. ABD, Rusya, İngiltere, Kanada’nın da desteklediği operasyonlar sonucunda yüzlerce Müslüman hayatını kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor.

Sorunun temelinde Mali’nin kuzeyinde yaşayan ve mavi giysileriyle Müslüman dünyasının renkli topluluklarından Tuareglerin yaşadıkları bölgede bağımsız bir devlet kurma istekleri var. Sudan dış güçlerin etkisiyle nasıl bölündüyse Mali de bölünmek isteniyor.

Ortadoğu’da yıllar önce tekrarlanan senaryo şimdi Afrika’nın en fakir ülkelerinden biri Mali’de tekrarlanmakta. Mali’den başlanılarak bütün İslam Afrika’sını istikrarsız ve güvenliksiz bir bölgeye dönüştürerek Müslüman toplumları şiddet sarmalı ile baş başa bırakmak istiyorlar. Böylelikle İslam ülkelerinin gelişmeleri ve kendilerine gelmeleri engellenmek isteniyor. Mali’de komşu ülkelerden gelen 40 bin savaşçının olduğu söyleniyor. Bu savaşçıların çoğunun genç yaşta olduğu düşünülürse böyle bir çatışma ortamında yaşları 18 ile 25 arasında olan gençlerin enerjileri tüketilerek sömürgeciliğe karşı bir tehdit teşkil etmeleri engellenmek isteniyor. Mali’de son iki hafta içinde sayıları 500 bine ulaşan mülteci komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Aileler parçalandı, çocuklar ailelerini korumak için silaha sarıldı. Bu şartlar altında Mali’de yoksulluk ve yoksunluk giderek artıyor.

Mali, yer altı suları bakımından zengin, aynı zamanda güneş enerjisinden en fazla randıman alınacak ülke olarak biliniyor. Kuzey şehirlerinde işletilmeyi beklenen uranyum rezervleri var. Altın ve elmas madenleri Fransız şirketlerin elinde ve elde edilen gelirlerinin yalnız yüzde 4’ü halka ulaşıyor. Yeni sömürgecilik bir bakıma demokrasi, istikrar götürmek adına daha fazlasını istiyor.

ABD, Fransa, Çin, Brezilya gibi küresel güçler arasındaki çekişme Müslüman kanının dökülmesinden geçiyor. Küresel güçler, kendi aralarındaki rekabet uğruna sömürgeleştirmek istedikleri ülkelerde yerel dinamikleri kışkırtıyorlar ve bölgesel savaşlar çıkartarak bu ülkelere askeri müdahale meşruiyeti kazanıyorlar. Sadece Mali’de bir sene sürecek savaşın maliyeti 1 milyar doları geçiyor. Bu rakam silah tüccarlarının iştahını kabartıyor. Silah tüccarları daha çok silah satabilmek için yeni savaş ortamlarının çıkması için özel gayret sarf ediyorlar. Birileri Malileri, birileri de Tuaregleri destekleyerek onlara ait olmayan bir savaştan kazanç sağlamanın peşindeler.

Fransa’nın operasyonu sadece Mali ile sınırlı değil, Cezayir’e, Moritanya’ya doğru yayılıyor. Cezayir’deki rehine operasyonu bu yayılmanın yalnızca bir parçası olup sorunu bölgesel krizden küresel bir krize dönüştürdü. Rehine krizi sayesinde Fransa’nın eli dünya kamuoyunda güçlenirken Ceazyir eski savaş ortamına tekrar dönebileceğinin işaretlerini verdi, sonuçta yine Müslümanlar kan kaybederken küresel güçler bir adım daha öne çıktılar.

Müslümanlar Afganistan gibi bir tecrübeyi yeniden yaşamak zorunda kalmamalılar. Kendi aralarındaki huzursuzlukları çatışarak aşmak yerine daha müsamahalı ve daha yapıcı bir dil ile iletişim kurmaları gerekiyor. Sorunları ertelemek veya yabancılardan destek almak daha fazla savaş, daha fazla kan ve daha fazla acı anlamına geliyor.

