Çarşamba , 18 Eylül 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 4)

Yazarlar

Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir?-VII

1980’li yıllar Türkiye’de küreselleşmenin tesirlerinin yavaş yavaş hissedilmeye başlaması yönüyle dikkat çekicidir. Özal dönemi olarak ta adlandırılabilecek olan bu yıllar;ekonomide liberalleşme,küresel sisteme entegrasyon,hızlı sanayileşme ve buna bağlı olarak kentli orta sınıfın(ortadireğin) ortaya çıkışı ve post-kemalist literatürün oluşması hususiyetleriyle öne çıkar.12 eylül ihtilaliyle önemli ölçüde etkisi azaltılan solun yerine ikame dilen Türk-İslamcı perspektif, Özal’ın liberal politikalarının meşrulaştırılması yönünde oldukça etkili olmuştur.Sağ/milliyetçi/muhafazakar geleneğin en önemli sığınağı olan ve İbrahim Kafesoğlu,Osman Turan gibi entelektüeller tarafından teorik çerçevesi çizilen Türk-İslam sentezi,ihtilali yapan konsey tarafından da benimsenmiş ve Özal’ın kişiliğinde de önemli ölçüde temsil edilmiştir.Bu gelenek, seküler milliyetçiliğe karşı dini milliyetçiliği öne alan,milliyetçi tezlerin kitleselleşmesi için dini ve tarihi araçsallaştıran oldukça pragmatik  bir perspektife sahiptir.Türkiye’nin kültürel alanda yaşadığı iddia edilen yabancılaşmaya karşı adeta bir bariyer işlevi gören Türk-İslam sentezi, Özallı yılların egemen ideolojisi olmanın yanında başka bir enternasyonel imaja sahip olan İslamcılığın ‘’ötekileştirilmesi’’ için de önemli bir işlev görmüştür.İslam’ın itikadi bir varoluşun öznesi olmasını engellemek için oldukça önemli bir misyon üstlenen ,sonraları Siyasal İslam terkibi de aynı amaçla kullanılacaktır,Türk-İslam sentezi Yeni Türkiye’de de sahiplenilmiştir.2000’li yıllarda ise İsmet Özel tarafından ‘’kafirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir’’ aforizmasıyla Türk-İslam sentezine itikadi bir gömlek giydirilmek istenmiştir.Özel’in Türklüğü bir ırk olarak değil de ‘’karakter’’ olarak tanımlaması ve bu karakterin İslamsız düşünülemeyeceğini iddia etmesi 1980’li yıllarda Aydınlar Ocağı havzasında dillendirilen sentezin geçirdiği evrim açısından kayda değerdir.Bu noktada denebilir ki eski Türkiye olarak tesmiye edilen dönemlerde enternasyonel perspektife sahip olan iki hareket, Sol ve İslamcılık, aynı bariyere karşı yani Türk-İslam sentezine karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır.Yerlilik ve millilik ekseninde cereyan eden bu çatışma süreçleri,yeni Türkiye’de de aynen geçerliliğini korumaktadır.Küreselleşmenin en etkili olduğu zamanımızda, yerli ve milli vurgusunun oldukça yoğun yapılması muhafazakar bir refleks olmanın yanında,aynı zamanda karşıtlık üretme amacı da gütmektedir.Bu noktada yeni Türkiye’nin sağ/milliyetçi/muhafazakar paradigma üzerinde inşa edilmesi aslında Özal döneminin tekrarı olarak görülebilir.Dolayısıyla Özal dönemini erken AK Parti dönemi olarak adlandırırsak herhalde hata etmiş olmayız.

Özal, ultra-pragmatist kişiliğiyle bir yandan Türkiye’nin Menderes döneminde yarım kalan kapitalistleşme sürecini hızlandırırken; diğer yandan İran devriminin Türkiye’ye etki etmesini engellemek amacıyla,ABD’nin önerisiyle, dini özgürlüklerin önünü açarak tabanda biriken enerjinin sağaltılmasına yardımcı olmuştur. Yol-köprü-baraj ve ağır sanayi ekseninde tebarüz eden kalkınma modeline yeni bir ‘’sınıf yaratma’’ amacı da eklendiğinde Özal’ın, 80 öncesinde cari olan karşıtlıkların yerine bir nevi çevrenin merkeze yerleşmesine olanak tanıyan bir misyonun temsilcisi olduğu söylenebilir. Orta direk olarak tesmiye edilen bu sınıf sonraları kentli,milli ve yerli ana damarı oluşturacaktır.Bu noktada Yeni Türkiye’nin,Özal döneminde tohumları atılan kentli orta sınıf desteğinde inşa edildiğine dikkat etmek gerekir.Bu sınıf İslam’ı, itikadi bir varoluşun öznesi olarak değil kültürel varoluşun nesnesi olarak benimsemiş,devleti Osmanlı-Selçuklu geleneğinin devamı sadedinde mutlaklaştırmış,imparatorluğun ulus-devlete evirilmesinden sonra ise etnisite eksenli bir tavır alışın öznesi olmuştur.Dolayısıyla kentli orta sınıf hem eski hem de yeni Türkiye de yaslandığı değerler sistemi itibariyle benzerlikler göstermektedir.Ancak kırdan kente göçün kemale erdiği Yeni Türkiye’de, millilik ve yerlilik argümanlarının bir tür dışlama malzemesi olarak kullanılması dikkat çekicidir.Toplumda 1980 öncesinde var olan sağ-sol karşıtlığının yerini yerli ve milli olan-olmayan karşıtlığı almıştır.Dolayısıyla enternasyonel perspektife sahip olan sol ve İslamcılık Yeni Türkiye’de gayr-ı milli olmakla itham edilerek ‘’dışlanmışlardır’’. Bundan dolayıdır ki İslamcılık, küresel duruşunu revize ederek daha içe kapanmacı bir tavra ve tarza teslim olmuştur.Eski Türkiye’nin Özallı yıllarında kendisini muhafazakar ve sağcı gelenekten özerkleştirerek daha özgün bir bağlama yönelen İslamcılık,gerek soğuk savaşın bitişiyle düşmansız kalan sağcı/muhafazakar çizginin ‘’kökü dışarıda’’ yaftalamaları, gerekse de AK Parti döneminin yerlilik ve millilik vurgusunun oluşturduğu ultra- milliyetçi konjonktürün etkisiyle içe kapanma handikabıyla karşı karşıya kalmıştır.Bu handikabın kısa vadede aşılabilmesi ise mümkün görünmemektedir.Bu noktada şunu söylemek herhalde yanlış olmaz:Yeni Türkiye’de en büyük kayıp İslamcılığın özgün,özerk ve enternasyonel duruşudur.

Özal döneminde küre ölçeğinde meydana gelen en önemli hadise hiç şüphesiz Soğuk Savaşın sona ermesidir.Yaklaşık on yıl süren mürettep Afgan-Sovyet savaşı Sovyetleri yıpratmış ve 1991 de Sovyetler birliği dağılmıştır. ABD, Sovyetlere Afganistan’da bir Vietnam yaşatma imkanını on yıl boyunca tepe tepe kullanmıştır. Aynı dönem NATO’ya yeni bir öteki belirleme ihtiyacının doğduğu dönem olması itibariyle de dikkat çekicidir. Soğuk Savaş boyunca ötekisi ‘’kızıl tehlike’’olan NATO’nun yeni ötekisi artık ‘’yeşil tehlike’’ yani İslam’dır. Afgan-Sovyet savaşında üreyen Taliban ve türevleri, kendilerine savaş sırasında yardım eden ABD ve müttefikleri için tehdit haline gelmiştir.Dolayısıyla NATO bu tarihten itibaren görünürde Taliban ve türevleri olsa da küre ölçeğinde özgün/sahih İslami hareketleri bertaraf etmeyi ve İslam’ın,1979 da olduğu gibi,yeniden tarih sahnesine çıkarak paradigma dışı bir varoluşu temsil etmesinin önüne geçmeyi misyon edinmiştir.Bu misyona, zımnen de olsa, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve bölgede İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasının önüne geçmeyi de ilave etmiştir.II.Dünya savaşı sonrasında NATO’ya dahil olan Türkiye’de soğuk savaş sonrası oluşturulan yeni konsepte göre konum belirlemiştir.Bu çerçevede evvela I.körfez savaşının aktif destekçisi olmuş,ardından ise 1990’lı yıllar boyunca İsrail’le ciddi bir yakınlaşma sürecine girmiştir.Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada, gerek sanayileşme alanında gösterdiği ilerleme,gerek laikliğin anayasal güvence altında olması gerekse de  kentleşme alanında gösterilen başarı-ki kentleşme modern/seküler yaşamın döl yatağı olması münasebetiyle önemlidir- Türkiye’yi ‘’model ülke’’ seviyesine çıkarmıştır.Ancak bu model ülkede,1980 sonrasında kendisini sağ/muhafazakar/milliyetçi ana damardan ayrıştırmayı başaran İslamcılık,yeni NATO konsepti çerçevesinde,birincil hedef olarak belirlenmiş ve bu engelin aşılması için ‘’Siyasal İslam’’ terkibi üretilerek 28 Şubat sürecinin köşe taşları döşenmiştir.İslam’ın bütün bir hayatı tanzim etmesi esası üzerine kendisini konumlandırmış olan İslamcılık,Siyasal İslam terkibiyle itikat merkezli duruşun yerine politik amaçlar güden ve bu amaçlarına ulaşmak için,şiddet dahil, her yola başvurabilecek bir ‘’öcü’’ olarak gösterilerek saf dışı edilmek istenmiştir.Oliver Roy’un teorisyenliğinde olgunlaştırılan ve Cezayir,İran örnekliği üzerinden kavramsallaştırılan Siyasal İslam,İslam’ı siyasal/politik amaçlar güden bir şiddet dini olarak göstermek suretiyle 28 şubat ve sonrasında siyasal olmayan İslam olarak kodlanan ve ekseriyetle Gülen Hareketi tarafından temsil edilen ‘’Ilımlı İslam’’ algısının oluşmasının zeminini oluşturmuştur.Nitekim Yeni Türkiye’nin inşasında Ak Parti ile Gülen Hareketi arasında yapılan ittifak,her ne kadar şimdilerde ilişkiler limoniyse de,Ak Parti’nin siyasal olmayan İslam imajının sağlanması açısından önemli bir işleve sahip olmuştur.

Soğuk savaşın sona ermesi doğal olarak bu dönemin koşullarında ortaya çıkan ideolojilerin varlığını da tartışılır kılmıştır. Sovyetler özelinde temsil edilen sol ideoloji, soğuk savaşın bitişiyle ciddi bir kriz yaşamaya başlamıştır.12 eylül ihtilaliyle büyük oranda saf dışı edilen sol,Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte moral anlamda da çökmüştür.Solun karşısında konumlanan sağ ise kendisini yeni sürece oldukça hızlı bir şekilde entegre etmiştir.Türk-İslam sentezini bayraklaştırmak suretiyle kendisine yeni öteki olarak İslamcılığı ve Sol Paradigmadan beslenen Kürtçülüğü seçen sağ/muhafazakar çizgi, devletin en kullanışlı entelektüel havzası olmuştur.İslamcılığın kendisini muhafazakar/sağ çizgiden ayrıştırdığı 80’li ve 90’lı yıllar Yeni Türkiye’nin anlaşılması açısından oldukça önemlidir.Çünkü bu yıllarda aynı zamanda Kemalist İdeoloji ciddi bir eleştiriye tabi tutulmuştur.İslamcılar başta olmak üzere kimi zaman liberallerin ve enternasyonel solun da katkılarıyla Kemalizme yöneltilen eleştiri Yeni Türkiye’nin inşasında Ak Partiye oldukça zengin bir literatür bırakmıştır.Ak Parti, kuruluşundan itibaren hem bu dönemde oluşan literatürden hem de İslamcı,liberal ve sol entelektüel havzadan istifade ederek Ordu-Üniversite-Yargı ittifakından müteşekkil Kemalist Oligarşinin geriletilmesinde önemli ölçüde mesafe almıştır.Cezaevlerinde ki mahkumların koşullarından,üniversiteye girişte karşılaşılan katsayı ve kıyafet engeline,ulus-devlet paradigmasından fikir özgürlüğüne kadar bir çok alanda sol-liberal-İslamcı ittifakı Kemalizm’in geriletilmesinde ve Post-Kemalist sürecin inşasında oldukça etkili olmuştur.Denebilir ki Yeni Türkiye’nin inşası aslında tek başına Ak Parti’nin değil,özellikle 80’li yıllardan itibaren başlayan Post-Kemalist sürecin mimarları olarak İslamcı,liberal ve Sol çevrelerin ittifakıyla mümkün olmuştur.Ak Partinin bu süreçte oynadığı rol ise 80 sonrasında oluşan bu birikimi ‘’politik ve dini popülizmle’’ mezcetmek olmuştur.

Elbette ki Kemalizmin geriletilmesi süreci küresel bağlamdan bağımsız değerlendirilemez. Özal’ın Türkiye’nin kapitalistleşmesi amacıyla attığı liberal adımlar bu süreçte hayatiydi ve hızlı sanayileşme süreciyle ortaya çıkan kentli orta sınıfın/merkez sağın Kemalizmle devam edemeyeceği aşikardı. Küreselleşme olgusu kendisini hızla hissettiriyordu ve ulus-devlet aygıtı açısından netameli yıllar başlamıştı.Özel kanalların ve uydu yayınlarının çoğalmasıyla ‘’dışa açık’’ kentli genç kuşaklar yetişmeye başladı.1990’lı yıllarda hayatımıza giren internet sayesinde küre ölçeğinde iletişim ve ticaret arttı.Kültürel birörnekleşme sürecinin hızlandığı bu dönemler ulus-devletin hegemonyasının çatırdamaya başlamasına sebep oldu.Artık sınırlar harita üzerinde değil fakat ekranlar üzerinde hızla aşılıyordu.Dünyanın farklı ülkelerinde emsallerinin yaşam koşullarından haberdar olan yeni kentli genç kuşaklar,içeride politika yapıcıları rahatsız etmeye başlamışlardı.Dolayısıyla Kemalizmin buyurgan,jakoben,tekçi ve elitist tavrının ve tarzının yaşama şansı her geçen gün azalıyordu.Post-modernizmin her türden otoriteyi dışlayan yapısı, modern dönemin ürünü olan tüm ideolojileri ve bu arada Kemalizmi sarsmaya başlamıştı.(Bu noktada ,konuyla dolaylı ilgisi olması münasebetiyle, Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin de aslında Arap coğrafyasının gecikmiş küreselleşmesinin tabi bir sonucu olduğunu,otoriter rejimlerin baskılarından yılmış ve küre ölçeğinde ne olup bittiğinden haberdar olan genç kuşakların İslami taleplerden ziyade demokratik ve liberal talepler ekseninde gerçekleştirdiği isyan dalgası olduğunu hatırlatmakta fayda var).

Küre ölçeğinde devam eden modernite eleştirisi post-modern literatürün oluşmasını sağladı.Bu süreçte hem İslamcılık hem de Sol ve liberal çevreler post-modern literatürün imkanlarından istifade ederek Kemalizme taarruzda bulundu.(Belki de 1990’lı yıllar İslamcılığına yöneltilebilecek en önemli eleştiri,modernite eleştirisini kendi istinatgahlarına yaslanarak değil de post-modern literatürün imkanlarından faydalanarak ortaya koymasıdır).Post-modernitenin her türlü merkezi reddeden merkezsiz/öznesiz yapısı,tek bir hakikat olamayacağı iddiası ve ideolojilere/büyük anlatılara son veren perspektifi,modern paradigmadan beslenen Kemalizmin otoriter,jakoben,buyurgan ve tekçi yapısında önemli bir gedik açtı.İslamcı-liberal-sol ittifakın bu süreçteki en önemli başarısı olarak kayıtlara geçen Kemalist oligarşinin geriletilmesi, Ak Parti ile birlikte yeni Türkiye’nin inşasına evirildi.Yeni Türkiye’nin inşa sürecinde de devam eden İslamcı-liberal-sol ittifak;

1-Ak Partinin sağ/muhafazakar/milliyetçi geleneğe avdet etmesi

2-Ak Parti’nin benimsediği ‘’Politik ve Dini Popülizm’’ stratejisinin Türkiye toplumunda bulduğu niceliksel karşılığın başka müttefiklere ihtiyaç bırakmaması

3-Muhafazakar/sağ geleneğin entelektüelliği tahfif eden hususiyeti

4-Ultra-Pragmatik ve Ultra-Oportünist yapısıyla Türkiye’de ki liberal havzayı önemli ölçüde massetmiş Gülen Hareketi’yle hükümetin arasının açılması

nedenleriyle bozuldu. Bu bozulma kendisini en bariz olarak Gezi Parkı eylemlerinde gösterdi.

Kendisini yerli ve milli olarak merkezde konumlandıran Ak Parti, bir zamanlar Kemalist oligarşiye karşı ittifak yaptığı sol ve liberal çevreleri ‘’gayr-ı millilikle’’ itham ederek, ki bu itham tamamen eski Türkiye’ye aittir, dışladı.İslamcılık ise; Ak Parti’nin yaslandığı toplumsal tabanın genişliği,iktidarla kurulan yakın entelektüel ilişkiden mütevellit ortaya çıkan düşünsel kısırlık hali,bölgesel konjonktürün ortaya çıkardığı kaotik durum ve liberal-sol değerlere karşı rezervinden dolayı,enternasyonel duruşundan taviz vererek,Ak Parti ile ittifakını devam ettirdi.Böylece İslamcılık muhafazakar/sağ gelenek tarafından,şimdilik,massedilmiş oldu.Sol ve liberal çevreler ise Ak Partiyle aralarına mesafe koyarak ve hatta doğrudan cephe alarak yerlerini belirledi.Vaktiyle Kemalist otoriterliği bertaraf etmek için İslamcılarla birlikte çabalayan liberal ve sol çevreler, Yeni Türkiye’de Ak Parti’nin temsil ettiği muhafazakar/sağ ve Türk-İslamcı tavrın ve tarzın geriletilmesi için gayret gösterdi/gösteriyor.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir?-VI

Karşıtlık üretmek ve üretilen karşıtlıklar üzerinden menfaat devşirmek yakın tarihimizde sık rastlanan olgulardan biridir.Özellikle politik alanda cari olan bu durum, siyaset sahnesinde yer kapma kaygısı taşıyan hemen herkesin sıklıkla başvurduğu yollardan biridir.Politika yapıcıların kullandığı sığ ve millet olma şuurundan uzak söylemler,halk tabanında gereksiz ve manasız husumetler meydana getirmiştir.Muhalefet etmekle ötekileştirmek arasındaki farktan bihaber politikacılar tarafından beslenen ‘’karşıtlık üretme’’ ameliyesi,çok partili hayata geçtiğimizden beri enerjimizin berhava olmasına sebep olmuştur/oluyor.’’En İyi’’nin ortaya çıkarılması amacıyla istişare etmeyi elzem gören bir geleneğin temsilcileri olarak Müslümanların,sınıf mücadelesi ve dini dogmatizm-ki bunlar birbirlerinden bağımsız değildir hatta birbirlerini besledikleri bile söylenebilir-arasında sıkışıp kalmış ve hayal/vehim/büyü maskaralıklarıyla asırlarca insanlıktan çıkarılmış ve en nihayetinde haddinden fazla şişirilen bir balon gibi patlayarak kendisine reva görülen hayatın mümessillerinden kelimenin gerçek anlamıyla korkunç bir intikam almış ve yeni Dünyayı bu intikam ateşiyle aydınlatmış bir medeniyetin çocuklarıyla,aynı kaderin mahkumuymuşçasına, siyasetini karşıtlıklar üzerine ikame etmesi tek kelimeyle trajedidir.Ve ne hazindir ki bu trajedi hem eski hem de yeni Türkiye’de içselleştirilmiştir.Nitekim ülkemizde cari olan siyaset dili ve tarzıyla alakalı yeni bir perspektife ihtiyacımız olduğu,mevcut siyaset dilinin ve tarzının köklü bir değişime uğraması gerektiği aksi halde millet olma şuurundan bahsedilemeyeceği yönünde serdedilen kanaatler adeta bir kutsalın imhası olarak algılanabilmektedir.

Kökleri Fransız devrimine dayanan sağ-sol ayrımının/karşıtlığının, aynı tarihsel koşulları tecrübe etmemiş toplumlar üzerinde, mesela Türkiye’de, etkili olması düşündürücüdür.Avrupa’da Sağ denildiğinde ‘’conservative/muhafazakar’’ gelenek, yani kilise ve onun temsil ettiği değerler sistemi,sol denildiğinde ise Fransız İhtilal’ini yapan devrimci kitleler anlaşılır.Avrupa’da Sağ ve sol,kilise mutlakiyetçiliğine karşı bilimin mutlakiyetçiliğine iman edenlerin kavgasından türemiştir.Katolik Kilisesinin uzun yıllar elinde tuttuğu ekonomik-manevi ve siyasal egemenliği, kitlelerin hem zihnen hem de bedenen sömürgeleştirilmesi amacına matuf olarak kullanmasından mütevellit kendisine karşı biriken öfkenin Fransız İhtilal’inde patladığı ve dine ait her ne varsa bu ihtilal vesilesiyle ötekileştirildiği gerçeği barizken, böyle bir tarihsel ve sosyal gerçekliğe yabancı olan bir toplumun(Türkiye toplumunun) bu karşıtlığı sahiplenerek, bunun üzerinden birbirini imha edecek duruma gelmesi de aslında toplumumuzun ne kadar kolay manipüle edildiğinin bir göstergesidir.Eski Türkiye’nin özellikle 27 mayıs darbesinden 12 eylül ihtilaline kadar olan döneminde, yoğun olarak şahit olduğu bu kamplaşma, bir yandan toplumsal enerjinin israfına yol açarken diğer yandan kutuplaştırıcı politik dili sonraki kuşaklara miras bırakmıştır.12 eylül sonrasında ise yükselen milliyetçi/muhafazakar söylem ve Türk-İslam sentezi perspektifi yeni öteki olarak kendisine İslamcılığı,Siyasal Kürtçülüğü,Sovyet tesirinde olmakla itham ettiği solculuğu ve neo-liberal ekonomik adımları desteklemeyen Kemalistleri benimsemiştir.Böylece,Türkiye’de siyasal arenada yer kapma telaşında olanlar,toplumda cari olan bu karşıtlıklara göre pozisyon belirlemişlerdir.Türkiye üzerinde operasyon yapmak isteyenler ise millet olma şuurunu zedeleyen bu karşıtlıkları ‘’müdahale etme hakkı’’ sağladığı için muhafaza etme ve yer yer körükleme çabasında olmuşlardır.

