Salı , 16 Temmuz 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 3)

Yazarlar

EĞİTİM MESELESİ

Eğitim sistemimizde, II. Mahmut’tan itibaren devrim sayılabilecek birçok değişiklikler yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinde de siyasi iktidarların ilk icraatları Milli Eğitime el atmak ve onda radikal reformlar yapmak olmuştur. Sürekli yeni yöntemlerin denendiği eğitim sistemimiz, yazboz tahtasına dönmüş, gençler adeta bir kobay gibi kullanılmıştır. Eğitimi eğitimcilere bırakamayacak kadar ciddiye alan(!) siyasiler, her gün yeni sürpriz paketlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bugün, bütçede aslan payı eğitime ayrılmış, büyük yatırımlar yapılmış, okullar fiziki imkânlar açısından ideal denebilecek seviyelere yaklaştırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ilim tahsil edip diploma almayı hak eden gençlerimiz, bilgi, bilinç, düşünce, kültür, dil, edep ve ahlak açısından iflasın eşiğine gelmiştir. Üniversite mezunu olduğu halde, ahlak fukarası cahiller ordusu ile karşı karşıyayız.

Yürürlükteki sistem adeta gençlerin düşünce melekelerini hadım ediyor, onları birer robot haline getiriyor. Ezberciliğe dayalı, düşünme ve araştırmadan uzak resmi eğitim sistemi cehaletin kaynağı olmuştur. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” tespitini haklı çıkarırcasına, anaokulundan itibaren bu çarkın içine giren tertemiz çocuklar, mezun olduklarında tanınmaz hale gelmektedirler.

Mevcut okullarımız, eğitim ve öğretim yuvaları olmaktan ziyade diploma dağıtılan zorunlu kurumlara dönüşmüştür. Şimdiye kadar hakikate âşık olanlar, bir ibadet bilinciyle bilginin peşinde koşarlardı. Modern eğitimde ise bilgi, değer değil çıkar esasına dayalıdır. Bilgi; mal, makam mevki kazanmak için basit bir araçtan başka bir şey değildir. Bilginin değeri köprüyü geçene kadardır. Köprüyü (sınavı) geçtikten sonra bilginin hiçbir kıymeti yoktur. Sene sonunda girdiğim bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını yırtmış, sınıfı kâğıttan bir çöplüğe çevirmişlerdi. Artık onlara ihtiyaçları yoktu!

Öğrenciler, zorunlu olarak sınıfları doldurmakta, öğretmen de zorunlu olarak mesleğini icra etmektedir! Adeta okullar modern bakımevlerine, öğretmenlerde saygınlığını yitiren ücretli bakıcılara dönüşmüştür.

Laik eğitim

Modern eğitim düalist bir mantık üzerine kuruludur. “Hoca camide” anlayışıyla okul ve cami, bilgi ve bilinç, akıl ve kalp, madde ile mana birbirinden ayrılarak hakikate götüren yollar parçalandı. Bilgi ahlaktan koparılınca “okumuş ama adam olamamış” diye tarif edilen kitap yüklü merkepler çoğalmıştır. “el- Âlim” olan Allah ile irtibatı koparılan bilgi, insanlığın hayrına değil, menfaatine kurban edilmiştir. Allah’tan uzaklaşan bilgi ahlaktan da uzaklaşmıştır. Kutsal olanla bağını koparan bilgi, insanlığın hayrından çok zararı için kullanılmıştır. Kuzey Kore ile gündeme gelen nükleer bomba veya hidrojen bomba gibi kitle imha silahlarını icat eden akıl, vahiyle bağını koparan akıldır. Bu ölümcül silahların mucitleri, “okumuş” çocuklardır. Silah tüccarları, üniversitelerdeki fizik, kimya profesörleriyle birlikte çalışmaktadırlar. İmansız bir bilgi, insanoğlunu uçurumun kenarına getirmiştir. Vahiyle barışık akıl, yeryüzünü imar için çaba sarf ederken, vahiyle bağını koparan akıl, daha fazla kazanma hırsıyla, yeryüzünü ifsad etmektedir.

İlk inen vahyin “oku” ile başladığı doğru ama eksiktir. Kur’an “Rabbinin adıyla oku!” diyor. Dolayısıyla besmelesiz, Kur’an’dan uzak bir okuma, insanlığa hayır getirmeyecektir.

Eğitim alarm veriyor

Mevcut iktidarın, başarısız olduğu konuların başında eğitim gelmektedir. “Yeni müfredat”ın soruna ne kadar merhem olacağını göreceğiz. Fakat 15 yıldan fazla iktidarda olan Ak Parti, özellikle milli eğitimde, radikal, köklü kararlar almaktan çekiniyor. Hala savunmacı bir refleksle hareket ediyor. Bir gazete manşeti, sosyal medyadaki bir haber, hükümeti aldığı karardan geri adım attırabiliyor.

Eğitim camiasına uzun yıllarını vermiş birisi olarak gördüğüm manzara beni gelecekle ilgili derin kaygılara sevk ediyor. Geleceğin büyükleri olacak gençlere baktıkça üzerime karabasanlar çöküyor. Biraz düşündükçe, milletin geleceği adına, kaygılanıyor, üzülüyorum. 1 milyon öğretmen,18 milyon öğrenci, 80 milyarlık bütçesiyle hayati öneme haiz milli eğitim sistemi alarm veriyor.

15 Temmuz kalkışmasından sonra, eğitim çalışmalarını merkezine almış bütün cemaatler, sivil, özgün ve özgür oluşumlar, ciddi bir güven kaybına uğradı. Büyük küçük her bir cemiyetin ileride FETÖ gibi olma ihtimalini dillendiren kimi çevreler, toptancı bir yaklaşımla tüm cemaatleri aynı kefeye koyarak, onları öcü gibi göstermeye çalışmaktadır. Hayat boşluk kabul etmeyeceğinden dolayı devlet erki gönüllü teşekküllerin rolünü devraldı. Nerdeyse klasik cemaat çalışmalarını devlet kurumları yapmaya kalkışmaktadır. Mevcut devlet aklı, kendisini iki seçenek arasına sıkıştırmış vaziyette: Ya elimizden kayıp giden bir nesil ya da FETÖ gibi olma riskini taşıyan yapılar!

Gençlik, gün geçtikçe nihilizm, ateizm ve deizme doğru sürüklenmektedir. Hiçbir mefkûresi, ideali, kutsalı olmayan, sorumluluk almaktan korkan, anı yaşamaya çalışan, bohemce bir hayatı tercih eden, heva ve hevesini her şeyden üstün tutan bir nesil var karşımızda. Geliyorum diyen bu büyük tehlikeye karşı siyasetçiler, “dindar nesil” projesini gündeme getirdiler. Bundan mütevellit İHL, Kuran Kursu, gençlik merkezleri gibi resmi ya da yarı resmi kurumları ve buralarda eğitim verecek kadroların sayısını artırdılar. Her ile üniversite, liselerin zorunlu hale gelmesi, anaokulunu teşvik hatta zorunlu yapma, eğitime yapılan devasa yatırımlar da bu amaca matuf adımlar olarak görülmektedir.

Esasen insan eğitimi, akıldan önce kalplere nüfuz etmekle mümkündür. Devletin resmi ve soğuk yüzüyle kalplerde bir devrim gerçekleştirmek muhaldir. Hatta tam aksi bir sonuç doğurur bu. Çünkü tarih boyunca kitleler, gücü elinde bulunduranlara karşı hep şüpheyle bakmışlardır ve yukarıdan aşağıya doğru kendilerine dikte edilen ideolojilere, inançlara mesafeli olmuşlardır. Gerçi bunda da haksız sayılmazlar. Çünkü güç sahipleri, ellerindeki geniş imkânları kullanarak, toplumu istedikleri gibi dizayn etmeye yeltenmişlerdir. On yılda on beş milyon genç yarattığını iddia edenler bu mantıkla hareket etmişlerdi.

Öyleyse gerçek bir eğitim devrimi nasıl gerçekleşebilir? Gözümüzün önünde, elimizden avucumuzdan kayıp giden bir gençlik için neler yapabiliriz?

Atanmış değil, adanmış öğretmen

Her şeyden önce meseleye yaklaşış biçimimizi değiştirmeliyiz. Eğitim ve öğretimi bir meslek sorunu olarak ele alamayız. Çünkü öğretmenlik, mesleklerden bir meslek değildir.  “Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime” diyordu Cemil Meriç yıllar önce. Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı. “Bari öğretmen olayım” diyerek KPSS puanıyla kerhen atanan, bu mesleği geçim kapısı olarak gören, okula işyeri, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir zihniyetteki kadroyla ne yapabiliriz ki?

Maarif meselesine her şeyden önce bir dava bilinciyle yaklaşılmalıdır. Eğitim ve öğretim her şeyden önce peygamberlerin yoludur. Dert ve dava adamlarının işidir. Bir insanın hidayetini, üzerine güneş doğan her şeyden daha üstün tutan vakıf insanlarına ihtiyaç vardır. Öncelikli hesabı dünyevi ikbal olmayan, asıl ücretini yalnız Allah’tan ümit eden, bundan dolayı da mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz çalışan, dava ve davet önderleri olmalı. Toplumun yeniden ihya ve inşası, nitelikli bireylerin yetişmesi, ilmin ve âlimin hak ettiği değeri bulması ancak bu yola kendini adamış gönül erleriyle mümkün olur.

Her öğretmen esas itibariyle “usvetun hasene” olmalıdır. Kulağa değil gözlere hitap edecek rol modellere ihtiyaç duyulmaktadır. Gençler duyduklarından çok gördüklerinden etkilenir. Sözleriyle eylemleri tezatlık teşkil edenlerin inandırıcılığı yoktur. Bu nedenle öğretmen atamalarında tek ölçünün KPSS olması yeterli değildir. Buna ilaveten başka kriterlerde olmalıdır.

Okullar, resmi ideolojinin dayatıldığı ve devlete kurşun askerlerin yetiştirildiği kışlalar ya da gençlerin bireysel farklılıklarının törpülenerek hepsinin aynı standarda geldiği fabrikalar değildir. İdeoloji dayatmak devletin vazifesi değildir. Farklı fikirlerin varlığı bir toplum için zenginliktir. Bundan dolayı zorunlu eğitim başlı başına bir zorbalıktır. Devlet, zorunlu eğitimi, sadece okuma yazma öğretmekle sınırlamalıdır. Daha sonra her öğrenciyi ilgi ve istidadına göre yönlendirecek iyi bir rehberlik hizmeti olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim öğretim yılının, tüm öğrencilerimize, eğitimcilerimize ve milletimize hayırlar getirmesini diliyorum.

Paylaş

BEŞERDEN İNSANA İNSANIN SERÜVENİ

BEŞERDEN İNSANA  İNSANIN SERÜVENİ

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.  Allah’a hamd, resulüne selam olsun.

Bu yazımızda “Beşer, Adem, İnsan” kavramları çerçevesinde insanı anlamaya çalışacağız. Kur’an-ı Kerim’in temel konularından biri hiç şüphesiz “insan”dır. Allah’ın muhatap aldığı, dünyayı kendisi ile anlamlı kıldığı, imar ve inşa sorumluluğu yüklediği bir varlık…

Sıraladığımız bu kavramlar anlam bakımından nüanslarla birbirlerinden ayrılan kavramlardır. Genel kavramsal çerçeveyi belirledikten sonra vahyin muhatap aldığı, filozofların düşüncelerinin merkezine koyduğu, şairlerin şiirlerinin temel konusunu oluşturan, sanatın ve edebiyatın merkezindeki varlık  yani kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz umarım az da olsa vuzuha kavuşur.

Beşer kelimesi farklı çekim kalıpları ile kullanıldığında; cildin sathı, dış deri, yerin üzerindeki yeşillik ve nebat, insanlık, insanoğlu, yağmuru müjdeleyen rüzgar, sevinmek, sevindirmek gibi anlamlara geliyor.

Kur’an-ı Kerimde beşer kavramı sözlük anlamından ziyade insan kavramı ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tür olarak insan olan; melek, cin veya ilah olmayan anlamları ayetlerin ağırlıkla vurguladığı anlamlardır. Beşer kavramına “ilkel insan, gelişimi tamamlanmamış varlık” şeklindeki bir yorumu Kur’andan çıkarsamak imkansızdır. Nitekim peygamberlerin davetine itiraz eden veya peygamberlerde olağanüstü özellikler arayan müşriklerle ilgili ayetler bu düşüncemizi destekler mahiyettedir.

“Dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip ahirete ulaşmayı yalanlayan kavminden o hatırlı/kodaman güruh ise halka şöyle dediler: «Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil; yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.”(23/33) Bu ayette inkar edenlerin ifadeleri ile peygamberlerin bütünüyle insani özelliklere sahip beşeri varlıklar olduğu vurgulanıyor.   “ Yahut altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ama, sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız! De ki: “Rabbimin şânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir beşer değil miyim?” (17/93) Bu ayette ise bizzat peygamberin diliyle beşerilik vasfı açıklanıyor.  “Dediler ki: “Bizim benzerimiz olan iki beşere (Musa ve Harun’a) mı inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar.” (23/47)

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere peygamberler beşer olan insanlardır. Gelişimi tamamlanmamış bir varlık olarak beşer kelimesini yorumlamak yanlış bir te’vil gibi görünüyor. “Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.”(15/28)” (İblis) dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın beşer için saygı ile eğilemem.”(15/33)  Bu ayetlerde saygı ile önünde eğilinmesi gereken varlık “beşer” olarak vasıflandırılıyor. Anlaşılan odur ki beşer kelimesi insanla aynı anlamda kullanılmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerimde insan hem pozitif hem negatif yönleri ile anlatılırken beşer daha ziyade nötr bir özellikte anlatılıyor.