İlhan Yürükçü/İMH Yönetim Kurulu Başkanı

Ömür Sermayemiz Tükenirken

Ömür Sermayemiz Tükenirken
Yıllar önce, acaba 2000 yılını görebilecek miyiz derken, 2010’lu yılları geride bırakıyoruz. İnsan ömrünün kısalığı düşünülürse bir yılın çok önemli bir zaman dilimi olduğu anlaşılır. Maddî ve manevi kazanç, ya da kayıplarla dolu olan koskoca 365 gün, ömür takviminden yaprak yaprak kopup gitti.
İnsan, yaratılışının gereği olarak dikkat, düşünce ve heyecanını gelecek üzerine yoğunlaştırmaktadır. Oysaki geçmişteki olumlu ve olumsuz davranışları değerlendirmeden geleceğin planını yapmak mümkün değildir. Bunun için bir yıllık zaman insan ve toplum hayatı açısından son derece önemlidir. Zaman su misali akıp gidiyor. Acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle, üzüntüsüyle koca bir yılı daha geride bıraktık. Hepimizin ömür sermayesinden bir yıl daha geride kaldı. Bu süre içinde şahıs aile, millet ve insanlık için neler yap/tık/ıldı? Bilgi ve kültür alanında neler kazan/dık/ıldı? Belirlenmiş zaman dilimi içinde yapılması gereken ibadet, itaat vb. iyilikler gerçekleştirildi mi? Daha da önemlisi geçmişle ilgili samimi bir değerlendirme (otokritik) yap/tıkmı?/ıldımı? İşte bütün bu soruların cevaplarını aramak gerekir. Çünkü geçmişin muhasebesini yapmadan geleceğin hareket tarzını belirlemek doğru olmaz. Hangi yaşta olursak olalım, ömür sermayemizin bir yılını daha geride bıraktığımız için; hepimiz, kâr ve zararımızı ortaya koyacak yıllık muhasebemizi yapmak zorundayız. Zira Hz. Ebubekir (r.a)buyurduğu gibi:“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin”
Biz de bu vesileyle geçen bir yılın muhasebesini yapalım. Aslında bu muhasebe, sadece geçen bir yılın değil, ömrümüzün, geride kalan yıllarının muhasebesi olsun. Bilelim ki her geçen gün dakika ve saniye bizi vaat edilen ölüme biraz daha yakınlaştırmaktadır. O halde ölüm için hazırlıklarımızı bir daha gözden geçirelim. Çünkü akıllı insan geleceğinden kuşku duyulmayan O güne hazırlık yapmalıdır.
Yüce Allah insanın zaman ve olaylar karşısında aldığı psikolojik tavrı şöyle açıklamıştır:
“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir”(1) “
Çünkü insan zayıf yaratılmıştır”(2)
Aynı surenin devamındaki ayetlerde ise; namazlarını sürekli kılanlar, mallarının zekâtını verenler, ahiret gününe inananlar, namus ve iffetini koruyanlar, aşırılıklardan sakınanlar, doğru şahitlik yapanlar, emanete ve ahde vefa göstermek gibi özellikleri taşıyanlar övülmüşlerdir(3)
Gerçekten günlük hayata bakıldığında insan aynı rolü oynamaktadır. Acı, üzüntü, geçimsizlik ve hastalık gibi problemlerle yüz yüze geldiğinde çıkış yolu için yalvarır durur. Zamanın, ibadetin, itaatin, sağlığın ve huzurun değerini dilinden düşürmez. Fakat rahatlığa kavuştuğunda ise, olup bitenleri çabucak unutuverir. Zevk ve eğlenceye dalar. Elbette insan bir melek değildir. Daima hayır çizgisi üzerinde bulunması beklenemez. Hayır, işleyebileceği gibi hata ve yanlışlıklar da yapabilir. Fakat önemli olan insanın organizeli bir biçimde hata ve yanlışlıklarda ısrar etmemesi, özellikle öncü ve kötü örnek olmaktan kaçınmasıdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim de insanların hangisinin daha iyi davrandığını tespit etmek için; Ölüm ve hayatın yaratıldığını bildirmiştir(4)
Hayat anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığını bulacağımız ebedî varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır. İnsan günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak geride bıraktığı mesaisini değerlendirerek kendi kendini sorgulamalıdır. Zira zaman kavramına karşı sorumluluk bilinci gelişmemiş kimselerin hayatta başarılı olması mümkün değildir. Yüce Allah, insanın geçmişini yoklama ve geleceğini düzenleme açısından dikkatini çekmek üzere “muhasebe” kelimesini Kur’anda 97 defa zikretmiştir.