Yeni Türkiye’de muhafazakar demokrat argümanlara yaslanarak yönetim erkini elde edenler,yakın tarihimizin sağ/milliyetçi/muhafazakar geleneği içerisinde değerlendirilebilir. Yani aslında muhafazakar demokratlık her ne kadar ‘’yeni’’ bir tanım olarak gündeme gelse de 20.yüzyıl Türkiye’sinin sağ ve milliyetçi damarından bağımsız değildir. Nitekim Ak Parti iktidarının kendisini sürekli olarak Menderes-Özal çizgisiyle bir arada göstermeye çalışması da sözünü ettiğimiz sağ/milliyetçi geleneğin temsilcisi olduğunu göstermektedir.Bu gelenek bir yandan,Menderesten beri,Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan jakoben laiklik anlayışının ortaya çıkardığı ‘’mazlumiyete ve mahrumiyete’’ dikkat çekerek toplumun birikmiş korkusunu politik kazanca tahvil etmiş,diğer yandan ‘’dini popülizm’’ aracılığıyla hem sayısal meşruiyetini sağlama almış hem de modernleşme adımlarını herhangi bir ciddi muhalefete gerek kalmadan atabilmiştir.Jakoben laiklik korkusu sürekli gündemde tutulmuş ve iktidarın değişmesi durumunda muhafazakar kitlelerin yeniden mahrumiyetlerle ve mazlumiyetlerle karşı karşıya kalacağı tezi işlenmiştir.Bu durum, Eski Türkiye’de zedelenmiş olan toplumsal bütünlüğün ve millet olma şuurunun, Yeni Türkiye’de daha da derinleştirilerek devam etmesine sebep olmuştur.

’’Öteki üzerinden var olma’’ olarak adlandırılabileceğimiz bu durum,son derece modern bir mahiyete ve ultra-Batıcı bir perspektife sahiptir.Malumdur ki öteki üzerinden meşruiyet sağlamak, Avrupa merkezli düşünüşün ürünüdür.Biz ve onlar,Doğu ve Batı,Uygar ve Barbar,İlerici ve Gerici gibi kategoriler,merkezinde Batılı değerlerin olduğu bir düşünme biçimini dayatır.Hatta bu düşünme biçimi,karşıtı olarak gördüğünü kendine benzetmek için müdahale etmeyi meşru sayar.Avrupa kolonyalizminin ortaya çıkışında Medeni Batı ve Barbar Diğerleri algısının ne denli işlevsel olduğu unutulmamalıdır.Yeni Türkiye’de, muhafazakar demokrat iktidarın, öteki olarak kodladığı kitleleri ‘’kendi kıvamına’’ getirme hakkına sahip olduğunu zımnen iddia etmesi aslında ‘’karşıtı üzerinden var olma’’stratejisinin sonucudur.Nitekim önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere, küre ölçeğinde de ABD-Sovyet karşıtlığı bir nevi ‘’Hür Dünya’’ ile ‘’Demir Perde’nin’’ savaşı olarak sunulmuş ve insanlık, aynı memeden süt emen ikiz kardeş olan kapitalizm-komünizm çatışmasında, tercihini hür dünyayı temsil iddiasında olan ve bütün propaganda unsurlarıyla bu iddiasını destekleyen ABD’den yana yapmaya ikna edilmiştir.Bu noktada Eski ve Yeni Türkiye’nin, karşıtlıklar üzerinden var olma yönünden benzer olduğu söylenebilir ki bu durum bir kısırdöngüdür.(Burada bir parantez açarak ‘’öteki’’ üretme ameliyesi hakkında bazı hususlara dikkat çekmek isteriz.Öteki kavramsallaştırması, kökleri oryantalist çalışmaların başladığı 14.yüzyıla kadar uzatılabilecek bir geçmişe sahiptir.Haçlı Savaşları vesilesiyle kabuğunu kıran Avrupa,evvela coğrafi olarak ‘’Doğu-Batı’’ ayrımını gündemleştirmiş;daha sonra bu ayrım Oryantalistlerce bir coğrafyanın içindekilerle beraber kodlanması/tanımlanması amacına matuf olarak kullanılmış;peşinden ise kültürel ve felsefi bir içeriğe büründürülerek karşıtlık üzerinden kendini tanımlama ameliyesinin terviç edilmesine zemin hazırlamıştır.Oryantalizmin henüz cari olmadığı zamanlarda ise Romalı ve Barbar ayrımı üzerinden yürüyen karşıtlık/ötekileştirme bugüne kadar Avrupa’nın kendisini tanımlamasının en önemli argümanı olmuştur.Roma dışında kalanların barbar/gayrı medeni olarak adlandırılmasından mütevellit Batı medeniyeti de oryantalizmin sistematik olarak çalışmaya başladığı 15.yüzyıl ve sonrasında Doğuyu egzotik,mistik,duygusal ve henüz medenileşmemiş bir imgeye mahkum ederek bu coğrafya üzerinde tahakküm kurmanın gerekçelerini oluşturmuştur.Ötekisi olmadan var olamayan Avrupa Medeniyeti kendi içinde de  katolik-protestan veya conservative-modern şeklinde karşıtlıklar üretmiştir.Bu karşıtlık olgusu Batı medeniyetini taklit eden Osmanlı/Türkiye toplumunda da sahiplenilmiş ancak farklı tarihi koşullardan beslenmesi nedeniyle,şimdilik, Batı da olduğu gibi bir netice vermemiştir.Bunun en temel sebebi İslam’ın kendisini bir öteki üzerinden tanımlamamasıdır.İslam, kendisini her daim özne olarak konumlandırmış ve ‘’tanımlanan’’değil ‘’tanımlayan’’ olmuştur.Kuran-ı Kerimde imanın karşıtı olarak küfür veya tevhidin karşıtı olarak şirk tanımlamaları ‘’tavır eksenli’’ tanımlamalardır.Yoksa kişi eksenli değil.)

Sadece karşıtlıklar üzerinden  yapılan manipülasyonlar anlamında değil, küre ölçeğinde cereyan eden hadiselerin Türkiye özelinde ki yansımaları bağlamında da darbeler, özellikle de 12 eylül askeri darbesi, oldukça önemli bir yere sahiptir. Sonraları ihtilalin bir tertip olduğu, darbeye giden süreçte koşulların olgunlaşması için karşıtlıkların körüklendiği, hem sol hem de sağ cenahta olanların devletin derinleri tarafından silahlandırıldığı, etnik ayrımcılığın bilerek körüklendiği gibi bir takım gerçeklikler ortaya çıkmış olsa da,12 eylül ihtilali Türkiye’de hem sağ hem de sol da ‘’idealist gençlik’’ profilinin yok edilmesi noktasında oldukça etkili olmuştur. Kenan Evren’in gençliğe hitaben ‘’savaşmayın sevişin’’ söylemi, ihtilalin nasıl bir gençlik idealine sahip olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.(Bu noktada konuyla dolaylı ilgisi olan bir noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:Henüz özel televizyonların olmadığı ve sinemanın önemli bir sanat alanı olarak faaliyet gösterdiği 1970’li yıllar-ki bu yıllar ihtilalin meşruiyet gerekçesini oluşturmak amacıyla anarşinin körüklendiği yıllardır- Türk Sinemasında müstehcenliğin/erotizmin/pornografinin en yaygın olduğu yıllar olarak dikkat çekicidir.Örneğin sadece 1979 yılında çekilen 195 filmin 131’i müstehcen içeriklidir.Genç kuşaklar, bir yandan ideolojik kamplara ayrılarak birbirleriyle vuruşturulurken, diğer yandan sinema aracılığıyla hedonizm bataklığına sürüklenmiştir.Böylece Türkiye’nin kırdan kente gelen dinamik gençliği şiddet ve cinsellik ayartıcılığının anaforuna itilmiştir.Bazen bir günde çekilen müstehcen filmler aracılığıyla,özellikle kentli genç kuşaklar zihnen dumura uğratılmıştır.Darbeye giden sürecin bu ‘’Freudist’’ karakteri,dönemi sağlıklı analiz edebilmek için gereklidir diye düşünüyorum.Sanatın nötr olmadığı/olamayacağı gerçeği hatırlandığında, 1970 yıllarda Yeşilçam’ın nasıl araçsallaştırıldığı görülebilir.Bu bağlamda Yeni Türkiye’de genç kuşakların nasıl ayartıldığı meselesi üzerinde derinlemesine tefekkür etmek gerekecektir.)

Ancak bizim burada asıl dikkat çekmek istediğimiz mesele 12 eylüle giderken Dünya ölçeğinde nelerin yaşandığıdır. Çünkü Türkiye gibi merkezi bir ülkede cereyan eden hadiseler,sadece şimdi değil geçmişte de,küresel koşullar göz ardı edilerek anlaşılamaz.Örneğin aynı yıllarda, Latin Amerika’da ABD onaylı askeri darbeler,Sovyetlerin Afganistan’a müdahalesi,İran Devrimi gibi sarsıcı gelişmeler yaşanmaktadır.Bu bağlamda biz,Türkiye ile olan yakın münasebeti ve benzer modernleşme tecrübesi nedeniyle İran’da gerçekleşen devrim  ve sonuçları hakkında bazı değerlendirmeler yapacağız.1979 İran devrimi küresel sistemi,tam anlamıyla, sarsmıştır.Yaklaşık dört asırdır Batı modernleşmesine maruz kalan insanlık ailesi,İran’da ‘’modern dışı’’ bir aklın gerçekleştirdiği devrime şahitlik etmiştir.İran Devrimi, gerek İslam’ın yeniden tarih sahnesine çıkışının göstergesi olması gerekse de  ABD’nin Ortadoğu da ki en güçlü ileri karakolunun sistem dışına çıkması bakımından sarsıcıdır. Devrimin motor gücünün ulemadan olması ise, dini arkaik bir olgu olarak değerlendiren modern Batı paradigmasına vurulmuş ciddi bir darbedir. Bundan dolayıdır ki küresel sistem bu devrimin ‘’paradigma dışı’’ bir varoluşun imkanını ortaya koyan muştusunu bertaraf etmek ve İslam dünyasında bir domino etkisi yapmasının önüne geçmek için acil önlemler almıştır.İlk olarak bölgenin jeo-kültürel,jeo-stratejik ve jeo-politik olarak en merkez ülkesi olan Türkiye’de 12 Eylül İhtilali gerçekleştirilmiş ve Özal’lı yılların zemini oluşturulmuştur.İkinci olarak ise Irak Baas rejimi kışkırtılarak,yaklaşık sekiz yıl sürecek,İran-Irak savaşı çıkarılmıştır.Saddam’ı maşa olarak kullanan küresel sistem, İran devriminin öncü kadrolarını bu savaş vesilesiyle ortadan kaldırmış ve bugünde açıkça müşahede ettiğimiz üzere mezhebi enstrümanların ön planda olduğu bir İran resminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.İran-Irak savaşı iki milyon insanın hayatını kaybetmesi yanında bu savaş vesilesiyle Aydınlanma sonrası kendisini merkezde konumlandıran Batı Medeniyeti, İslami bir varoluşun imkanını öğretmesi sebebiyle İran özelinde İslam Dünyası’ndan ağır bir intikam almıştır.Bu süreçte Sünni Dünyayı da yanına alan küresel sistem, tıpkı bugün olduğu gibi,Suud-Irak-Mısır ve Körfez Ülkeleriyle hem savaşı finanse etmiş hem de İran-Irak savaşını bir ‘’mezhep savaşı’’ olarak göstermek suretiyle devrimin etkisini azaltmıştır.

İlginç bir tekerrürdür ki bugün Suriye özelinde devam eden medeniyetler savaşında,ABD’nin himayesinde ve Suud’un genel sekreterliğinde,adına İslam ordusu denilen,bir Sünni Blok oluşturulurken-ki bu blokun içinde Türkiye ve Mısır gibi ciddi ülkelerde bulunmaktadır-Rusya’nın himayesinde ve İran sekreterliğinde bir Şii blok(İran-Irak-Suriye-Lübnan ve Yemen’in bir bölümü) oluşturulmaktadır.Dünyanın iki süper gücünün Müslümanların mezhebi fay hatlarını kullanarak egemenliklerini perçinlemeleri ve Müslüman halkların arasına belki de onlarca yıl sürecek mezhep savaşları tohumunu ekebilmeleri,Yeni Türkiye’nin de aralarında bulunduğu halkı Müslüman ülkelerin içler acısı halini gözler önüne sermektedir. Türkiye ve Mısır gibi bu coğrafyanın en köklü ve ciddi devletlerinin, Suudi Arabistan gibi son kırk yıldır Müslüman halkların arasına tekfirci/ötekileştirici/anarşist nifaklar sokan; Çeçenistan’dan Afganistan’a Suriye’den Avrupa içlerine kadar nihilist/anarşist vahhabiliğin taşeronu bir ülkenin sekreterliğine mahkum olması kabul edilebilir olmamakla beraber bu birliktelikten ümmet havzasının kurtuluşu için hiçbir sonuç çıkmayacaktır. Daha önceki bazı yazılarımda da işaret ettiğim üzere, Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafya da istikrarın sağlanması ve huzurun egemen olabilmesi için tek alternatif Türkiye-Mısır-İran ittifakıdır. Dikkat edilirse bu üç ülkede hem medeniyet birikimi hem de tesir sahaları itibariyle bu coğrafyada ki diğer ülkelerle karşılaştırılamayacak imkanlara sahiptirler. Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin bu üç ülkenin siyasi ve fiziki hinterlandında meydana geldiği dikkate alınırsa söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır.Mısır’da Sisi müdahalesinin bu ittifakı baltalamak için yapıldığına dikkat etmek gerekir.Mursi’nin cumhurbaşkanlığı sürecinde ilk defa İran’la temas kurması ve Türkiye ile geliştirdiği yakın işbirliği ilişkileri bütün bir Ortadoğu’yu etkileyecek kapasitedeydi.Ancak bu coğrafyayı maalesef ki bizden daha iyi bilenler, bu üç köklü devletin bir araya gelmesini imkansız kılacak adımlar atmak suretiyle, Ortadoğu’nun istikrarsızlığa mahkum edilmesinin önünü açtılar.Elbette ki burada kabahat sadece emperyalistlerin değil.Türkiye-Mısır ve İran siyasi iradesi de bu gerçekliğe gözlerini kapayarak Ortadoğu’da ki istikrarsızlığın devamında rol oynamışlardır.Suriye’de ki Medeniyetler Savaşı, bu üç ülkeyi mezhep ve fayda eksenli bölünmeye iterek istikrarsızlığa mahkum etmiştir.Suud’un, Afgan-Sovyet savaşından beri vahhabizm misyonerliği yapıyor olduğu ve bugün el-Kaideden Boko Haram’a,İŞİD’den eş Şebaba kadar bütün yıkıcı/nihilist yapıları finanse ettiği gerçeği unutulmamalıdır.ABD-Rusya karşıtlığının,sahada Sünni-Şii savaşına dönüşme ihtimali   yabana atılamaz.Nitekim İran-Türkiye karşıtlığının özellikle beslenerek savaşa doğru evirilmek istendiği gerçeği izahtan varestedir.Böyle bir savaşın bu coğrafyada kaosu bir yüzyıl daha devam ettirmek anlamına geldiği unutulmamalıdır.Yeni Türkiye’nin bölgede yaşananlarla ilgili icraatlarına bakıldığında, ne yazık ki yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gerçeğin idrak edilemediğini ve Sünni-Şii karşıtlığına mahkum bir perspektifle hareket edildiği görünmektedir.Türkiye,tez elden Mısır ve İran ile mutabakat zemini oluşturmanın yollarını bulmalı ve bu coğrafya da Suud-Katar köksüzlüğü ve radikalizmini bertaraf etmenin koşullarını sağlamaya çalışmalıdır.

Kamil ERGENÇ

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-V

Eski ve yeni Türkiye karşılaştırması genel itibariyle bazı ilişki biçimleri üzerinden yapılmaktadır. Bu ilişki biçimleri 1-Merkez-çevre ilişkisi 2-Din-devlet ilişkisi 3-Asker-sivil ilişkisi 4-Devlet-toplum ilişkisi şeklinde ifade edilebilir. Her bir ilişki biçiminde tarihsel bazı kırılmalar ve/veya farklılaşmalar olmakla birlikte,esas itibariyle,devletin geleneksel ‘’özne’’ rolünün tahkim edilmesine yönelik bir tanımlama dikkat çekicidir.Devletin Osmanlı’dan beri süregelen çift kutuplu(seçkinci yönetici sınıf ile yönetilen reaya sınıfı) yapısı hem eski Türkiye’de hem de Yeni Türkiye’de form olarak birtakım değişikliklere uğrasa da muhteva olarak cari olmaya devam etmiştir.Eski Türkiye’de merkezi işgal edenler Cumhuriyetin Türkçü,laik/seküler,üniter ve pozitivist kurucu paradigmasına sadık Kemalist seçkinci kesimlerden oluşurken, Yeni Türkiye’de merkez,muhafazakar demokrat kimlik etrafında şekillen/diril/mektedir.Muhafazakar demokratlığın, çevrenin geleneksel dindar kimliğinin merkeze taşınmasına hizmet eden bir terkip olduğunu söyleyebiliriz. Terkipteki muhafazakarlık kavramı,dini ve geleneksel değerlere bağlılığın göstergesi sayılırken,demokratlık ise modern değerlere bağlılığın işareti olarak öne çıkmaktadır.Böylece hem gelenek hem de modernlik ihata edilmiş olmaktadır.Nitekim bu süreçte,gelenekle barışmanın nişanesi olarak, Osmanlı merkezli bir tarih vurgusunun öne çıkarılması dikkat çekicidir.Eski Türkiye’nin mesafeli hatta yer yer retçi yaklaştığı gelenek ve din olgusunun,Yeni Türkiye’de oldukça yoğun olarak gündemleştirilmesi,Kemalizmin kısmi geri çekilişi olarak değerlendirilebilir.Ancak bu noktada dini/İslami olanın muhafazakarlığın içine sığdırılmaya çalışılmasından kaynaklı bir amorfluktan bahsedilebilir.İslam,tevhit eksenli itikat perspektifiyle muhafazakarlığın ultra-gelenekçi ve uzlaşmacı tutumuyla mezcedilebilir değildir.Hatta ontolojik ve epistemolojik olarak muhafazakarlığı reddeder.Dolayısıyla Yeni Türkiye her ne kadar din ve gelenekle barıştığını iddia etse de, aslında hem din/İslam hem de gelenek tıpkı Eski Türkiye’de ve Osmanlı’da olduğu gibi ‘’araçsallaştırılmıştır’’. Muhafazakarlığın Avrupa’nın tarihsel sürecinin bir neticesi olarak Fransız İhtilali sonrası ortaya çıktığı ve geleneksel unsurların(ki burada gelenek Kilise/İncil tarafından oluşturulan mirastır)tahribatını önleme amacına matuf olarak sistemleştirildiği, dolayısıyla modernliğin muhtevasına değil uygulanış biçimine itiraz eden bir içeriğe sahip olduğu gerçeği hatırlandığında, muhafazakar demokrat kimliğin İslam ile bağdaşır olmadığı daha iyi anlaşılabilir.Zaten Yeni Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan bu gömlek, tamda varoluş gayesine uygun olarak tarihi kişi ve olayların fetişleştirilerek gündemleştirilmesine,bir tür tarih nostaljisine ve geçmiş zaman romantizmine sebep olmuştur.Nasıl ki Eski Türkiye, Kemalist paradigmayı meşrulaştırmak için bir takım ‘’dini’’ yorumlar-ki bu yorumların en başında İslam’ı modern bilimle uzlaştırma çabası gelir- geliştirdiyse,Yeni Türkiye de muhafazakar demokratlığı İslamileştirmek için çaba göstermektedir.Merkezin Eski Türkiye’de yüklendiği,toplumu Batılı değerler doğrultusunda medenileştirme misyonu Yeni Türkiye’de değişikliğe uğrayarak, Batılı değerler tarafından yozlaştırılan toplumu Tarihi mirasıyla tanıştırmak ve böylece yeni bir kimlik aşılamak olarak belirlenmiştir.Merkezde olmanın ‘’dayatma’’ ayrıcalığı sağladığı bu durum, dikotomik bir toplumsal yapının hem eski hem de yeni Türkiye’de kabul gördüğünün işaretidir.Ancak Yeni Türkiye’nin ‘’çevre’’si, eski Türkiye tarafından ‘’öz’’ünden uzaklaştırılan kitleler olmuştur ki, bu durum çevrenin yine kendi içinden bir çevre ürettiği anlamına gelir.Cumhuriyetin kuruluşundan beri çevrede kalmanın meydana getirdiği ‘’öz yurdunda garip/öz vatanında parya’’ olma durumu, Yeni Türkiye’de sürekli gündemde tutularak muhafazakar demokrat paradigmanın tahkimatını sağlayan adımların meşruiyet gerekçesi olmuştur.Kemalist elitizm tarafından mağduriyet edebiyatı olarak adlandırılan bu süreç, çevrenin özne olmayı deneme süreci olarak ta adlandırılabilir.1990’lı yılların sonunda devletin yaşadığı meşruiyet krizi,ki bu kriz aslında Kemalist ideolojinin miadını doldurmasının bir neticesiydi,Eski Türkiye’de merkezi işgal edenlerin, ‘’parya’’laştırılan çevrenin merkeze yürüyüşüne gönülsüzce de olsa rıza göstermesini sağlamıştır.Sovyetlerin dağılması,NATO konseptinin değişmesi,küreselleşmenin ulus-devletleri itibarsızlaştırması ve en nihayetinde 11 eylül gibi küre ölçeğinde meydana gelen sarsıntılar da Türkiye’nin artık Kemalizmle devam edemeyeceğinin işareti sayılmış ve Yeni Türkiye’nin/Post-Kemalizmin köşe taşları döşenmeye başlamıştır.Çevrenin hızlı bir şekilde merkeze akışının doğal bir sonucu olan bu Post-Kemalist süreç, nüfusun üçte ikisinin kentlileştiği günümüzde kemale ermeye doğru yürüyüşünü sürdürmektedir.Ancak bu sefer merkez-çevre çatışmasının yönü değişmiştir.Eski Türkiye’de,merkezi işgal eden Kemalist seçkinler nasıl ki ‘’medenileştirmeye’’ çalıştığı ‘’çevre’’ tarafından din dili ekseninde bir ‘’dış’’lamaya maruz kaldılarsa,Yeni Türkiye’de merkezi işgal eden muhafazakar demokrat çoğunluk, yine dini argümanlar üzerinden kendileri gibi olmayan kitleleri(çevre) ‘’dış’’lamaktadırlar.Politik aidiyetin itikadi aidiyetle özdeşleştirilmesi olarak tanımladığım bu durum ,kanaatimce, Yeni Türkiye’nin en büyük handikapıdır.