Adem kelimesi Sümer dilinde “baba”, Asur ve Babil dilinde “yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç”;  Sabii dilinde “kul” anlamlarında kullanılmıştır. Tekvinde ise hem ilk insan hem de insan türü anlamlarında kullanılmıştır. Müslüman dilciler ise; bir şeyin dış yüzü, insicam, ülfet anlamları vermişlerdir. Nitekim genellikle sahih kabul edilen bir rivayete göre Allah, Ademi yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Adem’in nesli değişik karakterler taşır. Rağıb el-İsfehânî Müfredat adlı eserinde, Âdem’e (a.s) bu ismin, yerin üst kısmından yaratılması nedeniyle verildiğini nakleder.

Kur’an-ı Kerim, sahih hadisler ve islam alimlerinin ortak görüşüne göre Adem(as) insanlığın ilk atasıdır ve topraktan yaratılmıştır. Diğer ilahi kitaplar ve özellikle Tevrat’ın tekvin bölümü bazı farklılıklarla aynı şeyi söylemektedir. Nitekim Kur’an’ı Kerime baktığımızda şunları görürüz: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”Fakat Şeytan onların ayaklarını oradan kaydırarak, kendilerini içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de dedik ki; Birbirinize düşman olarak oradan aşağı inin. Yeryüzü belirli bir süreye kadar size barınak ve geçim yeri olacaktır. Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeyi çok kabul eden (kulunun günahından geçen) dır, çok esirgeyendir.” (2/34—37)

Yukarıdaki ayetlerden açıkça şu sonuçların çıktığını söyleyebiliriz. Secde edilen, cennete konulan, yasak fiili işleyen, nimetlerle dolu yerden çıkarılan, hatasında ısrar etmeyip tevbeye yönelen ve tevbesi kabul edilen bütün insanlar değil insanlığın atası olan Hz. Âdem’dir.

Kur’ an-ı Kerim’de Hz. Adem’le ilgili ayetlerde bu konu genellikle üç ayrı noktadan ele alınmıştır. Öncelikle Adem’in son derece önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedeni ve ruhi yönleriyle tam ve kamil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Adem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu ayetlerde hem Adem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği akli, zihni, ahlaki vb. meziyetlerden. Dolayısıyla hem Allah’a ibadet eden hem de yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli ayetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Adem’e secde ettikleri bildirilmektedir.(İSAM ADEM Md.)

Adem(as) akıl, duygu ve bilgi sahibi bir varlık olarak çeşitli imtihan süreçlerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolü altında olan ilk insan…

İnsan; e-ne-se/ انس kökünden türeyen bir kelime olup, sözlükte; garipsemeyi bırakıp alışmak, yadırgamamak, cana yakın olmak,  samimi olmak gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca bu kökten türeyen iste’nese kelimesi, hayvanın evcil olmasını ifade etmektedir.  El- İnsan ise; İnsan, adam, beşer, zihnen ve yaratık olarak terakki etmiş insan anlamlarına gelmektedir. Rağıp el-İsfehani ise; el-ins’i, cinnînin zıddı olan, ancak diğer insanlarla beraber  ayakta kalabilen/hayatını sürdürebilen ve tabiaten medeni olan varlık olarak tarif etmektedir.

Kelimenin aslının “unutmak” manasındaki nesy’den geldiği de ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler İbn Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivayete dayanırlar.

İnsanın yaratılışı başta topraktan –ki ilk örneği Hz. Adem’dir- daha sonra değersiz bir sudan yaratıldığı, insanların bu şekilde sosyal bir varlık olarak çoğalıp yeryüzüne yayıldıkları Kur’anın vurguladığı bir hakikattir. Kur’an-ı Kerimde insan bütün yönleriyle anlatılmiştır. Yaratılışı, mahiyeti ve amaçları ayrıntılı bir şekilde sunulmuştur. Nitekim Hac Suresinin 5. Ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”  Yaratılışın her aşaması tamamen ilahi iradenin kontrolünde gerçekleşmiştir. Bu hususta herhangi bir tesadüfe imkan olmadığı açıktır.

 

Yaratılış inancını benimsemeyen felsefi akımlar aydınlanma döneminden itibaren çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Genel olarak materyalist felsefe olarak adlandırabileceğimiz bu akımların tamamı Hıristiyanlık eleştirisi üzerinden dinlerin tamamına karşı çıkmaktadırlar. Hurafelerle ilahi menşeinden koparılan Hıristiyanlık, muktedirlerin zulüm aracına dönüşmüş, din eleştirisi Tanrı’nın varlığını sorgulamaya sebep olmuştur. Ancak yapılan eleştiriler önce insanı sonrada üretim mekanizmalarını tanrılaştırarak insanlığın bugünkü felaketini doğurmuştur.

Kur’an’ın insana dair diğer önemli bir beyanı da insanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesiyle ilgilidir. Hilâfet, esas itibariyle yeryüzünü Allah’ın iradesine uygun bir şekilde imar ve ıslah görevidir. Bu görev için verilen donanımları insan harekete geçirmelidir. Bunlar;

  • İnsan “asil bir varlıktır”. Mükemmel bir şekilde yaratılmış, özgür bir benliğe sahiptir.
  • İnsan irade sahibi olarak yaratılmıştır.
  • İnsan bilen, kavrayan bir varlıktır.
  • İnsan benliğinin şuurunda olan bir varlıktır. Kendi hakkında bilgi sahibidir.
  • İnsan üreten bir varlıktır. Alet, teknoloji, sanat, değer…
  • İnsan ülkü sahibi bir varlıktır. İdeal olana varmak için hareket eder. Üreterek ‘kemale doğru hareket halinde olan’ bir varlık.
  • İnsan ahlaki yönü olan bir varlıktır. Değerler üzerinden hareketini anlamlandırır.

Değer; sanatı maddi çıkara, sevgiyi menfaate, ideali realiteye tercih yaptıran aklaki duruştur. Değer; eşya ve varlıkla ilişkimizde ortaya çıkan ahlaki duruştur. Hayata anlam katan tercihtir. Yeri geldiğinde canı feda etmeyi en büyük kazanç sayabilmektir…

Hilafet görevini yerine getirme sürecinde aşması gereken en önemli engel yine insanın kendisidir. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, umutsuzluk, unutkanlık, böbürlenme, acelecilik, gerçeğe karşı direnme, inkârcılık vb. zaafları bulunmakta olup ahlâkî gelişim sürecinde bu zaaflarını yenmeyi öğrenmelidir.(İSAM İNSAN Md.) Bütün bu zaafları “benlik zindanı” olarak tanımlamak mümkündür.

Kur’anı kerimde bu zaaflarla ilgili birkaç ayet hatırlatalım; İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendiside şahittir. Ve insan mala çok düşkündür. (Adiyat, 6-8)  De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.“ (isra, 100) İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan gerçekten çok acelecidir.  (isra, 11)  İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (Nahl, 4)  “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. (Yusuf, 53)

Bu zaafları aşacak donanımların da insana verildiğini Kur’anı Kerim açıklamaktadır. İlgili ayetlerin bir kısmını hatırlatalım.

Şüphesiz sizin çabalarınız (çalışma, yetenek)  elbette çeşit çeşittir. (Leyl, 4) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. (Şems, 7-10) O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.  Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde, 7-9) İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.  Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kateder. (İnsan, 1-3)  De ki: “O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!“(Mülk, 23)

Sonuç olarak;

  • İnsan doğar, büyür, ölür; canlı bir varlıktır.
  • İnsanın düşünme yeteneği vardır.
  • İnsan güler, ağlar, sever, korkar, güvenir…; insan duygusal yanı olan bir varlıktır.
  • İnsan, alet yapan ve kullanan bir varlıktır.
  • İnsan, tarihi olan ve tarih yapan bir varlıktır.
  • İnsan, bilim, sanat ve düşünce gibi etkinlik alanlarının failidir.
  • İnsan, irade sahibi bir varlıktır.
  • İnsan, heryönüyle Allah’a (cc) muhtaç bir varlıktır.
  • İnsan kul olan sosyal sorumluluk sahibi bir varlıktır…
  • İnsan yapıp-ettiği her şeyden dolayı hesap verecek bir varlıktır…

 

Paylaş

KUDÜS ÜMMETİN AYNASIDIR

Kudüs, sınırlarını aşan bir şehirdir. Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinliler veya Araplarla sınırlı değildir. Bu mesele bir ırk ya da toprak meselesi değildir. Mescid-i Aksa da sadece namaz kılınan bir mekân değildir.

Buraya el-Kudsu’ş-Şerif denmiştir. Çünkü burası, isra ve miraç mucizelerine şahitlik eden Beytül’ Makdis’in de içinde bulunduğu, Kur’an’da taziz edilen, peygamberler diyarı Arzu’l Mubâreke’dir. Kuranda adı geçen birçok peygamber ya burada yaşamış ya da yolu bir şekilde buraya düşmüştür.

Bu kadim şehri ziyaret edenler, onun her yerinde nebiler kervanından bir hatıra görecek, onların kokusunu hissedeceklerdir. Onun sokaklarında dolaşırken, tevhid önderleri olan peygamberlerin çetin mücadeleleri gözünüzün önünde canlanır. Tarih boyunca hak batıl mücadelesine sahne olmuş bu şehirde, sadece aktörlerin değiştiğini, tevhid şirk mücadelesinin ise bütün şiddetiyle devam ettiğini göreceksiniz. Kur’an’da müminlere en şedid toplum olarak gösterilen Ben-i İsrail’in ihanetlerini, zulümlerini bir kez daha okuyacaksınız Kudüs surları içinde. Kutsal kitabı tahrif edenlerin Kutsal şehri nasıl tahrip ettiğine, kendilerini Tanrının sevgili kulları olarak görenlerin Tanrının diğer kullarına ne zulümler yaptıklarına şahitlik edeceksiniz.

Kudüs Müslümanların şifresidir.

Kudüs söz konusu olunca dünya Müslümanlarının kalpleri daha hızlı atar. Yürekler kıpır kıpır olur. Çünkü Kudüs bir sevdadır ve ümmetin şifresidir, aynasıdır. O bizim vicdanımızdır, gönül yaramızdır. Göz bebeğimiz, utancımızdır. Oraya atılan her mermi ve her gaz bombası aslında bizim gözümüzü kör ediyor. Ona bakınca kendimizi görürüz. İslam dünyasının fotoğrafı Kudüs penceresinden daha net görünür. O mahzunsa ümmet mahzun, o mesrursa ümmet mesrur olur. O tebessüm ederse ümmet de tebessüm eder, o ağlarsa ümmet acılara gark olur. Kudüs’ün kaderi ümmetin kaderidir. O, bize bizi anlatır. Kudüs’e bakıp kendimizi ve ümmetin halini muhasebe ederiz.

Kudüs’ün özgürlüğü

Kudüs için tarihte büyük mücadeleler yapılmış ve bu kutsal şehir birçok kez el değiştirmiştir. Son olarak Kudüs, 1917’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle önce İngilizlerce ve daha sonra da bölgeye dışarıdan getirilip yerleştirilen Yahudilerce işgal edilmiştir. Bu işgal, dünyadaki güç odaklarının onay ve desteğiyle genişleyerek devam etmektedir. Bu günlerde ise işgalin 100. Yıldönümünde Siyonistler yeni provokasyonlara imza atmaktadır. Sanki İslam dünyasına el ense çekerek onların gücünü ve tepkisini test etmektedir.

İsra suresinde, İsrail oğullarının bu topraklarda iki defa fesat çıkarttıkları ve her seferinde üzerlerine güçlü kulların gönderilip onların cezalandırıldığı haber verilir. Yüce Allah, tekrar taşkınlık yaparlarsa onları zelil edecek güçlü kullarını tekrar göndereceğini belirtir. Bugün İsrailoğulları, taşkınlıkta zirve yaptıklarına göre, Rabbimizin vaad ettiği güçlü kullar nerede? Talut ve ordusu ne zaman gelecek?  Kudüs ne zaman özgürlüğüne kavuşacak?

Gerçekçi olmak gerekirse, İslam Dünyasının bugünkü haliyle kural koyacak durumu olmadığı için yakın bir zamanda Kudüs’ü kurtaracak gücü de yoktur. Hatta İslam Dünyası diye bir dünya kalmamıştır. Sadece işgalcilerin kuklası olan ihanet şebekelerinin baskısı altında yaşam mücadelesi veren Müslüman toplumlar vardır. İslam ülkeleri, Kudüs davasını çoktan satmış gözüküyor. Dolayısıyla Kudüs, bir süre daha, hepimizi kahretmeye devam edecektir.

Şapkayı önümüze koyup düşünecek olursak Cahit Zarifoğlu’nun şu mısraları akla geliyor “Önce yüreklerimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler, / Biz savaşı kendimizde kaybettik kendimizde kaybettik”. Aslında İsrail güçlü değil, biz zayıfız. Kudüs’te yaşananlar, kendi elimizle yaptıklarımızın neticesidir. Kimse kendini masum sanmasın.

Kudüs Haçlıların işgali altındayken, Sultan Selahaddin’in adeta mecnun gibi dolaştığı; yemeği ve uyumayı unuttuğu; gülmeyi kendine yasakladığını kaydeder tarihçiler. Selahaddin Eyyubi’den, Kudüs’ü Haçlılardan geri almak için harekete geçmesi istendiğinde, sabah namazında camilerin boş olduğunu görünce beklemiş ne zaman ki sabah vakti camilerin Cuma namazları gibi dolduğunu görmüş o zaman fethe karar vermiştir ki bu bize Kudüs’ün anahtarını gösterir.

Dünya nehrinden kana kana içenler, düşmanı görünce ölü gözlerle bakıp evlerine, işlerine dönenler, kalplerinde vehin hastalığı ( dünya sevgisi, ölüm korkusu) olanlar Kudüs için umut olamaz. “Bir ruh bid dem nefdike ya aksa” sözü, slogan olmaktan öte geçmedikçe Kudüs kurtulamaz.

Kudüs’ün menfaatini, derneğimizin, cemaatimizin, partimizin menfaatinin önüne geçirmedikçe Filistin bayrağı elimizde sadece aksesuar olarak kalacak ama günahlarımızın üstünü örtmeye yetmeyecektir. Timsah gözyaşları içinde kendimizi ve başkalarını aldatmaya, oyalamaya ve de duyarlılıklarını sömürmeye devam edeceğiz öyle mi? Kutsal olan her şeyde olduğu gibi Kudüs de dünyevi çıkarlara meze olmaktan kurtulamayacak mı?