Konuya daha açıklık getirmek amacıyla şu ayet meallerine göz atalım:
“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar”(5),
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır(6),
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin, hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız”(7)
Bu son ayetten de anlaşıldığı gibi, dünyadaki canlılar arasında vazife ve sorumluluk taşıyan yegâne varlık insandır. Esasen onun hayatını anlamlı kılan, ona değer katan temel özellik, bir vazife ve sorumluluk varlığı oluşudur. Bu sebeple vazifelerini ihmal eden ve sorumsuz bir hayat yaşayan insanlar gerçek anlamda insanlık değerini yitirmiş olurlar. Ancak bu ayet açıkça gösteriyor ki, ilahî sorumluluktan kurtulmak ve Allah’ın huzurunda hesap vermekten kaçmak hiç kimse için mümkün değildir. Bunun tersini düşünmek, ahlak nizamını ve bu nizamın temeli olan mutlak adaleti inkâr etmek sonucuna götürür.
Sevgili peygamberimiz (sav)’de, hem vaktin değerine dikkat çekmek, hem fırsatları iyi kullanmak, hem de daima muhakeme ve muhasebe yapmak bakımından bir hadiste şöyle buyurmuşlardır.
“Ölümden önce hayatın, hastalığından önce sağlığın, meşguliyetinden önce boş vaktin, ihtiyarlığından önce gençliğin, fakirliğinden önce zenginliğin kıymetini bir ganimet olarak biliniz”(8)
Yeri gelmişken Hz Ebubekir (r.a)’ın konumuzla ilgili olan şu sözünü de hatırlatmak istiyorum:
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin ve tartılmadan önce amellerinizi tartın.”
Evet, bu değerlendirmeden sonra dönüp yeniden bir yılın artı ve eksilerini tespit etmeye çalıştığımızda fert ve toplum hayatı bakımından iyi bir konumda olduğumuzu söyleyemeyiz. Burada kimsenin şahsî davranışı ve özel hayatı bakımından kâr ve zarar terazisini tartışmıyoruz. Esasen hiç kimsenin, diğeri üzerinde böyle bir hakkı da yoktur.
“Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenemez” prensibi Kur’an-ı Kerimde ifadesini bulmuştur(9)
Fakat sorumluluk ve muhasebe açısından konuya yaklaştığımızda, her an çevremizde olup biten olaylara karşı kademeli olarak görevlerimizin olduğu da bir gerçektir. Yüce dinimiz insanların sorumluluğunu denizin ortasındaki geminin içinde bulunan yolcuların birbirine karşı olan sorumlulukları kadar önemli kabul etmiştir. Şayet yolculardan biri veya birkaçı canım istiyor ya da su ihtiyacım var diye gemiyi delme teşebbüsünü kendisine verilmiş bir hak olarak iddia eder, diğerleri de buna kayıtsız ve ilgisiz kalırlarsa, hem geminin, hem de içindekilerin huzur ve emniyetinden bahsedilemez.
Tarih benzer örneklerle doludur. Bir daha hatırlatalım ki gün, hafta, ay ve yıl izafidir Zaman bir şelaleden akıp giden su gibidir Onu durdurmak ya da geri çevirmek mümkün değildir.
Her günün akşamında; Bu gün Allah için ne yaptım, ahiret için faydalı işlerle mi meşgul oldum yoksa…… Diye kendimizi sürekli olarak sorgulamak gerekmez mi acaba? Haddizatında bu tür bir sorgulama insanı diri tutacak onu bilinçli kılacak ve Yaradanın huzuruna adam gibi çıkmasını sağlayacaktır.
O halde bir atasözünde denildiği gibi
“Zararın neresinden dönülürse kârdır”
Dileğimiz odur ki gelecek günlerimiz ve yıllarımız hep kazançlı olsun.
Son söz olarak Efendimiz(a.s)buyurdukları gibi; Akıllı kimse ahiretini dünyasına feda etmeyen kimsedir.
(1) Meâric, 19-21
(2) Nisa 28
(3) Meâric, 22-33
(4) Mülk, 2
(5) Ankebut, 2
(6) Kıyamet, 36
(7) Mü’minun, 115
(8) Feydu’l Kadir Şehru’l Câmiu’s-Sagîr, Dâru’l Maarif, Beyrut, c2,s16
(9) En’am, 164