Çevrenin temsil ettiği geleneksel dindarlık biçiminin merkezde kendine yer bulmasıyla hem devletin meşruiyet krizi ortadan kalkmış hem de 21.yüzyılın kaotik Ortadoğu’sunda parçalanmadan ayakta kalmanın zemini oluşturulmuştur. Öteden beri modernleşmenin kendisine değil yöntemine itiraz eden ‘’çevre’’, adeta II.Abdülhamit dönemine avdet etmişçesine muhafazakar modernliğe dört elle sarılmıştır.Böylece 19.yüzyılın ikinci yarısında İslamcılık özelinde gündemleştirilen teknik-ahlak ya da form-norm ilişkisi eksenli tartışmalar yeniden başlamış fakat bu tartışmalar modernliğin lehine olacak şekilde neticelendirilmiştir.Bu noktada merkez-çevre ilişkisinde yaşanan değişimin en önemli etkisi İslamcılık düşüncesine olmuştur denebilir.Çünkü özellikle 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslamcılık merkeze yürüyen çevre tarafından sahiplenilmiştir.Ancak Yeni Türkiye’de İslamcılık,muhafazakar demokratlıkla arasına mesafe koyamamış ve ‘’çevrenin müdafaası’’ uğruna bir tür vulgarizasyona rıza göstermiştir.Bu vulgarizasyon sayesinde İslamcılık,özellikle ikinci dünya savaşı sonrası geliştirdiği ve İran devrimiyle de sonuç alacağına aynelyakin şahit olduğu,modern paradigmaya ram olmadan varoluş imkanı muştulayan özgün dilini kaybetmiş ve kısmen içerik kaybına uğramıştır.

Nasıl ki Osmanlı,Enderun aracılığıyla bir tür seçkinci sınıf oluşturma yoluna gitmişse Cumhuriyette kendi elit sınıflarını oluşturma amacı gütmüş ve bunda da başarılı olmuştur.Cumhuriyetin ilanı sonrası seküler,pozitivist,üniter ve Türkçü hususiyetlere sahip yeni ‘’merkez’’ inşa edilirken asker,bürokrat,politikacı ve bilim adamı merkezli bir silsile takip edilmiştir.Osmanlı modernleşmesinin öznesi olan askeri erkanın imtiyazı, Cumhuriyet döneminde de devam etmiş ve ordu modernliğin(çağdaş Türkiye’nin)garantörü rolünü üstlenmiştir.İlk başlarda az sayıdaki üniversiteler aracılığıyla merkezin ihtiyaç duyduğu bürokrat,teknokrat ve din bilginleri yetiştirilerek, özellikle çok partili hayata geçiş sonrası,politik alanda gerçekleşmesi muhtemel ‘’çevre baskısı’’ önlenmeye çalışılmıştır.Üniversitelerin Anadolu’dan gelen gençlere mürteci damgasını vurmasının temel sebebi aslında,merkezin nimetlerine sahip olmanın koşulu olan bilginin,paylaşılmak istenmemesidir.Menderes dönemi ve sonrasında köyden kente göçün hızlanması neticesinde-ki bu göç sürecinde bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz üzere soğuk savaş doktrininin Türkiye’ye biçtiği misyonun etkisi büyüktür- artık çevre olarak tahfif edilen kitlelerin çocukları da bilgiye ulaşma imkanına kavuşmuş ve merkezin imkanlarından faydalanma noktasında emsalleriyle aynı koşullara sahip olmaya başlamıştır.Bundan sonradır ki çevre,bir yandan kent kültürünün mekanik ve seküler doğasında kaybolmamak için cemaat/tarikat havzalarında yoğunlaşırken diğer yandan siyasal/politik bir tavır alışın öznesi olmaya çabalamıştır. Ancak merkez, bu süreçte kendisini koruma altına almak için Asker-yargı ve üniversite birlikteliğinden oluşan bir kalkanla merkeze akışı kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Din bilgisi, diyanet ve ilahiyatlar aracılığıyla daha profesyonel kişilerin uhdesine alınmış ve çevrenin cemaat ve tarikat havzalarında şekillenen geleneksel din algısı aşağılanmıştır.Bu aşağılama karşısında çevre,tıpkı Osmanlı’da resmi dini söylemle uyuşmayan heterodoks akımların-ki bu akımlar Anadolu’da oldukça yaygındır-kendilerine sığınak olarak sufilik iddiasında ki tarikatleri seçmesinde olduğu gibi,tarikatların/cemaatlerin havzasına dahil olmuş ve uzun yıllar merkez-çevre çatışmasının bam telini tarikatler/cemaatler oluşturmuştur.Bir farkla ki Osmanlı,Şerif Mardin’in ifadesiyle,bünyesindeki tarikatleri kontrol altında tutarak Sünniliği benimsemeyen heteredoks akımların oluşturabileceği isyanları tolere ederken,Cumhuriyet dönemi jakoben laikliği dayatarak çevreyi gayrı İslami bir hayata icbar etmiştir.Çevre,merkezin bu din algısını oldukça sorunlu görmüş ve cemaat/tarikat havzalarında en azından geleneksel dini formunu koruyacağına inanmıştır.Cemaat/tarikat havzalarında biriken Anadolu’dan gelen nüfus zamanla kitleselleşmiş ve siyasal alanda temsiliyet kazanma arzusuyla Menderes’in devamı olan sağ partilerin üremesine sebep olmuştur.

Kırdan kente göç olgusu dışarıda bırakılarak Türkiye’de cemaatleşme süreçlerini analiz etmek zordur. Kırın kendine özgü dindar kimliği ile kentin daha seküler,pragmatik ve bireysel kimliği yer yer çatışmış ve bu çatışma özellikle kırdan gelen insanların kendilerini dini kimlikleri ve gelenekleriyle ifade edebilecekleri havza/lar arayışına itmiştir.Cemaatler bu süreçte özellikle İstanbul’da kırdan gelen dindar gençlere ev sahipliği yapmış ve bu gençler Türkiye’de 20.yüzyıl İslamcılık hareketinin motor gücü olmuşlardır.Bu noktada İbn-iHaldun’un ‘’üç nesil’’ teorisinden,modern sosyoloji bunu X-Y-Z kuşakları olarak adlandırmaktadır,istifade ederek kırdan-kente göçü şu şekilde değerlendirmek mümkündür:Birinci nesil, demokrat partinin iktidara gelmesiyle birlikte ABD’nin de yönlendirmesiyle hız kazanan sanayileşme hamleleriyle kente gelen dindar gençlerden müteşekkildir.Bu gençler hem kırın saf,duygusal,samimi ve fedakar iklimini temsil ediyorlardı dolayısıyla daha ihlaslı ve hasbi idiler, hem de dindarlıkları bilgi olarak eksik olsa da taassup olarak oldukça güçlü olduğu için değerlerine sahip çıkma noktasında daha gayretliydiler.Bu kuşağın bir kısmı geleneksel dini bilgilerini üniversite havzalarında ‘’ideolojik’’ bir forma dönüştürerek kendilerinden sonra gelenlere önemli bir miras bıraktılar.İkinci nesil birinci neslin çocuklar olarak kent içinde doğdular.Ancak bunlar birinci nesilden bazı değerleri alsalar da tam olarak onlar gibi değillerdi.Kentin kendine özgü ikliminde,yani daha pragmatik ve bencil ortamında yetiştiler.Miras aldıkları ideolojik/İslamcı formu kent kültürü içerisinde geliştirme yoluna gittiler.İran Devrimi,Afganistan,Bosna ve Cezayir Direnişi,Sovyetlerin Dağılması gibi olaylara şahitlik ettiler ve daha cihanşümul bir perspektife sahip oldular.Üçüncü nesil ise ikinci neslin töremesi olup birinci kuşakla hiç temas kuramadılar.Enformasyon devriminin yaşandığı bir dünyaya gözlerini açtılar ve küreselleşmeyi tecrübe ediyorlar.İslamcı dilin muhafazakarlıkla özdeşleştirilmeye çalışıldığı bir vasata şahitlik ettikleri için paradigma dışı bir varoluşu şimdilik tahayyül edemiyorlar.Dolayısıyla bu kuşağın önceki kuşakların gösterdiği fedakarlığı,hasbiliği göstermesi daha da zorlaştı.Tabiri caiz ise bu son kuşak miras yedi kuşağı oldu.Miras tükendiğinde ne yapacağını şimdiden kestirmek güç.Ancak bu kuşağı ayakta tutabilmek için yeni bir ‘’sebep asabiyesine’’ihtiyaç olduğu da kesin.Kanaatimizce muhafazakar demokratlık bu genç kuşakları ihata edebilecek bir perspektiften yoksundur.Çünkü esasa ilişkin değil şekle endeksli bir eleştiri diline sahiptir.Enformasyon devriminin sınırları ortadan kaldırdığı bir vasatta, muhafaza etmeye dönük çabalar akim kalmaya mahkum olacaktır.Son dönemlerde yerlilik ve millilik bağlamında serdedilen kanaatler de bu küresel kuşatmanın meydana getirdiği rahatsızlığın dışavurumundan başka bir şey değildir.

Kırdan kente göç olgusunu sadece cemaatleşme bağlamında değerlendirmek şüphesiz eksik kalabilir. Bu göç sırasında ve sonrasında Türkiye’nin aslında tüm ideolojik renklerinde bir hareketliliğin olduğunu söylemek mümkündür. Gerek sol gerekse sağ/milliyetçi ve muhafazakar yapılar bu göç sürecinde ve sonrasında varlıklarını daha güçlü hissettirmeye başlamışlardır. Literatüre soğuk savaş olarak geçen 1945-1991 yılları arasında bütün Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de Komünizm ile mücadele amacıyla çeşitli örgütlenmeler gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin Sovyet tesirinden korunması amacıyla ihdas edilen legal ve illegal yapılar, sağ-sol çatışması adı altında bu ülkenin kırdan kente göç eden gençlerinin birbirleriyle savaşmalarının zemini oluşturmuştur. Aslında bu süreci çevrenin kendi içinde bölünmesi/çatışması olarak adlandırmakta mümkündür. Çünkü kentte sağ ve sol bloku oluşturan kitleler yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere kırdan göç eden insanlardan müteşekkildir.Merkez,her halükarda kendisini özne olarak konumlandırmasını bilmiş ve çevre üzerinde istediği gibi manipülasyon yapmıştır.Merkezin bunu tek başına yapmadığı,yanında yer aldığı ABD blokunun özel yardımlarına mazhar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ne sağcılar ne de solcular kendileri üzerinden yapılan hesapları fark edebilecek kadar agah değildiler. Kendileri dışında üretilmiş bir karşıtlığın mahkumu olarak yıllarca birbirlerini alt etmenin hesaplarıyla yaşadılar. Sağ kesim Amerikancı olmakla suçlanırken,Sol kesim Sovyetçi olmakla itham edildi.Küre ölçeğindeki karşıtlığın sahadaki karşılığı olarak, Özal’ın liberalleşme hamlelerine kadar, yoğun biçimde devam eden bu çatışma süreci denebilir ki eski Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olmuştur.Soğuk savaş yıllarında kendisini sağ/muhafazakar kanatta konumlandıranlar Amerika himayesini tercih ederken, sol kanatta konumlandıranlar Rusya himayesini tercih etmişlerdir.Ancak Yalta Sözleşmesinde ABD nüfuz alanına düşen ve NATO’ya üye olmak suretiyle tercihini Amerikan blokundan yana kullanan Türkiye’de sağ/muhafazakarlık daima egemen olmuştur.İslamcılık bu süreçte hem ABD hem de Rusya emperyalizmine karşı duran özgün söylemiyle kendisini sağ/muhafazakar anaakımdan ayırmıştır.Bu yönüyle öteden beri küresel bir perspektifle hareket eden İslamcılık,ABD-Rusya hattının küresel emperyalizmin farklı iki yüzü olarak deşifre edilmesinde önemli bir rol oynamıştır.Ancak bu süreçte İslamcılık en büyük tepkiyi milliyetçi/sağ ideolojilerden almış ve kökü dışarıdalıkla/gayrı millikle suçlanarak ötekileştirilmiştir.ABD bloku da bu süreçte ‘’Siyasal İslam’’ terkibine başvurarak İslamcılığı manipüle etmeye çalışmıştır.Siyasal İslam iddiasıyla İslamcılığın itikat eksenli karşı duruşu politik eksene hapsedilmek istenmiştir.Böylece İslamcılığın paradigma dışı varoluşun imkanlarını ortaya koymaya çalışan özgün dili pasifize edilmek istenmiştir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir?-IV

Türkiye sömürgeleşme tecrübesi yaşamamış olmasına rağmen gerçekleştirdiği kültürel devrimlerle sömürgeye maruz kalmış toplumların yaşadığı zihinsel ve kültürel travmaları deneyimlemiştir denebilir mi? Şüphesiz ki toplumların doğrudan sömürgeleştirilmelerinin onların karakterleri üzerinde ki etkileri yıkıcıdır. Çünkü doğrudan sömürgeleştirilme sadece zihinsel ve kültürel dejenerasyon oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda psikolojik tahribatlar da meydana getirir. Türkiye doğrudan sömürgeye maruz kalmamış olmakla birlikte, 1798 Mısır işgali sonrasında Kavalalı Hanedanlığı eliyle gerçekleştirilen modernleşmenin benzerini yaşamıştır. Bu nedenle biz bu süreci ‘’dahili oryantalizm’’ süreci olarak adlandırmayı uygun görüyoruz. Ancak unutmamak gerekir ki Türkiye, kültürel anlamda attığı radikal adımları,dönemin emperyal devletlerinin icbarıyla değil, bizzat böyle bir adımın atılmasına iman eden elit siyasi ve askeri Osmanlı bürokrasisine borçludur.Önceki yazılarımızda da ifade etmeye çalıştığımız üzere,Türkiye’nin modernleşme hamleleri yeni değil, Osmanlının son iki yüz yıllık serüveninin neticesidir.Başlangıçta askeri alanda yaşanan mağlubiyetlerin telafisi amacıyla gerçekleştirilmek istenen modernleşmenin,daha sonra içselleştirildiğini söylemek mümkündür.Dönemin emperyal güçlerinin, Osmanlı’yı durdurmak ve/veya imha etmek amacıyla hareket ettiklerini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da tesirleri olduğu şeklindeki iddialar, belki bizi rahatlatabilir.Ancak bütün kabahati emperyalistlere atarak yapılacak değerlendirmeler nakıs kalmaya mahkumdur.Lale Devri’nden başlayarak Jön Türkler’e ve İttihat Terakkiye gelinceye kadar,Fransa özelinde Batı Medeniyeti’nin Osmanlı elitleri üzerinde ki tesiri oldukça güçlüdür.Muhafazakar modernleşmenin Osmanlıda ki en önemli temsilcisi olan II.Abdülhamit’in Avrupa’ya tahsil için gönderdiği kadroların,geri döndüklerinde Avrupalılaşma çabalarının mimarları olarak attıkları adımlar-ki bu adımlara II.Abdülhamit’in devrilmesi de dahildir- dikkat çekicidir.Bir başka dikkat çekici detay ise bu dönemde cari olan Avrupa hayranlığının, II.dünya savaşından sonra ABD hayranlığına evirilecek olmasıdır.Yukarıdan aşağıya değişim dayatma geleneğinin tabi bir neticesi olarak Türkiye Cumhuriyeti de selefi Osmanlıyı taklit etmiştir.Çünkü gerek Osmanlı’da gerekse Türkiye Cumhuriyetinde merkez-çevre ayrımında çevreyi temsil eden kitleler ‘’güvenilmez’’ ve ‘’kontrol altında tutulması gerekenler’’ olarak kabul edilir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin yaklaşık beş yıl kadar İslam devleti olarak kalması, ardından 1937’ ye kadar,İslam devleti olarak olmasa da ‘’laik olmayan’’ bir yapıda devam etmesi, dahili oryantalizm olarak adlandırılan sürecin yavaş fakat emin adımlarla ilerlediğinin göstergesidir.Bu nedenle biz Türkiye Cumhuriyeti’nin 20.yüzyılını,ya  da Eski Türkiye’yi,değerlendirirken; kuruluşundan çok partili hayata geçişe kadar ki süreci birinci dönem,çok partili hayata geçişten 1980 ihtilaline kadar olan dönemi, soğuk savaşın tesiri altında şekillenen ve aynı zamanda anti-Amerikancı,millici ve İslamcı akımların etkili olmaya başladıkları ikinci dönem,1980 ihtilalinden 28 şubat darbesine kadar olan dönemi post-Kemalist literatürün oluşmaya başladığı ve küresel kapitalizme entegre olma III.dönemi,28 şubat sonrasından başlayıp günümüze kadar  olan dönemi ise ‘’Yeni Türkiye’’ veya ‘’Post-Kemalist Türkiye ‘’olarak adlandırmayı tercih ediyoruz.Ancak unutmamak gerekir ki,bu dönemlendirme mutlak anlamda kesin tarihsel ayrımlara işaret etmemektedir.Nihayetinde bu tarihsel ayrımları mutlaklaştırmak ara dönemlerde cereyan eden hadiselerin sağlıklı değerlendirmesine engel olabileceği gibi,sosyal hadiselerin matematiksel usullerle açıklanamayacağı gerçeğini de perdeleyebilir.

Denebilir ki, 1923 ten çok partili hayata geçişe kadar ki dönem, ‘’dahili oryantalizmin’’ en başarılı olduğu dönemdir. Kültürel devrimlerin adım adım gerçekleştirildiği ve modernleşmenin radikal anlamda cari kılınmaya çalışıldığı bu dönem, kendisinden sonraki dönemlere örneklik teşkil etmiş, bir nevi Kemalizm’in ‘’asr-ı saadet yılları’’ olarak kodlanmıştır. Nasıl ki oryantalizm bilgiyi tahakküm kurma,tanımlama,kendine benzetme,karşıtlık üretme ve en nihayetinde medenileştirme aracı olarak kullanmayı amaç edindiyse, Cumhuriyetin ilk yıllarında dahili oryantalizm sürecini yöneten askeri ve siyasi elit çevreler de Avrupa aydınlanmasının kavramsal çerçevesine sadık kalarak yukarıdan aşağıya doğru ‘’medenileştirme’’ misyonuyla hareket etmiştir.1908 den sonra Arap,Arnavut,Kürt ve Ermeni milliyetçiliklerine tepki olarak doğan Türkçülüğün radikal mensupları tarafından yürütülen bu dönüştürme/medenileştirme çabaları, meyvelerini kısa sürede vermeye başlamış ve radikal modernleşme adımlarının cumhuriyet dönemindeki ilk nesli olan muallim ve muallimeler,köy enstitüleri ve halkevleriyle Anadolu’ya yayılarak büyük bir fedakarlıkla yeni Cumhuriyetin insan tipini oluşturmak için çabalamışlardır.Bu süre zarfında halkın büyük bir çoğunluğunun ortak noktası olan İslam, geriliğin/irticanın/çağ dışılığın müsebbibi olarak sunulmuştur.En hakiki mürşit olarak tavsif edilen  ilim ve fen aracılığıyla dahili oryantalistler,yaslandıkları pozitivist ve rasyonel paradigmadan esinlenerek vahiy olgusunun primitifliğini ispata çalışmışlardır.

II.Dünya savaşı hem Avrupa’nın hem Sovyetlerin hem de Türkiye’nin yeni bir sürece girişinin fitilini ateşlemiştir.I.dünya savaşından beri Almanlarla ittifak halinde olan Türkiye,Hitler Almanya’sının bütün bir Avrupa’yı kasıp kavurmasını tarafsızlıkla izliyor ve bu arada kadim düşmanı Sovyetlerle Almanlar arasında çıkacak bir savaşta, Sovyet mağlubiyetinden nasıl istifade edeceğinin hesaplarını yapıyordu.Ancak durum, Türkiye’nin istediği gibi gelişmedi.Sovyetler, Almanları mağlup etti ve Doğu Avrupa’ya yerleşti.Ardından Stalin, Türkiye’nin Almanlarla olan yakınlığının bedelini ödetmek için harekete geçti.Her ne kadar İsmet İnönü Sovyetlerin öfkesini dindirmek için aralarında Türkistanlı subayların da olduğu bazı grupları teslim edip kimi Türkçüleri ,mesela Alparslan Türkeş’i, yargıladıysa da bu hamleler Sovyet öfkesinin dinmesine yetmedi.Gerilen Türkiye-Sovyet ilişkileri,ileride değinmeyi düşündüğümüz NATO paktının Türkiye’nin gündemine girmesine sebep oldu.Soğuk savaş olarak adlandırılan ve 1991’de Sovyetlerin dağılmasına kadar süren dönemde,Türkiye-NATO üst düzey ilişkileri geliştirildi.Bu ilişki ‘’öznelerarası’’ bir ilişki olmaktan ziyade, çift kutuplu Dünyada kendisine sağlam bir tutamak arayan Türkiye’nin ‘’stratejik ortaklık’’ adı altında siyasal-askeri ve ekonomik anlamda Batı Paktının menfaatlerini koruyacak şekilde konumlandırılmasını  amaç edinen bir ilişkidir.Yeni Türkiye sürecinde ‘’stratejik ortaklıktan’’ ‘’model ortaklığa’’ doğru bir geçiş yapılmış ancak bağımlılık ilişkisi deva ettirilmiştir.Eski Türkiye’de oldukça belirleyici olan NATO’nun,Yeni Türkiye’de ki pozisyonunun ne olacağı meselesi oldukça mühimdir.Hatta bir ‘’Yeni’’ likten bahsedebilmenin en önemli göstergelerinden biri hiç şüphesiz Türkiye-NATO ilişkileri olacaktır dersek herhalde yanlış olmaz.

II.Dünya savaşı aynı zamanda Avrupa da ki faşist liderliklerin çöküşünü de sağladı.Bu durum doğal olarak Avrupa’yla yakın ilişkilere sahip olan Türkiye’yi etkiledi.Totaliter yönetimlerin bir bir düşmesi, II.dünya savaşı sonrası Türkiye’sinin de artık şeflik düzeniyle idare edilemeyeceğini gösteriyordu.Kaldı ki Türkiye’de ki şeflik rejimi,Avrupa’da ki muadillerinden ciddi anlamda etkilenmişti.Dolayısıyla II.Dünya savaşı sonrasında,Türkiye küresel koşulların zorlamasıyla çok partili hayata geçme kararı aldı.Her ne kadar Mustafa Kemal döneminde kurdurulan Serbest Fırkadan veya Terakkiperver Fırkasından mütevellit Türkiye’nin çok partili hayata çok önceden geçtiği iddia edilebilirse de, gerek Mustafa Kemal gerekse İnönü zamanında cari olan tek adamlık sistemi bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.Kaldı ki zaten Kazım Karabekir’e kurdurulan Terakkiperver Fırkası’nın amacı çok partili hayata geçiş değil,Mustafa Kemal’in partisinin halk nazarında ki karşılığını görmektir.Şeyh Sait ayaklanması bahanesiyle bu fırkalar kapatılmış ve 1945 tarihine kadar tek adamlık veya şeflik rejimi hakim olmuştur.

Çok partili hayata geçişle birlikte, CHP saflarından ayrılarak Demokrat Parti’yi kuran Menderes ve ekibinin yapılan ilk seçimlerde gerekli niceliksel başarıyı göstererek iktidara geldiğini görmekteyiz. Demokrat Parti yılları, Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki yerini aldığı ve bu düzenin egemen güçlerinden biri olan ABD’nin Türkiye içinde etkinliğinin ciddi anlamda artmaya başladığı yıllardır. Menderes ve ekibi, ABD egemenliğinde ki Batı Medeniyetine sığınmayı temel politik hedef olarak barizleştirmiş ve yaklaşık on yıl kadar bu hedef doğrultusunda çalışmıştır. II.Dünya savaşı sonrası,ABD’nin sadece Türkiye’de değil, bir süper güç olarak Batı Avrupa’ya da tam anlamıyla yerleştiği bir süreçtir.Yalta Sözleşmesi’yle nüfuz alanlarını belirginleştiren ABD-Sovyet hattı,1991’de Sovyetlerin dağılmasına kadar genel itibariyle bu sözleşmeye uygun hareket etmiştir.Yalta sözleşmesi sonrası ABD nüfuz alanına düşen Türkiye, hem sanayileşme alanında desteklenmiş hem de laikliği uygulayan tek halkı Müslüman ülke olması münasebetiyle özellikle öne çıkarılmıştır.Yalta’da Sovyetlere terk edilen Irak-Suriye-Mısır gibi daha çok Arap nüfusun yaşadığı yerlerde ise baasçılık/Arap Sosyalizmi yaygınlaşmış ve 20.yüzyıl Arap entelijansiyasının düşünce dünyasının şekillenmesinde bu fikir etkili olmuştur.Mısır’da Cemal Abdunnasır tarafından bayraktarlığı yapılan baas ideolojisi,Saddam Hüseyin’den Hafız Esat’a kadar bir çok Arap liderini etkilemiş,ancak altı gün savaşlarında Arapların İsrail karşısında yaşadığı hezimet,Arap Coğrafyasında İslami hareketlerin öne çıkmasına zemin hazırlamıştır.Bu süreçte Türkiye,ABD nüfuz alanında olması münasebetiyle daha serbestiyetçi adımlar atmaya başlamıştır.Türkiye siyasal hayatında popülizmin mimarı olan Menderes Hükümeti bir yandan dini argümanları kullanarak halk nazarında meşruiyet kazanırken-ki bu perspektif bugün dahi caridir.Türkiye’de din olgusu her zaman siyasal mücadele veren kişilerin/partilerin zorunlu olarak gündemlerinde olmuştur-diğer yandan ABD nüfuzunun Türkiye’nin kılcallarına kadar yarleşmesinin de önünü açmıştır.Bu ön açma Menderes sonrasında  da devam etmiş ve ABD tarafından barış gönüllüleri(peace corps) adı altında Anadolu’ya gönderilen yüzlerce ‘’uzman’’,Türkiye toplumunun kültürel gen haritasını çıkararak ileride gerçekleştirilecek toplum mühendisliği hamlelerinin veri tabanını oluşturmuşlardır.Neo-Kolonyalist emellerle yapılan bu çalışmalar, 20.yüzyılın ikinci yarısı için Türkiye’ye,Batı’nın ihtiyaç duyduğu tarımsal ürünlerin tedarikçisi;Batı’nın ürettiği sanayi ve kültür ürünlerinin ise tüketicisi olma misyonunu yüklemiştir.Kore’ye asker göndermek suretiyle ABD hattına sadakatini ispat eden Türkiye, NATO şemsiyesi altına girerek hem Sovyet tehdidine karşı bir mukavemet hattı oluşturmuş hem de ABD’nin Ortadoğu’da ki ileri karakolu misyonunu yerine getirmiştir.Menderes iktidarının ABD hayranlığı ve Türkiye’yi küçük Amerika yapma hesapları NATO-Türkiye ilişkilerini ABD lehine olacak şekilde etkilemiştir.Bu süreçte NATO, hem Doğu Avrupa ülkelerinde hem de Türkiye’de Sovyet tehdidine karşı illegal örgütlenmelere gitmiştir.Kuruluş amacı Sovyet yayılmacılığına/tehdidine karşı ABD’nin çıkarlarını korumak olan bu teşkilat, 1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla kendisine ‘’İslam’ı ehlileştirme ve Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasının önüne geçme’’ misyonunu belirlemiştir.NATO üyeliği Türkiye’nin Batı ittifakında ki yerini kurumsallaştıran bir boyuta da sahiptir.Özellikle Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye askeri yardımların daha sistematik olduğu görülmektedir.Bu yardımlar sadece orduları güçlendirmek amacıyla değil aynı zamanda hem ABD silah sanayinin dinamizmini hem de modern ulusal ordular aracılığıyla ABD çıkarlarının ilgili ülkelerde garanti altına alınmasını sağlamak amacıyla yapıldı.Ayrıca Cangül ÖRNEK’in ifadesiyle ‘’NATO eğitiminden geçen subaylar,istikrarsızlık kaynağı kitlelerin aksine modernleşmenin önemi ve gereklerinin farkında zihinler olarak güven kazandı.Modernleşme kuramcılarının analizlerinde ordunun modernleştirici rolüne daha geniş yer vermelerinin nedenleri arasında,Türkiye gibi ülkelerde orduların bu şekilde Batılı merkezlere doğrudan bağlanmaları da gelir.’’(Burada bir parantez açarak son yıllarda Türkiye’de dini iddialı bir grubun devlet içi alternatif yapılanması bağlamında cereyan eden hadiselerin, gerçeklerle cesaretle yüzleşmemizin önüne geçtiğini ifade etmek isterim.Türkiye’de,illa ki bir alternatif devlet yapılanmasından bahsedilecekse eğer bu hiç şüphesiz ki NATO olurdu.Nitekim NATO’nun bugün Türkiye’nin yirmi beş farklı noktasında üsleri ve onlarca personeli bulunmaktadır.Yaklaşık altmış dört yıldır üyesi olduğumuz NATO, askeri-istihbari ve siyasi anlamda üye ülkelerin hemen hepsinde ABD/BATI çıkarları doğrultusunda inisiyatif sahibidir.Son Türkiye-Rusya uçak krizi de muhtemeldir ki,Türkiye’nin Batı Paktına bağımlılığını perçinleme amaçlı bir NATO tezgahıdır.Uçak düşürme eyleminden sonra devlet ricalinden gelen ‘’Rus uçağı olduğunu bilseydik düşürmezdik’’ beyanlarına ve  Türkiye-NATO ilişkileri bağlamında yaşananlara bakıldığında bu söylediklerimiz daha iyi anlaşılabilir.Devlet içindeki alternatif yapılanmasıyla öne çıkan ilgili dini grubun ‘’Batıni/içrek/ezoterik/işraki’’ perspektifine din-devlet ilişkisi bağlamında değinmek üzere burada parantezi kapatıyorum.) Demokrat Parti döneminde denebilir ki, ABD-Türkiye yakınlaşması  stratejik ortak olmaktan ziyade bir süper gücün kendi çıkarlarını teminat altına alabilmek için başka bir devleti siyasal, ekonomik ve kültürel anlamda esir alması sürecidir.Bu nedenle Demokrat Parti, sonraki sağ iktidarlara hiçte hayırhah olmayan bir miras bırakmıştır.Demokrat Partili yıllarda yanında yer alınan Batı Bloku, hassaten ABD, Türkiye’nin kapitalist dünyaya entegre olabilmesi için gerçek anlamda bir sanayileşmeye ihtiyaç duyduğunu biliyordu.Yukarıda işaret ettiğimiz ‘’kültürel gen haritası’’nın içerisinde ülke nüfusunun kır-kent dağılımı da çıkarılmış ve sanayi sektörünün durumuyla ilgili gerekli istatistikler yapılmıştır.Bu vesileyle IMF,Dünya Bankası gibi yapılar aracılığıyla Türkiye’ye ciddi oranda yatırımların önü açılmış ve Sovyet nüfuzunda olan ülkelerin aksine gerçek anlamda bir sanayileşme sadece Türkiye’de gerçekleşmiştir.Türkiye sanayileştikçe nüfusun kırdan kente doğru akışı hızlanmıştır. Bu akış bir taraftan toplumsal dokunun değişmesini sağlamış, diğer yandan gelenek-modernlik çatışmasının ve lümpenleşmenin önünü açmıştır.

‘’Yeni’’ sıfatının zımnen bir eskiye işaret ettiği gerçeğinden hareketle bugün eski Türkiye denildiğinde ne kastedildiği meselesi önemlidir. Nitekim muhafazakar demokrasi amorfluğuna maruz kalmanın neticesinde ortaya çıkan müşevveş zihin halinin Yeni Türkiye imgesinde eskiye nazaran nelerin esasa yönelik olarak değiştiğini fark etmesi güçtür. Bu noktada eski Türkiye denildiğinde genellikle 1-Merkez-çevre ilişkisi 2-Asker-Sivil İlişkisi 3-Din-devlet ilişkisi 4-Devlet-toplum ilişkisi -ki bu başlıklara yeri geldiğince değinilecektir-anlaşılmaktadır. Ayrıca,’’yeni’’ sıfatının küresel konjonktürden bağımsız olmadığını, birinci dünya savaşı sonrası oluşan düzenin çökmeye başlamasından mütevellit aslında özellikle yakın çevremizde bulunan ‘’kadim’’ devletlerin de bir ‘’Yeni’’ imgesine sahip olduklarını ifade etmek durumundayız. Nitekim Rusya’nın, Sovyetler özlemi bağlamında başlattığı Neo-Sovyetik hamleler; İran’ın mezhebi ve ulusal enstrümanlarla attığı Neo-Safevici adımlar göstermektedir ki ‘’yeni’’sıfatının arkasına sığınan tek ülke Türkiye değildir.Dikkat çeken bir başka nokta ise, 21.yüzyıl düzeninin kurulmaya çalışıldığı bir vasatta ‘’yeni’’likten bahseden devletlerin neredeyse tamamı,birinci Dünya Savaşı sonrasında parçalanan imparatorluklardır.Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Rus Çarlığının birinci dünya savaşı sonrası dağıldığı hatırlandığında, Türkiye ve Rusya’nın ‘’yeni’’ olma adına attıkları adımlar dikkat çekicidir.Her iki devlette siyasal tesirini imparatorluk dönemlerindeki kadar arttırmak istemektedir.Bunu yaparken de kadim düşmanlar olarak yer yer karşı karşıya gelmektedirler.Şimdilerde Suriye özelinde yaşanan Türkiye-Rusya gerilimi göstermektedir ki, 21.yüzyılın inşasında İmparatorluk bakiyesi devletlerin tavırları belirleyici olacaktır.Bunun yanında İran’ın 1979 devriminden beri yalıtıldığı Dünya’ya entegre olmaya başlaması dikkat çekicidir.Bu entegrasyon bir yandan Türkiye’nin pozisyonunda kısmi bir gerilemeye yol açarken,diğer yandan Türkiye-İran ilişkilerinde 16.yüzyıl koşullarına avdet etme durumu ortaya çıkmaktadır.16.yüzyıldan bu yana kimi zaman aşikar kimi zaman zımnen mezhebi enstrümanlar üzerinden süren Osmanlı-Safevi sürtüşmesi,şimdilerde özellikle Suriye’de daha açık olarak görülmektedir.Dolayısıyla Türkiye-Rusya-İran gibi ciddi devletlerin,21.yüzyıla geçmiş özlemleriyle girmeleri ve bu özlemlerini ‘’Yeni’’ sıfatının arkasına sığınarak gündemleştirmeleri dikkat çekicidir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir?-III

Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi dinin/İslam’ın yeniden yorumlanmasıyla paralel giden bir süreçtir dersek abartmış olmayız. Çünkü toplumsal dokunun değiştirilmesi amacıyla atılacak adımlarda dinin onayı olmadan başarı sağlamak mümkün değildir. Hele ki Osmanlı gibi tarımın merkezi rol oynadığı-ki tarım toplumunun en temel hususiyeti geleneğe/dine taassup derecesinde bağlılıktır-bir imparatorlukta, din tarafından onaylanmayan icraatlar kadük kalabilmektedir. II.Mahmut’un halk tarafından ‘’gavur padişah’’ olarak adlandırılmasının en önemli sebebi, dine muğayir olduğu düşünülen eylemleridir.Cumhuriyet modernleşmesi, evet, oldukça radikal olmakla birlikte aslında kendince bir din yorumu ihdas etmesi yönüyle de dikkat çekicidir.Bizzat Mustafa Kemal tarafından yeni bir Kur’an tefsiri ve hadis tercümesinin önerilmesi,diyanet işleri başkanlığının ihdas edilmesi,tevhidi tedrisat kanunuyla eğitim-öğretimin tek elde toplanması gibi uygulamalar göstermektedir ki, toplumun çimentosu olan dine yeni bir yorum getirilmek istenmektedir ve bu yoruma ulus-devlet karar verecektir.Zaten modernleşme süreci,Avrupa’da Hıristiyanlığın yeniden yorumlanmasından başka bir şey değildir.Cumhuriyet kadroları da, ki bunların çoğu Osmanlı’nın son dönemlerinde tahsil için Avrupa’ya gönderilen gençlerden oluşmaktadır,tıpkı Avrupa da olduğu gibi bir yol izlemiş ve ‘’dinin geri bıraktığı’’ tezi üzerinden hareket ederek jakoben modernleşmeyi cari kılmaya çalışmışlardır.Nasıl ki Fransız İhtilali’nde jakobenler, geçmişe/geleneğe/dine ait ne varsa hepsini yıkmak istemişse,Cumhuriyet kadroları da aynı usullerle hareket etmeyi yeğlemişlerdir.Harf inkılabından takvimin değişmesine kadar tüm radikal adımlar, aslında jakobenizmin bir neticesi olarak okunabilir.

Tanzimat ve Islahat fermanları Osmanlı Modernleşmesinde önemli köşe taşları olarak kabul edilir.Çok uluslu yapısıyla Osmanlı, adı geçen fermanlarla milleti hakime olan Müslüman tebayı gayrı Müslimlerle eşitlemek suretiyle,halk nazarında oldukça ciddi tepkilere sebep olacak bir adım atmıştır.Müslim-Gayrı Müslim(gavur) ayrımı üzerinden yürüyen toplumsal yapı ‘’gavura gavur denmeyecek’’ beyanatıyla,İslam’ın üstünlüğü ön kabulüne halel getirmiştir.Bu hamle aynı zamanda,modernleşmenin kamusal alandaki en önemli tezahürü sayılabilir.Diğer taraftan medrese geleneğinin çağa tanıklık edecek evsafta olmadığı,saltanat rejimleri tarafından araçsallaştırılan din dilinin modern kuşatmaların yarılması için neler yapılabileceği noktasında eksik kalması da bir hakikat olarak zikredilmelidir.Saltanat rejimlerinin, kontrol altında tutmak için azami gayret gösterdikleri din adamları sınıfının, devlet tarafından ‘’reaya’’ olarak tarif edilen halkın öğretim seviyesini yükseltmek için çaba göstermemiş olmaları ciddi bir eksiklik olarak öne çıkmaktadır.18.yüzyılda dahi, reayanın büyük bir çoğunluğu okur-yazar değildir ve dini  bilgiler çoğunlukla menkıbelerden ibarettir.Dolayısıyla Batılılaşmayı kabul eden devletin zirvesine, gerçek anlamda muhalefet edecek bir toplumsal zemin söz konusu değildir.

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu ilk toprak kaybını yaşadığı 1699 tarihinden sonra Batı ile yakın temasa geçme zarureti duymuştur. İlk toprak kaybına sebep olan askeri başarısızlığın, Osmanlı siyasetinde ki etkisi kuşkusuz sarsıcıdır. Zaten Batıyla temas kurmanın amacı da, bu mağlubiyetin bir daha yaşanmasının önüne geçmektir. Bu vesileyle gerek öğrenciler göndermek suretiyle gerekse uzmanlar getirterek gerçekleştirilen temas, denebilir ki artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işaretlerini vermiştir. Çünkü o tarihlerde Batı, Rönesans ve reform süreçlerini yaşamış, aydınlanma devrimini gerçekleştirmiş ve modernleşme denen olguyu kendi havzasında cari kılmış bir coğrafyanın adıdır. Uzun yıllar kilisenin tahakkümü altında yaşamak mecburiyetinde kalmasından mütevellit,Batı, dinle/kiliseyle arasına mesafe koymak suretiyle ‘’aklileştirme’’sürecine adım atmıştır.Bu süreç Newton’dan mülhem,evrenin mekanik olduğu iddiasıyla taçlandırılarak onun bütün sırlarının kendisine müdahale edilerek elde edilebileceği algısını beslemiştir.Bilginin güçle eşitlendiği bu tarihi bağlam, sonraları sadece evren üzerinde değil insan üzerinde de tahakküm kurma ameliyesini besleyen bir zemin oluşturmuştur.Bu aklileştirme ameliyesi sayesinde gerçekleştirilen endüstrileşme,Osmanlı’yı kendisine hayran bırakmıştır.Artık, üstün olduğuna inanılan bir medeniyet ve o medeniyeti taklit etmeye çalışan başka bir medeniyet söz konusudur.İbn-i Haldun’un ‘’mağluplar galipleri taklit ederler.Çünkü galibiyetin,kendilerinde bulunmayan ve fakat galiplerde bulunan bir meziyetten kaynaklandığına inanırlar’’ tespitinde olduğu üzere, Osmanlı İmparatorluğu ‘’alıcı/nesne’’ pozisyonunu kabullenmiş ve bu süreç imparatorluğun dağılmasına kadar ve sonrasında da,travmatik olarak, devam etmiştir.

Bu noktada alıcı/nesne veya verici/özne olmanın farklı tarihi izdüşümleri olduğu gerçeğine kısaca temas etmekte fayda var. Bilindiği üzere,7.yüzyıl Arap Yarımadası’nda Allah(c.c)’ın elçisi Hz.Muhammet(s.a.v)’e vahyedilen son ilahi mesaj, 23 yıllık süre zarfında neredeyse bütün bir Arap Yarımadasını kuşatmıştır.Hz.Muhammet(s.a.v)’in vefatından sonra oldukça kısa bir sürede Fars-Rum ve İskenderiye havzaları son ilahi mesajla tanışmışlardır.İslam, tarihçi Nigel Clıff’in ifadesiyle, adeta bir yanardağ püskürmesi gibi bendini aşmış ve bütün kültürlerle korkusuzca temas kurmuştur.Bu temas sırasında ve sonrasında İran-Grek-İskenderiye ilim ve entelektüel havzalarının matematik,geometri,fizik,felsefe,teoloji,tıp gibi alanlarında yüzlerce eser tercüme edilmiştir.Daha 8.yüzyılda,Müslüman fatihler İber Yarımadasına ayak basmış ve yaklaşık sekiz asır bu coğrafyada, yani Avrupa’da, varlık göstermişlerdir.Öyle ki Avrupa’nın entelektüel sıçrama yapmasında ve 11.yüzyılla birlikte yıllarca süren cehalet uykusundan uyanmasında Müslüman mütefekkirlerin rolü büyüktür.Dolayısıyla Doğu-Batı arasında devam eden bu aktarım süreci Avrupa’da başlayan Aydınlanma hareketi sonrasında değil,oldukça eskilere dayanan bir geçmişe sahiptir.Ancak bu alışveriş sürecinde geçmişle kıyaslandığında şöyle bir fark vardır:Abbasiler döneminde Yunan-İskenderiye-İran havzasından yapılan tercümeler Müslüman kelamcılar eliyle tenkit ve teşrihe tabi tutulurken, 18.yüzyıldan itibaren başlayan Batıdan Doğuya aktarım aynı hassasiyetle gerçekleştirilmemiş, bilakis Avrupa’nın ürettiği seküler bilginin belirleyiciliğine boyun eğilmiştir.

20.yüzyıla gelindiğinde artık imparatorluğun hayatta kalma ihtimali kalmamıştır. Gerek Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilikler, gerekse sanayi devrimiyle ortaya çıkan makinizm ve endüstriyel kapitalizm, ekonomisi büyük oranda tarıma dayalı Osmanlıyı ciddi bir sarsıntıya uğratmıştır. Artık imparatorluk mevcudiyetini korumanın derdine düşmüştür ve bütün mukaddesatları bir bir elinden çıkmaktadır.Kudüs’ün, Mekke’nin ve Medine’nin düşmesinden sonra, Osmanlı imparatorluğu bizzat kendi elit askeri ve siyasi bürokratları tarafından yıkılarak,dönemin konjonktürüne uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ulus-devlet formunda ortaya çıkmıştır.I.Dünya Savaşı sonrasında verilen İstiklal mücadelesi neticesinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta bir İslam devleti olarak,1924 anayasasında ‘’devletin dini, dini İslamdır’’ yazar,kurulmuş ancak 1928 anayasasında bu madde çıkarılmıştır.1937 de ise laiklik anayasaya dahil edilmiştir.Osmanlı bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti,gerek modernleşmeye duyduğu iştiyak gerekse de reddi mirasta bulunma noktasında oldukça radikal adımlar atmıştır.Gerçekleştirilen kültürel devrimlerle,18.yüzyılın başından beri devam eden Batılılaşma süreci, ancak ‘’ihtida’’ kavramıyla ifadelendirilebilecek bir boyut kazanmıştır.Yeni kurulan devletin neredeyse bütün unsurları bu yeni perspektife göre inşa edilmiştir.Türkçe ibadet tartışmaları,ezanın Türkçe okunması gibi adımlar ihtida sürecinin göstergeleri olarak okunabilir.Modernliğin sadece ‘’gardrop’’ modernleşmesi olarak kalmayıp, özellikle toplumsal görünürlükler üzerinde devam etmesi neticesinde Osmanlı’dan kalan ne varsa ya ötekileştirilmiş ya da imha edilmiştir.

Mısır’ın Fransa tarafından işgali, gerek Osmanlı modernleşmesine olan tesiri gerekse Arap halklarının 19. ve 20.yüzyılda ki tavır alışlarını belirleme açısından hayati öneme sahiptir.18.yüzyılın sonlarında gerçekleşen bu işgali emsallerinden farklı kılan ise, tesirleri uzun süre devam edecek bir zihinsel sömürgeleştirme amaçlı olmasıdır. Klasik Oryantalist birikimden istifade ederek Mısır’a yalnızca askerlerle değil onlarca bilim adamı/entelektüellerle gelen Napolyon, başta Ezher uleması olmak üzere Mısır entelijansiyasını da gelişinin hayırhah olduğuna kısa sürede ikna etmiştir.Oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Mısır’ın kültürel gen haritası çıkarılarak, bu kadim medeniyetin nasıl zihinsel olarak sömürgeleştirileceğinin yol haritası oluşturulmuştur.Fransa’nın Mısır’dan çekilmesi sonrası oluşan otorite boşluğunu gayet ustaca dolduran Kavalalı Hanedanlığı,Mısır’ı muasırlaştırmanın yanında Osmanlı’dan bağımsızlaştırmanın da yollarını aramıştır.Mısır’ın Osmanlıdan kopuşu, I.dünya savaşı sonrasında oluşacak olan Arap ulus devletlerinin ilham kaynağıdır.Fransa’nın medenileştirici misyonunun Mısırda ki temsilcisi olarak Kavalalı Hanedanlığı,yukarıdan aşağıya değişim dayatan yönüyle de çağdaş Arap ulus-devletlerine liderlik yapmıştır.Osmanlı-Mısır ilişkilerinin koptuğu bu süreçte, 20.yüzyıl Arap ulusçuluğunun alt yapısı oluşmuş ve Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı’ya dahil edilen Arap Beldeleri zamanla  bağımsızlaşma yolunda adımlar atmışlardır.Mısır’ın sahip olduğu tarihi ve kültürel derinlik, tıpkı bugün olduğu gibi, 19.yüzyılda da Arap toplumlarının liderliğini yapmasını sağlamıştır.20.yüzyılın ikinci yarısında Abdunnasır önderliğinde Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan Mısır,halen Ortadoğu Arap havzasının lideri pozisyonunu korumaktadır.Yeni Türkiye’nin Neo-Osmanlıcı perspektifi benimseyen tavrı karşısında, Mısır önderliğinde ki Arap havzasının retçi tavrı, bu bakımdan dikkat çekicidir.Cumhuriyet modernleşmesinin de yukarıdan aşağıya buyurgan bir tavırla gerçekleştirilmesi,Kavalalı önderliğinde Mısır’ın yaşadığı tecrübeyi hatırlatmaktadır.Denebilir ki Cumhuriyet modernleşmesi, Mısır modernleşmesinin bir asır sonra revize edilmiş halidir.

İlginçtir ki Türkiye’de radikal modernleşme adımlarının atıldığı tarihlerde İran ve Afganistan gibi halkı Müslüman olan ülkelerde de benzer adımlar atılmaktadır. Şah Rıza Pehlevi İran’ı ile Emanullah Han’ın Afganistan’ı modernleşmede Türkiye’yi,hassaten Mustafa Kemal’i,örnek almaktadırlar.Özellikle kadının toplumsal statüsü bağlamında atılan adımlar neredeyse aynıdır.Batılı kadın prototipinin özneleştirildiği ve Müslüman kadınların da kendilerini bu özneye benzetmeleri gerektiği tezi üzerinden tesettür karşıtlığı, bu dönemde dikkat çekicidir.Bu noktada tesettürün reddi,  batılılaşmanın en önemli adımlarından biri  olmuştur.Çünkü modernlik, dinin kamusal alandaki görünürlüğünü mümkün olduğu kadar azaltmakta, onun yerine rasyonel ve seküler temelli bir toplumsal birliktelik oluşturmayı hedeflemektedir.Tesettür, modernliğe ‘’karşı duruş’’ anlamı taşıdığı için Batılılaş(a)mama izlenimi vermektedir.Dolayısıyla Müslüman kadınların Batılı hemcinsleri gibi giyinmeleri noktasında devlet tarafından yapılan baskılar,bu bağlamdan bağımsız değildir.Modernlikte içkin sekülerlik, sadece toplumsal birlikteliğin sağlanması amacıyla atılan adımlarda değil, bedenin tanımlanmasında da etkili olmuştur.Türkiye-İran ve Afganistan da kadının toplumsal statüsü ve görünürlüğü üzerinden yapılmaya çalışılan, aslında kadın bedenini sekülerleştirmektir.Bedenin sekülerleşmesi, onun üzerinde mutlak anlamda tasarrufta bulunma imtiyazını elde etme ve böylece din tarafından emanet olarak adlandırılan bedeni kişisel mülk haline getirmek demektir.Cumhuriyetin ilk yıllarında Batılı hemcinsleri gibi giyinen kadınların öne çıkarılması,köy enstitüleri aracılıyla bu modelin yaygınlaştırılması ve ilerici kadın profilinin bu model üzerinden tanımlanması manidardır.Bugün dahi Kemalist blok tarafından tesettürün gerilik işareti olarak adlandırılmasının arka planında bu bakış açısı vardır.Ancak, İran ve Afganistan’da kadın kıyafeti üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan modernleşme hamleleri, İran’da 1979 devrimiyle, Afganistan da ise Beççe-i Saka isyanıyla kesintiye uğramıştır.Bu üç ülke arasında modernliğin en başarılı olduğu ülke olarak Türkiye zikredilebilir.Çünkü Türkiye, adını saydığımız bu ülkelerden farklı olarak dil alanında yaşadığı devrimle ‘’başka türlü düşünmeye’’ mahkum edilmiş ve kendisini ihya etme potansiyeli ciddi anlamda darbe yemiştir.Sadece dil devrimi ile değil, Osmanlı modernleşmesinin çok erken dönemde başlamış olması,oldukça canlı Osmanlı-Mısır ilişkileri ve coğrafi olarak içe kapanma özelliği olmayan hususiyetiyle de Türkiye modernleşmesi diğerlerinden ayrışmaktadır.Hepsinden önemlisi de Fransız Tarihçi Pierre Jean Luizard’ın ifadeleriyle ‘’laikliğin kültürel olarak kabul edilip entegre edildiği tek ülke Türkiye’dir.Türkiye,gösterdiği güçlü milliyetçi direniş sayesinde parçalanmaktan ve diğer Müslüman ülkelerin katlanmak zorunda kaldığı Batı hakimiyetinden kurtulabilmiştir.Kemalist Türkiye, kazananın değerlerini(etnik,ulus-devlet ve laiklik)benimseyerek ,Müslüman dünyasının hemen hemen her yerde egemenliğini kaybetmiş bir geçmişle bağlarını koparmayı amaçlıyordu’’.

Avrupa aydınlanmasının kavramsal çerçevesi merkeze alınarak gerçekleştirilen Cumhuriyet Modernleşmesi, radikal olma hususiyetiyle öne çıkar.II.Mahmut çizgisinin devamı olarak Cumhuriyet modernleşmesi, medeniyet ihraç etme ve icbara dayalı medenileştirme özelliğine sahiptir.Bu yönüyle Oryantalizmin yerli versiyonu olarak ta adlandırılabilir.Bilindiği üzere Oryantalizm,14.yüzyıldan itibaren Doğu olarak adlandırdığı coğrafya hakkında sistemli bilgi toplayarak bu bilgiyi, tanımlama,kodlama,tasvir etme ve en nihayetinde sömürme amacına matuf olarak kullanmıştır.19. ve 20.yüzyılda kolonyalizmi doğuran ve besleyen Oryantalist perspektif,günümüzde kendisini daha çok küreselleşme olgusu üzerinden görünür kılmaktadır.Cumhuriyet kadrolarının dahili oryantalizm sürecinde temel hedefleri,Aydınlanma paradigmasını içselleştiren bir toplumsal yapı oluşturmaktır.Bu çerçevede emsallerine az rastlanır bir adım olarak harf inkılabı köklü bir dönüşümün nasıl gerçekleşeceğinin işaretini vermesi bakımından kayda değerdir.’’Yeni bir düşünme biçimi’’ ihdas etme amacına matuf olarak atılan bu adım, hem eski hem de Yeni Türkiye’nin Aydınlanma mutlakiyetçiliğine teslim olmasını zorunlu kılmıştır.Bugün, sistem içinde kalmak koşuluyla gerçekleşen dönüşümlerin ‘’Yeni’’ olarak sunulması,romantik olmanın ötesinde aynı zamanda maruz kalınan Avrupa Merkezci insan, evren ve Allah tasavvuruna mahkum olmayı içselleştirmek anlamına gelir.Oryantalizmde içkin kutuplaştırma ya da kategorize etme anlayışı, Cumhuriyet kadrolarında da merkez-çevre,ilerici-mürteci,çağdaş-gerici gibi kategoriler şeklinde barizleşmiş;mürteci/gerici/çevre olarak tabir edilen kitleler merkez/ilerici/çağdaş değerler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmış; bu şekillendirmeye rıza gösterenler taltif edilirken, kabul etmeyenler tahkir edilmiştir.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı hinterlandında yer alan ve fakat gerek Fransız İhtilali’nin etkisiyle gerekse ‘’sebep asabiyesi’’nde meydana gelen zafiyetler neticesinde bağımsızlık ilan eden diğer devletlerde olduğu gibi bir ulus-devlet olarak ortaya çıktı. Ulus devletin temel hususiyeti olarak bir etnik kimliğe,Türklüğe,yaslanarak varlığını perçinleyen Türkiye, emsali ulus devletlerde olduğu gibi öncelikle bir etnik homojenleştirme gerçekleştirdi.Bu münasebetle hassaten Balkanlardan nüfus mübadelesi yapılarak,Anadolu coğrafyası Türk olmayanlardan ve gayrı Müslimlerden(Rum ve Ermenilerden)arındırıldı.Türk tarih tezi,güneş dil teorisi gibi etnisite merkezli atılan adımlarla Türklüğün yüceliği ispat edilmeye çalışıldı.Ancak çok dilli,çok kültürlü,çok etnisiteli bir imparatorluk bakiyesi olarak Türkiye, ulus-devletin homojenleştirme özelliği gereği kendi içinde ciddi sorunlar yaşamaya başladı.Bu noktada en ciddi çatışma, Anadolu ve Mezopotamya Havzası’nın kadim halklarından olan Kürtlerle yaşandı.Osmanlı’da merkezi idareye bağlı olmakla beraber otonom bir yapı özelliği gösteren Kürt Bölgeleri,Cumhuriyet idaresinin ulus-devlet paradigması gereğince birörnekleştirme ameliyesine rıza göstermedi ve tesirleri bugüne kadar devam eden bir çatışmanın muhatabı oldu.Bu çatışma süreci,özellikle eski Türkiye olarak adlandırılan dönemde,bir yandan Kürtlerin asimilasyona tabi tutulmasının gerekçesi olurken, diğer yandan kültürel ret üzerine kurulu bir algıyı besledi.Cumhuriyet tarihi boyunca farklı isimler altında ulus-devletin homojenleştirici ve retçi politikalarına karşı mücadele eden Kürtler,seküler örgütler aracılığıyla  ulusal kimlik inşası amacına matuf olarak yönlendirilmek istendi.Seküler Türk ulusçuluğunun asimile ediciliği karşısında başka bir ulusçuluk biçimini,Kürt ulusçuluğunu,üreten ve besleyen bu süreç,Yeni Türkiye’yi konuştuğumuz bugünlerde küresel konjonktürün de etkisiyle farklı bir boyut kazanmıştır.Temelde ulus-devletin homojenleştirici vasfının bir sonucu olan bu çatışma süreci,seküler Kürtçülüğün terviç edilmesine hizmet etmiştir.Türk ulusalcılığının araçsallaştırdığı din diliyle bugün oluşturulmaya çalışılan ‘’İslam kardeşliği’’ bilinci,gerek seküler Kürt kimliğin kazandığı siyasal ve ideolojik meşruiyet(ki bu meşruiyetin kazanılması sürecinde din dili Kürt ulusalcılığını destekleyecek şekilde, tıpkı Türk ulusalcılığında olduğu gibi,araçsallaştırılmıştır)  gerekse muhafazakar demokrat kimliğe indirgenen dindarlığın sığlığı nedeniyle,beklenen etkiyi göstermemiştir.Binaenaleyh bu çatışma süreci, bir yandan Kürtlerin İslam’la olan bağlarını zayıflatmak için seküler Kürtçü çevrelere malzeme sunarken,diğer yandan  İslam’ın adil,ulus üstü/evrensel/cihanşumul perspektifinin muhafazakar demokrat kimlik aracılığıyla, ulus-devletin meşruiyeti adına kısırlaştırılmasına sebep olmaktadır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir? -II

Müslümanların son üç asrının serencamını tespit noktasında işe başlarken, bu tarihten öncesinin pir-ü-pak olduğunu iddia ediyor değiliz.17.yüzyıla gelmeden çok önceleri de, yani henüz modernite keşfedilmemişken, Müslüman halklar gerek Emeviler döneminin ultra Milliyetçi yaklaşımlarına gerek Abbasiler döneminin mezhep eksenli politikalarına gerekse de bu miraslardan bir şekilde istifade eden Selçuklu-Osmanlı-Babür-Memlük-Safavi hanedanlarının türlü cürümlerine şahitlik etmiştir.Bu cürümlerin işlenmesi sürecinin Raşit Halifeler dönemini sona erdiren ve saltanatın müesseseleşmesine sebep olan Emevi Hanedanlığı ile başladığı söylenebilir.’’Isırıcı Meliklik’’ olarak tavsif edilen bu dönem, yönetim erkinin ilim,meşveret/istişare,gönüllü biat ve adalet bağlamından soyutlanarak belli bir ailenin/nesebin uhdesine temlik edilmesi,yöneticinin Rasulullah(s.a.v)’ın halifesi değil de ‘’Allah(c.c)’ın Yeryüzündeki gölgesi’’ olarak adlandırılması ve en önemlisi de din dilinin iktidarın meşruiyeti için araçsallaştırılması yönüyle dikkat çekicidir.Beşinci Raşit halife olarak adlandırılan Ömer b.Abdülaziz dönemi dışarıda bırakılırsa,sonraki dönemlerde halkı Müslüman devletlerin çoğunda cari olan saltanat/padişahlık/meliklik sistemi,dinamik ve özne olması gereken Müslüman toplumları edilgenleştirmiştir.Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olma vasfı, yönetici erki eleştiriden/muhalefetten muaf tutmuş ve din dilinin araçsallaşmasına sebep olmuştur.Bu durum, otoriteye bağlı din dilinin ve ancak bir devlet otoritesinin olması halinde Müslüman’ca yaşanacağı algısının oluşmasına zemin hazırlamıştır.Bundan dolayıdır ki, Müslüman toplumlar, halihazırda da yakinen müşahede edildiği üzere, İslam’ın ancak bir otoriteye yaslanarak ayakta kalabileceğine, otoritenin/devletin olmadığı yerde Müslüman’ca yaşamanın mümkün olmadığına inanan bir itikat dili geliştirmişlerdir.Westfalya sonrası ortaya çıkan ulus-devlet olgusunun, Müslüman toplumları da kuşatması sonrasında ise ‘’kutsal vatan/ülke’’ klişeleri üzerinden yeni bir ayartma tarzı icat edilmiştir.İslam’ın ulvi dili, bu sefer de ulus devletlerin meşruiyetlerini sağlamak amacıyla yerelliğe ve taşralılığa mahkum edilmek istenmiştir.Ulus devlet toprağa ve etnisiteye bağlı karakterini,Türkiye özelinde de yakinen görüldüğü üzere,din üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmiştir.Aziz İslam’ın canlı, dinamik, bilinçli ve devingen cemaat/ümmet perspektifi yerine,sultanın veya devletin hikmetinden sual edilemeyeceğine inanan bir ‘’toplum psikolojisi’’oluşmuştur.Halifeye, istikametini bozması durumunda kılıcıyla düzeltme uyarısını yapan örnek Müminler topluluğu yerini, manipüle edilebilir ve üzerinde her türlü operasyonun yapılabileceği keyfiyetsiz kemmiyete terk etmiştir.

Bu nedenledir ki, Osmanlı modernleşmesi yukarıdan aşağıya empoze edilen bir hususiyete sahiptir.Tıpkı Cumhuriyet modernleşmesinde olduğu gibi.Ancak bir farkla ki,Osmanlı modernleşmesini gerçekleştiren elitler, halkın dini değerleriyle barışık olduklarından dolayı ciddi bir tepkiyle karşılaşmazlarken,Cumhuriyet elitleri pozitivist ideolojik aidiyetlerinden dolayı toplumun ekserisi tarafından daima şüpheyle karşılanmışlardır.Dolayısıyla modern döneme gelinceye kadar Müslüman toplumların şahitlik ettiği süreçler,aslında moderniteye neden bu kadar çabuk teslim olduğumuzu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.Binaenaleyh bugün Yeni Türkiye bağlamında şahitlik ettiğimiz tartışmalar, esasa yönelik olmaktan ziyade daha çok ‘’form’’a yöneliktir.Modern paradigmanın kendisinde içkin sekülerlik,ilerleme,evrim,gelişme,kalkınma,kolonyalizm,kapitalizm,birey,toplum,ulus-devlet,laiklik gibi kavramların tartışılmadığı;bu kavramların,halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir toplumda neye tekabül ettiği hususu İslam noktayı nazarından tespit edilmediği sürece,Yeni Türkiye imgesinin özgünlüğünden söz etmek mümkün olmayacaktır.Yeni Türkiye’yi yalnızca asker-sivil ilişkileri,kamusal alanda dini görünürlük,sivil toplumun güçlendirilmesi,ifade özgürlüğü,azınlık hakları,kentsel dönüşüm,teknik/sınai gelişim,çoğulculuk,merkez-çevre ilişkilerinin normalleşmesi gibi ‘’paradigma içi’’ bağlamlar çerçevesinde gündemleştirmek,esasa ilişkin çözümlemeler yapma sorumluluğumuzu ihmal etmek anlamına gelir.

Unutmamak gerekir ki,pre-Modern dönemde Müslüman halklar mutlak anlamda mutlu–mesut değillerdi.Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız üzere,Aziz ve mübarek İslam’ın ulvi dili,kimi hanedanlıklar eliyle araçsallaştırılmıştı.Bütün bir hayatı tanzim etmesi gereken İslam,neo-platoncu/ezoterik/Batıni/içrek kimi hizipler tarafından bir takım sentezci yaklaşımlara kurban edilmek istenmişti.Dolayısıyla modernliğe kahrederek bir değerlendirme yapmak niyetinde değiliz.Ancak itiraf etmek gerekir ki, modern döneme kadar çok ciddi badireler atlatsalar da, Müslümanların sabiteleriyle olan ilişkileri,belirleyen olarak din belirlenen olarak şahsiyet iken, modernlikle beraber bu durum, belirleyen olarak insan belirlenen olarak din şekline bürünerek tarihi bir kırılmanın tezahür etmesine sebep olmuştur.Bunun en önemli sebebi de,kanaatimizce,Hıristiyanlığın Avrupa’da yaşadığı tecrübedir.Ehl-i Kitap olması münasebetiyle Müslümanlarla tarih boyunca çok sıkı ilişkilere sahip olan Hıristiyan Batı Medeniyeti,modern dönemle birlikte Hıristiyanlığa getirdiği yeni yorumla da Müslümanları etkilemiştir.Hermenötiğin de yardımıyla Hıristiyan teologlar, İncil’e müdahale ederek ‘’metni yazarından daha iyi anlama’’ niyetiyle, ‘’yeni/modern’’ bir yorum geliştirmiş ve zaten orijinalitesi kaybolmuş olan İncil bu sürece daha fazla dayanamayarak ‘’belirleyen’’ olmaktan çıkarak ‘’belirlenen’’ olma pozisyonuna çekilmiştir.İncil’in yerel dillere tercüme edilmesiyle,kilisenin İncil üzerindeki yorum tekelinin kırılması,Batı’da Aydınlanma devrimine giden sürecin en önemli aşamasıdır.İncili yorumlama tekeli elinden alınan kilise, zamanla siyasal alandaki belirleyen olma imtiyazını da -ki bu imtiyazda İncil’i yorumlama tekelinden kaynaklanıyordu- kaybedecek ve elindeki topraklar,feodaliteyi yıkan burjuvanın eline geçerek sekülerleşecekti.Toprağın sekülerleşmesi,Westfalya’ya giden sürecin başlamasına sebep oldu.1648 sonrası Avrupa, ulus devletin nüvelerini oluşturmuş ve kilise karşısına bilimi geçirmiş olarak hızlı bir dönüşüme şahitlik etmiştir.

Burada Hıristiyanlığın pre-modern dönemdeki algılanış ve uygulanış şeklini meşru gördüğümüz anlaşılmamalı.Dikkat çekmek istediğimiz nokta,ilahi kaynaklı olduğuna iman edilen bir ‘’metnin’’,bizzat muhatapları tarafından müdahaleye maruz kalmasıdır.İlahi olan, beşeri müdahaleye maruz kaldığında ‘’özne’’liğini yitirmekte ve ‘’beşer’’ aklının sınırları ölçüsünde esnetilmeye müsait hale gelmektedir.Avrupa’da, modernliği doğuran koşulların İncil’in yorumlanması sürecinden bağımsız düşünülmesi bu nedenle mümkün değildir.Müslümanlarında Batı modernliğini taklit etmeye başlamaları sırasında ve sonrasında ‘’metne/Kur’an’a’’ müdahale etme yetkisine sahip oldukları yönünde attıkları adımlar, bu yönüyle dikkat çekicidir.Denilirse ki, Müslümanların geleneğinde de tefsir ilmi vardır ve bu ilim de yoruma dayalıdır.O vakit deriz ki, tefsir ilminde metnin orijinalitesi merkeze alınarak yani ‘’metinden hareketle’’ bir yorum söz konusudur ki bu yorumda belli usuller(metodoloji) çerçevesinde gerçekleşir.Yani metnin orijinalitesine müdahale söz konusu değildir.Bundan dolayı tefsir ilmi hermenötikle karıştırılmamalıdır.Dolayısıyla metinden hareketle,yani metnin/Kuran’ın özneliğini kabul ederek, verili olanı/realiteyi sorgulaması/çözümlemesi ve içerik üretmesi gerekirken;verili/reel olandan hareketle metnin yorumlanması,modernleşmenin Müslüman zihinde oluşturduğu tahribatların en büyüğüdür.Bu durumda verili/reel olan özneleşmekte ve metin/Kuran, verili olanın meşrulaştırılması için araçsallaşmaya zorlanmaktadır.Kur’an’ın perspektifine göre hayatı inşa etmenin imkanlarını oluşturmak yerine,yaşanılan hayatı Kur’an’a onaylatmak anlamına gelen bu yaklaşım, vahyin inşa edici hususiyetini görmezden gelen bir Müslüman prototipin oluşmasına yol açmıştır.Böylece hem ontolojik hem de epistemolojik bir işgalin kapısı aralanmış ve bugün yakinen müşahede ettiğimiz ‘’zihinsel sömürgeleşme’’ süreci başlamıştır.

Binaenaleyh Müslüman toplumlar bir yandan dinlerinin kendilerinden beklentilerini karşılamaya çalışırken, diğer yandan modernliğin icaplarını yerine getirmek arasında sıkışıp kalmıştır.Bu sıkışıklık hali ‘’amorf kimliklerin’’ ortaya çıkmasına sebep olmuştur.İranlı filozof Daryush Shayegan, Müslümanların moderniteyle karşılaşmaları sonucu yaşadıkları durumu ‘’değişim şenliklerine katılamamak,tarihin ve bilginin gerisine çekilmek ve bundan dolayı da ‘’kültürel şizofreni’’ yaşamak şeklinde tanımlamaktadır.’’Kültürel hayatın hızlı bir değişim/dönüşüm geçirdiği 19.yüzyılda mektep-medrese ayrımının da görünür hale gelmesinden sonra Osmanlı’da zaten şerh ve haşiye geleneği üzerine oturan dini havzanın gittikçe değersizleşmesi göze çarpmaktadır.Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimi sonrası, teknik eğitim alanında duyulan ihtiyacı gidermek için atılan adımlar, aynen Osmanlı’da da atılmış ve özellikle mesleki eğitim yapan okullar ile mühendislik fakültelerinin ihdas edilmesine hız verilmiştir.Bu durum, medreseye giden öğrenci profilinde niteliksel anlamda ciddi değişikliklere sebep olmuş ve mektep-medrese ayrımını, medresenin aleyhine olacak şekilde derinleştirmiştir.Osmanlı Devleti’nin, asıl ihtiyaç alanı olarak belirlediği meslek mekteplerinin sayısı ve öğrenci kalitesi artarken, medrese tabiri caizse ölüme terk edilmiş,yalnızca dini eğitim veren kurumlar olarak varlık göstermişlerdir.İslami bilgiyi üretme merkezi olması münasebetiyle medresenin çağını müdrik olamayışı, modernliğin Osmanlı toplumunda karşılık bulmasında oldukça etkili olmuştur.

18.yüzyıldan başlayarak bugüne kadar devam eden modernleşme süreci,Müslüman halkların zihinsel anlamda sömürgeleşmesine sebep olması dolayısıyla oldukça sarsıcı olmuştur.Kadim dünyanın tümden ötekileştirilmesini de içeren bu süreç, insanın müstağnileşmesini de besleyen yönüyle önemli bir tarihsel eşiktir.Kadim olandan kopma ve farklılaşma amacına matuf olarak kendisini muhkemleştiren modernlik,kutsaldan bağımsızlaştırdığı bilgiye dayanarak inşa ettiği birey/toplum ve devlet ile yeni bir varoluş biçiminin sözcülüğünü üstlenmiştir.Evvela tabiatın kutsaldan bağımsızlaştırılması şeklinde barizleşen sekülerlik-ki modernite sekülerlikten bağımsız düşünülemez- sonraları insan etkinliğinin olduğu tüm alanlarda cari kılınmıştır.Avrupa merkezciliği özneleştirerek Dünya’nın geri kalanını bu merkezin değerler sistemi çerçevesinde ‘’birörnekleştirme’’ amacı güden modernlik,tüm dinlerin reel hayata dair söylemlerini vülgarize etmiş ve mistifikasyona tabi tutmuştur.Zaman algısında köklü bir değişim üzerine kurulu olan modernlik, tarihi dün-bugün ve yarın olarak kodlamak suretiyle her bir zaman aralığı arasında mutlak kopuşlar icat ederek-mesela bugünün dünden daha iyi olduğu,geçmişin ilkel/geri/primitif,geleceğin ise bugünden daha iyi olacağı-  muhayyel bir ‘’yeryüzü cenneti’’ düşüncesini ilerleme/büyüme/gelişme/evrim kavramlarıyla inşa etmeye çalışmıştır.Adı geçen kavramların geçmişten mutlak anlamda bir kopuşun izlerini taşıdığı söylenebilir.Böylece modernite Hıristiyanlığın insan-evren ve Tanrı telakkisinin yerine Kant ve Descartes tarafından seküler bilginin egemenliğinde şekillenen bilim merkezli bir yaklaşımı şiarlaştırmıştır.Aougoste Comt’un,insanlık tarihini teolojik,metafizik ve pozitivist dönem olarak ayrımlaması ise bir yandan doğrusal tarih anlayışının yerleşmesine hizmet ederken,diğer yandan Hıristiyan geleneğinden kopuşun gerekçesi olmuştur.

Müslüman toplumların,Batı modernitesini taklit etmeye başlaması kaçınılmaz bir şekilde sabiteleriyle ilişkilerinin yeniden kurgulanması sürecini başlattı.Ancak bu kurgulama bizzat sabitelerin yerinden edilmesi,yani sabite oluşlarının sorgulanması şeklinde travmatik ve trajik bir biçimde gerçekleşti. Bu noktada modernitenin önemli kazanımlar elde ettiği söylenebilir.18.yüzyıl ve sonrasında modernleşme amacıyla atılan adımlar dikkate alındığında, Müslüman toplumların insan-evren ve Allah tasavvurlarında ciddi dönüşümlerin yaşandığı müşahede edilebilir.Bu değişimin en açık göstergelerinden biri Kuran’ı Kerimin zamanla referans olmaktan çıkarılması,bireysel dindarlıkların terviç edilmesi ve ahlakı Kuran olan Peygamberin(s.a.v) pozisyonunun tartışma zeminine çekilmesi şeklinde olmuştur.Comte’çu tarih anlayışının Müslüman entelektüel havzada karşılık bulması neticesinde, tıpkı modern Avrupa’da olduğu gibi gelenek ötekileştirilmiştir.Artık Müslümanlar da tarihin doğrusal bir zemin üzerinde sürekli ‘’ileriye’’ doğru aktığı iddiasına kani olmuş ve modernitenin zaman algısını içselleştirmeye başlamışlardır.Geri döndürülemez zaman algısının beslediği doğrusal tarih anlayışının tabi sonucu olarak,Müslüman entelektüel ve ilim havzasında tarihselcilik perspektifi gelişmiş ve Hıristiyanlığın gelenek reddiyeciliğinin benzeri Müslüman toplumlarda da cari kılınmaya çalışılmıştır.Kitab-ı Kerim’in ve sahih sünnetin tarihselci bağlama hapsedilerek yorumlanmaya çalışılması,yeni bir düşünme biçiminin doğmasına öncülük etmiştir.Bu düşünme biçimi bir yandan vahiy üzerinde her türlü operasyon yapmayı meşru görürken,diğer yandan modern paradigmayı tartışma dışı tutarak kültürel emperyalizmin etki alanını genişletmiştir.Ahlakı Kuran olan peygamberin örnekliği,tarihin doğrusal bir zeminde akıp gittiğine iman eden zihinler tarafından ‘’tarih dışı’’ ya da ‘’zaman dışı’’ gibi Comtçu argümanlarla zedelendiğinde,artık Müslüman toplumlar için modern paradigmaya teslim olmak kolaylaşmıştır.Oldukça sinsi olan bu darbenin bir sonraki adımı ise bizzat vahyin tarihi bağlama hapsedilmesi olmuştur ki dinin kamusal alandan yavaş yavaş çekilmesi süreci bunun açık bir göstergesidir.Osmanlı ve Mısır havzasından Avrupa’ya tahsil için gönderilen öğrencilerin geri döndüklerinde ilk yaptıkları şey, dinin yerine bilimi ikame etmek olmuştur.Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde artan pozitivist etki, Cumhuriyetin kuruluş sürecinde etkili olmuş ve bilim en hakiki mürşit olarak tavsif edilmiştir.

Kamil ERGENÇ

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-I

Bu yazının amacı, özellikle son yıllarda, sıklıkla dile getirilen Yeni Türkiye imgesinin ne olduğu ve ne olmadığı meselesini irdelemektir.Bu vesileyle, hem 21.yüzyıl Türkiye’sinin kurucu paradigmasının ne olduğu ya da olacağı hususu, hem de hassaten 1699 sonrası başlayıp bugüne kadar devam eden modernleşme hamlelerinin nereye doğru evrileceği meselesi ‘’paradigma değişikliği’’ bağlamında tartışılacaktır.Yazının ana eksenini, 18.yüzyılın hemen başından itibaren başlayan ve Tanzimat’la kemale eren, en nihayetinde ise Cumhuriyet’le birlikte radikal bir kültürel dönüşümle taçlanan dönemler teşkil edecektir.Her bir dönemin kendi içinde değerlendirilmesi oldukça teferruatlı ve pek tabi ki zahmetli olacağından,biz temel olarak Osmanlı modernleşmesinin muharrik gücünün ne olduğu,Tanzimat’ın Osmanlı modernleşmesinde neye tekabül ettiği ve Cumhuriyetin kurulma sürecinde Osmanlı modernleşmesinin etkilerinin olup olmadığı sorunsalı üzerinde durmaya çalışacağız.Modernleşmenin sadece araçlar üzerinden gerçekleşen bir olgu olmadığını,modernliği kullanılan eşyaların değişimi üzerinden anlamlandırmanın meseleyi kısırlaştıracağını, dolayısıyla modernleşme derken ‘’yeni bir düşünme biçimini’’ anlamanın daha sağlıklı değerlendirme yapma imkanı sağlayacağının farkında olarak, Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesini ele almak niyetindeyiz.Çünkü Yeni Türkiye’nin bu tarihsel arka plandan bağımsız olmadığını düşünüyoruz.Bu bakımdan, değerlendirmelerimiz yer yer Türkiye’nin de içinde bulunduğu,Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan,bu coğrafyanın modernleşme tarihi gibi algılanabilir.Ancak, adına ister eski ister yeni Türkiye diyelim, en nihayetinde Osmanlı ile başlayıp bugüne kadar devam eden bir modernleşme süreci var ve bu süreç Müslüman halkları ‘’zihnen’’sömürgeleştirdi.

Şüphesiz ki, geçmiş-bugün ve gelecek arasında oldukça kuvvetli bağlar vardır. Tarih, sadece olayların sıralanmasını konu alan vakanüvistçe bir yaklaşımın adı değil,aynı zamanda toplumların geçirdiği değişim süreçlerinin anlaşılması için önemli veriler sunan  bir bilim dalıdır.Bu nedenle tarihi, bir övgü ve sövgü malzemesi olarak görmekten ziyade,insanlığın başından geçenleri anlama ve anlamlandırma amacına hizmet eden bir laboratuvar olarak görmek gerekir diye düşünüyoruz.Bu çerçevede, bizde Yeni Türkiye’yi anlamaya çalışırken, pek tabi ki tarihe atıfta bulunacağız.Ancak bu atıfları, bir tür tarihsel determinizm saplantısı bağlamında değil,insan(lar)ın ve toplum(lar)ın doğasında içkin sahip olma arzusu,hırs ve tamahkarlık,iyi ve güzel olana meyil,baskı ve zorbalığa karşı çıkma gibi hususiyetlerin ‘’ilerlemenin’’ konusu olamayacağı gerçeğine temas etmek amacıyla yapacağız.Değişimin insan ve zaman üzerinde değil, kullanılan eşya,araç ve gereçler üzerinde olduğuna inanarak, tarih ilminin imkanlarından yararlanmaya gayret edeceğiz.İnsanlığı Avrupa merkezci insan-evren ve tanrı telakkisine ve modern paradigmada içkin ‘’ilerleme’’ mitine ram etmek için, kültürel antropolojinin araçsallaştırıldığı bir dünyada,bizler insanın dünya üzerine gönderildiği ilk günden beri aynı fıtratta olduğuna inanıyoruz.Dolayısıyla şayet bir ilerlemeden söz edilecekse bu, mükerrem bir varlık olarak yaratılan insanın biyolojik yapısında gerçekleşen evrimsel bir ilerleme değil,en fazla kullanılan araç gereçlerin niteliği bağlamında değerlendirilebilir.

İbn-i Haldun’dan mülhem olarak, toplumların ‘’ayakta kalma’’ veya hayatiyetlerini devam ettirme becerisini gösterebilmeleri için ‘’asabiyet’’in gerekliliği ilkesinin, tarihin anlaşılması ve bugünün de anlamlandırılması noktasında önemli bir tespit olduğunu söyleyebiliriz. Asabiyetin, sebep asabiyesi ve nesep asabiyesi olarak ikiye ayrıldığını,nesep asabiyesinin daha çok kabilevi geleneklerin hakim olduğu toplumlarda ‘’kan bağı’’ esaslı olarak cari olduğu,sebep asabiyesinin ise ülkü/mefkure/ideoloji birlikteliği anlamında daha geniş coğrafi ve kültürel birliktelikleri açıklamak için kullanıldığını ifade edelim.Dolayısıyla Yeni Türkiye’nin ‘’sebep asabiyesi’’nin ne olacağı ya da olup olmayacağı  meselesi de gündemimizde olacaktır.Olup olmayacağı diyoruz,çünkü küreselleşme sayesinde bütün kültürel/folklorik/yerel ve ideolojik değerlerde ciddi bir aşınma meydana gelmekte,ulus-devlet çatırdamakta ve aidiyet sorunu yaşayan ‘’melez kimlikler’’ türemektedir.

Öte yandan,tarihi seküler bir okumaya tabi tutmanın,olayları ve olguları sağlıklı analiz edememe tehlikesi barındırdığını ifade etmek isteriz.Tarihin seküler okunması,ilahi iradenin tarihe müdahalesini,mesela peygamberler ve kutsal kitaplar aracılığıyla gerçekleştirilen inkılapları,  görmezden gelmek ve bütün bir tarihi ‘’kutsaldan bağımsızlaştırmak’’ demektir.Allah(c.c), belirli aralıklarla toplumlara peygamber göndermek suretiyle tarihin akışına müdahale etmiştir.Son ilahi mesaj olan Kur’an,Allah(c.c)’ın geçmişte,şimdi ve gelecekte tarihe müdahalesinin nişanesidir.Nitekim bu saikle, son on dört asırdır İslam’ın safında olanlar, insanlığı son ilahi mesajla muştulamak için ciddi çabalar göstermişlerdir/göstermektedirler.İslam’ın Mekke’de tarih sahnesine çıkmasından sonra tarihin akışı değişmiş ve oldukça kısa sayılabilecek bir sürede, tarihçi Nigel Clıff’in ifadesiyle, adeta bir yanardağ püskürmesi gibi İslam, insanlığı içinde bulunduğu zifiri karanlıktan hakikatin pak nuruna ulaştırmıştır.Bundan dolayıdır ki kendisini İslam’a ait addedenler, hakikatin temsilcisi olma sorumluluğuyla bugün ve gelecekte tarihin gidişatında özne olmayı kabul edenlerdir. Müslüman olmayı seçip de tarihin akışında rol almayanlar ya da tarihin nesnesi olmaya rıza gösterenler veya tarihin dışında yaşamayı yeğleyenler, ya mensubu oldukları dinin Allah-insan-evren tasavvurundan haberdar değillerdir ya da haberdar fakat ‘’kanıksamış’’ değillerdir.

Ancak yaklaşık dört asırdır İslam’ın mensupları, tarihin öznesi değil nesnesi durumundadırlar. Yani tarihi inşa eden değil, inşa edilen tarihe maruz kalan durumundadırlar. Bu durum dahi ‘’bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe, Allah(c.c) onların durumunu değiştirmez’’ temel ilkesinin tezahürüdür.Demek ki tarihin yapılışında, Allah(c.c)’ın insan ve toplumlar için belirlediği temel yasalar geçerlidir.Şayet bir toplumda zulüm rutinleşmişse,insanın mükerremliği ayaklar altına alınıyorsa,kıst ve adalet kayıpsa,zenginlik belli bir sınıfın uhdesindeyse,ekin ve nesil tahrip edilmişse,ilim sahipleri ıslah ve inzar edici değilse,’’sahih bilgi’’ye ulaşma imkanı ortadan kalkmışsa,gücü elinde bulunduranlar sorumsuz,sorumluluk makamında bulunanlar ise güçsüzse,ilahi şiarlar ayaklar altındaysa o vakit o toplumun felah bulması mümkün değildir.Böyle durumlarda ‘’bela’’lar bir sağanak halinde toplumların üzerine yağar.Ancak o toplumlar,akılları dumura uğradığı ve kalp kıvamları bozulduğu için, bu belaları bir ikram gibi algılamaya başlarlar.Böylece fısk ve fücur,fahşa ve münker,tuğyan ve nifak,şirk ve şikak artar.Böyle durumlarda yine Allah(c.c)’ın değişmez yasaları devreye girer.1-Dahili yıkım:Birlikte yaşamayı mümkün kılan sebep asabiyesi ortadan kalktığı için paragmatik ve oportünist tavır alışların artması neticesinde ortaya çıkar.2-Harici yıkım:Savaş ve sömürü  yoluyla gerçekleşir.Avrupa’nın,Müslüman ilerleyişini bertaraf etmek için gerçekleştirdiği Rönesans,reform ve Aydınlanma süreçleri karşısında cevap üretemeyen Müslümanlar,17.yüzyıl sonrasında Batı’yı taklit eksenli bir tavır alış geliştirerek, bugün içinde bulunduğumuz durumun,zihinsel sömürgeleşme durumunun, oluşmasına etki etmişlerdir.

Aziz İslam’ın ilke ve prensipleri, hangi tarih/zaman kesiti olursa olsun kendisine ram olanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak bir perspektif sunmaktadır. Bu nedenle,içinde bulunduğumuz durumu ve tarihi hadiseleri değerlendirirken, son ilahi mesaj olan Kur’an’ın insanların ve toplumların ahvaliyle ilgili olarak beyan ettiği gerçeklikleri görmezden gelmenin doğru olmadığına inanıyoruz.Yeni Türkiye’yi konuştuğumuz  bir vasatta, tarihin son dört asrında neler olup bittiğini kaba hatlarıyla bilmek,bu olup bitenlerin Yeni Türkiye’nin oluşmasında ne tür etkilerinin olduğunu tespit etmek ve şayet bir değişim/dönüşümden bahsedilecekse bunun ‘’yönü’’nün neresi olduğunu anlamak önemlidir.Böylece,gerçekleşen dönüşümün heyecan verici/niteliksel bir dönüşüm mü, yoksa ‘’paradigma içi’’ bir form değişikliği mi olduğunu görmüş olacağız.

Tarihi hadiseleri tek bir sebebe indirgemek çoğu zaman hatalıdır.Özellikle de Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyanın tarihi hakkında konuşurken bu hataya düşmemek icap eder.Türkiye, bir yandan bu kadim coğrafyanın parçasıyken, diğer yandan Avrupa hinterlandıyla kurduğu yakın temas sebebiyle,başka bir çok ülkeye nasip olmayan bir stratejik üs konumundadır.Bunun yanında 11.yüzyıldan itibaren Anadolu Coğrafyası’nda ki egemen varlığıyla da hem Bizans/Roma/Isparta medeniyetinin hem de çok kültürlü Mezopotamya Medeniyeti’nin mirası üzerinde oturmaktadır.Selçuklu ve Osmanlı hanedanlarından tevarüs ettiği ilmi/entelektüel/siyasal ve kültürel birikim sayesinde ciddi bir devlet geleneğine sahiptir.Bundan dolayıdır ki, hemen hemen aynı özelliklere sahip İran,Mısır ve Türkiye bu coğrafyada ki mihver devletlerdir.Dolayısıyla yakın ve uzak tarihe atıfta bulunurken ne/ler olmuş sorusunun yanında neden olmuş sorusunu da sormanın elzem olduğuna inanıyoruz.Bunun için Osmanlı’nın ilk toprak kaybını yaşadığı 1699 tarihini,Batı’yı taklit sürecinin başladığı tarih olması münasebetiyle,değerlendirmelerimizin merkezine almayı uygun görüyoruz.Bu tarihin ayırt edici özelliği, Osmanlı’nın ilk defa ‘’ehli salib’’ karşısında toprak kaybı yaşaması ve akabinde Avrupa ile ‘’düşünsel’’ temasın kurulmuş olmasıdır.Bu temas önemlidir.Zira bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamış ve Osmanlı’nın dağılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma süreci bu temas sonrasında gerçekleşmiştir.Burada şu sorular sorulabilir:

1-Osmanlı, Avrupa’yla bahsini ettiğimiz teması kurmamış olsaydı dağılmaz mıydı?

2-Osmanlı ne zamana kadar kendisini Avrupa’da ki gelişmelerden uzak tutabilirdi?

Elbette ki, 17.yüzyıl Avrupa’sında ki gelişmelerden Osmanlı’nın kendisini tamamen soyutlaması mümkün değildi. Çünkü Avrupa’yla en yakın temasa sahip imparatorluklardan biriydi. Öte yandan Avrupa’da ki bilimsel çalışmaların amaçlarından biri de,belki de en önemlisi,Osmanlı/Müslüman tehlikesini bertaraf etmekti.Yani Osmanlı,kendisini Avrupa’dan tamamen yalıtmak istese de,o günün şartlarında,bunu gerçekleştirmesi mümkün değildi.Burada Osmanlı-Avrupa arasındaki kaçınılmaz yakınlaşmanın,Osmanlı aleyhine gelişmesinin nedenleri üzerinde durmak gerekecektir.Çünkü bu nedenler bugünde bizi fazlasıyla alakadar etmektedir.Kanaatimizce,Osmanlı özelinde Müslüman halkların, Avrupa merkezli insan-evren-tanrı telakkisinin tesiri altında kalmasının en önemli nedeni ‘’zamanın idrak ve ihtiyacına uygun İslami bilgi üretme’’ çabasının,yani içtihadın, kesintiye uğramış olmasıdır.Tipik bir çağı tanıyamama/İbn-ül Vakt olamama durumunun tezahürü olarak belirginleşen bu durum Osmanlı’nın sonunu getirmiştir.Bu sorun,Yeni Türkiye’yi konuştuğumuz bugünlerde de devam etmektedir.İnancımız odur ki,aziz İslam’ın insan-evren ve Allah tasavvuru,nebevi mirası taşıma sorumluluğuyla mücehhez ulemanın önderliğinde şiarlaştırıldığında ve pratize edildiğinde sadece Müslüman halklar değil, bütün bir insanlık yaşadığı buhranlardan kurtulacaklardır.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Gönüllü Mustazaflık Ya Da Zihinsel Kadavralaşma Kabul Edilemez

Sömürgeleşmenin en tehlikeli olanı hiç şüphesiz zihinsel sömürgeleşmedir. Zihinsel sömürgeleşme bilincin körelmesi, sahih fikir ve eylem üretme potansiyelinin zaafa uğraması ve sömürgeleştiren iradeye karşı itiraz edebilme melekelerinin dumura uğramasına sebep olur. Zihnen sömürgeleşenler fiziki olarak sömürgeleşenlere nazaran daha uyumlu ve uzlaşmacıdırlar.Çünkü sömürgeciler gibi düşünmeye başlamışlardır. Bir insan/toplum, kendisini sömürenler gibi düşünmeye,onların kavramlarıyla hayatını anlamlandırmaya ve onların hayat tarzını kendisi için vazgeçilmez kılarak yaşamaya başladığında, artık o insan ve toplumun içinde bulunduğu durumdan kurtulması oldukça güçtür.Bundan dolayıdır ki tarih boyunca zihinsel sömürgeleşmeye maruz kalmış halkların, kendilerini yeniden sömürge öncesi dinamikleriyle inşa etmesi oldukça zaman almış, hatta çoğu zaman mümkün olmamıştır.Ünlü tarih felsefecisi İbn-i Haldun, İsrail Oğulları’nın Allah tarafından  Tih sahrasında kırk yıl boyunca sürgüne maruz bırakılmalarını, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ‘’sömürgeleşmiş zihin’’ teorisiyle açıklar.

İsrail Oğulları’nın uzun yıllar süren Firavun tasallutundaki hayatları, onların zihnen sömürgeleşmelerine ve şahsiyetsizleşmelerine sebep olmuş ve bu nedenle Musa’nın çağrısına kimi zaman laubalice kimi zamansa korkakça tepkiler vermek suretiyle kendilerini Firavun’un zulmünden kurtarmaya çalışan peygamberi dışlamışlardı.Tih sürgünüyle amaç-Allahu alem-Musa’nın çağrısına duyarsız kalan neslin tabii süreci içerisinde ortadan kaldırılarak, onların yerine tamamen Musa ile büyüyen ve onun öğretisine dimağı henüz başka değer sistemleriyle kirlenmeden, yani ‘’ümmi’’ iken muhatap olan muvahhitler yetiştirmek ve bu muvahhitler aracılığıyla Firavun’un zorbacı,ayartıcı ve tahfif edici idaresinden kurtularak nihai kertede ilahi rızaya muvafık bir eylemliliğin mümessilleri olmalarını temin etmek suretiyle hem kendi çağlarının hem de kendilerinden sonra gelenlerin iman ve ihlas öncüsü olmalarını sağlamaktır.

Bir çok ilahi yardıma/mucizeye aynelyakin şahit olmalarına rağmen, peygamberlerinin kendilerinden kısa süreli ayrılmasını fırsat bilerek efendileri Firavun’un tanrısını Samiri marifetiyle taklit etmeleri, İsrail Oğullarının zihinsel sömürgeleşme durumunun mahkumu olduklarının delili gibidir.Bu durum aslında aziz Kur’anın hem insan psikolojisi hem de toplumların ahvaliyle ilgili olarak ortaya koyduğu ve asla değişmez ilkelerden biridir.’’Zihinsel Kadavralaşma’’ olarak ta tanımlanabilecek olan bu durum, mütehakkim bir otoritenin egemenliği altında yaşamanın insan psikolojisi üzerinde ne kadar büyük travmaların oluşmasına sebep olduğunun göstergesidir.Baskı/zorbalık, insanları kişiliksizleştirmekte ve iki yüzlü hale getirmektedir.Sonraları ceberut idarelerden kurtuluş gerçekleşse de yıllarca süren baskı nedeniyle oluşan kişiliksizlik hali devam etmektedir. Bu zaviyeden olmak üzere kölelik müessesesinin de tedrici olarak ortadan kaldırılmasının  hikmeti,Allahu alem, yıllarca bir başkasına bağımlı olarak ve sürekli aşağılanmak suretiyle şahsiyetsizleştirilen bir insanın bir anda bu durumundan kurtulmasının zorluğu olsa gerektir.Bu noktada hem bir köleye sahip olan hem de efendi kabul ettiği birine kölelik yapmayı içselleştiren açısından bir ‘’alışkanlık’’ söz konusudur.Bu alışkanlığın terk edilmesini sağlamak için kendisini efendilik makamında görene kölesiyle eşit olduğunu kabullenmesini,köle olarak doğduğuna ve öylece yaşayıp öleceğine inanan kişiye ise efendisiyle arasında hiçbir fark olmadığını anlamasını sağlayacak bir ‘’süreç’’gerekmektedir.

Demek ki kölelik sadece emeğin sömürülmesi boyutuyla değil aynı zamanda zihinsel olarak ta dumura uğramanın tebarüz ettiği bir durumun adıdır. Bizim meselemiz ise köleliğin emek sömürüsü boyutundan çok zihinsel olarak dumura uğrama haline dikkat çekmektir. Zihinlerimiz oldukça uzun sayılabilecek zamandan beri bize özgü olarak ,arada bize özgülük anlamında gösterilen soylu çabaları elbette görmezden gelmeden,düşünmüyor.17.yüzyılın sonunda, askeri alanda aldığımız mağlubiyetler neticesinde yeniden eski şaşalı günlere dönmek arzusu ile yüzümüzü döndüğümüz garp diyarından yaptığımız aktarımlar, her geçen gün zihinlerimizi daha da bulandırdı.Bu bulanıklık hali, 20.yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleştirilen radikal kültürel devrimle travmatik bir hal aldı.Başka türlü olması da beklenemezdi.Şerh ve Haşiye üzerine kurulu bir entelektüel havzanın yaşadığı çağın idrakinde olması elbette ki mümkün değildi.Sanayi devrimi,Fransız İhtilali ve Aydınlanma gibi oldukça güçlü meydan okuyuşlara karşılık verebilmek için bir hazırlık gerekiyordu ve ne yazık ki bu hazırlık dönemi müdrik Osmanlı umera-udeba ve ulemasında mevcut değildi.Mevcut olmadığı için nesneleştik ve taklit etmeye başladık.Taklit ettikçe bilincimiz köreldi ve zihinlerimiz kadavralaştı.Bu zihinsel kadavralaşma halinin mahkumları olarak 21.yüzyılı idrak ediyoruz.Artık ne doğulu ne Batılı olamayan ‘’arafta’’ bir toplum haline geldik.Bir yandan Avrupa Birliği uyum süreci çerçevesinde adımlar atılırken,diğer yanda içeriği muğlak bir muhafazakarlık ile kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.İmparatorluğun dağılması sonrası,Anadolu havzasında Türkiye adıyla icat edilen ulus-devlet,rasyonel/pozitivist bir zemin üzerine inşa edildi.Bu yeni devletin yüzü de Osmanlı’nın son iki asrında olduğu gibi garba dönüktü.Şimdilerde AB ile yeni fasıllar açılması üzerine yürütülen müzakerelerde Türkiye’nin Avrupalı olduğuna dair en üst perdeden serdedilen sözler gösteriyor ki, buhranımız daha uzun süre devam edecek.Buradaki ‘’Avrupalı olmak’’ ifadesi, Avrupa’yı inşa eden değerler sisteminin bir parçası olmayı mı yoksa fiziki olarak Avrupa’yla yakın temas içinde bulunmayı mı kastediyor?Bilmiyoruz.Ancak bildiğimiz bir şey var ki, 17.yüzyılın sonundan beri sistematik olarak Batıdan Doğu’ya devam eden ‘’aktarım’’ bizi o eski şaşalı günlere götürmekten ziyade, Batılı/kapitalist/neo-liberal yaşam tarzının mahkumları haline getirmiştir.Siyasetten sanata,edebiyattan felsefeye ve kurumsal müesseselerin teşekkülüne kadar model aldığımız Garp Medeniyeti, bir yandan bizleri tarihin sonu tezine inandırarak liberal/demokratik değerlerin insanlığın varacağı son nokta olduğunu beyan etmekte,diğer yandan doğrudan sömürgeleştirmeye güç yetiremediği için zihnen sömürgeleştirdiği ‘’doğuluları/şarklıları’’ birer manipülasyon nesnesi haline getirmenin bahtiyarlığını yaşamaktadır.Müslümanlar ise ‘’gassalın önündeki meyyit’’ misali ve ‘’mağluplar galipleri taklit eder’’ kavli gereğince, üzerlerinden gerçekleştirilecek manipülasyonların etkisiz elemanı olmaya devam ediyorlar.

Cezayir’in önemli simalarından Malik b.Nebi’nin ‘’sömürgeleşmeye maruz kalmaktan daha tehlikeli bir şey varsa o da sömürgeleşmeye müsait olmaktır’’ sözünü hatırlayarak, bütün suçun sömürgecilerde olmadığına dikkat çekelim.Şayet bir yerde sömürgeleştirme cereyan ediyorsa demek ki orada sömürgeleşmeye teşne bir zemin vardır.Müslüman halklar, meselelerini kendi aralarında suhuletle çözmeyi beceremedikleri için suçu sürekli ‘’dış güçler’’de aramaktadırlar.Bu durum ,şeytana şeytanlık yaptığı için kızmaya benzemektedir.Oysa ki suç şeytanda değil şeytana itaat edendedir.Dolayısıyla öncelikle sömürgeleşmeye zemin hazırlayan unsurların ortadan kaldırılması gerekmektedir.Napolyon’un Mısır seferine giderken yanına aldığı entelektüeller ordusunun, başta Ezher uleması olmak üzere Mısır entelijansiyasını, Fransızların Mısır’a gelişlerinin hayırhah olduğuna nasıl ikna ettiği üzerinde ciddi kafa yormak gerekmektedir.Yaklaşık iki asır önce gerçekleşen bu ‘’zihinsel müstemlekeleştirme’’ operasyonunun Müslümanların içler acısı halini tasvir etmesi bakımından önemi büyüktür.Müstesna bir istinatgaha sahip olmalarından ötürü bütün bir insanlığın kendilerinden diriltici bir muştu beklediği Müslümanlar,aziz Kuranın özgün,uyandırıcı,kavi ve velut ummanına dalarak bugünkü kaosun/buhranın ve zulmün mümessillerini ifşa,inzar ve ıslah etmek suretiyle sahih bir Allah-İnsan ve Evren tasavvurunun yalnızca aziz İslam’a ram olmak suretiyle inşa edileceğini  aksi taktirde yeryüzünün,ekinin ve neslin(tohumun) ifsat olacağını haykırması gerekirken,zaten kaos ve buhranın inşa edicileri olanların gölgesine sığınarak,kof/içeriksiz/yavan/sığ ve yalnızca egemenlerin hukukunu koruyan kavramlara teslim olarak,yeni bir dünya inşa edeceğini zannetmesi ‘’zihinsel kadavralaşma’’ halinden başka bir şey değildir. Bu noktada gerçek anlamda bir direnişin başlatılabilmesi için öncelikle zihinsel sömürge halinden kurtulmak gerekmektedir. Bunun yolu ise bize özgü yani Müslüman’ca düşünmenin imkanlarını öğrenmekle mümkün olabilir. Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Agah Olma Mükellefiyetimiz Ertelenemez

Her medeniyet bir değerler sistemine yaslanır. Yaslandığı değerler sisteminin insan-evren-tanrı görüşü o medeniyetin kendisini zamanda ve mekanda nasıl tezahür ettirdiğinin işaretlerini verir. Böylece bizler medeniyetlerin duygu ve düşünce dünyası hakkında bilgi ediniriz.Tarihin doğrusal bir çizgi üzerinde sürekli ileriye doğru ilerlediğini iddia edenler ,ilkel/barbar olandan medeni olana doğru bir sürecin işlediğine bizleri inandırdılar.Bugünün şahidi olan insanlık tarihin ilkellikten medeniliğe doğru aktığına ikna olmuş vaziyettedir.Denebilir ki aydınlanma sonrası oluşan modern dünya bu geri döndürülemez zaman algısıyla kadim ile modern ve gelecek arasında keskin kopuşlar icat etmek suretiyle dünya da bir cennet oluşturmanın imkanlarını zorlayarak hem insanı yarını yakalama çabasının mahkumu yaparak zamanının şahidi ol(a)maması cinayetini işledi hem de hiçbir zaman inşa edilemeyecek olan muhayyel yeryüzü cenneti düşüncesiyle ortaya çıkan emek dinamizmini sermaye kapitalizminin çarklarını daha iyi döndürmesini sağlamak için kullandı.Zaman algısında meydana gelen kırılma,toplumları tarihlerinden kopararak hafızasızlaştırdı.Hafızasını kaybeden toplumlar zihinsel olarak sömürgeleştirildi ve Batı dünya görüşüne mahkum ve mecbur bırakıldı.Şimdinin özneleştirilmesi geçmişin tahkir edilmesine zemin hazırladı ve geleceğin idealize edilmesine sebep oldu.Yeryüzü cennetinin inşa edilmesi amacıyla idealize edilen muhayyel gelecek bugünü geleceğin inşasına giden yolda özneleştirdi.”Şimdi” içinde sürekli değişim vurgusu öne çıkarılarak varlığın ve varoluşun nakıs doğasına sürekli vurgu yapılmak suretiyle değişim/ilerleme olgusu merkezileştirildi.

Romalı arka plandan beslenen medeni-barbar ayrımı bugün Batı Medeniyeti’nin dünyanın kendileri dışında kalan yerlerini kendileri kıvamına getirmek amacıyla hareket etmelerine sebep oluyor. Önceleri kültürler arası iletişimin arttırılması amacına matuf olarak  desteklenen küreselleşme/globalizm, gelinen noktada Batı değerlerinin küre üzerinde egemen kılınması amacına indirgenmiştir. Avrupalı kibir, kendisi dışındaki hiçbir kültürü kabul etmiyor.İlerlemeci tarih algısının eşlik ettiği bu kibir dünyayı Aydınlanma öncesi ve sonrası olarak kodlayarak insanlık ailesinin kadim ile olan bağını koparmayı amaçlıyor.İnsanlığın şimdiye kadar oluşturduğu edebi,felsefi,hikemi ve estetik birikim müze kültürüne dönüştürülüyor.Modern toplumlarda müzelerin bu kadar tercih edilen mekanlar olması da kanaatimce hafıza yitiminin en çok barizleştiği yerler olması dolayısıyladır.Müzeler sayesinde modernite insanlığa ‘’senin geçmişinde böyle ilkellikler vardı ancak şimdi sen medeni oldun’’ diyerek bir noktada ilerleme mitinin mahkumları olmamızı sağlıyor.Batı, kendisi dışında kimsenin değer ihdas edemeyeceğine inandığı için her halükarda kendisini özneleştiriyor.Çirkinliğinin görünmemesi için elindeki medya unsurlarını manipülasyon aracı olarak kullanıyor.Enformasyon araçlarını ellerinde bulunduranlar bir olayı veya olguyu vuzuha kavuşturmak, o olay veya olgunun bütün yönleriyle anlaşılmasını sağlamaktan ziyade nasıl anlaşılması gerektiği hususunda kitleleri kodlamakla meşguldürler. Medya denilen ‘’kitlesel narkozlama aracı’’ sadece haber vermiyor.Aynı zamanda ilgili haberin hangi içerikle kitlelere enjekte edileceğine de karar veriyor.Medya unsurlarını ellerinde bulunduranlar bütün bir dünyayı kendi oluşturdukları içerik ekseninde düşünmeye zorluyor.11 eylül saldırılarının hemen ardından özellikle Müslümanların yaşadığı beldelerde meydana gelen işgal,sömürü ve tecavüzlerin ”demokrasi götürmek” yüce misyonuyla(!) nasıl kodlandığı hatırlandığında bu ayartma sürecinin ne’liği ve nasıl’lığı daha iyi anlaşılabilir.

Tarihi boyunca bir öteki olmadan varlığını devam ettiremeyen Batı Medeniyeti için yeni öteki artık gizlenemez bir biçimde,Sovyetler’in dağılmasının ardından değişen NATO konseptinin de beyan ettiği üzere,İslam olarak tanımlanmış vaziyettedir. Ve yine barizdir ki Cezayirli Tarihçi Jaques Attali’nin ifadesiyle ‘’Kudüs’e ihanet eden’’ Hıristiyanlık, nasıl ki 1492 de kendisine ana vatanı Kudüs’ü hatırlatan Müslümanları ve Yahudileri Kıta Avrupası’ndan kovduysa, şimdi de yeni bir ‘’arınma’’ya ihtiyaç var ve bu arınmayı gerçekleştirmek için Avrupa, müttefik olarak İsa(a.s)’nın katilleri olan Yahudileri yanına çekmiş durumdadır.Doğu kökenli olan Hıristiyanlığa Batılı bir kök bulmak zorunda kalan Avrupa’nın Endülüs’ün yıkılış sürecinde gerçekleştirdiği ‘’temizlik’’ bugünü anlamak açısından önemlidir. Kudüs’e ihanet etmenin acısını hala yüreğinde taşıyan Hıristiyanlık, 11 eylülle birlikte yeni bir haçlı seferi başlatmış ve Akdeniz Havzasına geri dönmüştür.Vaktiyle Akdeniz’den kopmak için çabalayan Hıristiyanlığın yeniden Akdeniz’e dönüşü elbette sadece petrol ve doğalgazla açıklanamaz.Bağdat-Şam-Kabil-Belh gibi insanlığın ,hassaten Müslümanlığın, hafızası olan beldelerin yıkımını gerçekleştiren, bu beldelerin mirasını yağmalayan  ve bu mirası kendi müze ve kütüphanelerine götüren Batı Medeniyeti aslında Müslümanları da kendisi gibi geçmişinden koparmak ve nasıl ki kendisi Avrupa kıtasında Hıristiyanlığı yeniden icat ettiyse Müslümanlarında İslam’ı yeniden icat etmelerinin zeminin oluşturmak istemektedir.Bu münasebetle evvela oryantalistler eliyle Müslümanların on dört asırlık geleneği ötekileştirilmiş ve peygamber(s.a.v)’in sünneti itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.Bugün dahi tartışmaların odağında ”sünnet”in olması bununla alakalıdır.

1992’de Endülüs’ün yıkılışının ve Müslümanların Avrupa kıtasından kovuluşunun 500.yılını nümayişlerle kutlayan Avrupa’nın, vaktiyle Bizans/Rum toprakları olan ve önce 1071’de ardından,İsmet Özel’in ifadesiyle, İstiklal Mücadelesi’nde İslam Beldesi olduğu tescil edilen Anadolu topraklarından Müslümanları Sibirya steplerine veya Asya bozkırlarına sürmek istediğinden şüphe duymaya artık gerek yok.İstanbul’un Fethi’nin intikamını 39 yıl sonra Avrupa Kıtası’ndan Müslümanları kovarak/katlederek alan Hıristiyan Dünyası, kızıl elma olarak besleyip büyüttüğü Anadolu’yu Müslümanlardan arındırmanın hesaplarını yapmaktadır ve bu konuda da en büyük destekçisi yine Yahudilerdir.Oğullarını tanır gibi tanımalarına ve peygamberlerinin(a.s) müjdelemesine rağmen Hz.Muhammed(s.a.v)’e cephe alanlar, kendileri gibi olmadıkça Müslümanlardan razı olmayacaklar. İsrail devleti kurulduğunda Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek ‘’Kalk ey Selahaddin!Biz geri döndük’’ diyen Yahudi askeri nasıl ki tarihin yalnızca bir kronoloji olmadığını izhar ediyorsa, Fatih’in mezarını tekmeleyerek sevinç çığlıkları atacak bir zihniyetin bugün Batı’da içten içe büyüdüğünü söylemek abartı olmaz. Paris saldırısının hemen ardından tam da Avrupa’nın İslam’dan arınması amacına matuf olarak faturanın öncelikle göçmenlere kesilmesine şaşmamak gerekir.

Meseleyi din perspektifinden değerlendirmek kimilerince bilimsel ve dahi rasyonel bulunmayabilir. Ancak tarih çok iyi bir öğretmendir ve din olgusu dışarıda bırakılarak bugünkü dünyayı anlamlandırmak mümkün değildir. Avrupa’ya önce aydınlanmayı ardından sanayi devrimini yaşatan ve nihayetinde teknik/sınai anlamda inkişaf etmesini sağlayan da Luther-Calvin ikilisinin Hıristiyanlığa getirdiği yeni yorum değil midir? Şayet Calvin Hıristiyanlığı ‘’ahiret için dünyada çile çekmek’’ yerine dünyayı cennete çevirecek bir çaba içerisine girmek şeklinde yeniden yorumlamasaydı, Avrupa’nın Aydınlanma ve Sanayi devrimini gerçekleştirmesi mümkün olabilir miydi? Ya da Hıristiyanlığı dışarıda bırakarak modernliği anlamak ne kadar mümkün olabilir? Dolayısıyla aslında fazlasıyla dini bir süreçten geçiyoruz fakat bunun anlaşılmaması için ciddi anlamda bir uyuşturma ameliyesiyle karşı karşıyayız.’’Kaosun rutinleşmesi’’ olarak adlandırılabilecek olan Dünyanın içinde bulunduğu mevcut durum insanlığa ‘’müşevveş zihin’’ hali armağan ettiği için kaosu üretenlerin teşhir edilmesi mümkün olmuyor.İfsat ve iğva edici olmalarına rağmen ıslah edici olduklarını iddia edenlerin gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasını engelleyen ‘’rutinleşmiş kaosun’’ sebep olduğu ‘’müşevveş zihin hali’’ agah olma mükellefiyetiyle mücehhez olması gereken Müslüman şahsiyeti de dumura uğrattı. Kaosun üreticilerini teşhir edememenin tabii neticesi olarak kimi Müslümanlar tarafından sapılan nihilizm bataklığı, gayrı ahlaki tavır alışların zeminini oluşturdu. Köksüzlük /gelenek reddiyeciliği üzerine kurulu olan ve kendisini radikal olarak adlandıran kimi İslami iddialı fraksiyonlar, adeta usulsüzlüğü usul edinerek, yaptıkları eylemleri aziz Kurana meşrulaştırmak için sonu gelmez tevil spekülasyonları yapmak suretiyle tam da post modernitenin ruhuna uygun olarak öznesiz/merkezsiz/geleneksiz ve parçacı bir İslami anlayışın mümessilleri olarak tebarüz ettiler. Batıya kahretme üzerine kurulu bu anlayış yaklaşık 200 yıldır Batıdan dayak yemenin ve hassaten 11 eylül sonrasında tebarüz eden İslam’la savaş doktrininin neticesi olarak bugün sadece Batıyı değil  hatta belki daha da fazla olarak Müslümanları tehdit etmektedir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

Seküler Adlandırmalara Mahkum Değiliz

Allah’ın Ademoğluna en büyük ikramlarından biri hiç şüphesiz isim verme/adlandırma yeteneğidir.Bu yeteneği sayesinde insan,varlığını/varoluşunu adlandırma hususiyeti kazanır.Şüphesiz ki burada dilin rolü oldukça önemlidir.Dil aracılığıyla insan adlandırma imkanını kullanır.Yani adlandırma yeteneği ile dil, biri olmadan diğerinin imkansızlaşacağı bir durumu imgeler.Dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığı ama aynı zamanda varlığı adlandırma/tanımlama ve hatta Heidieggger’in deyimiyle varlığın meskeni olduğu hakikati hatırlandığında isim verme/adlandırma hususunun ne denli mühim olduğu ortaya çıkar.Bunun içindir ki Allah her topluma kendi lisanlarında bir elçi göndermiştir.(İbrahim Suresi 4.ayet)Peygamberler geldikleri toplumların lisanlarını konuşmalarının yanı sıra, yerinden edilen kavramları yerli yerine koymak ve birtakım kavramlara da,vahiy aracılığıyla, semantik müdahalelerde bulunarak ilgili kavramı hayatın anlamlandırılmasında anahtar kavram haline getirmek gibi bir misyonla da mükelleftirler.Dolayısıyla her peygamber aynı zamanda geldiği toplumda yaşanan kavram krizini ilahi yardımla çözen kişidir.

Sahih adlandırmaların zaman geçtikçe mecrasını kaybetmesi toplumlarda anlam bunalımı yaşanmasına sebebiyet verir. Varlığı ve varoluşu adlandırma noktasında yaşanan anlam bunalımı orta ve uzun vadede zihinsel olarak sömürgeleşmenin önünü açar.’’Dil ufku’’(ifade Ş.Teoman Duralı hocaya aittir) güçlü medeniyetler zayıf medeniyetleri massederek kendi anlam dünyasını dayatır. Böylece yeni bir zihin dünyasının inşa edildiğine şahitlik ederiz. Türkiye örneğinde olduğu üzere geçmişiyle tüm bağları kesilmiş ve uzun yıllar kendi din/medeniyet/tarih havzasından uzaklaştırılmak istenmiş ülkeler ciddi bilinç krizleri yaşarlar. Ne Doğulu ne Batılı olamamış bir zihin dünyasına sahip olarak Türkiye, şimdilerde geçmişiyle temas kurma temayülü gösterse de nihai kertede bütün bir kurumsal yapısını,eğitim-öğretim tarzını,felsefe,sanat ve kültür perspektifini Batı aydınlanmasına dayandırdığı için özgün kimliğini tebarüz ettirme sıkıntısı yaşamaktadır.Nitekim bugün yaşadığımız krizlerin adlandırmasını dahi kendimizin yapamıyor oluşunun en önemli sebebi de,kanaatimce, budur.Dil ufkumuz mefluç edildiği için Dünyada ki hakim paradigmaya uygun olarak meselelerimizi ele alıyor ve zihinlerimizi hakim paradigmaya göre şekillendiriyoruz.Dolayısıyla isimlendiremediğimiz şeyler bizim olamıyor.

Aziz kitabımızdan öğrendiğimize göre insanın ilk prototipi olan Adem(a.s) bütün isimler/esma öğretilerek yeryüzü sahnesine gönderildi ve Allah’tan öğrendiği isimler doğrultusunda hayatını tanzim etti.(Bakara Suresi 31.ayet) Adem(a.s)’in bağışlanması, Allah’tan öğrendiği isimler/kavramlar vesilesiyle oldu. O,aynı zamanda, varlıkları/eşyayı/olayları/olguları isimlendirme yeteneği ile de donatıldığı için meleklerden üstün kılındı.Meleklerin Adem hakkındaki zanlarının yersizliği,onun rabbinden öğrendiği isimleri söylemesiyle belirginleşmiştir.İlahi rehberlik,insanın Dünya’ya ‘’Hubut’’undan sonra dahi kılavuzluğunu  kesmedi.Allah,peyderpey tarihe müdahale ederek asli mecrasından sapan insanlığı yeniden esas mecrasına döndürdü,inşa ve ihya etti.İnsan her dönemde sapkınlığını meşrulaştırmak için ‘’dil’’in imkanları ölçüsünde adlandırma yeteneğini kullandı.Zulümlerini adalet,ifsadını çeki düzen verme,şirkini Allaha yakınlaşma,cehaletini bilgelik olarak sunmaya çalıştı.Bu nedenledir ki peygamberler(a.s) geldikleri toplumda evvela yerinden edilmiş kavramları tekrar asli yerine koyarak işe başladılar.Örneğin müşrik zihin yapısının,sayıları oldukça fazla olan putlarını birer ‘’kurbiyyet/yakınlaşma’’ nesnesi olarak adlandırmasının, Kitab-ı Kerim’deki karşılığının şirk olması, isimlendirmenin ne kadar önemli olduğunun işaretidir.İsimlendirme, düşünsel çerçeve oluşturmanın ilk ve en önemli adımıdır.

İnsanın hayatı,şahitlik ettiği süreçleri adlandırma şekline göre anlam kazanır ya da kaybeder.İnsanın karşılaştığı olayları ve olguları isimlendirme şekli, onun nasıl bir hakikat zeminine yaslandığının göstergesidir.İnsan,isimlendiremediği olayların veya olguların nesnesidir.Çünkü nasıl isimlendirirsek o çerçevede düşünürüz.Babanın çocuğuna verdiği isimden dolayı hesaba çekilecek olmasının hikmeti de, kanaatimce, isim vermenin basit bir eylem olmadığını,insanın hangi değerler sisteminden beslendiğinin işareti olması hasebiyle ehemmiyet arz ettiğine dikkat çekmek içindir.Aslında bir olayı veya olguyu isimlendirmek,bir bakıma,o olay ve olguyu hangi çerçevede/bağlamda düşünmek gerektiği hususunda sınır çizmek demektir.Örneğin ‘’çevre sorunu’’ adlandırması bağlamında yapılacak bir değerlendirmede;çevrenin nasıl kirlendiği,havaya salınan zararlı gazların çeşitliliği,kentleşmenin çevre kirliliğine etkisi,hava,su ve toprağın nasıl kirlendiği v.b gibi hususlar konuşulacaktır.Ya da ‘’küreselleşme’’ olgusunu konuşurken;enformasyon devriminden,Dünya’nın nasıl birörnekleştiğinden,bilginin hızlı dolaşımından gibi hususlar masaya yatırılacaktır.Tıpkı bunun gibi yaşadığımız zaman diliminde karşılaştığımız olay ve olguları isimlendirirken aslında ona belli bir çerçeve çiziyor ve belli bir bağlama hapsederek tahdit uyguluyoruz.O halde zaten kodlanmış ve adlandırılmış,yani çerçevesi çizilmiş/sınırları belirlenmiş olarak önümüze gelen hadiselere karşı tutumumuz nasıl olmalı? Bunları bize sunulduğu şekliyle mi kabul etmeliyiz? Yoksa yaslandığımız hakikat zemininden ilham alarak yeni bir adlandırma mı yapmalıyız? Şayet bize sunulduğu şekliyle kabul eder ve ona göre değerlendirmeye tabi tutarsak o zaman nesneleşmekten kendimizi kurtaramayacağız demektir. Ancak sırtımızı dayadığımız bir hakikat zemini var ve ona göre yeni bir adlandırma ve tanımlama yapabilirsek o zaman kendimizi özneleştirmiş olacağız. Ancak bu ikincisini yapmak 1-Rafine bilgiye ulaşmak için azami derecede gayret göstermek 2-Kendi değerler sistemimizin bugünü kuşatacak dilini oluşturmak gibi meşakkatli bir süreci gerektirdiğinden genelde olay ve olguların sunuluş tarzına itiraz etmeden kabul etme ve değerlendirmeleri de bu eksende yapma temayülü egemendir.

Küreselleşme olgusuyla birlikte yaşanan enformatik ayartma süreçlerine karşı insanlık bugün oldukça kırılgan bir zeminde bulunuyor. Dolaşımda olan bilginin/haberin içeriği güçlü medeniyetler-bugün için Batı Medeniyeti-tarafından üretildiği için bütün bir Dünya olayları ve olguları Batılı gibi okumak zorunda kalıyor. Başlangıçta ülkeler arasındaki ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik kutuplaşmaların azalması, farklı kültür ve dinlerin birbirleriyle daha yakın ve önyargısız temas kurması ve insanlığın ortak bilgi mirasının paylaşılması amacına matuf olarak tanımlanan küreselleşme, gittikçe Avrupa merkezli düşünme ve eyleme tarzının bütün bir Dünya’ya egemen olması şekline büründü. Nitekim son on yıldır yaşananlar bağlamında düşündüğümüzde, özelde Müslümanların yaşadıkları genelde ise Dünya’nın doğusu olarak tanımlanan coğrafyalarda Avrupa değerlerinin yaygınlaştırılması çabası göze çarpmaktadır. Dolayısıyla Enformatik İğva’ya  karşı nasıl sahih bir duruş sergileyeceğimiz hususunda henüz sağlıklı değerlendirmeler yapabilecek durumda değiliz. Bilginin oldukça hızlı dolaşımına rağmen rafinelikten uzak oluşu, kitlelerin kolay manipüle edilmelerine sebebiyet veriyor.Rafine bilgiyi elinde bulunduranlar resmin tamamını gördüğü için geniş kitleleri istedikleri gibi yönlendirebiliyor.İçerik üretenler üretemeyenleri sömürgeleştiriyor.Sömürgeleştirme artık klasik anlamından oldukça farklı bir mecrada ilerliyor.Yeni sömürgeleştirme,ordularla değil medya/sosyal medya gibi unsurlar üzerinden gerçekleştiriliyor.Medya, kimi ülkelere başka ülkeler üzerinde egemenlik kurma imkanı sağlıyor.

Toplumu homojenleştirme üzerine kendisini konumlandırmış olan ulus-devlet, kendisi tarafından onaylanmayan bilginin sahihliğini kabul etmediği için sivil alanlar dahi devlet aklıyla hareket etmek zorunda kalıyor. Ulus-devlet, okulları ve üniversiteleri aracılığıyla seküler bilginin yaygınlaşmasını sağlıyor. Bu bilgi tekelini kırmak için çaba gösteren her türlü oluşum ya illegal ilan edilerek marjinalleştiriliyor ya da massedilmek suretiyle içeriksizleştiriliyor. Modern değerler sisteminin küreselleşmesine hizmet etmek amacıyla ihdas edilen sosyolojinin tüm imkanları, ulus-devletin muhkemleşmesini sağlamak için kullanılıyor.Din dahi ulus-devletin argümanlarını meşrulaştırmak için araçsallaştırılıyor. Modernitenin, ‘’bugün dünden her zaman daha iyidir’’ anlayışı nedeniyle geçmişe yönelik düşmanca tutum alabiliyoruz. Verili olanlar mutlaklaştırıldığı için, esaslı sorgulamalar yapamıyoruz. En hayati meselelerimizi medya ve sosyal medya aracılığıyla tartışıyoruz. On iki yaşındaki bir çocuğun zeka seviyesine uygun bir dil kullanan medya üzerinden yapılan tartışmalar, hakikati izhar etmek bir yana daha da bulanıklaştırıyor.Unutmamak gerekir ki medya dili olabildiğince sığ ve tahrik edici bir dildir.Medya diline mahkum olarak yapılan tartışmaların hakikati ortaya çıkarması mümkün değildir.Medyanın olay ve olguları adlandırırken kullandığı dil seküler bir dil olduğundan, sahih bir tavır alışın tezahür etmesi beklenemez.Günümüzde medya, hakikati izhar etmekten ziyade kendisini palazlandıran güç odaklarının kanaatlerini yansıtmakta ve hitap ettiği kitleleri bu kanaatler çerçevesinde kodlamaktadır.Bundan dolayıdır ki her kesim kendi medyasını oluşturmakta ve kendi dışındakilerin söylemlerini takbih etmektedir.Bu durum toplumsal alanda parçalanmayı beslemekte ve bizden-bizden olmayan ayrımını derinleştirmektedir.

Üzülerek müşahede ediyoruz ki, politik ayartıcılık ile medyatik ayartıcılık at başı gitmektedir. Politika yapıcılar ana akım medyanın imkanlarını kullanarak, tıpkı Firavun’un sihirbazlarının kitlelerin gözünü bağlaması/boyaması gibi, en sefih kanaatlerin dahi talep edilebilir hale gelmesini sağlamaktadırlar.’’Reklam’’ olgusuyla ayakta duran medya, her şeyi reklam malzemesi haline getirebilmekte, kazanç getireceğine kanaat ettiği her durumda hiçbir mukaddesat tanımadan hareket edebilmektedir. Allah’ın mükerrem olarak yarattığı insan, kimi zaman bedeni kimi zaman duyguları kimi zamansa zaafiyetleri üzerinden reklam malzemesi yapılabilmektedir. Bilgideki hızlı dolaşım ve sosyal medya realitesiyle birlikte kitleler daha kolay manipüle edilebilmekte, öfkeleri ve heyecanları daha kolay yönetilebilmekte ve yönlendirilebilmektedir. Türkiye’de yakinen müşahede ettiğimiz üzere ulus-devletin mukaddesatlarını muhafaza etmekle görevli olan medya unsurlarının kullandıkları kışkırtıcı dil dikkat çekicidir.Bu unsurlar bir yandan her türlü fahşa ve münkerin yaygınlaşması ve meşrulaşması için tüm imkanlarını seferber ederken, diğer yandan da, iktidar nimetlerinden mahrum olmamak için, egemen konjonktürün rengine bürünebilmektedirler.Medya unsurları, olayları olgulardan bağımsız olarak sundukları için her türlü bağnazlığın ve fanatizmin yaygınlaşmasına hizmet etmektedirler.Geniş kitleler ise olaylar ekseninden yapılan değerlendirmelerin tahrikine kapılarak kimi zaman etnik milliyetçiliklerin kimi zaman ise mezhebi holiganizmin taraftarlığına soyunmak suretiyle duygusal patlamalar yaşamaktadırlar.Politik manipülasyonların medya dili aracılığıyla geniş kitlelere enjekte edilmesi, toplumsal ayrışmaları körüklemekte ve çatışma dilinin hakim olmasını sağlamaktadır. Politik taraftarlıklar sanki itikadi taraftarlıkmış gibi sunulduğundan din dili her geçen gün sığlaş(tırıl)ıyor. Aziz İslam’ın bütün bir insanlığı kuşatan muştulayıcı dili politik taraftarlıkların ‘’itikadileştirilmesi’’ nedeniyle kısırlaştırılmaktadır. Din dilinin medya aracılığıyla çatışma ve ayrışma aracı haline getirilmesi ya da mevcut çatışma ve ayrışmaların dinin şiarları aracılığıyla meşrulaştırılmaya çalışılması ciddi bir zihinsel savrulmanın habercisidir. Mübarek İslam’ın evrensel mesajını ister ulus-devletin mukaddesatlarını savunmak isterse de herhangi bir politik tavır alışın kitleselleşmesini sağlamak amacıyla araçsallaştırmak kabul edilebilir değildir. İslam, bütün politik taraftarlıkların fevkinde olan ulvi değerler sistemidir.

Medyada ki kışkırtıcı,sığ,yavan ve seküler dil nedeniyle kendi coğrafyamızdaki meseleleri dahi farkında olmadan,emperyal yönlendirmeler çerçevesinde tartışıyoruz.Her akşam ekranları işgal eden ’’Uzman’’ sıfatlı kişiler aracılığıyla sistemli olarak şartlandırılıyoruz.Bu uzman sıfatlı kişilerin meseleleri seküler/ulusçu ve/veya liberal perspektiften değerlendirdiğini unutuyoruz.Aziz İslam’ın dilini konuşan insan kıtlığı yaşadığımız için, reel politik dilin mahkumları olabiliyoruz.Reel politik dil, Mü’min duyarlılığımızın önüne geçebiliyor.Tunus’la başlayan ve istikbarın en gaddar şekilde devam ettiği bir çok beldeye sıçrayan olayları dahi kendimiz adlandıramadığımız için sağlıklı değerlendirmeler yapamadık. Bu hareketler bizim dışımızda ‘’Arap Baharı’’ olarak adlandırıldı ve bizlerde değerlendirmelerimizi bu adlandırma çerçevesinde yaptık. Adlandırmayı kendimiz yapamadığımız için nesneleştik ve olgular yerine olayları tartıştık. Oysa ki yukarıda da işarete ettiğim üzere adlandırma aynı zamanda o olayı/olguyu hangi bağlamda konuşacağımızı belirlemek anlamına geldiği için çok önemliydi.’’Bahar’’ ifadesinin ilk olarak 20.yüzyılın ikinci yarısında ‘’Prag Baharı’’ adlandırmasıyla Çekoslovakya’nın liberalleşme süreci için kullanıldığı gerçeğini hatırlasaydık , nasıl bir değerlendirme/yorumlama zeminine çekildiğimizi daha iyi anlayabilirdik.Vaktiyle SSCB hinterlandında kalan ülkelerde, şiddetsiz eylemler yoluyla iktidarı değiştirme çabasının ürünü olan ‘’Bahar’’ adlandırması,yıllardır ceberrut/zalim idareciler altında ezilen,horlanan,ötekileştirilen,onursuzlaştırılan Müslüman halkların eylemleri için de kullanıldığında sanki Arap beldelerinde bir liberalleşme rüzgarı estiği havası oluşmuş olmaktadır.O vakit Rabia meydanında katledilen binlerce insan liberal değerlerin ikamesi için ölmüş olacaktır.

Adlandırma krizinin Türkiye’ye has en önemli göstergelerinden birisi de yıllarca ulus-devletin toplumu homojenleştirme projesi neticesinde ortaya çıkan durumu ‘’Kürt Sorunu ‘’ olarak adlandırmaktır.Her ne kadar artık bu adlandırma geniş bir taraftar kitlesi edinmiş ve resmi makamlar dahi bu adlandırmaya rıza göstermiş olsa da, bu durum onun çirkinliğini kamufle edemez. Fakat verili olarak bize sunulan bu adlandırmanın nesnesi olduğumuz için, değerlendirmelerimiz bu çerçevenin ötesine geçemedi.Allah’ın bir ‘’ayet’’ olarak insanlığa bahşettiği farklı ırk,renk ve etnisitenin ‘’sorun’’ kavramıyla yan yana getirilmesi kadar cahilce bir ifadelendirme olamaz. Akl-ı selim sahibi her insan bilir ki, doğduğumuz yer,konuştuğumuz dil,mensup olduğumuz etnik aidiyet,tenimizin rengi,anne ve babamız gibi gerçeklikler bizim irademiz dışında yani İlahi belirlemeyle gerçekleşmiştir.Dolayısıyla bunların herhangi birinden dolayı bir insanın kınanması,tahfif ve tahkir edilmesi ya da ötekileştirilmesi kabul edilebilir değildir.İnsan ancak bilinçli ve iradi eylemlerinden dolayı kınanabilir/hesaba çekilebilir.Nitekim Allah(c.c), kendisine zorla istemediği şeyler yaptırılan kulunu mazur görmekte ve bu eylemini hesap dışı tutmaktadır.Alimlerimiz ve fakihlerimiz de  yargılamanın sağlıklı olabilmesi için eylemin bilinçli ve iradi olarak yapıldığından emin olunmasını şart koşarlar.İmam Maturidi hakiki imanın kalp ile tasdik olduğunu çünkü dilin icbar altında bulunabileceğini ifade ederek bilinç ve iradenin ehemmiyetine vurgu yapar.Dolayısıyla insanın iradesi haricinde belirlenmiş olan etnik aidiyeti,Kadir-i Mutlak olan Allah’ın ikramıdır.Bu hakikati bilen hiçbir insan hangi etnik aidiyet olursa olsun onu sorun kavramıyla yan yana getiremez.Bu noktada nasıl ki ‘’Türk Sorunu’’,Laz Sorunu’’,Arap Sorunu’’ v.b. ifadeleri gayrı meşru ise ‘’Kürt Sorunu’’ adlandırması da gayrı meşrudur.Liberal,seküler,demokrat,nasyonalist,nasyonal sosyalist v.b. ideolojik zeminlere yaslananların ‘’Kürt Sorunu’’ adlandırmasına dört elle sarılmalarına şaşmamak gerekir zira bu ideolojiler,ulus-devlete kaynaklık eden Aydınlanma aklının ürünüdürler.

Ulus devlet ‘’bela’’sının homojen toplum oluşturma arzusunun bir neticesi olarak farklı kimliklerin asimile edilmesi durumu hiçbir yönüyle kabul edilebilir değildir. İlahi bir ikram olan etnik kimliği ‘’sorun’’ kavramıyla yan yana getirmek, en hafif deyimiyle  Kadir-i Mutlak olanın iradesine karşı saygısızlık etmektir. Yüce Kur’an Hucurat suresinde ‘’sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve şubelere/kabilelere ayırdık ki tanışasınız’’ buyurarak farklılığın tabii ve hatta gerekli olduğuna işaret eder. Peygamber(s.a.v) veda hutbesinde ‘’Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a,beyazın siyaha üstünlüğü yoktur’’ buyurarak farklı ırk ve kimliklerin doğallığına işaret etmekte, üstünlüğü ise Allah’tan en fazla korkmaya yani takvalı olmaya bağlamaktadır.Şayet içinde bulunduğumuz duruma bir isim konulacaksa kanaatimce en uygun isim ‘’Ulus-Devlet Sorunu’’dur. Çünkü bugün etnisite temelli yaşanan krizler ulus-devletin farklılıkları yok sayan ve herkesi tek bir kimlik etrafında birörnekleştirmeyi amaçlayan yapısından kaynaklanmaktadır. Mü’min/Mümine kimliğimiz,İslam’ın mukaddesatları doğrultusunda bir hayatı pratikleştirmeyi gerekli kılar.Mü’min/Mümine kişi, herhangi bir etnisite,ırk,kültür ya da coğrafyanın adamı/kadını değil,aziz İslam’ın adamı/kadını olmakla mükelleftir.Etnisite,ırk,kültür ve coğrafya, herhangi bir dahlimiz olmadan, ilahi iradenin bizim için seçtiği bağışlardır.Bu bağışlar bir ayrışmanın öznesi değil ancak ve ancak muarefenin nesnesi olabilir.Mü’min/Mümine için kutsal/mukaddes/aziz olan ulus-devletlerin çizdiği sınırlar değil,aziz ve kerim olan Allah’ın çizdiği sınırlardır.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com