Siyonistlerin Kudüs ortak paydasında birleşip güçlenmesi ümmetin parçalanmışlığının sonucudur. Mescid-i Aksa’daki son yaşananları protesto etmek için aynı meydanda bir mikrofon etrafında bile bir araya gelmeyi beceremeyenlerin birlik- beraberlik, kardeşlik çağrısı yapmaları sahici değildir. Kudüs bizi bir araya getiremiyorsa ancak mahşerde bir araya geliriz ama o günün hesabı çetin olur. Milli, mezhebi, meşrebi taassubun esiri olmuş kitleler Kudüs surlarının içine giremezler.

Biz özümüzde olanı değiştirirsek Allah da bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirecektir. Önce içimizdeki milliyetçilik, mezhepçilik, cemaatçilik, particilik vs. putlarını kıralım gerisi kolay. Calut güçlü gözükür ta ki Talut çıkana kadar. İnanıyorum ki bir gün Talut ve askerleri yine çıkacak ve sapan taşları füzeleri yenecektir. Çünkü karanlık aydınlığın yokluğundandır. Hak gelince batıl zail olur ve batıl zaten yok olmaya mahkûmdur. “Nice az topluluklar vardır ki kendilerinden çok daha kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir Allah’ın izniyle.

Asurlular ve Bâbilliler Kudüs’ü işgal ettikleri zaman oradaki Yahudilerin kimisini öldürmüş bir kısmını da esir olarak Babil’e sürgün etmişler. Tevrat’ta yer alan rivâyete göre, Babil’deki Yahudiler   “Eğer seni unutursam, ey Kudüs! Sağ elim hünerini unutsun. Dilim damağıma yapışsın, eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüksek sevincimin üstünde tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” diye ağıtlar yakmışlar.

 

Ey Kudüs sevdalıları! Böyle bir dua etmeye cesaretiniz var mı? Ne zaman ki bizde bu duyarlılık oluşur, bu duaya gönülden “amin” deriz işte o zaman Kudüs’e doğru yola çıkabiliriz!

 

 

 

 

Paylaş

”Aşk”ın ”Akl”a Galip Geldiği Anıtsal Şehir:KUDÜS

Kudüs…

Onurumuz,vakarımız,izzetimiz,şerefimiz,aşkımız…

Düştüğünde düşeceğimiz,dik durduğunda dik durduğumuz,mahsun olduğunda hüzne gark olduğumuz aziz şehir…

Uğruna bedel ödemeyi en fazla hak eden mukaddes belde…

İlk kıblemiz…

Çocuklarını kanla emziren hüzün coğrafyamız…

Ölümü öldüren kara gözlü çocukların ,iffetli kızların,vefalı ve çilekeş anaların yurdu…

Atamız put kırıcı İbrahim’in aziz neslinin,Musa’nın,İsa’nın,Muhammed’in uğrak yeri…

Bize, Alemdeki bütün kadınlara üstün tutulan pak  Meryem’i ve adayış abidesi Hanne’yi hatırlatan mübarek belde…

Kudüs…

Binlerce yıldır insanlığın imtihan diyarı…

Tevhidi şuurun tohumlarının atıldığı yer…

Miracın ilk durağı…Yani ‘’uruc’’ etmenin.Yani yücelmenin…Yani yükselmenin…

Mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah azze ve cellenin, etrafını mübarek kıldığı yer…

Kudüs…

Modern medeniyetin; demokrasi,insan hakları,kadın hakları,çocuk hakları,çevre gibi cilalı kavramlarının kofluğunu ve pespayeliğini deşifre eden yer…

Her gün ve her saat ekranlarda karşımıza çıkan Küresel İstikbarın iyi giyimli,parlak suratlı ,etkili ve yetkili kadınlarının ve erkeklerinin,aslında ne kadar kirli bir vicdana,utanmaz bir yüze,çarpıtılmış bir zihne sahip olduklarını anlamamızı sağlayan mübarek belde…

Kudüs…

Siyonist İsrail’in barbarca eylemlerinin bütün bir Dünya tarafından görmezden gelindiği yer…

Dünyanın en büyük açık hava hapishanesine ev sahipliği yapan mahzun belde…

İnsanların açlıkla,susuzlukla,ilaçsızlıkla esir alınmaya çalışıldığı zeytinlikler ülkesi…

Kudüs…

Onurlu ve ahlaklı direnişin ana üssü…

Düşmanlarına benzemeyi zül kabul eden vakur ve cesur kadınların,erkeklerin ve çocukların sığınağı…

Mutlak kudret sahibi olan Allah’a koşulsuz teslim olmanın zaferle eşdeğer olduğunun en güzel örneklerinin tezahür ettiği aziz belde…

İmanın en büyük imkan olduğunun,izzetin ve şerefin Allah’ın ,rasulünün ve müminlerin yanında olduğunun özelde İslam alemine,genelde ise bütün insanlığa öğretildiği yer…

Kudüs…

Güce taparlığın özendirildiği bir çağda, Allah’a tapmanın ne demek olduğunun talim ettirildiği şanlı mektep…

Taşın demire galebe çaldığı, sapanın füzeyi imha ettiği,sloganların copları dövdüğü,çıplak ayakların tank paletlerini durdurduğu, ezan sesinin bomba sesini bastırdığı  mucizeler diyarı…

Zillet altında yaşamaktansa, izzetlice ölümü yeğlemenin yadırganmadığı müstesna direniş abidesi…

Kudüs…

Heybesinde;Selehattin’in celadetini ve şecaatini,Abdülhamit’in ferasetini ve basiretini,İzzettin Kassam’ın mukavemetini ve takvasını,Şeyh Ahmet Yasin’in fedakarlığını ve asaletini,Abdülaziz Rantissi’nin gözü karalığını ve tavizsizliğini ,Şeyh Raid Salah’ın tevazusunu ve izzetini taşıyan bereketli şehir…

Kudüs…

En büyük ihanetlere tanıklık eden güzel belde…

Hemen yanı başındaki Müslüman kılıklı Tiranlar tarafından Siyonistlere peşkeş çekilen kutsal şehir…

Kof,bayağı,pespaye,aşağılık ve zelil Sultanlıklarını korumak için, Küresel İstikbarla işbirliği yapan Müslüman kılıklı nifak çetelerinin iğrenç planlarına tanıklık eden pak belde…

Kudüs…

Aşkın, akla galip geldiği yer…

Şehadetle,şahitlikle,şehitlikle bir arada anılan sekinet makamı…

Kudüs…

Talut ve Calut ,Musa ve Firavun kıssalarının hayat bulduğu yer…

Aziz ve celil olan Allah’ın tarihe müdahale edişinin en somut göstergesidir Kudüs…Elbette gören gözler için…

Allah,kulları aracılığıyla tarihe müdahalede bulunur.Bu müdahalelerle insanlığa hakikate teslim olmaları gerektiğini hatırlatır.Yerinden edilen kavramları yerine koyar ve bulanıklaşmış zihinleri berraklaştırır…

Tazyiki altında kaldığımız ve bir türlü kurtulamadığımız enformasyon şiddetinin görmemize izin vermediği, görmemiz halinde gerçek anlamda özgürlüğün kapılarını aralayacağımız bilinç aşısı Kudüstedir.

Nehirden geçerken kana kana içenlerden olmayıp, Allah(c.c)’ın başlarına komutan olarak atadığı Talut’un emirlerine riayet ederek imtihanı başarıyla verip, Calut’un tahakkümünü kıran müminler ordusunun 21.yüzyıldaki temsilcilerinin yaşadığı bu kutlu belde, ümmetin kendisinden ders almasını bekliyor…

Kudüs denildiğinde hep elini cebine atma gereği duyan,bu aziz beldeyi sürekli olarak yardımla/bağışla anmaya teşne zihinlerimiz,artık Kudüs’e ‘’ahlaklı direniş mektebi’’ nazarıyla bakmak mecburiyetindedir…

Direnişi şiar edinen bu onurlu insanların, nasıl olup ta her türlü tahakküm araçlarıyla üzerlerine saldıran küresel istikbarın karşısında durabildiğini öğrenmek, bugün en esaslı meselelerimizden biri olmak durumundadır.

Bir tarafta bütün bir küresel müstekbirler ordusunu arkasına alan İsrail’in barbarlığı, diğer tarafta Müslüman kılıklı Tiranların yaptıklarıyla adeta mengeneye sıkıştırılmış olan Kudüs,Allaha layıkıyla teslim olma azmiyle,modern barbarlıktan kurtuluşun reçetesini vermiş oluyor.

Bu asil direnişin karşısında acziyet içerisinde kalan küresel barbarlar,medya aracılığıyla zalimi mazlum,mazlumu zalim olarak göstermeye çalışıyor…

İzzetlerinden zerre kadar taviz vermeden, adeta bütün bir ümmetin onurunu korurcasına direnen bu aziz beldenin mübarek evlatlarına selam olsun…

Sadece İsrail vahşetinin yoğunlaştığı zamanlarda değil, her daim Kudüs ilgimiz canlı olmalı…

Sadece gözyaşı akıtarak değil,ter ve kan akıtarak ta Kudüs davasına destek olmalıyız…

Talut’un ordusunda bulunan ve fakat nehir imtihanını geçemediği için dizlerinin üstüne çöküp kalanlardan beri olduğumuzu izhar etmek mecburiyetindeyiz…

Allah(c.c) Talut’un tarafında olanları imtihan etmekte ve bu imtihanı kazananlar aracılığıyla Calut’un ordularını perişan etmektedir…

Modern Calutlar ve Firavunlar, ellerindeki her türlü tahakküm araçlarıyla saldırmalarına ve türlü türlü şeytanlıklar tasarlamalarına rağmen, Kudüs direnişi her seferinde daha onurlu ve daha izzetli olarak yeniden diriliyor…

Kudüs’ün asil ve onurlu direnişi, tarihin sonunun liberal demokrasiler olduğuna iman edenleri şok ettiği ve aziz İslam’ın insanlığın geleceği olma umudunu arttırdığı için, ahlaksız direniş sergileyenler özellikle öne çıkarılarak,bütün bir insanlık ayartılmaya çalışılıyor.

Kudüs sadece Müslümanlara değil, dünya insanlığına onurun ve izzetin nasıl müdafaa edileceğini öğretiyor…

Bu direniş küresel tuğyan çetelerinin uykusunu kaçırdığı için,boğmak için tarihin gördüğü en ahlaksız yöntemler kullanılıyor…

Ümmet sorumluluğu taşıyan her Müslümanın Kudüs’ü gündemleştirmesi, Siyonist çetelerin barbarlıklarını deşifre etmesi ve İsrail urunun bu coğrafyadan kesilip atılması için çaba göstermesi gerekmektedir… Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Paylaş

MESCİD-İ AKSA BİZİMDİR

“Ortadoğu Baharı” ile başlayan iyimserlik rüzgârı, Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesiyle zirveye çıkmıştı. Açıkçası o günlerde hızla gelişen bu olumlu hava, içten içe bir tedirginlik uyandırdı ve maalesef korkulan oldu. “Ortadoğu Baharı”, kışa döndü.

Bugün, İslam dünyası tarihinin en zor, en karanlık, en umutsuz ve en yalnız dönemini yaşıyor. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya birçok İslam ülkesi ihanet ve işgallere maruz kalmıştır. Mezhepçilik ve milliyetçilik hastalığı yayıldı, ümmet bilinci zaafa uğradı. Bölünme ve ayrışmalar neticesinde gücümüz gitti, birliğimiz ve düzenimiz bozuldu. Yüce Allah’ın kardeş olarak ilan ettiği ümmet, birbirine düştü, kardeşkanı akıttı. Öyle ki birbirleriyle uğraşmaktan asıl düşmanla uğraşmaya zaman bile bulamadılar. Çünkü “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar” diyordu Selahaddin Eyyubi.

Ümmetin içine bir hançer gibi saplanan İsrail ise kurulduğundan beri en rahat dönemini, altın devrini, yaşıyor. Rüzgâr onlardan yana esiyor. Çünkü artık kendisini rahatsız edecek hiçbir güç görünmüyor! Müslümanları hal-i pür melali Siyonizm’e güç veriyor.

DAEŞ sorunu, Rakka – Musul operasyonları, Suriye’nin paylaşım hesapları, Katar krizi kısaca bölgedeki bütün gelişmeleri İsrail’in sinsi hedeflerinden bağımsız okumak eksik olacaktır.

Washington, Tel Aviv ve Riyad arasında oluşturulan şeytan üçgeni, önümüzdeki günlerde daha büyük ihanet ve katliamlara imza atacak gibi görünüyor. “Her şey İsrail için!” sloganıyla kurgulanan bu üçgenin hedefi; uzun menzilli balistik füzelere ve nükleer silahlara erişmeye çalıştığı düşünülen İran ve direniş hareketleri olan İhvanı Müslimin ve Hamas. İşgalci İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını tehdit eden kim varsa bertaraf edilmek isteniyor. Suud önderliğindeki Körfez rejimleri ABD tarafından İran’a karşı silahlandırılıp desteklenirken, İslami hareketleri finanse eden Katar, abluka altına alınmak isteniyor.

 

SİYONİST, SESSİZ VE DERİNDEN ÇALIŞIYOR

Irak ve Suriye’de yaşanan işgal ve iç savaş, son olarak Katar krizi dikkatleri o bölgelere toplarken; İsrail, gündeme gelmemenin avantajını kullanıyor, sessiz ve sinsi hedeflerine adım adım ilerliyor.

Bugün Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa, hiç olmadığı kadar mahzun, mazlum ve yalnızdır. İsrail, bir taraftan kendi güvenliği için Ortadoğu’da yeni “devletçikler” oluşturmaya çalışırken, öte taraftan da Müslümanların kutsal mekânlarına pervasızca saldırıyor. Bir gün Mescid-i Aksa’nın kapılarını ibadete kapatıyor, bir gün ise ezanı kafası estiğinde susturuyor.

İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi katletmiş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı.

İşgalci İsrail güçleri, 3 gün ibadete kapalı tuttuğu Harem-i Şerif’in iki kapısını açmış ve kapılara metal arama dedektörleri yerleştirmişti. “Metal arama dedektörleri” uygulamasına karşı çıkarak toplanan yüzlerce Filistinli, gün boyu vakit namazlarını Aksa surlarının dışında kılmaya devam etmişti.

İşgalci İsrail güçleri, Mescid-i Aksa’nın kapılarına kurulan elektronik metal arama dedektörü uygulamasını protesto etmek amacıyla yatsı namazını Aslanlı Kapısı’nın yakınında kılan Filistinlilere müdahale etti. İşgalci İsrail güçlerinin aşırı güç kullanarak dağıtmaya çalıştığı cemaatte bulunan Kudüs Yüksek İslam Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh İkrime Sabri de plastik mermiyle yaralandı.

ADIM ADIM İŞGAL

İşgalci İsrail’in Mescid-i Aksa’yı önce kapatması, daha sonra kapılara elektronik dedektörler yerleştirerek girişlere kısıtlamalar getirmesi, Aksa’nın statüsünü değiştirmeye, zaman ve mekân olarak bölmeye çalıştığı şeklinde değerlendiren uzmanlar, dedektör ve kamera uygulaması isteğindeki asıl hedefin güvenlik değil siyasi olduğunu belirtiyor. Böylece Filistinlilerin girişlerini kısıtlamak ve cemaat sayısını düşürmek istiyorlar.

Ayrıca İsrail, Aksa’yı Ürdün’e bağlı Vakıflar İdaresi’nin kontrolü altından çıkarmak istiyor. Vakıflar İdaresi’nin tüm yetkilerini kaldırarak, Aksa içindeki görevlileri, korumaları ve tüm alanı kontrol etmeyi amaçlıyor.

 

Hz. İBRAHİM CAMİSİ GİBİ MESCİDİ AKSA

1994 Şubatında gerçekleşen “Kanlı Cuma” bahanesiyle 9 ay Müslümanlara kapalı kalan İbrahim Cami, tekrar açıldığında yarısından fazlası Sinagog olarak Yahudilere tahsis edilmişti.

 

2016 Şubat tatilinde el-Halil’deki İbrahim Camisi’ni ziyaret etmiştim. Yoğun güvenlik önlemleri dikkatimi çekti. Sanki F tipi ceza evine girer gibi dedektörler, çelik turnikeleri geçtikten sonra tam donanımlı silahlanmış Siyonist askerlerin aşağılayıcı bakışları arasında Hz. İbrahim ve ehli beytine ev sahipliği yapan kadim camiye girebildik. Tarihi camiyi basit bir paravanla ortan ayırmışlar, mihrab kısmını Müslümanlara bırakıp diğer tarafı Sinagog olarak tahsis etmişler. İki rekat namaz kıldıktan sonra Kuran okumak için halka oluşturduk. Rehberimiz, Kuran okurken sesimi yükseltmemem hususunda beni uyardı. Çünkü paravan arkasından sesimi duyan Yahudiler duvarlara vurarak tacizde bulunuyorlardı.

İsrail, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u bağrında barındıran el-Halil kentindeki İbrahim Camisi’nde uyguladığını Aksa’da da uygulamaya çalışmaktadır.

 

MESCİD-İ AKSA’NIN ÖNEMİ

Rabbimiz İsra suresinde Mescid-i Aksa ve etrafını mübarek kıldığını belirtiyor. Resulullah (SAV), yolculuğun yapıldığı üç mescidden birisinin Mescid-i Aksa olduğunu bildirir. Müslümanların ilk kıblesi, Resulullah’ın isra ve miraç mucizelerini gerçekleştirdiği, birçok peygamberin hatırasını barındıran kutsal mekândır burası.

Kudüs, şehirlerden bir şehir, Mescid-i Aksa da mescidlerden bir mescid değildir sadece. Kudüs bir semboldür. Tarihte Kudüs’e hakim olan dünyaya da hakim olmuştur. Müslümanlar bu topraklarda mahzun olunca dünyada da mazlum olmuştur. Kudüs tam anlamıyla özgürleşmeden Müslümanların özgürlüğünden söz edilemez. Çünkü Kudüs’ün özgürlüğü ümmetin özgürlüğüdür.

Kudüs’ün ümmet üzerindeki psikolojik etkisi büyüktür. Kudüs ve Filistin meselesi sadece Arapların meselesi değildir. Kudüs, kuru bir toprak davası değildir. Kudüs, ümmetin ortak değeridir. Kudüs bizimdir. Kudüs, Mekke, Medine, Kahire, Şam, Tahran, İstanbul kardeş şehirlerdir. Kardeş, kardeşi düşmana teslim etmez.

Kudüs, maazallah, düşerse hiçbir şehrimiz emniyette olamaz. Velhasıl İstanbul’un savunması Kudüs’ten başlar. Türkiye’yi idare edenler bunu iyi idrak etmeli ve İsrail ile yapılacak her türlü normalleşmenin ayağımıza sıkılan kurşun olduğunun farkında olmalıdır. 15 Temmuz hain darbe girişimi için gösterdiğimiz haklı tepkiyi, Kudüs’te yapılmak istenen darbeye karşı da göstermeliyiz. Bunların arasındaki benzerliği görmemek büyük bir gaflettir.

“Kudüs işgal altındayken ben nasıl gülebilirim ki?” diyen Selahaddince bir ruhla dirilmeli, safları sıklaştırmalı, mevzileri muhkemleştirmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş

Yeni Türkiye’nin 15 Temmuzu

Bugün yaşadıklarımız dünden bağımsız olmadığı gibi yarın yaşayacaklarımız da bugünden bağımsız olmayacak. Tarihte mutlak anlamda bir tekerrürden ya  da kesintiden bahsedilemeyeceği gibi,Marks’tan mülhem, mutlak anlamda bir cebirden/determinizmden de bahsedilemez.Ancak olgular düzeyinde benzerliklerden söz edilebilir.Bu nedenle 15 temmuz darbe girişimini değerlendirirken tarihteki benzerleriyle karşılaştırmak faydalı olabilir.Şimdiye kadar edindiğimiz bilgiler ışığında diyebiliriz ki;15 Temmuz girişimi,birkaç yıldır dillendirilen yeni Türkiye’nin/Post-Kemalist sürecin şekillen(diril)mesinde önemli bir rol oynayacaktır.Diğer darbelerden farklı olarak dini saiklerle örgütlenen bir cuntanın girişimi olarak kayıtlara geçen bu darbe,Yeni Türkiye’de dinin toplumsal rolünün ‘’ne’’liğini ve ‘’nasıl’’lığını da etkileyecektir.Olayların sıcaklığı nedeniyle henüz olgular düzeyinde bir tartışmadan bahsedilemese de önümüzdeki günlerde ve aylarda bu sürecin derinlemesine tahlili yapılacaktır. Şimdiden şu tespiti yapmak herhalde yanlış olmaz:Dini Saiklerle örgütlü bir grubun kalkışması olması münasebetiyle 15 temmuz darbe girişimi,bir yandan devletin dini/İslam’ı yorumlama tekelini muhkemleştirirken diğer yandan laik/seküler paradigmanın tahkimatında oldukça önemli bir rol oynayacaktır.Dolayısıyla bu darbe girişiminin iki başlık altında incelenmesinin isabetli olacağını düşünüyorum.Birincisi; Cumhuriyet Türkiye’sinde asker-sivil ilişkisinin serencamı;darbe süreçlerinin iç ve dış politik hazırlayıcıları ve darbelere karşı gösterilen tepkilerde Türkiye’nin değişen sosyolojisinin etkileri;İkincisi ise dini saikle örgütlenen bir cuntanın kalkışması olmasından dolayı ‘’dinin araçsallaştırılması’’ meselesidir.

Bilindiği üzere, Türkiye olarak darbelere aşina bir ülkeyiz. Sadece Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı’da da gelenekselleşmiş bir darbe/ler süreci olduğunu biliyoruz. Yeniçerilerin kazan kaldırmalarından İttihatçı Subaylara kadar yığınla darbeye tanık olmuş bir geleneğin temsilcileriyiz. Dolayısıyla maruz kaldığımız bu son darbe uzun darbe geleneğimizden bağımsız değerlendirilemez. Ancak yukarıda da işaret etiğimiz üzere bu son darbenin gerçekleştiricileri arasında dini iddialı bir yapının mensuplarının olması meseleyi sadece asker-siyaset ilişkisi bağlamında ele almanın eksik olacağını bizlere göstermektedir. Türkiye’de din-toplum ilişkisinin tarihsel arka planını ve cemaat olgusunu da(her ne kadar bu yapı hususiyetleri itibariyle İslam’ın cemaat tanımına uymasa da algı düzeyinde böyle bir realiteden bahsedilebilir) 15 temmuz darbe girişimi münasebetiyle yeniden gözden geçirmekte fayda var. Çünkü şimdiye kadar ki sonuçları itibariyle 15 temmuz darbesi, bundan sonra Türkiye’de din/İslam eksenli hareketlerin/cemaatlerin devletle ve toplumla kuracakları ilişkileri doğrudan etkileyecektir.

Cumhuriyet Türkiye’si ilk askeri darbeyle kuruluşundan 37 yıl sonra tanıştı.27 Mayıs 1960 darbesi, emir komuta zincirinden bağımsız olarak ordu içerisinde örgütlenmiş bir cunta tarafından icra edildi ve başarıya ulaştı. Silahlı kuvvetler içerisinde en ciddi tasfiye bu darbeyle gerçekleşti. Siyasal iradenin sembol isimleri idam edilerek, sonraki yılların asker-siyaset ilişkisi asker lehine dizayn edildi. Emir komuta zincirinden bağımsız olmasına rağmen 27 Mayıs’ı başarıya ulaştıran etkenler;

1-İktidarı temsil eden siyasal iradenin süreci okuyamayışı ve teslimiyetçi tavrı

2-İnönü liderliğindeki muhalif siyasal irade olan CHP’nin darbeyi meşrulaştırıcı ve destekleyici tavrı

3-Zaten kısıtlı olan medya unsurlarının darbecilerin yanında yer alması

4-Sosyolojik olarak halkın siyasal bilinç düzeyinin henüz bir darbeyi püskürtecek kıvamda olmayışı

Olarak sıralanabilir. Ayrıca üniversitelerin askerden yana tavır almasını ve küresel konjönktürün,özellikle ABD/NATO hattının, darbecilerin yanında olduğunu da eklemek gerekir.

Bu yönüyle 27 Mayıs, Cumhuriyet Türkiye’sinde ‘’darbelerin anası’’ olarak adlandırılabilir. Dolayısıyla 27 Mayısta ne olup bittiği tam olarak anlaşılmadan 15 temmuz’un anlaşılması da zordur. Bu nedenle biz emir komuta zincirinden bağımsız olmaları yönüyle ortaklaşan, ancak başarıya ulaşma açısından birbirinden ayrılan 27 Mayıs ve 15 temmuz darbelerini karşılaştırmalı bir okumaya tabi tutarak anlamak niyetindeyiz. Tabi bu arada 27 Mayıs’tan 15 temmuza gelinceye kadar ki darbelere de kısaca değinmeye gayret edeceğiz.En nihayetinde ise 15 temmuz darbesinin görünen unsurlarının bir dini yapıya aidiyetleri münasebetiyle kanaatimce meselenin bam telini oluşturan ‘’dinin araçsallaştırılması’’ olgusunu masaya yatırmak niyetindeyiz.

27 mayıs 1960 darbesi,ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan çift kutuplu dünyada kendisini ancak bir kutba yaslayarak hayatta kalabileceğine inanan Türkiye’nin sırtını dayadığı ABD/NATO hattının doğrudan müdahil olduğu,ki sonraki bütün darbelerde bu tavır devam edecektir,ilk darbedir.ABD/NATO hattı her ne kadar bu darbede ki müdahalelerini açık etmeseler de, Menderes hükümetinin son zamanlarında Sovyetlere kayan ilgisinin bu süreçte etkili olduğu söylenebilir.Denebilir ki, Cumhuriyet Türkiye’sinde ki darbeler genel itibariyle ABD-Sovyet/Rus hattının karşılıklı mücadelesi şeklinde sürmüş ve genelde ABD hattının zaferiyle sonuçlanmıştır.İkinci dünya savaşı sonrasında gerçekleştirilen Yalta Konferansında çift kutuplu dünyanın bir nevi temelleri atılmış,ünlü Britanya İmparatorluğu gönüllü(!) olarak tarih sahnesinden çekilmiş ve yerini Anglosakson Dünyanın yeni temsilcisi ABD’ye bırakmıştır.Türkiye, ikinci dünya savaşına aktif olarak katılmayıp savaşın sonuna doğru kazanan blokta ki yerini belli etmiş ve savaş sonrasında Sovyetlerin doğrudan hedefi haline gelmiştir.Stalin Rusya’sının boğazlar üzerinde ki iddiasına karşı sığınacak bir liman arayan Türkiye, çareyi ABD önderliğinde ki NATO hattına girmekte bulmuştur.Kore’ye asker göndererek ABD hattına sadakatini tescilleyen Türkiye’nin bu eylemi NATO’ya giriş vizesi olarak kabul edilmiş ve Türkiye bu tarihten itibaren,Avrupa’yla birlikte, ABD/NATO hattının bağımlı bileşenlerinden biri olmuştur.Soğuk Savaş olarak tesmiye edilen 1945-1991 yılları arasında askeri,istihbari ve siyasi olarak ABD/NATO hattının kontrolünde olan Türkiye,Kıbrıs çıkarması istisna tutulursa,genel itibariyle bu hatta sadık kalmıştır.Menderes Hükümetinin 1950’li yılların sonuna doğru Sovyet Hattına kayma temayülünün ortaya çıkması sonrasında gerçekleşen 27 mayıs darbesi,Türkiye’de siyasal bağımsızlığın önüne set çekmenin yanında, TSK içerisinde gerçekleştirdiği tasfiye ile de dikkat çekicidir.Osmanlı’nın 19.yüzyılın sonuna doğru etkisi altına girdiği Alman askeri düzeni(bilindiği üzere Osmanlı, askeri alandaki bir çok yeniliği Alman Ordusunu örnek alarak ve hatta bizzat Alman subaylarının eğitim,gözetim ve denetiminde gerçekleştirmiştir.)tasfiye edilerek yerine ABD/NATO düzeninin ikame edilmesi sağlanmıştır.(Burada bir parantez açarak NATO ile ilgili bazı noktalara işaret etmekte fayda var. NATO, ikinci dünya savaşından hemen sonra ABD önderliğinde Merkezi ve Batı Avrupa’yı Sovyet yayılmacılığına karşı korumak amacıyla kurulmuştur.Sonraları üye sayısını genişleterek küresel bir Askeri güç haline gelen NATO, Soğuk Savaş olarak adlandırılan 1945-1991 arasında üye bir çok ülkede Sovyet Tehdidine karşı gizli örgütlenmeler gerçekleştirmiştir ve üsler kurmuştur.Türkiye yaklaşık olarak 65 yıldır NATO üyesidir.Soğuk savaş döneminde Stalin’in saldırganlığını bertaraf etmek için Kore’ye ekser göndermek suretiyle dahil olunan NATO askeri,istihbari ve siyasi olarak üye tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ciddi inisiyatif sahibi olmuştur.Nitekim halihazırda ülkemizde 25 farklı noktada NATO üssü ve personelleri bulunmaktadır.TSK içerisinde üst düzey subay kadroları bermutat NATO inisiyatifinde görev ve eğitim almaktadır.Ayrıca bu yapı bağlı tüm ülkelerin askeri,lojistik ve doktrin envanterlerine nüfuz edebilmektedir.Dolayısıyla böylesine bir yapının içinde yaklaşık 65 yıldır bulunan bir ordunun ‘’milli’’ vasfını ne kadar muhafaza edebildiği hususu tartışılmalıdır.Bu sürecin sonunda Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışması ve yeni bir pakt arayışına girmesi de ihtimaller arasındadır.)