ÇIĞLIK

ÇIĞLIK
ÇIĞLIK
Çığlık insanın yaradılış gayesini gerçekleştirmek için çektiği sancı…
Çığlık insanlık onurunu ayakta tutma mücadelesinin adı…
Çığlık insanca yaşamın adı…
Çığlık İlk insan Âdem’in oğlu Habilin kardeşi tarafından öldürülmek istenen insanlığın, rahmetin ve merhametin ayakta durmak için çırpınışı…
Çığlık Hud aleyhisselamın Ad kavmine direnişi…
Çığlık Hazreti Salih’in kavminden teberrisi…
Çığlık İbrahim’in ateşe atılması pahasına tavizsizliği…
Çığlık tüm kınama ve aşağılanmalara karşı erdemli insanlar topluluğunun Nuh’un karada yapmış olduğu gemisine binmeleri…
Çığlık Firavunun oluşturmuş olduğu sele karşı Kızıldeniz’in bir avuç mazlum için yarılması…
Çığlık en yakınların zulmüne karşı Mekke’den Medine’ye hicret…
Çığlık Bedir’de Ya Rab! eğer bugün burada yenilirsek senin adını yeryüzünde anacak hiç kimse kalmayacak feryadı…
Çığlık evladı Resul Hüseynin şanlı direnişi, hakkı tutup yerden kaldırışı…
Çığlık Seyyidina Zeyneb’in asırlar öncesinden yüreklerimizi delercesine  haykırışı…
Çığlık Gazze…
Çığlık Suriye…
Çığlık Afganistan…
Çığlık insanca (İslam’ca) yaşama adına tüm zaman ve zeminlerde…
Çığlık …
Dün…
Bugün…
Yarın…
Peki, nereden çıktı bütün bu çığlıklar? Elbette ki bunlar Muharrem ayının hatırlattıkları.
İnsanlığın kurtuluşu ve hakkı ayakta tutmak için adanmışlardan Cennet gençlerinin efendisi hazreti Hüseyninin çığlığını ve onun bu çığlığına kendi çığlığını katarak her günü aşauraya her yeri Kerbelaya çeviren hazreti Zeynep…
Evet, gerçekten de Muharrem veya aşura deyince elbette ki 10 Muharrem 680 yılında gerçekleşmiş acısı hala tüm tazeliğiyle yüreklerimizde taptaze duran öfkemizi büyüten bizlere; tek başımıza kalsakta mücadeleyi, bedel ödemeyi, hesapsız olmayı, istikrarı, istikameti, takdiri, tevekkülü ve düşmanın nasıl aşağılandığını öğreten mektep olduğu bilincini sürekli diri tutmak…
Ancak aşurayı sadece aşure merasimine hapis etmek ne kadar yanlışsa, bunu matem, yas ve intikam gününe çevirmek ve sahibi Allah olan bir dini bu menfur olayın üzerine bina etmek veya bu olay üzerinden anlamaya çalışmakta kanımca bir o kadar yanlıştır.
Aslında aşuranın Hazreti Âdemden beri dini yaşamak adına sürdürüle gelen mücadele çizgisindeki tavır usul ve yol olduğunu anlamak gerekir.
Aşura bu çığlığa kendi çığlığımızla dâhil olmanın adı olasa gerek…