 27 mayıs darbesinden sonra, emir komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk darbe olma özelliği taşıyan 12 mart 1971 muhtırasında, Sovyet hattının desteğini alan Madanoğlu cuntasının bertaraf edilmesinde de ABD/NATO hattı önemli rol oynamış ve dönemin siyasi iradesi muhtıra marifetiyle istifaya zorlanarak Ordu içerisindeki Sovyet yanlısı 9 Mart cuntası temizlenmiştir.12 eylüle gelindiğinde ise bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini, İran’ı,devrim nedeniyle kaybeden ABD hattı;

a)Türkiye’nin İran devriminden etkilenmesinin önüne geçmek

b)Afgan-Sovyet savaşında Türkiye’yi sağlama almak-ki bu savaş Sovyetleri yıpratacak ve savaştan iki yıl sonra Sovyetler dağılacaktır. ABD hattı 12 eylül darbesi ile Türkiye’yi sağlama aldıktan sonra bütün unsurlarıyla Afgan savaşçıları desteklemiş ve Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmıştır.

c)Enternasyonal solun belini tam olarak kırabilmek

için askeri müdahaleyi desteklemiştir. Gayrı resmi tarihi kayıtlara göre 12 eylül darbesinin hemen ardından ABD’nin Ankara büyükelçisi, başkan Carter’a ‘’Bizim çocuklar başardı’’ diyerek süreçteki rollerini itiraf etmiştir. Nitekim 12 eylül sonrasında Özallı yıllarla Türkiye neo-liberal ekonomiye tam manasıyla entegre edilmiş ve 1990’lı yıllara bu perspektifle adım atılmıştır. NATO konseptinin Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte ‘’İslamcı tehditleri bertaraf etmek’’ şeklinde revize edilmesi sonrası Türkiye, yeni duruma göre konumlandırılmıştır. Bu münasebetle körfez savaşında Türkiye’nin üstlendiği rol ve İsrail’le ilişkilerin en iyi seviyede seyretmesi önemlidir. Refah Partisi’nin,kısmen de olsa,bu konseptin dışına çıkma temayülü 28 şubat darbesinin sebebi olarak zikredilebilir.Nitekim 1990’lı yıllarda NATO konseptine uygun olarak terviç edilen ‘’Siyasal İslam’’terkibi refah partisinin kapatılmasında önemli bir rol oynamıştır.

2000’li yıllara gelindiğinde bir yandan küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan ulus-devlet yapısının çatırdaması, öte yandan 11 eylül sonrası Ortadoğu üzerinde yoğunlaşan ilgi Türkiye’nin Soğuk Savaş sürecinde şekillenen rolünde bazı değişiklikler yapılması ihtiyacını doğurdu. İkinci dünya savaşından beri devam eden ve genelde ABD/NATO hattı lehine gelişen ’’Stratejik ortaklık’’ eksenli ilişkiler ‘’model ortaklık’’ seviyesine çıkarılarak revize edildi. Artık Türkiye hem laikliği anayasal güvenceye alan yönüyle,hem demokratik kurumlarının sağlıklı işleyişi yönüyle hem de  kapitalist/neo-liberal ekonomik sistemiyle Ortadoğu’da ki halkı Müslüman ülkelere örnek gösteriliyordu.’’Model Ortak’’ Türkiye’nin İslami rengini ise Gülen Hareketi oluşturmaktaydı.Ilımlı İslam’ın en iyi temsilcisi olarak küresel istikbar tarafından da desteklenen bu hareket, 2000’li yıllarda altın çağını yaşadı. Ancak Arap beldelerindeki sosyal patlamaların meydana getirdiği siyasal anafor ‘’model ortak’’ Türkiye’yi, özellikle Suriye bağlamında, derinden sarstı. Mısır’da darbe ile devrilen meşru siyasi iradenin yalnızlığa itilmesi ve Gezi süreci Türkiye’de ikaz ışıklarının yanmasına sebep oldu.Yeni Türkiye’nin inşasında ittifak yaptığı liberaller,solcular ve Gülen Hareketiyle arasına mesafe koyan siyasal irade bu süreçle eş zamanlı olarak uluslararası alanda yalnızlaş(tırıl)dı.Türkiye’de İslamcı ve totaliter bir yönetimin işbaşında olduğu,bu yönetimin İŞİD ve benzeri örgütleri desteklediği,kendisi dışındakilere,özellikle sekülerlere,yaşam hakkı tanımadığı,Batılı değerlerden hızla uzaklaştığı şeklinde üretilen argümanlarla Türkiye,kendisine biçilen ‘’model ortak’’ rolünün dışına çıkmakla itham edilerek müdahale edilmesi gereken bir ülke olarak zihinlere nakşedildi.

***

2000’li yıllar Türkiye’sini Osmanlıdan bugüne geçirdiği sosyolojik evrim bağlamında ele aldığımızda karşımıza aşağı yukarı şöyle bir tablo çıkar;

1-Türkiye 21.yüzyıla ulus-devlet paradigmasıyla giremezdi. Çünkü küreselleşme realitesi kültürlerarası eşit iletişimi ve etkileşimi sağlamak amacından saparak ‘’kültürel birörnekleş(tir)me sürecine evirildi. Bu da ulus devletin teritoryal egemenlik,güvenlik,denetim ve etnik üstünlük iddialarını zaafa uğrattı.

2-Türkiye’de yıllarca merkezi temsil eden Kemalist çelik çekirdeğin mukavemeti, 80’li yıllardan beri İslamcı-liberal-sol ittifakın oluşturduğu post-kemalist literatür sayesinde kırıldı. Onun yerine çevrenin temsilcisi olan muhafazakar kesimler merkeze yerleşti.

3-Türkiye nüfusunun kır-kent dağılımı incelendiğinde bugün kentleşme oranının nüfusun dörtte üçüne ulaştığını görebiliriz.Okur-yazar oranındaki artış ve üniversiteleşmenin yaygınlaşması da bilgide tekelleşme durumunu ortadan kaldırmış ve yeni bir entelektüel sınıf(muhafazakar entelijansiya) doğurmuştur.Ayrıca son altmış yılda müteşebbis sayısında ciddi artış olmuş ve sermaye tekeli çevrenin lehine olacak şekilde kırılmıştır.Bu durum ‘’pasif/itaatkar kır kültürü’’ yerine ‘’aktif/direnen kent kültürü’’nü üretmiş ve insanların ‘’politik özne’’ olarak siyasal iradelerine sahip çıkmalarını sağlamıştır.

4-Post-modern kültür her türlü otoriteye(gelenek,din,aile,mahalle,devlet v.b) itiraz eden bir bilinç inşa etmiştir/etmektedir.’’Z’’ kuşağı olarak adandırılan 1990’lı yıllarda doğan kentli genç kuşaklar ‘’otorite’’ olgusuna oldukça mesafeli yaklaşmaktadır.Bu durum Yeni Türkiye’nin ultra-liberal ve pluralist bir mahiyet arz edeceğinin işareti sayılabilir.

***

 15 Temmuz darbesini gerçekleştirenlerin dini/İslami iddialı bir gruba aidiyetleri,bu darbeyi diğer tüm darbelerden farklı kılmaktadır.Gülen Hareketi(resmi adıyla FETÖ) isimli bu yapının 1980’li yıllardan beri Türkiye’de çalışmalar yaptığı ve halk arasında ‘’hizmet hareketi’’ olarak nam saldığı bilinmektedir.Eğitimden sağlığa,hukuktan emniyete ve askeriyeye kadar hemen hemen her alanda örgütlenen Gülen Hareketi,uzlaşmacı tavrı ve tarzı,Batıni/mistik/Neo-İşraki/ezoterik yapısı ve makyavelist perspektifiyle tebarüz etmiştir.Prof.Dr.Mehmet Ali BÜYÜKKARA’nın Çağdaş İslami akımlar isimli eserinde anaakım Nurculuğun mimarı olan Said Nursi’nin yerine Gülen’i ikame ettikleri için Neo-Nurcu olarak tanımladığı bu hareket,hoşgörü/diyalog ve hümanizm eksenli tarzıyla hemen bütün siyasi fraksiyonlarla fayda eksenli işbirliği ilişkileri geliştirerek konumunu sağlama almış ve 1990’lı yıllarda da yurt dışı okulları açmak suretiyle etkinliğini küresel alana taşımıştır.Türk okulları ve Türkçe olimpiyatlar aracılığıyla ‘’milli’’ bir görüntü veren Gülen Hareketi,Türkiye’nin dış dünyadaki imajına olumlu katkı yaptığı için desteklenmiş ve küresel istikbarın ‘’ılımlı İslam’’ talebini fazlasıyla karşıladığı için de popülaritesini arttırmıştır.Hareketin küreselleşmesinde Siyasal İslam’ın kriminalize edildiği 1990’lı yıllar oldukça önemlidir.Nitekim bu yıllar aynı zamanda küresel arenada İslam’ın ılımlılaştırılması projelerinin tartışıldığı zamana denk gelmektedir.İran İslam Devrimiyle ciddi anlamda sarsılan Batı Medeniyeti,bu tecrübenin küreselleşmesinin önüne geçmek amacıyla Siyasal İslam’ı icat etmiştir.Oliver Roy’un teorisyenliğinde atılan bu adım, İslami Hareketleri, hedeflerine ulaşmak için şiddet dahil her yolu deneyen patolojik örgütler olarak karikatürize etmiştir.Cezayir’de ki İslam’i direnişin bastırılmasında Siyasal İslam terkibinin rolü hayatiydi.11 eylül sonrasında son şekli verilen Ilımlı İslam projesinde Gülen Hareketi önemli bir rol üstlendi.11 eylül sonrasının mimarları olan Neo-Conlarla ünsiyet kuran bu hareket,‘’ılımlı İslam’’ın temsilcisi olarak,özellikle, öne çıkarıldı.

Eski Türkiye’nin Kemalist çelik çekirdeği olan asker-yargı-üniversite oligarşisinin yıkılmasında Ak Parti’ye destek veren Gülen Hareketi, Kemalist oligarşiden boşalan kadrolara yerleşmek suretiyle önemli bir bürokratik güce erişti. Bu gücün ayartıcılığına kapılan hareket, Türkiye siyasal arenasında mutlak özne olma arzusuyla çeşitli şekillerde kalkışmalarda bulunmuş ve en nihayetinde 15 temmuz örneğinde görüldüğü üzere işi silahlı müdahaleye kadar vardırabilmiştir. Bu noktada soru şudur;Hoşgörü ve diyalog ekseninde yürüttüğü çalışmalarla ultra-liberal,ultra-hümanist ve ultra-ılımlı bir görüntü veren ve bu yönüyle  oldukça geniş bir kesime hitabeden Gülen Hareketi,nasıl oldu da 15 temmuz gecesi ancak bir İŞİD fanatiğinden beklenebilecek bir vahşeti sergileyebildi?Yine Mavi Marmara eylemi sonrasında ‘’otoriteden izin alınmalıydı’’ diyen bir hareket,nasıl oldu da meşru otoriteye başkaldırdı?Klasik Sünni siyaset teorisinde ‘’otoriteye itaat’’ emredilirken,Gülen Hareketi nasıl oldu da siyasal meşruiyeti tescilli bir hükümeti cunta marifetiyle devirmek istedi?Ve en önemlisi de muhatabını ‘’terminatörleştiren’’ bir din dili İslami olabilir mi?Tüm bu sorulara verilecek cevaplarda bu yapının;

a)Nietzche’den mülhem ‘’güç istenci’’(gücü mutlaklaştırma,gücetaparlık ve güç sahibi olmadan hedefe ulaşılamayacağı anlayışı)

b)Batıni/ezoterik/neo-işraki/mistik yönü itibariyle mensubunu düşünemez hale getiren yapısı

c)Makyavelist perspektifi nedeniyle ilke/değer yoksunluğu

d)Eleştiriye/yoruma kapalı doğası nedeniyle barizleşen mutaassıp yapısı

  1. e) Dini vulgarize eden usulü ve dini araçsallaştırılması

gibi hususiyetleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu noktada dinin araçsallaştırılması meselesine dikkat çekmek gerekiyor.

Dinin araçsallaştırılması; din aracılığıyla menfaat elde etme veya dinin itikat,amel,ahlak ve muamelat bütünlüğünü ifsat veya tağyir ederek belli bir paye veya muhayyel(ütopik)bir gelecek adına dini, bütünlükten uzak bir şekilde yorumlama ya da İsa(a.s)’nın ardından gittiğini iddia edenlerin yaptığı gibi, dünyevi otoritenin tahkimi ve mutlaklaştırılması için dinin kaynağı olan kutsal metnin hermenötik bir okumaya tabi tutularak ‘’metni yazarından daha iyi anlama’’ amacıyla hareket etme;sonraları Muhammed(s.a.v)’in ardından gittiğini iddia edenlerin onu mistik/insanüstü ve ulaşılamaz telakki ederek ve Kitab-ı Kerimi de anlaşılması ancak belli bir grubun uhdesinde olan kutsal bir metin olarak görmeleri neticesinde tebarüz eden durumun adıdır.Gülen Hareketi ve benzeri bir çok örnekte de görüldüğü üzere,önceden belirlenmiş ve sorgulanamaz telakki edilen hedeflere ulaşmayı meşrulaştırmak amacıyla dinin yeni bir yoruma tabi tutulması, araçsallaştırmanın en belirgin özelliğidir.Burada amaç,çerçevesi ve içeriği dokunulmaz addedilen bir kişi veya grup tarafından belirlenmiş muhayyel gelecek(ütopya) uğruna kitlelerin din aracılığıyla efsunlanmasıdır.Değerlendirmelerimizin merkezinde her ne kadar Gülen Grubu varsa da, esasında Türkiye’de din dilinin oldukça sorunlu ve dahi araçsallaştırılmış olduğunu söyleyebiliriz.Bir gruba ait olmanın sağladığı psikolojik kazanımları inkar etmemekle birlikte, grup/cemaat aidiyetini mutlaklaştırmak her zaman bir ‘’öteki’’ üretmenin zeminini oluşturmaktadır.Bu grubun dini veya seküler olması durumu değiştirmez.Kendisini/grubunu hakikatin yegane temsilcisi pozisyonunda görerek kendi dışındakileri batıl/gayr-ı meşru veya münkir ilan etmek ya da bu sonucu doğuracak bir perspektifle hareket etmek,bugün karşı karşıya kaldığımız tablonun benzerlerini gelecekte de yaşayabileceğimiz ihtimalini güçlendirmektedir.Bir dönem Türkiye’de ideolojik kamplaşmalar şeklinde tebarüz eden ve etkileri hala hissedilen bu ‘’ötekileştirme’’ ameliyesi, Gülen Hareketi özelinde gördüğümüz üzere din üzerinden yapılmaktadır.Bugün Türkiye’de oldukça büyük kitlelere vaziyet eden dini nitelikli kişilerin bir çoğu tıpkı Gülen Hareketinde olduğu gibi muhataplarına ‘’fanatizm’’ enjekte etmektedirler.Bu durum İslam’ın mübeşşir ve münzir dilinin hikmet,güzel öğüt ve en güzel şekilde cedelleşme ile ikamesini sağlamak yerine, grup/fırka fanatizminin tahrikiyle ceberutça ve hikemi/irfani perspektiften yoksun bir dilin egemen olmasına hizmet ediyor.Dolayısıyla 15 temmuz darbesi münasebetiyle asıl gündemleştirilmesi gereken işte bu bencil/ufuksuz/ötekileştirici/narsist ve muhatabını düşünemez hale getiren sözde din dilidir.

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususta dini araçsallaştıranların sadece din kisveli kişiler/gruplar/cemaatler olmadığıdır. Türkiye bu konuda oldukça kötü bir sicile sahiptir. Özellikle politika yapıcıların dini araçsallaştırmaları oldukça aşina olduğumuz hatta kanıksadığımız/içselleştirdiğimiz bir durumdur.Çok partili hayata geçildiğinden beri, kendisini ister sağda isterse solda konumlandırmış olsun tüm politik figürler, toplumsal meşruiyetlerini sağlama almak ve politik zaferlerini garantilemek için dini/İslam’ı araçsallaştırmaktan geri durmamışlardır.Nitekim Yeni Türkiye/Post-Kemalist süreç olarak adlandırdığımız dönemde de özellikle kendisini muhafazakar demokrat kimliğe refere edenler bu araçsallaştırma sayesinde, hem toplumsal meşruiyetlerini garanti altına aldılar hem de rakiplerine zımnen ‘’siz de benim gibi yaparsanız iktidar olursunuz’’ diyerek farkında olarak veya olmayarak dinin/İslam’ın itikat,ibadet,ahlak ve muamelat bütünlüğü(tevhit) ile anlamlı olan doğasını vulgarize ettiler.Bu süreç ve sonrası, aziz İslam’ın bu coğrafyada itikat eksenli bir varoluşun öznesi olmasını engelleyen ve fakat onun yerine kültürel varoluşun nesnesi olarak konumlanmasında beis görmeyen bir algının oluşmasına hizmet etmiştir/etmektedir.Bu algı, İslam’ın folklorik görünürlüğüne ve millilikle mezcedilmiş haline,ulus devletin mukaddesatlarını tebcil ettiği için, sempati duyarken hayatın bütününe yönelik iddialarına sırtını çevirmektedir.Unutmamak gerekir ki, Türkiye şayet vatansa,ki öyledir,bu İslam sayesindedir.İslam’ı bu coğrafyadan çekip aldığımızda geriye anlamlı hiçbir şey kalmaz.Bu nedenle sadece dini iddialı gruplar değil, politika yapıcılarında aziz ve mübarek İslam’ı araçsallaştırmaktan vazgeçmeleri gerekir.İslam, bir hidayet muştusu,sahih bir varoluş kaynağı,sahih bir Allah/İnsan/Evren/Tarih/Zaman ve mekan tasavvuru düsturu olarak müstesnadır ve yeganedir.

Aziz İslam’da İtikat,ibadet,ahlak ve muamelat bir bütün olarak anlamlıdır.Tevhit ise bu bütünlüğün adıdır.İtikadi perspektifi sahih fakat ameli ve ahlaki zafiyet söz konusuysa,ki böyle bir şeyin olması çok zordur, orada bir parçalanma vardır ve bu İslam’ın kabul ettiği bir şey değildir.Ya da ahlak ve amel sahih bir itikadi perspektiften yoksunsa orada da ciddi bir sorun var demektir.Bu noktada kişinin evvela İslami bütünlüğün ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığı hususunda deruni bir farkındalığa sahip olması lazım gelir.Dolayısıyla politik sahada faaliyet gösterenlerin kendilerini topluma takdim ederken kullandıkları dili iyi seçmeleri şarttır.Laik/seküler ve demokratik değerlerin cari olduğu bir vasatta politika yapanların,İslam’i argümanlar kullanarak mevkisini sağlama alması dinin araçsallaştırılmasına ve politik dilin ‘’itikat’’ mış gibi algılanmasına sebep olmaktadır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Paylaş

Koşulsuz Teslimiyetin Uzlaşmasız Direnişe Gebe Olduğu Ay:RAMAZAN

Ramazan…

Sükut iklimi… Başlı başına bir değer…

Yekpare yücelik…

Pür iyilik ve saflık…Kendisine dokunanı yücelten…Gök sofrası…

İnzal… Bilinen insanlık tarihinin son ilahi beyanının insanla buluşmaya başladığı mukaddes zaman dilimi…

Yaratıp terk etmeyen, rehberliğini esirgemeyen, mutlaklık makamının yegane sahibinin ikramların en yücesiyle insanı lütuflandırdığı masumiyet ve teslimiyet ayı…

Daha büyüğü olmayan/kıymet biçilemeyen bir değer olarak vahyin pak,velut ve inkılabi doğasından daha yoğun istifade etmek için en güzel imkan…

Sükutun ve sükunun ‘’bir’’leştiği maverai atmosfer…

Çölün kavruk ve verimsiz toprağını vahaya çeviren yağmurun inişine(inzal) benzer şekilde kararmış kalplerin,ifsat edilmiş akılların,çölleşmiş zihinlerin,görmeyen bakışların,duymayan işitişlerin,hissetmeyen dokunuşların,istimlak edilmiş bilinçlerin dermanı olarak vahyin insanla temas kurduğu ay…

Tarihe adeta bir tusunami dalgası gibi giren ve Kayserlerin,Kisraların,Nemrutların,Firavunların,Hamanların,Bel’amların,Karunların ve tüm zulüm otoritelerinin sefil,içeriksiz,pespaye,ayartıcı,kof,zalim,fasık,facir ve baği otoritelerini sarsan put kırıcı bir inancın temellerinin atıldığı ay…

İnsiyaki tavrın ve tarzın egemenliğine karşı, iradenin muhkem kalesine sığınmayı şiar edindiğimiz, meleklerin önümüzde neden secdeye kapandıklarının farkına hakkal yakin vardığımız ay…

Kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyyenin, vahiyle terbiye edilmiş kuvve-i akliyye kırbacıyla terbiye edildiği , duyusallığın sığ sularından muhayyilenin ve aklın engin denizlerine yol aldığımız mübeccel ve mükerrem ay…

Varoluşsal belirsizliklerin ortadan kalktığı, teslimiyet, inanç ve farkındalık bilincinin en yoğun olarak gündemlerimizi işgal ettiği/etmesi gereken ay…

Post-modernitenin ultra-bencil/ultra-narsist/ultra-liberal,merkezsiz,öznesiz,hakikatsiz,parçacı,pluralist,ideolojisiz,hedonist öğretisine karşı, vahiy gibi mutlak hakikat istinatgahımızın,peygamber(s.a.v) gibi müstesna bir örneğimiz ve önderimizin olması nimetini idrak ettiğimiz muazzez bir ay…

Ayrıntıları değil esası,parçayı değil bütünü,karamsarlığı değil umudu…

Sevgiyi değil aşkı,gazaplanmayı değil merhameti,pasifliği değil direnişi,etiği değil ahlakı…

Zilleti değil izzeti, nemelazımcılığı değil inisiyatif almayı,cehaleti değil ilmi,öfkeyi değil ‘’hilm’’i…

Suskunluğu değil feryadı, gevezeliği değil kararında konuşmayı, uysallığı değil itirazı…

Spekülasyonu değil hakikati, zannı değil yakini, ayartılmayı değil teyakkuzu…

Şöhreti değil inzivayı, teşhiri değil gizemi, reel politiği değil ahlak politiği, klişeleri değil metaforu,kamerayı ve fotoğraf makinesini değil sözü ve yazıyı…

Filozofu değil peygamberi, yakınmayı değil tazarruyu, durağanlığın köhneliğinde debelenmeyi değil devinimin inkılabi ummanında kulaç atmayı…

Cennet arzusu ve cehennem korkusuyla değil, kayrası olmasaydı varlık sahasına çıkamayacağımız var edicimizin kudreti karşısındaki acizliğimizin nişanesi olarak ibadet etmeyi…

Müstağniliği değil had bilmeyi, müstekbirliği değil kulluğu…

Ötekileştirmeyi değil muarefeyi,israfı değil iktisadı,dünyayı değil ahireti,oportünizmi değil isar ve fedakarlığı…

Pragmatizmi ve makyavelizmi değil kıst ve adaleti…

Deizmin mübelliği olan Aristo’ya karşı övüncü muvahhidliği olan Bilal’in; Panteizmin üstadı olan Platon’a karşı irfan,hikmet ve züht mektebinin sadık talebesi Ebuzer’in tarafında olmayı…

Uzlaşmayı değil direnişi, yılgınlığı değil cihadı ve sabrı…

Öncelediğimiz/öncelememiz gereken muştu yüklü bir ay…

Vahyin son elçiyle ilk buluşma noktası bir mağaraydı… Elçi, inziva halindeyken Cebraille muhatap oldu… Vahiy, varoluşsal soru/n/larına cevap arayan insanın kalbine ilk olarak inzivadayken(sükut ve sükun halindeyken) inzal olmaya başladı…

Öyleyse inzivaya çekilmenin vaktidir…

Vahiy ve mağara… Vahiy ve inziva…Vahiy ve sükunet…Vahiy ve sükut…

Ağır ağır tertil üzere okumanın emredildiği vakit…Sükutun ve sükunun makarrı olan gece vakti …

Meryem’in ve Zekeriya’nın, insanları aciz bırakan olayların öncesinde, sükut orucuyla mükellef tutulmaları…

Her şeyin son sürat aktığı bir çağa şahitlik eden bizler için çok önemli bir işaret olsa gerek…

Peki ya sonra…

Sonrası uzlaşmasız direniş… Put kırıcılık…

Münzevi Muhammed(s.a.v)’in mağaranın sükunetinde sükut halindeyken şahit oldukları, tarihe bir yanardağ patlaması armağan etti…

Bu öylesine şiddetli bir patlamaydı ki, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde, yüz yıllık bir zaman diliminde çağının bütün büyük batıl otoritelerini yerle bir ederken, aynı zamanda küresel bir meydan okuyuşun yegane mümessili oldu…

Mele ve mütreflerin düzenbazlıkları…

Zorba krallıkların/sultanlıkların iğvaları…

Hakikati az bir paha karşılığında ters yüz eden bilginlerin hokkabazlıkları…

Mustazafları muktedir yapmak isteyen ilahi elin yardımıyla tarihin çöp sepetine atıldı…

Ümmi elçiye(s.a.v) tabi olan medeniyetten bihaber çöl adamları, dönemin süper güçleri olan İran,Roma,Hint,İskenderiye uygarlıklarının tunçtan surlarını paramparça etti…

Koşulsuz teslimiyet ve uzlaşmasız direniş sayesinde…

Demek ki ancak koşulsuz teslimiyeti kabul edenler, uzlaşmasız direnişin fedaisi olabilirler…

Vesselam…

Ramazan ayımız mübarek olsun…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

 

Paylaş

AK PARTİ’DEN AKP’YE

16 Nisan referandum sonuçlarını, her kesim kendi zaviyesinden değerlendirmektedir. Beklentilerin yaklaşık 10 puan altında oy alan AK Parti, “1-0 olsun bizim olsun” havasında moral bozmamaya çalışıyor. Hâlbuki bu sonuç, “yıkılmadık ayaktayız” mantığıyla geçiştirilemez. Partinin ve ülkenin geleceği açısından sonuçları sağlıklı değerlendirmek gerekir.

Bu konuda MHP günah keçisi olarak görülüp, faturanın tamamı onlara çıkartılamaz. MHP’yi suçlamak kolay fakat özeleştiri yapıp gerçeklerin acı yüzüyle karşılaşmak ise can sıkıcıdır.

Bu sonuç, halkımızın ekonomik ve siyasal istikrarı önemsemesine rağmen alınmıştır.  Çünkü toplum, “hayır” çıkması halinde geleceğin belirsizleşeceğini ve karmaşa ortamına sürükleneceğini düşünmektedir.

Başbakan Yıldırım, seçimden hemen sonra bütün il başkanlarını Ankara’ya çağırarak onlarla durum değerlendirmesi yapmış ve her birinden il il, ilçe ilçe rapor istemiştir. Muhtemelen onlar da en kısa zamanda bölgeleriyle ilgili geçmişi de kapsayan istatiksel veriler, grafikler, yorumlar vs. içeren kalın klasörlerle geri döneceklerdir. Şahsen ben siyaset uzmanı değilim. Seçim sonuçlarıyla ilgili derin(!) analizler yapamam ama sadece bugün yaşadığım ve şahit olduğum iki olaydan çıkartacağım sonuçları paylaşmak isterim.

Dün, çok sevdiğim yakın bir dostumun kızları, FETÖ operasyonları çerçevesinde gözaltına alındılar. Küçük olan kız Gebze İHL’den benim çok değer verdiğim bir öğrencimdi. Terörle mücadeleden gelip evden almışlar, nezarethanedeki sorgulamadan sonra serbest bırakmışlar. İHL’de öğrenciyken malum yapının bir derneğine üye olma suçundan(!) dolayı bu durumla karşılaşmış. Ablasına gelince, iki hafta önce düğün yapmıştı. Ben hayatımda öyle kalabalık düğün gördüğümü hatırlamıyorum. Belli ki hatırı sayılır bir aile. Öğrendiğim kadarıyla bylock nedeniyle terörle mücadelede kızımız. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada tutukluluğu hala devam ediyordu. Çünkü telefonunda bylock bulunduranlar en hafifinden “terör örgütüne üye olmakla” yargılanıyorlar.

Bu hadiseyi konjonktürel durumdan uzak sağlıklı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım. Bundan çok değil, daha 2-3 sene önce el üstünde tutulan, bütün devlet erkânı tarafından desteklenen bir yapının ev ya da yurtlarında öğrenci olduğunuzu düşünün. “Abla” veya “Abi’niz olarak bildiğiniz kişi, size “haberleşmek” maksadıyla, ilerde başınıza belaya sokacak, bir program veriyor. Tıpkı şu anda birçoğumuzun üye olduğu whatsap gurupları gibi. 17 – 25 Aralık veya 15 Temmuz’dan sonra bütün ilişkinizi kestiğiniz bu meşum yapıdan dolayı, kiminizin memuriyetine son veriliyor, kiminiz tutuklanıyor. Böyle bir adalet anlayışı hakkında ne düşünürsünüz? Bunun maşeri vicdandaki yankısı ne olur?

Sözünü ettiğimiz aile, mahallenin (Beylikbağı) en sevilen, en güvenilen ailelerinden. Bu mahalle son halkoylamasında %80,5 “evet” çıkardı. AK Partinin oy kaybını ve ilerde olacağı öngörülen kayıpları bir de bu pencereden değerlendirmekte fayda var. Hayatında polisle bir kez olsun karşılaşmamış bu genç kızlar, yaşadıkları bu elim hadiseyi ömür boyu unutmaz ve unutturmaz. Buna tanık olan ailesi, akrabaları ve çevresi, ismi ADALET olarak başlayan bir parti hakkında bundan sonra ne düşünür? Anadolu insanındaki derin kırılma tam da burada başlıyor. Oy kayıpları tahlil edilirken bu ve benzeri mağduriyetler dikkate alınıyor mu acaba?

Oy kaybının dışında daha da önemlisi güven kaybıdır. Yeni neslin hızla inancımızdan, kültürümüzden uzaklaştığı, geleceğimiz olan gençlerimizin nihilizme, deizme, ateizme doğru kaydığı, post modern olarak ifade edilen kültürün yaygınlaştığı bu zamanda, toplumun ıslahı ve yeniden inşası için eğitim, kültür, davet çalışması yapan vakıf, dernek gibi kuruluşlara bundan sonra kim güvenir? Çocuklarının geleceğini düşünen ebeveynler, onları bu tür çalışma yapan yerlere daha gönderir mi?  “Dindar Nesil” projesi, resmi ya da yarı resmi kurum ve kuruluşlarla ne kadar sahici olabilir? Bu kurumları geçim kapısı ya da bir yerlere ulaşmak için görenler, toplumun dindarlaşmasına katkı sağlayacağına inanıyor musunuz? İHL, Kur’an Kursu veya kısmen sivil kısmen resmi, gösterişli dernek veya vakıfların sayısını artırmak da bizi kandırmasın. Görünen içi boş büyük bir balon, süslü, ışıklı tabeladır sadece.

Son seçimlerde sandık başkanı olan bir arkadaşım, sabah gelen sandık kurulu üyelerinden birisini, alkol koktuğu gerekçesiyle uyarır. Daha sonra bu üyenin AK Parti’den olduğunu öğrenince şaşırır.

Benzeri örnekler fazlasıyla mevcut. Artık AK Parti teşkilatlarında, dava bilincinden uzak, birbirine güvenmeyen, ihale almada yarışan, lüks arabalara binen, pahalı mekânlara takılan, namaz gibi temel ibadetleri umursamayan insanlar boy gösteriyor. Hayata bakışı, yaşam tarzı, giyim kuşamı bize, bizim değerlerimize yabancı kadrolar ön planda. Bir zamanlar eleştirdiğimiz insanlara benzer olduk. Asıl yenilgi buradadır. “Savaş ölünce değil düşmanına benzeyince kaybedilir” derken Aliya buna dikkat çekiyordu.

Bu millet Tayyip Bey’i kendinden gördüğü için sevdi ve kesintisiz ona destek verdi. Yıllarca ezilmiş, bir kenara itilmiş Anadolu insanı,Tayyip Bey’in şahsında kendine geldi. Halka yukarıdan bakan, milletin meselelerine sahip çıkmayan, kendi menfaatini milletin menfaatinin önüne geçirenleri bu toplum affetmez. AK Parti önce AKP’lilerden kurtulmalı ve teşkilatlarında ciddi bir ıslahat yapmalıdır. Bu millet sanıldığından daha da uyanık. Sessiz atın çiftesi sert olur. Önce kötü gördüğü şeylere göz yummuş gibi yapar ama zamanı gelince kendisine yabancı olanlara gerekli dersi verir.

Teşkilatın içinde olmadığım halde niçin bunları yazıyorum? Sana ne? Diyenlere şunu hatırlatmak isterim: Tayyip Erdoğan, bir parti lideri olmaktan öte anlam ifade eder. Kabul etsek de etmesek de Tayyip Erdoğan, bütün dünyada “İslam’ın izzeti, mazlumların sesi” olarak görülüyor. İçimizdeki ve dışımızdaki bütün şer odakları, Tayyip Bey’e saldırırken aslında onlar Tayyip Bey’in şahsında İslam’la savaşıyorlar. Batılı emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri, uzun yıllardan sonra ilk kez onurlu bir duruş sergileyen, onlara “one minute” diyen bir Müslüman şahsiyetle karşılaştılar. Hazımsızlıkları, öfkeleri bundandır. Tayyip Bey, toprakları işgale ve ihanetlere uğramış mazlumların ümididir. Kendini “Reisçi” olarak tanıtanlar bunun ne kadar farkında bilemem. Ama AK Parti, AKP’lilere bırakılamayacak kadar önemlidir. Çünkü AK Parti ve Tayyip Bey’in geleceği tüm ümmeti yakından ilgilendiriyor.

Paylaş

Klişelerin Tasallutundan Kurtulmak

Büyük değişimler büyük riskler alarak başlar. Niteliğin egemenliği için çaba göstermeyi şiar edinenler gerçek anlamda risk alabilir.Gerçeklerle yüzleşme bilinci dumura uğramış toplumların , içinde yaşadıkları zamana ve mekana tanıklık etmeleri mümkün değildir.Gerçek tanıklıklar, ancak gerçek sorumluluklar almak suretiyle gerçekleştirilebilir.Tarih/iy/le yüzleşemeyenler veya tarihi hamaset edebiyatı olarak okuyanlar gerçek sorumluluklar alamazlar.Put kırıcı fikirler inşa etmek için, evvela kalplerimizin ve zihinlerimizin kolonyal/oryantalist/modern prangalardan kurtulması gerekir.Kolonyal tarih anlatısının,resmi tarih anlatısının,muhafazakar tarih anlatısının tahakkümünden kurtulmayı başaranlar, put kırıcı bir tavır alışın mümessili olmaya adaydırlar.Geçmişi karizmatik kişiler ve efsanevi olaylar bağlamında tekrar edenlerin, yanıltıcı iyimserlik biriktirmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.Gelenek ve moderniteyle müteşerri bir dil aracılığıyla hesaplaşmak, bugünü müdrik Müslümanlar üzerine vaciptir.

İslam, muhatabından yaşadığı zamanın tanığı/oğlu(ibn-ül vakt) olmasını bekler. Zamanın tanığı olmak, zamanın efkarını kuşatacak bir bilincin temsilciliğini yapmak demektir. Bu bilinç, Alemlerin rabbi olan Allah’ın ve Alemlere rahmet olarak gönderilen son elçinin terbiyesinden geçmeyi zorunlu gören bir bilinçtir.Bu sayede bütün bir insanlığın idrakine hitap edecek ulvi bir perspektife sahip olur.Kendisini herhangi bir etnisiteye,mezhebe,meşrebe,folklöre,ulusa,bölgeye ve yerelliğe kapatmayı reddeder.İnsanlık ailesini İslam’ın cihanşumül mesajıyla tanıştırmanın heyecanı içindedir.Bundan dolayı hikmeti nerede bulursa alır.Niteliğin egemenliğini şiar edinir.Meşruiyet kriteri sayılar değildir.Her hal ve şartta ilahi sınırları gözetmekle mükellef olduğunu bilir.Bütün otoritelere karşı hakkın/hakikatin savunuculuğunu yapacak cesaret ve şecaate sahiptir.Hikmeti ve güzel öğüdü her daim heybesinde taşır ve tartıştığında en güzel usulle/üslupla tartışır.

Müslümanlar bu bilinci terk ettikleri için bugün kabul edilmesi mümkün olmayan bir trajedinin mahkumudurlar. Bütün bir Dünya’nın nabzını tutacak bir tavra ve tarza meftun olmamız gerekirken, kendimizi yerelin/taşranın/periferinin/ulusun dünyasına hapsettiğimiz için travmatik savrulmalar yaşıyoruz. Etnik,mezhebi,bölgesel,ulusal,meşrebi sapkınlıklarımız yüzünden zillete düçar olmuş vaziyetteyiz.Bu sapkınlıklarımız yüzündendir ki, bugün ümmet bir realite olmaktan çıkmış, sadece retorikten ibaret hale gelmiştir.Bu sapkınlıklarımız yüzündendir ki, Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada her güne yeni bir acıyla uyanıyoruz.İslami bütünlük bilinci Arap İslam’ı,Türk İslam’ı,Fars İslam’ı,Kürt İslam’ı şeklinde paramparça ediliyor.Agah olmamız gerekirken gaflette yaşamayı tercih ettiğimiz içindir ki, emperyal/kolonyalist emellerin farkında değiliz.Olguları konuşmamız gerekirken, olayları konuşmayı tercih ettiğimiz içindir ki, aktüel politik ayartıcılıkların mahkumu oluyoruz.Gelenekle ve moderniteyle müteşerri bir dille ‘’hesaplaşma bilinci’’ geliştiremediğimiz içindir ki,zihinsel sömürgeleşme trajedisinden kurtulamıyoruz.’’Ne oluyor’’ sorusuyla ‘’neden oluyor’’sorusu arasındaki farkı fark edemediğimiz içindir ki,ambalajı albenili fikirlerle oyalanıyoruz.

Reel politik perspektife mahkum olmak, ahlaki sorumluluklar almayı zorlaştırır. Aktüel/politik dayatmaların dışına çıkabilirsek eğer gerçek gündemlerin, gerçek sorumlulukların çekim alanına girebiliriz. Müslümanlar olarak reel politik düşünüşün ve eyleyişin mahkumu olmayı seçtiğimiz için, ahlaki tavrın ve tarzın mümessili olamıyoruz. Popülist siyasetin vülger doğasına ram olduğumuz için, sahih bir siyasal perspektif geliştiremiyoruz.Her gün yaşadığımız siyasal altüst oluşların sahih analizini yapacak siyasal üst–dili inşa edemediğimiz için, muhafazakar demokratlığın sığ/yavan/uzlaşmacı ve statik perspektifine mahkum oluyoruz.Şayet Müslümanlar sahih/müteşerri bir din diline sahip olsalardı, politika yapıcıların dini araçsallaştıran tavırlarına itiraz ede/bile/ceklerdi.Gün geçmiyor ki politik kişi/ler tarafından aziz ve mübarek İslam’ın pak doğası, sufli emeller için araçsallaştırılmasın.Allah azze ve cellenin hayatı tanzim etsin için gönderdiği mübeccel dini, kimi zaman muhafazakar demokrat argümanların meşrulaştırılması,kimi zamansa artık köhnemiş ulus devlet klişelerinin tebcil edilmesi için ahlaksızca istismar ediliyor.Şayet tevhidi perspektife sahip bir bilincin temsilcisi olmayı başarabilseydik, bu ayartıcılıkların hepsiyle gerçek anlamda hesaplaşabilecektik.İdeal olana sırtımızı döndüğümüz için,reel olan tarafından her geçen gün kuşatılıyoruz.En iyinin taliplisi olması gerekenler,gelenekte içkin ‘’ehveni şerreyn’’ klişesi nedeniyle kötülerden kötü beğenmek zorunda kalıyorlar.Bu durum ‘’en iyi’’nin peşinden koşma azmimizi kırdığı gibi, reel olanın değişmezliğine olan inancımızı da pekiştiriyor.

Halihazırda yaşadığımız trajedilerin hem dahili hem de harici sebepleri olduğunu hatırlamak gerekir.Müslümanlar, yaşadıkları trajedilerin sadece harici sebeplerini konuşma kolaycılığını tercih ettikleri için, sonuç alabilecek çözümlemeler yapamıyorlar.Oysa ki harici müdahaleler bizim dahilde konuşmayı bir türlü başaramadığımız sorunlarımızın sonucudur.Malik b.Nebi’nin’’kolonyalizme maruz kalmak kötüdür.Fakat daha kötü olanı kolonyalizme açık/elverişli olmaktır’’ ifadesinde cesaretle itiraf ettiği gibi,Müslümanların bugün yaşadığı mahrumiyetlerin ve mağduriyetlerin tek müsebbibi emperyalistler değildir.En az emperyalistler kadar Müslümanların bizzat kendileri de sorumludur.Bizler sebebi konuşmak yerine sonucu konuşmayı tercih ettiğimiz için, bir türlü gerçeklerle yüzleşemiyoruz.Başımıza gelenleri ‘’üst akla’’ havale ederek bir nevi şeytana şeytanlık yaptığı için kızma kolaycılığına kaçıyoruz.Aynı delikten iki defa ısırılmamayı şiar edinmiş olsaydık, üst aklı daha üst bir akılla mağlup edebilecek bir bilincin temsilcileri olabilirdik.İki günü aynı olan ziyandadır kavlinin manasını idrak edebilseydik, her yeni güne bir önceki günden daha direngen daha bilinçli ve daha müteyakkız olarak uyanacak ve laik/seküler/muhafazakar/liberal/hümanist saldırılar karşısında İslam’ın mübeşşir ve münzir dilinin temsilcileri olacaktık.

Post-modern zamanları yaşadığımız bugünlerde her türlü ideolojinin/tarz-ı hayatın,neoliberal ve seküler değerler sisteminin meşruiyetini ve yeganeliğini sorun etmemek koşuluyla,kendisini görünür kılma hakkı var.Müslümanlar da bu sürecin görece meyvelerini topluyorlar.Post-modern değerler sisteminin tabiatında içkin bu özgürleş/tir/me(!) sürecini,İslami referanslar temelinde sorgulayamadığımız için,İslam’ın ‘’sentezlenebilir’’bir din olduğu inancı pekişmeye başladı.Böylece İslam, bizzat mensupları tarafından dinlerden bir din veya hakikatler içinde başka bir hakikat olarak algılanır oldu.Bu sürecin bireysel dindarlık biçimlerini merkeze alan, ancak dinin/İslam’ın kamusal meşruiyetini baltalayan bir mahiyete sahip olduğunu görmek gerekirdi.Nitekim bugün Türkiye özelinde, İslam’ın özellikle ritüel boyutuyla, bireysel anlamda temsil edilmesi noktasında hiçbir sorun söz konusu değilken ve hatta bireysel dindarlık terviç edilirken,kamusal alanı ilgilendiren konularda İslami referansların meşruiyeti tartışma konusu olabilmektedir.Kamusal alan daha çok liberal/demokratik ve hümanist değerler çerçevesinde şekillen/diril/mektedir.Hoşgörü,tolerans ve çoğulculuk gibi kavramlar aracılığıyla, İslami literatürün fahşa/münker/fısk/fücur/haram olarak tanımladığı ne varsa,kamusal alanda meşruiyete sahip olabilmektedir.

Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşamanın sadece demokratik teamüllere bağlı kalmak koşuluyla sağlanacağı iddiası ve ardından gelen çoğulculuk/pluralizm dayatması, modernite karşısında mağlubiyetini ilan eden Hıristiyanlıktan sonra,cihanşumul iddiası olan tek semitik din olarak İslam’ın da mağlubiyetinin köşe taşlarını döşemek amaçlıdır.Toleransın Hıristiyanlık içi mücadelenin/kavganın/çatışmanın sonuçlandırılmasında oynadığı rol göz önüne alındığında, İslam’ın evrensellik iddiasının da İslam içi mücadelenin(mezhep kavgalarının) sebep olduğu kaotik durumdan dolayı yara aldığı tezviratı,semitik kökenli dinlerin monist karakterlerini tartışmaya açmak amaçlıdır.’’Çoğulculuğun’’ yaşanan kaosa en iyi çözüm olduğu yönünde özellikle liberal çevrelerde serdedilen fikirler, aslında yaşanan post-modern kaosun palyatif çözümlerle geçiştirilmesinden başka bir şey değildir.’’Tek hakikat ‘’ iddiasının yerinden edilmesinin önünü açan bu büyülü kavram, nihayetinde atomize edici hususiyeti nedeniyle mutlak hakikat iddiasının da mezara gömülmesine sebep oluyor.

Dini hayatın bireysel dindarlık bağlamına sıkıştırılması, İslam’ın kamusal alanla ilgili sözü olmadığı algısının güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Mutlak hakikat iddiasında bulunmanın özgürlükleri kısıtlayıcı ve dayatmacı olduğu kabulünün, kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması, kamusal alanda seküler/laik egemenliğin tahkim edilmesine hizmet ediyor. İslami varoluşun özgürlüğü, sadece bireysel alanlara hapsedildiği için, dinin kendisinden ziyade görüntüsüyle avunmak zorunda kalıyoruz. Dini öğretiyle realite arasında gerilim yaşayan Müslüman birey, dinin hudutlarını realitenin hudutları lehine sündürmeyi/esnetmeyi tercih ediyor. Realite, seküler/laik değerler sisteminin egemenliğinde şekillendiğinden, dini hayat bu egemenliği tanımak ve/veya kendisini bu egemenliğin meşruiyetine halel getirmeyecek şekilde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor. Böylece ortaya amorf bir İslami kimlik ve ürkek bir din dili çıkıyor.Dini hayatın seküler/laik paradigma tarafından folklorikleştirilmesi,Müslüman bireyi tarihsel kişilerin dindarlıklarıyla oyalanma handikapıyla karşı karşıya bırakıyor.Artık Müslüman bireyler,gerçek Müslüman şahsiyetleri ya TV ekranlarından ya da menkıbelerden tanımaya başlıyor.

Nitekim bugün Türkiye de İslam, İtikadi bir varoluşun öznesi değil fakat kültürel bir varoluşun nesnesi durumundadır. Yani İslam’ın itikadi boyutu, kültürün hususiyetlerine göre esnetilebilmekte ve hatta değiştirilebilmektedir.Osmanlı’dan miras alınan bu gelenek, bugün ‘’yerlilik ve millilik’’klişeleri aracılığıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.Osmanlı’da ki şeyhülislamlığa muadil bir misyonla kurulan diyanet kurumu, İslam’ı Türkiye’ye özel olarak yorumlamak suretiyle,Türk-İslam sentezi fikriyatına ilmi anlamda lojistik destek sağlamaktadır.15 temmuzda icra ettiği vahşet ve ihanetle Türkiye’nin gündemine oturan FETÖ yapılanmasının da Türk-İslamcı senteze sığınarak bu ülkede ciddi bir taban edindiği hatırlandığında,İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olması gerektiği gerçeği bir kez daha barizleşmiş olacaktır.Diyanet kurumunun,bu yapının gerek referans kaynaklarını gerekse metodunu 15 temmuza gelinceye kadar gerçek anlamda bir eleştiriye tabi tutmamış olmasının arkasında hiç şüphesiz bu hareketin Türk-İslamcı perspektifi yatmaktadır.Bu perspektif sayesinde FETÖ,hem devlet erkanından her dönemde ciddi destek görmüş hem de toplum nazarında meşruiyetini perçinleyebilmiştir.

Klişelerin tasallutundan kurtularak İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olması amacıyla mücadele etmek, kendisini İslamcılığa nispet edenlerin vazgeçemeyecekleri bir vazifedir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Paylaş

HALK (LAR) IN OYLAMASI

Son günlerde Batı da yükselen İslam ve Türkiye düşmanlığını doğru okumak gerekir.16 Nisan seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye karşıtı tavırları ibretliktir. AB yetkilileri, diplomasinin dilini, siyasi nezaket kurallarını hiçe sayarak, demeçler vermekte, sanki ülkemizdeki bir siyasi parti gibi hareket etmektedirler. Ellerinden gelse Kazlıçeşme’de “Hayır” mitingi yapacaklar! Hükümet temsilcilerine kapalı mekânlarda dahi söz hakkı vermeyen bu ülkeler, başta PKK olmak üzere Türkiye karşıtı bütün terör örgütlerine sokaklarını açıp miting ve propaganda yaptırmaktadırlar. Hatta İsviçre parlamento binası önünde Cumhurbaşkanımıza tehdit pankartı açabilecek kadar ileri gitmişlerdir.

Nedir bunların Türkiye ve Tayyip Erdoğan düşmanlığı? Neden Türkiye’deki seçimlere bu kadar müdahil olabiliyorlar? Kendi ülkelerindeki seçimlere göstermedikleri ilgi ve alakayı niçin bizim ülkemizdeki seçimlere gösteriyorlar? Neden bütün Avrupa Türkiye’ye karşı adeta bir “Haçlı Seferi” başlattı?

Aslında mesele seçim ve Tayyip Erdoğan meselesi değildir. Tayyip Bey sadece bir sembol olmuştur burada. Meselenin özü şudur: Batı dünyasına karşı bu ülkede, yaklaşık iki asır sonra, ilk defa “yeter artık” denilmiştir. İlk kez onlara “one minute” deme cüretinde bulunulmuştur. Türkiye bugün Batılılar karşısında sürekli azarlanan, tek ayak üzerinde bekletilen bir “talebe” psikolojisinden kurtulma mücadelesi veriyor. Artık bu ülkenin geleceği Londra’da, Brüksel’de, Washington’da yazılmayacaktır. Bu bir var oluş sürecidir. İçimizdeki ve dışımızdaki vesayet odaklarından kurtulma mücadelesidir. “Kurtuluş Savaşı” daha yeni başlamıştır.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu topraklar, dünyanın en stratejik en önemli merkezi yerleridir. Müslümanların yaşadığı bu coğrafyaya tarihte kim hâkim olmuşsa, dünyaya da onlar yön vermiştir. Bundan dolayı emperyalist devletler, Müslümanların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesine müsaade etme niyetinde değiller. Bu topraklarda söz sahibi olmamızı, kontrolü ele geçirmemizi istemiyorlar. Onlar, demokrasi denilen ”halkların kendi kendilerini yönetmesini”  bize fazlasıyla lüks bulurlar.  Batıda demokratik rejimleri savunurken, İslam dünyasında darbeleri, baas rejimlerini ve ipini ellerinde tuttukları tek partili sistemleri desteklemeleri bundandır.

Güçlü bir İslam ülkesi onların emellerine aykırıdır. Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilirse, bu coğrafyayı rahatlıkla istila edemeyeceklerini biliyorlar. Türkiye teslim alınmadan Suriye ve Irak’ta istedikleri sınırları çizemeyeceklerdir. Bölgeyi kafalarına göre, parçalayıp paylaşamayacaklar! Hep birlikte Türkiye’ye saldırmalarının asıl nedeni budur.

Öte taraftan kendi aralarında birlik olup güçlerini birleştirme gayreti içindeyken İslam dünyasının içine mezhep ve etnik ayrımcılığa dayalı fitne tohumları ekmektedirler. Müslümanların, ümmet bilincinden uzak, mezhepçi, ulusalcı, bağnaz din anlayışları, bu fitne tohumlarının filizlenmesine ve ümmetin başına bela olmasına zemin hazırlamaktadır.

Peki, Türkiye onların korktuğu kadar güçlü mü? Türkiye’nin dışarıdan görünen algısı gerçek mi? Yoksa dağılması mukadder olan AB’yi ayakta tutmak için, paranoyak ruhlu batı mı devleştiriyor bizi?  Ya da Hormonlu, içi boş bir güç gösterisi mi bizimki? Sahip olduğumuz imkânlar, batının askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel saldırılarına mukavemet gösterebilir mi? Daha geçen hafta ABD’nin hariciye bakanı Ankara ziyaretinde bize samimi pozlar verirken aynı gün Hatay sınırında PYD’li teröristlere ABD’nin ağır silahları teslim edilmedi mi?

Bizim şimdilik söylemlerimiz onları ürkütmüş gibi gözüküyor. Ve bölgemizde oyun kurucu olma, belirleyici / özne olma emareleri göstermemiz panikletti onları. Daha da ileri gitmeden bizi durdurmayı düşünüyorlar.

Bu ahval ve şerait içinde bize düşen sorumluluklar nelerdir?

Her şeyden önce batı emperyalizmine karşı düşünsel, zihinsel ve kültürel bir direniş göstermeliyiz. Fiili direnişin başarılı olması için bu ön şarttır. Çağdaş uygarlık, ilericilik ya da medeniyet olarak bize pazarlanan mankurtlaşma sevdasından ve celladına âşık olma illetinden (Stockholm Sendromu) kurtulmalı, kurtuluşu kendi değerlerimizde, kendi medeniyet kodlarımıza dönüşte aramalıyız. Yoksa Ömer Hayyam’ın yıllar önce yazdığı ironik duruma düşeriz.

“Celladına aşık olmuşsa bir millet
İster ezan ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstehaktır ona her türlü zillet.”

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter