Salı , 16 Temmuz 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 4)

Yazarlar

Yanıltıcı İyimserlikler Biriktirmek

Düşünmeyi terk eden toplumların özgürlüğünden bahsetmek hayaldir.Sahih bilgiye aşık olması gerekenlerin-yani Müslümanların-, yanıltıcı/ayartıcı/iğdiş edici bilgiye müptela olması kadar bayağı bir durum düşünülemez.Yaşadığı zamana/çağa gerçek anlamda tanıklık etmesi gereken Müslümanların sanki bu çağda değil de yüzyıllar öncesinde yaşıyormuş gibi davranması, hem çağın efkarına nüfuz etmeyi imkansızlaştırıyor hem de yanıltıcı iyimserlikler biriktirmemize sebep oluyor.Günlük hayatın dağdağası içinde hayati olan soru ve sorunları konuşmak yerine, asla gündem olmaması gereken hususlar etrafında laf ebeliği yaparak zamanımızı tüketiyoruz.’’Şanlı tarih’’ ve ‘’yüce medeniyetimiz’’ klişeleri etrafında sürekli spekülasyon yaptığımız için; bugüne gelmeyi,bugünün gerçekleriyle yüzleşmeyi,bugüne dair çözümlemeler yapmayı,bugünün efkarını müdrik olmayı ve bugüne söz söylemeyi başaramıyoruz.Ülke olarak kendimizi kaptırdığımız bu romantizm,sadece zihinlerimizi felç etmekle kalmıyor.Aynı zamanda İslami bir geleceğin inşa edilmesi umudunu törpülüyor.

Müslümanlar olarak yaklaşık dört asırdır tarihin nesnesi durumundayız. Bu dört asrın son iki asrı ise seküler bilginin tahakkümü altında geçti/geçiyor. Aydınlanma felsefesinin, başta merkezi Avrupa olmak üzere bütün bir Küre’yi tesiri altına almaya başladığı zamanlardan beri, Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda çok ciddi zihinsel altüst oluşlar yaşandı.Bu altüst oluşlara engel olacak dil/düşünce/felsefe/edebiyat üretilemediği için yenilgi içselleştirildi ve adeta bir kader gibi kabul edildi.İslam’ın yeniden tarihin öznesi olabileceğine dair beslenen umutlar, bu altüst oluşlar neticesinde rafa kalktı.Avrupa merkezci insan,evren,Tanrı,zaman,mekan ve tarih algısı mutlaklaştırılarak,İslam’ın ilke/prensip ve umdeleri bu algıya göre yeniden yorumlandı.Böylece sentezci/senkterik ve amorf bir din dili Müslümanlar tarafından içselleştirildi.’’Ne olsa gider’’aforizmasının pratiği olan post-modern süreçler ise  Müslüman muhayyiledeki altüst oluşları daha da derinleştirdi.

Muhafazakar demokrat retoriğin istese de başa çıkamayacağı bu tazyik-ki muhafazakar demokrasi sekülerliğin meşruiyetini tartışma dışı tutmaktadır-İslamcı iddialı hareketleri de etkilemiş görünmektedir.19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslam’ın ilke/prensip ve umdelerinin hayata egemen kılınması; İslami şiarların özgürleştirilmesi ; İslam toplumlarının emperyal projeler kapsamında sömürgeleştirilmesinin engellenmesi amacıyla canhıraş bir mücadele veren İslamcılık,Türkiye özelinde,muhafazakar demokrasiyle izdivacından beri esasa taalluk eden hususlarda konuşmak yerine, verili olanın muhafaza edilmesi amacına matuf tavır alışlar gerçekleştirmektedir.Bu durum, yüzyıllardır aldatılan/ayartılan ve düşüncesizleştirilen Müslüman halklara uyanış aşısı yapacak en dinamik fikriyatın,İslamcılığın, içerik kaybına uğradığının delilidir.Türkiye özelinde İslamcılık, her geçen gün Türk-İslamcı perspektifin tesiri altına girmekte ve adeta intihar etmektedir.

Eleştirel bir dikkat, deruni bir farkındalık bilinci ve üst düzey bir tarih felsefesi perspektifiyle cesur sorular sormak,cesur cevaplar vermek ve gerek moderniteyle gerekse de gelenekle müteşerri bir dille yüzleşmek ihmale gelmez bir sorumluluk iken,’’ununu elemiş eleğini asmış’’lara mahsus bir tavrın ve tarzın mümessili olmak Müslümanlar için kabul edilebilir değildir. İslami mücadeleyi,adalet/ahlak/nitelik bağlamından çıkarıp folklorik/romantik ve niceliksel bağlamlara hapsetmek ,her şeyden önce, bir tür konformizm göstergesidir.Öyle ki bu konformizm nedeniyle elimizden kaçıp gidenin ne olduğunu fark edemiyoruz.Gerçeği bir türlü görememe veya görmek istememe gibi tedavisi zor bir hastalığa düçar olmuş vaziyetteyiz.Oldukça ağır mağlubiyetler yaşıyor olmamıza rağmen, zafer naraları atıyoruz.Tamamen kendi sorumsuzluklarımızın eseri olan ‘’zihinsel sömürgeleşme’’ halimizin müsebbibi olarak başkalarını suçlayıp, romantik yanılgılar içinde yaşamayı tercih ediyoruz.Mukaddes tarih söyleminin efsunuyla efsunlanmış halimiz,post-kolonyal zamanların madunlaştırma-Spivak’ın kulakları çınlasın- taktiklerini görmemizi engelliyor.Gerçeğe nüfuz etmek için çaba göstermek yerine, aktüel politik ayartıcılıkların ardından sürüklenmeyi yeğliyoruz.Bu durum sadece trajik değil aynı zamanda patolojik…

Peki bunu neden yapıyoruz? Sürekli geçmişten bahsederek/geçmişe referans vererek ‘’bir zamanlar’’la başlayıp ‘’kadim medeniyetimiz’’le biten cümlelerin bütün konuşmalarımızın ana eksenini oluşturmasının sebebi nedir? 17.yüzyılın sonundan itibaren bermutat yaşadığımız askeri/siyasi/felsefi/entelektüel mağlubiyetlerin üzerimizde oluşturduğu acziyeti telafi etmek mi? Yoksa her gün biraz daha Protestanlaşan yanımızı bir süreliğine görmezden gelip bir nevi duygusal istimna yaşayarak rahatlamak mı? Nedir gerçek sebep? Bugünü konuşmaya, bugüne dair çözümlemeler yapmaya ne zaman başlamayı düşünüyoruz? Aziz ve mübarek İslam’ın ulvi ilkelerini kof Sultanlıkları/meliklikleri/tiranlıkları için araçsallaştıran İslam imparatorluklarının(!) yapıp etmeleri üzerinden bugünün dünyasının nabzını tutmanın,bugüne özgü bir söylem geliştirmenin mümkün olmadığını ne zaman fark edeceğiz?Hele ki bu söylem, son nebi(s.a.v)’nin ahirete irtihalinden miladi 13.yüzyıla kadar sürekli devam ilmi/entelektüel/felsefi/hikemi birikimi, içe kapanmanın tabi neticesi olarak, tüketip daha sonra,Avrupa merkezli düşünüş ve eyleyiş tarzının mahkumu ve meftunu olan Osmanlıcılık içeriyorsa,durumun daha vahim olduğunu söylemek zorundayım.Gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.Yanıltıcı iyimserlikler biriktirerek bugünün dünyasında var olmanın mümkün olmadığını fark etmemiz gerekiyor.Aksi taktirde elimizde kalan bu son sığınak-Türkiye-elimizden çıkabilir.

Türkiye 19. ve 20.yüzyılını sistematik olarak Avrupa merkezli değer sistemlerini ithal etmekle geçirdi. Kopyala yapıştır yöntemlerle gerçekleşen bu ithalat süreci, yeni bir düşünme biçiminin cari olması amacına matuftu. Kant’tan mülhem ‘’otonom varlık’’telakkisi insanın  ilahi yol göstericiliğe muhtaç olmadan sahih bilgiye/düşünceye ulaşacağı ve hemcinsleriyle barış içinde yaşayacağı tezine dayanıyordu. Böylece Tanrı yeniden Aristocu bağlama hapsedildi. Deizmin zaferini perçinlemek için seküler perspektif İslam dünyası toplumlarına enjekte edildi.Türkiye, bu toplumlar arasında sekülerliği içselleştirme/kabul etme/terviç etme noktasında biricikliğini hep korudu ve korumaya da devam ediyor.Bu yönüyle yer yer Müslüman Arap Halklarına örnek gösterildiği de olmuştur.Öyle ki Arap Baharı’nın gözde ülkelerinden Mısır’ın yaşadığı sosyal buhranın hemen ardından,siyasal iktidarı devralan Müslüman Kardeşler hükümetine Türkiye’nin öncelikli tavsiyesi Laiklik olmuştu.Başlangıçta garip karşılansa da,bu tavsiye, aslında İslam’ın 21.yüzyıla ,siyasal anlamda ,söyleyeceği bir şeyi olmadığının sarih beyanından başka bir şey değildi.Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkan laik/seküler perspektifin, kendisini İslam’a nispet edenler tarafından da tercihe şayan kabul edilmesi, esasında İslam’ı Hıristiyanlıkla eşitlemekten başka bir anlama gelmez.

19.yüzyıldan itibaren,hassaten Tanzimat sonrası, seküler bilginin egemenliği altında yaşamayı içselleştiren Türkiye’nin İslam Dünyası’nın umudu olduğuna dair en üst perdeden dillendirilen kanaatlerin ‘’yanıltıcı iyimserlikten’’öte bir anlam taşımadığını idrak etmemiz gerekiyor. İdrak etmeye başladığımızda şu yakıcı soruyu sormakta tereddüt etmeyeceğiz: İktisadi,ictimai,hukuki,siyasi vb. alanlarda İslam’ın ilke/prensip ve umdeleri geçerli değilken;kamusal alanda egemen olan bütün kavram ve kurumlar seküler bilgi tarafından şekillendirilmişken;İslam sadece, Durkheimci bağlamda,bireysel alanda varlığını sürdürürken nasıl oluyor da,Türkiye İslam Dünyası’nın umudu olabiliyor? Ve yine nasıl oluyor da Küresel Emperyalizmin en önemli sembollerinden NATO ile yaklaşık 60 yıldır ‘’yakın temas’’ halinde bulunan Türkiye, ümmet için kurtuluş reçetesi sunabiliyor? Şayet burada kastedilen umut olma iddiası modern değerler sistemini içselleştirme ve onunla barış içinde yaşama anlamındaysa evet Türkiye’nin bu alanda oldukça mesafe kat ettiği söylenebilir. Ancak İslam’ın bir hayat tarzı olarak yaşanabilirliğinin pratize edildiği bir örneklikten bahsetmek kanaatimce mümkün değildir.

Özelde Türkiye genelde Müslümanlar,17.yüzyıl sonrası tarihin akışıyla ilgili esaslı çözümlemeler yapmış değillerdir.Aydınlanma paradigmasının kavram ve kurumlarıyla,Ulus-devletin basmakalıp anlayışıyla,Oryantalist dilin kibriyle,içtihadı terk eden geleneksel perspektifle İslami referanslar temelinde hesaplaşma henüz gerçekleşmemiştir.Umut olabilmek için evvela bu saydığımız hususlarda sahici adımlar atmak gerekir. Türkiye şayet mevcudiyetini devam ettirmek istiyorsa bir ‘’hesaplaşma bilinci’’ inşa etmesi gerekiyor.Bu bilinç; bir yandan Avrupa merkezli insan,evren,Tanrı,zaman,mekan ve tarih tasavvurunun Türkiye’de nasıl inşa edildiğini sorgularken,öte yandan bu kavramların yeniden İslami içeriğine nasıl kavuşturulacağına dair de çözümlemeler yapmalıdır.Bu çözümlemeler aynı zamanda bir ‘’direniş dili’’ inşası için gereklidir.Oluşacak bu direniş dili, tüm zaman ve zeminlerde aziz ve mübarek İslam’ın muştulayıcı/mübeşşir ve ikaz edici/münzir diline sığınarak,bütün bir hayatı tevhidi bir perspektifle anlama ve yorumlama kapasitesine sahip olacaktır.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Paylaş

Melezleşmenin Konjonktürel Vecheleri

İlahi kaynaklı hakikat manifestoları tarih boyunca başkaları tarafından değil bizzat mensupları tarafından, kimi zaman konjonktürel gerekçelerle kimi zaman dünyevi menfaatler karşılığında kimi zamansa, özellikle pagan Roma’nın İsa(a.s)’nın mesajını resmi din olarak kabul etmesinden sonra yaşanan süreçte olduğu üzere, batıl üzerine tesis edilmiş müesses nizamın beka sorununu ortadan kaldırmak amacıyla müdahaleye maruz kalmışlardır.Aziz Pavlus’un Hıristiyanlığı Roma ve Grek kültürünün içinde yetişmiş insanlara beğendirmek için şeriattan arındırması din içi yozlaşmanın en somut örneklerinden biridir.Hıristiyanlığı manevi bir tatmin vasıtası haline getirerek içeriksizleştiren Pavlusçuluğun İslam geleneği içinde Müslüman kılıklı şahıs/lar tarafından devam ettirildiği gerçeği izahtan varestedir.Yani İslam’ın mensupları arasından da İsa’nın ardından gittiğini iddia edenlerin İsa’nın mesajına gadretmelerinde olduğu gibi bir takım sufli emellerin gerçekleştirilmesine müteveccih olarak dini sündürme ve sulandırma çabaları ya da aziz ve mübarek İslam’ı egemen batıl ideolojilerle mezcetmek veya uzlaştırmak amacıyla kadükleştirmek isteyenler olmuştur/olmaktadır.Ancak hem aziz Kur’an’ın bizzat Allah(c.c) tarafından korunan müstesna dili, hem de peygamberin(s.a.v) 23 yıl boyunca hayatın içinde inşa ettiği dinamik sünneti bu kadükleştirme çabalarını başarısızlığa mahkum etmiştir/edecektir.Hıristiyanlığın monist karakterinin önce Aziz Pavlus sonrasında ise Luther-Calvin ikilisi tarafından tağyir edilerek sanayi devrimini ortaya çıkaracak şekilde yorumlanmasına benzer bir müdahaleyi, Müslümanların da aziz İslam’a yapmasını bekleyen Yahudi-Hıristiyan ittifakından oluşan küresel sistem, içeriden devşirdiği kimi Müslüman Lutherler ve Calvinler aracılığıyla ‘’Dünyayı mü’minin zindanı kafirin cenneti’’ olarak görmesi gereken Müslüman’ı ‘’dünyayı müminin de cenneti’’ şeklinde yorumlamaya teşvik ederek ahiret gerçekliğini talileştirmeye ve böylece kapitalist/neo-liberal değerler sisteminin kavileşmesini sağlamaya çabalamaktadır.

Adem(a.s)’den bu yana tüm ilahi menşeli dinler(ki bunların tamamı İslam olarak adlandırılabilir), içine doğdukları tarih-zaman kesitinde cari olan batıl düşünme ve eyleme biçimini ortadan kaldırmak ve sahih bir düşünme ve eyleme biçimi inşa etmek için ‘’tekçi/monist’’ hususiyetlerini tartışma dışı tutmuştur.Bu tekçi hususiyet, aynı zamanda, İlahi menşeli dinlerin batılın hiçbir cüzüyle mezcedilemez oluşlarını da tazammun eder.Böylece Allah-insan-evren-tarih-zaman ve mekan tasavvurunun sahih bir zemine oturması ve insan etkinliğinin olduğu her alanda iyi,güzel ve adil olanın ancak ‘’İslam’dan’’ sadır olacağı yüce ilkesi beyan edilmiş olur.

Post-Modern zamanlarda ‘’hakikatin çokluğu’’ bağlamında terviç edilen sentezci yaklaşımların, İslam’ın monist karakterinin tartışma zeminine çekilmesi amacına matuf bir çaba olduğuna dikkat çekmek isteriz. Özellikle Müslüman teologlar aracılığıyla, İslam’ın iman-küfür seçeneklerini muhatabının tercihine bırakan hususiyeti ve ‘’dinde zorlama yoktur’’ ulvi ilkesi üzerinden ‘’hakikatin çokluğu’’ argümanı meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Aziz İslam’ın muarefeyi önceleyen perspektifinin, ilgili teologlar tarafından, Batıl’ın versiyonlarıyla uzlaşma anlamına gelecek şekilde yorumlanması, İslam’dan başka bir hakikat varmış algısının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Kendisini İslam’a nispet edenlerin zaten karışık olan kafalarını daha da karıştıran bu durumu, ‘’deizmin’’ zaferine giden yolun ‘’işaret levhası’’ olarak tanımlamak herhalde yanlış olmaz. Oysa ki başımıza örülmek istenen çorap, müteyakkız Müslüman’ın hemen fark edeceği şu şartları havidir;1-Neo-liberal paradigmaya boyun eğme 2-Tüm öğretilerin/dinlerin sentezlenebilir olduğunu kabul etme 3-Hiçbir öğretinin/dinin kendisini merkeze alarak tebliğ ve tebşirde bulunmaması 4-Hiçbir öğretinin/dinin ‘’mutlak hakikat’’ iddiasını dillendirmemesi

Globalizm adı altında devam eden birörnekleş(tir)me süreci sadece kültürlerin ve bireylerin melezleşmesini temin etmiyor aynı zamanda ister ilahi ister beşeri kaynaklı olsun bütün dinlerin ‘’lokalleşmesine’’ de hizmet ediyor.İdeolojilerin tarihe karıştığı, üst/meta-teorilerin yerinden edildiği içinde bulunduğumuz zaman dilimi, aynı zamanda bireyi de parçalara ayırıyor ve şizofren kişiliklerin üremesine sebep oluyor.Tek bir hakikatin ol(a)mayacağı ön kabulünden beslenen post-modernite, Müslüman muhayyileyi de iğdiş ediyor.Yaslandığı hakikat telakkisinin doğruluğundan/mutlaklığından ve evrenselliğinden şüphe etmeye başlayan Müslüman zihin, tam da yaşadığımız çağın efkarına uygun olarak, her geçen gün melezleşiyor.Ciddi bir özgüven kaybının oluşmasına da zemin hazırlayan bu durum ‘’tebliğ’’ sorumluluğunu tahrip ederek iktisadi,ictimai,hukuki,siyasi,felsefi,edebi,estetik v.b alanlarda ‘’marufu emir münkerden nehiy’’ emr-i ilahisini,özgürlüğü kısıtlayıcı ve bundan dolayı da reddedilmesi gereken bir eylem olarak görüyor.Post-modern paradigma tarafından desteklenen ‘’birden fazla hakikat’’ klişesine alış(tırıl)an zihinlerimiz, aziz İslam’ı yegane hakikat menbaı olarak görmek yerine, dinlerden bir din veya hakikatler içinde başka bir hakikat gibi görerek, sentezci/senkretik bir yaklaşımın mahkumu olmaya doğru hızla ilerliyor.Müslüman olmak, mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah(c.c)’a ve onun şek ve şüpheden beri kelamına teslim ve o kelamın mücessem hali olan rasul(s.a.v)’e tabi olmak iken, post-modern paradigmanın egemen olduğu zamanımızda Müslümanlık, bir nevi Neo-Aristoculuk şekline bürün(dürül)erek evrene ve insana müdahil olmayan ‘’atıl tanrı’’ telakkisi meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Hak ve batıl ayrımının ötekileştirici olduğu , çünkü hakkın birden fazla ve batılın kişiye göre değiştiği tezviratının kabulü anlamına gelen bu durum,her türlü anlayışın/ideolojinin/tarz-ı hayatın kendisini ifade etme zemini bulması ve farklılıkların imtizacını sağlaması yönüyle ilk bakışta oldukça cazip görünse de,nihai kertede hakikatin ‘’tek’’liğine itiraz ediyor oluşundan dolayı, kendisini hakikatin yegane kaynağı olarak takdim eden aziz İslam’a muğayirdir.Kaldı ki buradaki görünürlük inşa edici, yani ontolojik ve epistemolojik alternatif sunma ve sunduğu alternatifi egemen paradigmanın hilafına özgürce tebliğ ve tebşir etme imkanı sağlayan bir görünürlük değil, bilakis neo-liberal paradigmayla barışık olma koşuluyla sağlanan görünürlüktür.Bu noktada teknik uygarlığın, hakikatin çokluğu tezinin kabul görmesi için, oldukça önemli bir işlevi yerine getirdiğini de unutmamak gerekir. Özellikle enformasyon araçları yolu ile gerçeğin ‘’farklı(!)’’ veçheleri üzerinden gerçekleştirilen bilgilendirmeler(!), tabi bu arada gerçeğin ne olduğuna karar verme hakkını da kendinde görerek, zihinlerimizin hakikatin ‘’tek’’liği ilkesine yabancılaşmasını sağlamıştır. Teknik uygarlık/enformasyon araçları, gerçeklikle dolaysız temas kurma imkanımızı elimizden aldığı için ancak nesneler/araçlar aracılığıyla gerçekle temas kurabiliyoruz.Dolayısıyla görüntü teknolojisi tarafından zihinlerimiz iğdiş ediliyor.Kameranın izleyiciye doğrultulmuş bir silah olduğunu söylerken Heidegger,belki de gerçeğe dolaysız temas edememenin sancısını çekiyordu.Kamera ve fotoğraf makinesi aracılığıyla gerçeklikle dolaylı temas kuran zihinlerimiz,hakikatin duyumsanabilir ve hissedilebilir hususiyetini ihmal ederek adeta bir ‘’play station’’ dünyasına teslim oluyor.

İslam, gerek insanın ontolojik soru ve sorunlarına sahici cevaplar üretme,gerekse birlikte yaşamanın ilke ve prensiplerini adalet ekseninde tayin etme noktasında biricikliğini ‘’tartışma dışı’’ tutmaktadır.Bu noktada, Müslüman muhayyilenin evvela yaslandığı değerler sisteminin yeganeliği hususunda mütereddit  söylem ve eylemlerden uzak durması elzemdir.İslam, kendisinin özne oluşunu hiçbir vasatta tartışma konusu yapmazken, post-modernitenin ortaya çıkardığı merkezsizlik/öznesizlik durumu, İslam’ın hakikat iddiasının,kendisini İslam’a nispet edenler arasında bile,tartışma zeminine çekilmesini sağlamıştır.Aslında bu durum yeni değildir.19.yüzyılda başlayıp 20.yüzyılda ve halihazırda devam eden ‘’İslam’ın da Avrupa Hıristiyanlığı gibi bir reform sürecinden geçmesi gerektiği’’ inancı, bugün ülke olarak yaşadığımız itikat bunalımının en önemli sebepleri arasındadır.Asırlarca yaşadığı mağlubiyetlerin sebebi olarak kendi nefsini hesaba çeken Müslüman zihin, ne zaman ki başına gelen musibetlerin/buhranların/yenilgilerin dinindeki eksiklikten dolayı olduğunu düşünmeye başladı,o vakit burnu pislikten çıkmadı.Şimdilerde, dini/İslami iddialı yapıların çokluğu ve bunların kendi aralarında dahi bir mutabakat sağlayamamış olmaları  sebebiyle,ancak sekülerliğin şemsiyesi altına girmek suretiyle ülke olarak felaha ereceğimiz noktasında serdedilen kanaatler de bu tarihsel arka plandan bağımsız değildir.Celladımıza gülümsemek ve/veya tecavüzcümüze aşık olmak anlamına gelen bu bakış, Türkiye’nin canına okumaktan başka bir emele hizmet etmeyecek.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Paylaş

ADALET

OHAL kapsamında çıkartılan KHK’lar ve son günlerde yoğunlaşan terör operasyonları, birçok mağduriyetlere ve haksızlıklara yol açmıştır. Devlet ricalinin de sık sık ifade ettiği gibi, at iziyle it izinin birbirine girmesi, sapla samanın karıştırılması buna zemin hazırlamıştır. Bu süreçte hukukun temel ilkeleri (beraeti zimmetin asıl olması, sorumluluğun şahsiliği ilkesi, iddia edenin ispat külfeti, adaletin gözetilmesi vb.) ihlal edilmiştir.

28 Şubatın seneyi devriyesini yaşadığımız bu günlerde tekrar o meşum günleri anımsatacak uygulamalardan sakınılmalıdır.  O günleri yaşayanlar bilirler; zamanın işgüzar bürokratları bütün işlerini bırakıp başörtülü avına çıkmışlardı. Adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Çünkü bu durum bürokraside yükselme gerekçesiydi. Mazlumiyet ve gözyaşları üzerine saltanat kuruyorlardı. İrtica ülkenin bir numaralı sorunu haline getirilip istedikleri kişileri irticacı(!) ilan ederek ona bu dünyayı dar ediyorlardı.

Şimdilerde de bunun değişik bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Mc Cartycilik yapıp ihbar furyasına çıkarak herkesi zan altında bırakanlar var. Öyle bir hava estiriliyor ki, takiyyeyi kendine temel ilke edinmiş malum yapı, her yere sızmış olabilir(!) Kırk yıllık dostların arasına şüphe girdi. Bu paranoyak durumdan kurtulmazsak, korkarım kendimizden bile şüphe edeceğiz.

Her gördüğümüz sakallıya DAEŞ’li muamelesi yapmak ya da Bank Asya’da fi tarihinde hesap açtırmış, çocuğunu onların dershanesine göndermiş birisine de peşinen FETÖ’cü yaftası vurup mahkûm etmek adalette ve ma’şeri vicdanda derin yaralara yol açmaktadır. Bunun birçok örneğine ne yazık ki şahit oluyoruz.

Zamanın kudretli 28 Şubatçılarından şu an eser yoktur devlet erkinde. Lakin 28 Şubat, toplumu ve devleti tehdit eden bir zihniyettir. Asıl bu zihniyetten kurtulmak gerekir. Bu zihniyette, güçlünün sözü geçerlidir. Tek ses, tek renk, tek düşünce hâkimdir. Adalet, kişilere göredir. Senin gurubundan, partinden, cemiyetinden olmayan herkes kötü ve potansiyel tehlikelidir. Hatta bizden olmayanların yaşamaya dahi hakkı yoktur, kendilerine başka bir ülke bulsunlar(!)

Oysa kendi aleyhimize de olsa, adaletten ayrılmamayı emreder kerim kitabımız. Kızı Fatıma da olsa suç işleyeni cezalandıracağını söyler kutlu elçimiz. “Kim olursa olsun mazlumun yanında kim olursa olsun zalimiz karşısında” sloganımızdır. Bizden olmayanları ötekileştirmeden, tanımlamadan; tanımak, tanışmak, tearüfte bulunmaktır esas olan.

Öte taraftan FETÖ üzerinden tüm cemaatleri terbiyeye kalkışmak, muhalif ses çıkartan her kesime ayar vermek en hafif ifadeyle fırsatçılıktır. Pireye kızıp yorganı yakmaktır. Bunlar da ilerde FETÖ gibi paralel bir yapı oluşturur düşüncesiyle, sivil hareketleri sindirmek, tehlikeli görmek, bu toplumun hayat damarlarını kesmektir. Toplumun ıslahında ve eğitiminde bu gönüllü teşekküllerin rolü büyüktür. Bu iş memur zihniyetiyle, devlet gücüyle olacak iş değildir. Bu iş, atanmışların değil, kendini bu yola adanmışların işidir. Ücretini ayın on beşinde değil, cennette alacağına inanan dava adamlarının işidir. Tabi ki ülkemizdeki cemaat yapılanmalarının ciddi bir ıslahata, eleştiriye ihtiyacı vardır. Sivil hareketlerin yapısal ve zihinsel problemleri vardır. Fakat çözüm, bunları toptancı bir mantıkla ele almak ve yok etmek yerine, ıslah etmek ve sahih çizgiye oturtmaktan geçer.

Muhalif seslerin de birçoğunun derdi maalesef üzüm yemek değildir. Fakat bu durum adaletten sapma gerekçesi olamaz. Her yapılan eleştiriyi peşinen reddetmek, sahibini hain, düşman ilan etmek ne kadar doğru? Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterirken bizden olmayanların söylediklerinin hepsi mi yanlış? Sözü dinleyip en güzeline tabi olmakla emrolunmadık mı?

Hak ve adalet hassas bir meseledir. Söz ve güç sahipleri her yerde adil ve merhametli olmak zorundadır. Bu hususta filin züccaciye dükkânına girmesi gibi hareket edilemez. Adaletin keskin kılıcı rastgele savrulamaz. Durumdan vazife çıkarılıp süreç cadı avına dönüştürülemez. Bir kişinin bile haksız yere cezalandırılmaması adına ince eleyip sık dokunarak adalet aranmalıdır. Yoksa mazlumun ahını almak büyük vebaldir. Çünkü mazlumun ahı ile Allah arasında perde yoktur.

Bizim medeniyetimiz adalet üzerine kuruludur. Allah adildir ve adil olanları sever. Adalet, her ne pahasına olursa olsun, ayakta tutulmalıdır. Çünkü adalet, mülkün(devletin) temelidir.Hakkı gözetmek, adaletle hükmetmek ve zulümden kaçınmak İslam’ın temel değerleridir. Bunlar zaman ve mekân üstü evrensel değerlerimizdir.

Adaletin olmadığı yerde zulüm olur. “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” Sadece dostlarımıza değil, düşmanlarımıza da adil olmakla mükellefiz. Düşman adil değil diye, adaletsizliğe sapamayız. Aliya’nın dediği gibi, “onlar bizim düşmanımız, öğretmenimiz değil.” Mücadele ettiğiniz hasmınıza, rakibinize benzemek en büyük tehlikedir. Yoksa onlardan ne farkın kalır ki? Bir kavme olan kinimiz, öfkemiz bizi adaletsizliğe sürüklememeli. Bizim için zor da olsa, bize acı da verse hasımlarımıza karşı adaleti kurban edemeyiz.

Paylaş

Metin Yüksel’in Şehadet Yıl Dönümü

İslam o kadar mükemmel bir dindir ki kendi rahlesinden geçen insanlara sorumluluk ve bilinç yükler. Bu sorumluluğu üstlenenler İslam Davasına Aşkla bağlı olurlar. Metin Yüksel davasına aşkla bağlanmış, aşkla mücadele etmiş ve ömrünü de şehadetle sonlandırmış yiğit gençlerdendi.

Metin Yüksel’in hayatına baktığımızda aklımıza Ahzab Suresi 23. Ayet gelir: “Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.”

Bundan tam 38 sene önce Fatih Camii avlusunda Irkçı bir grup tarafından şehit edildiğinde henüz 21 yaşındaydı. Metin Yüksel 21 yıllık hayatını acelesi varmış, hemen gidecekmiş gibi yaşamış bir mücahitti. 21 Yıllık yaşamına Akıncılar gibi köklü bir teşkilatı sığdırmış, Sağ sol mücadelesinin en keskin dönemlerinde arkadaşlarını ve çevresini çatışmaların uzağında tutmuş, dik durarak ama kimsenin oyuncağı olmayacak bir basiretle yaşamıştı. 1980 darbesini hazırlayan süreçte çatışmayan kimse kalmasın diye İslamcı gruplardan da çokça genç katledilmiş ama basiretli islami çevreler o kadar şehit vermesine rağmen çatışmaya girmeme ferasetini göstermiştir. Metin Yüksel önce solcuların açtığı ateş sonucu daha 20 yaşına gelmeden gazi olmuş daha sonra Irkçı grupların saldırısında şehit edilmiştir.

 

Gencecik yaşamı günümüz gençlerine potansiyellerini doğru kullanmaları halinde neler yapabileceklerini göstermektedir. Akıncılar teşkilatını kurduktan kısa bir süre sonra belli günlerde halka sağlık taraması yapması için doktorlarla anlaşıp halka devletin vermediği bir hizmeti vermişti. Eğitimini babası Molla Sadrettin Yüksel’den alan Metin Yüksel okulu erken yaşta bırakıp sadece davası için çalışıyordu. İslam Coğrafyası ile yakından ilgileniyor ve onların dertlerini ders halkalarında arkadaşlarıyla ve gençlerle paylaşıyordu. İslam Davasında asla geri adım atmıyor, korkmuyordu. Bir kere üç yerinden kurşunlanmış bir adamın sokağa çıkmaktan dahi korkması beklenirken o ayağa kalkar kalmaz işlerini başına dönmüştü. O yaşına rağmen Akıncılar teşkilatının başında çok büyük mitingler tertip ediyor, zalimin karşısında mazlumun yanında en ön safta tekbirler getiriyor, hakkı haykırıy0rdu.

Fatihin İstanbulu fethettiği yaşta, babasından bir taht devralmadan ancak kendisinden sonrakilere tertemiz bir dava bırakarak bu diyardan göçüp gitti. O hep 21 yaşında, o hep bizim ağabeyimiz.

 

İnsan ve Medeniyet Hareketi de Metin Yüksel’in kurduğu Akıncılar Teşkilatı kökenli bir yapıdır. İlk tohumu şehit olan bir davanın büyük çınarlar vereceğine inanıyoruz. Şehitlerin yolunu sürdüreceğiz.

Şubat Ayı Şehitler Ayı olması vesilesi ile hassaten bu ayda şehit olanlara ve tüm şehitlere Allah’tan (c.c.) rahmet dileriz.

said kotan

Paylaş

Şehitlik ve Şehadet

ŞEHİT/ŞAHİT/ŞEHADET

“Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed(a.s) O’nun kulu ve elçisidir.”

Kelime-i şehadet olarak isimlendirdiğimiz, İslam’ın ilk şartı şehadet, şahit olmayı bütün yönleri ile özetliyor aslında. Bütün mesele bu şahitliği Allah’ın belirlediği çerçevede kulun hayatı boyunca gösterebilmesidir. Hayat şahitlik etmektir. Ruhlar âleminde “Sen bizim biricik Rabbimizsin” ifadesinin dünyada yaşayan şahitleri olabilmektir. Kişinin varlığını Allah’a adamasıdır şehadet…

Şehid; Allah’ın esmasından peygamberlerin de en önemli vasıflarındandır. Allah(c.c.) görünenin ve görünmeyenin, zahirin ve batın’ın şahididir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz… Peygamberler ümmetlerinin şahitleri, örnekleri, önderleri; İslam ümmeti de insanlığın şahididir… Allah’ın dininin şahidi, temsilcisi olanlara şehitlik mertebesi nasip olur ancak.

Kur’an-ı Kerim’de “şehid” kavramı insan için kullanıldığında daha çok  “Allah’ın iradesine uygun biçimde yaşayan kâmil insan, örnek ve önder şahsiyetli kimse” kastedilir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde şöyle buyruluyor; “Öyle ya, her kim Allah’a ve peygambere itaat ederse onlar Allah’ın kendilerine nimet lütfettiği peygamberler; sıdıklar(hakikatten hiç sapmamış olanlar)  şehitler( hakikate hayatlarıyla şahitlik edenler) ve salihlerle birlikte olanlardır. Bunlar ise ne güzel arkadaştır. (Nisa, 69) Allah’a ve peygamberine iman edenler; Rablerinin katında onlar aynen sıdıklar(dosdoğru olanlar) ve şehitler(hayatlarıyla her tür fedakârlığa hazır olanlar)gibidirler. Onlara mükâfatları ve nurları vardır. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar hep cehennem ehlidirler. (Hadid,19)

Âlimler, ortak bir görüş olarak “şehid” kavramının temel manasının “bilen” olduğunu ortaya koymuşlardır. Allah’ın bir sıfatı olarak kullanıldığında mutlak bilgiyi ifade eder. İnsan için bu kavram kullanıldığında müşahade ederek kesin bir sonuca ulaşmayı ifade eder. Yani insan bizzat “aynel yakin” bir imanla, yaşadığı tecrübeler ve birikimle bu varlık âleminde Âlemlerin rabbinin varlığının bir şahidi olduğunu hisseder.

Sözlükte; “bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen şehadet kavramı, Allah yolunda hayatı ile tanıklık ederek bu yolda canını feda etmiş Müslüman kimse için kullanılır. Büyük âlim Fahrettin er-Razi; Allah’ın dinine yardım amacıyla savaşta canını feda edenlerle şehitliğin sınırlı tutulamayacağını, İlayı Kelimetullah’ın yücelmesi için ortaya konan her tür çaba ve gayret sonucu vefat edenlerinde şehit kategorisinde olduğunu hadis-i şeriflere dayanarak ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerimde şehid/şahid/şehadet kavramlarının geçtiği bölümlerde daha çok dünyevi anlamda tam bir mümin şahsiyetin görünür kılınması kastedilmektedir. Ancak “Allah yolunda öldürülenler” ifadesi de pek çok ayette vurgulanan bir husustur. “Hakkı adaletle ayakta tutan şahitler olmak” ayetinde de anlaşılacağı üzere hakkı/hakikati insanlığa ulaştırmak, adalet için feday-ı can etmek ve bunları sadece Allah rızası için yapmak tam bir şahitlik gerektirir. Bu itibarla cihad meydanlarında hiçbir kınayıcının kınamasından, hiçbir zalimin zulmünden ve hiçbir tağutun tuğyanından çekinmeksizin canlarını feda edenler en büyük şahitlerdir. Bu şahitlikleri nedeniyle Allah(cc) onları ölümsüzleştirmiştir. Al-i İmran suresinin şu ayetleri durumu ne de güzel özetlemektedir. “Fakat Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Hayır onlar diridir! Rızıkları Rableri katındadır; Allah’ın lütfuyla kendilerine bağışladığı (şehitlik) saadet içinde övünç duyarlar. Ve arkada kalıp henüz kendilerine katılmamış olan kardeşlerine, bir korku ve üzüntü duymayacakları müjdesinde bulunmaktan zevk alırlar; Onlar Allah katından ulaşan bir lütfu, bir nimeti ve Allah’ın inananların hak ettiği ödülü zayi etmeyeceği (vaadini) müjdelemek isterler.” (Al-i İmran, 69-71)

Yine şahitliklerini canlarını feda ederek gösteren mü’minler için Tevbe suresinin 111. Ayetinde; Tevrat, İncil ve Kur’anda “cennet vaadini” Rabbimiz tekrar etmiştir. Şehadet arzusu çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan “dünyevileşmeye”de önemli bir ilaçtır. Ahiret merkezli bir dünya inşa edenleri Rabbimiz ölümsüzleştirmektedir. Dünya hayatının geçiciliğini bilen bir mümin bütün gayretini bir “şahit” olarak ortaya koyma çabasından asla geri durmaz.

Pek çok hadis-i şerifte cihadı teşvik eden Peygamber Efendimiz; “Cihad etmeyi kalbinden dahi geçirmeden vefat eden kişinin cahiliye ölümü ile öleceği” uyarısında bulunmuştur. Yine bir hadisinde “Allah, yoluna cihad için çıkan kimseye kefildir. Kim sadece benim yolumda cihad etmek ve bana iman ettiği ve peygamberlerimi tasdik ettiği için evinden ayrılırsa, bu kimse onu cennete koyacağımı veya elde edeceği mükâfatı ile evine çevireceğimi garanti etmiş olur.” diye buyurmuştur.

Müslümanların tarihi iftihar edilecek ölümsüz şahsiyetlere sahiptir. Peygamberimiz döneminde İslam’ın ilk şehitleri Yasir ve Sümeyye, Musab b. Umeyr, Hz. Hamza (r. anhum) gibi yüce şahsiyetler yolumuzu aydınlatmaktadırlar. Müslümanların yaşadığı coğrafyaları “İslam Yurdu” haline getiren ve “İslam Yurdu” olarak kalmasını sağlayan bütün şehitlere Allah rahmet eylesin.

Yazımı büyük şehid Seyyid Kutub’ un şu cümleleri ile bitirmek istiyorum “Kalem sahibi kimseler, birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini feda etmeleri şartıyla… Hak bildikleri şeyin Hak olduğunu fitur etmeden söyleyip gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla…”

 

Şehadet bir çağrıdır, nesillere ve çağlara…

Sedat KOTAN

 

Paylaş

Cemaat Olgusu Üzerine(*)

……..

Gebermek istemezsen, yoksa izmihlal için niyyet,

‘’Şu vahdet tarumar olsun!’’ deyip saldırma İslam’a;

Uzaklaşsan da imandan,cema’atten uzaklaşma.

İşit,bir hükm-i kat’i var ki istinafa yok meydan:

‘’Cema’atten uzaklaşmak,uzaklaşmaktır Allah’tan.’’

Nedir iman kadar yükselterek bir alçak ilhadı,

Perişan eylemek zaten perişan olmuş ahadı?

Nasıl yekpare milletler var etrafında bir seyret?

Nasıl tevhid-i aheng eyliyorlar,ibret al,ibret!

                                                                                    (M.Akif ERSOY /Safahat,yedinci kitap,Alınlar Terlemeli)

15 temmuz gecesi ülke olarak maruz kaldığımız vahşetin icracıları arasında dini iddialı bir grubun bulunması, Türkiye’de zaten sorunlu olan, din-devlet ilişkisinin boyutlarıyla alakalı tartışmaların daha da kızışacağını gösteriyor.Nitekim meş’um saldırının ardından anaakım medyada meseleyi değerlendirenlerin ekserisi,Kemalist paradigmanın ve onda içkin laikliğin ulviliğinden dem vurmak suretiyle, süreci dinle/İslam’la hesaplaşmak için fırsata dönüştürme çabası içerisinde görünüyorlar. Bu ülke insanının talihsizliklerinden biri, belki de en önemlisi, öteden beri cephede kazanıp masada kaybetmesidir.20.yüzyılın ilk çeyreğinde verdiğimiz İstiklal Mücadelesi’nde tebarüz eden bu talihsizlik, ne yazık ki bugün de devam etmektedir.İstiklal Harbi, İslam’a dayanarak verilmiş bir mücadeleydi.Nitekim bu sayede Anadolu coğrafyası bir sığınak olarak elimizde kaldı.Ancak İstiklal Harbi sonrasında duruma vaziyet edenler, bağımsızlığımızı kazanmak için tek sığınak olarak gördüğümüz İslam’ın umdelerine taarruz ederek halkı düş kırıklığına uğrattılar.Pozitivizmin ulviliğine iman etmiş Osmanlı askeri ve siyasi bürokratlarından oluşan bu kadro, 18.yüzyılın başından beri devam eden modernizasyon sürecinde ultra-radikal adımlar atarak İslam’ı iktisadi,içtimai,hukuki ve siyasi hayatın dışına ittiler.Hıristiyanlık içi mücadelenin ürünü olan moderniteye Türkiye’yi entegre etmek için atılan bu radikal adımlar, yeni bir düşünme ve eyleme biçiminin oluşmasına sebep oldu.Nitekim Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar bir İslam devleti olarak kurulduysa da,1924 anayasasında ‘’devletin dini din-i İslam’dır’’ yazar, sonrasında 1937’de laikliğin anayasaya girmesiyle birlikte İslam’la arasına mesafe koymak suretiyle uluslar arası arenada meşruiyetini tescilleyebilmiştir.Yaklaşık seksen yıldır anayasasında laikliği güvence altına alan nadir İslam ülkesi olarak varlığını devam ettiren Türkiye,tüm bu kıble değiştirme süreçlerine rağmen,15 temmuz gecesi İslami şiarlara yaslanarak bir mücadele vermiştir.Dolayısıyla Cumhuriyet Türkiye’si açısından oldukça önemli bir kırılma anına işaret eden 15 temmuz süreci, şayet iyi okunamazsa, son üç asırdır kimi zaman doğrudan kimi zamansa dolaylı olarak devam eden  ‘’modern paradigmaya entegrasyon’’süreci kemale erecektir.Böyle olması durumunda ise Türkiye diye bir yerden bahsedilemeyecektir.Darbenin hemen ardından uzman sıfatlı kişilerce maruz kaldığımız modern paradigmanın la yüs’el(sorgulanamaz) ve la yuhti(hatasız) doğasına dair güzellemeler, zihin bulandırmaktan öte bir şey ifade etmiyor.Bu coğrafyanın mayası olan İslam’ın iktisadi,içtimai,hukuki ve siyasi hayata vaziyet edemeyeceğine dair ürettikleri tezviratlarla,tam da küfür kavramının hakkını verircesine,hakikatin üzerini örtenlere karşı mukavemet hattımızı,müteşerri bir dille,tahkim etmek mecburiyetindeyiz.Bütün kimliksizleştirme çabalarına rağmen insanımızın darbeye direniş esnasında İslami şiarlara yaslanması gösteriyor ki, bu ülkede birleştirici unsur laiklik,demokrasi,Kemalizm değil İslam’dır.

Darbenin icracıları arasında dini iddialı bir grubun yer alması ‘’cemaat’’ olgusunu Türkiye gündeminin merkezine konuşlandırdı. Her ne kadar işin öznesi Gülen Grubu olsa da, Türkiye’de ki bütün cemaat/tarikat yapılanmaları bu süreçten ciddi anlamda etkilenecektir. Gerçi darbeye karşı direnişin en ön saflarında yer alanların Gülen grubu dışında kalan cemaat mensubu kişiler olması belki toptancı bir algının oluşmasının önüne geçecektir. Ancak,şimdiye kadar yaptığımız gözlemler çerçevesinde denebilir ki, din-devlet ilişkisi ekseninde devam eden tartışmalarda egemen üslup,cemaat olgusunun tümden reddi şeklindedir.Binaenaleyh dini saiklerle örgütlü bir grubun kalkışması olması münasebetiyle 15 temmuz darbe girişimi,bir yandan devletin dini/İslam’ı yorumlama tekelini muhkemleştirirken, diğer yandan laik/seküler paradigmanın tahkimatında oldukça önemli bir rol oynayabilir.Her iki durumda da Türkiye için hayırhah bir süreçten bahsetmek mümkün görünmüyor.Çünkü devletin dini yorumlama tekelini eline alması,tarihin bize öğrettiği üzere,hem düşünsel donukluğun oluşmasına sebep olacak hem de dinin yer yer devletin menfaatleri doğrultusunda araçsallaş(tırıl)masına fırsat verecektir.Laik/seküler perspektifin bu süreçte terviç edilmesi ise şimdiye kadar yaşadığımız kimlik eksenli travmaların daha da derinleşmesine sebep olacaktır.Bu noktada ‘’cemaat’’ olgusuna yakından bakmakta fayda var.

Sosyoloji disiplini bize cemaat olgusunun daha çok pre-modern döneme ait olduğunu, yani kan bağına dayalı bir birliktelik biçimini ifade ettiğini söyler.Bu birliktelik biçimi Ferdinand Tönies’in ifadesiyle ‘’mahiyet iradesi’’ni öne çıkarır.Tönies,İbn-i Haldun’un nesep asabiyesi teorisine benzer şekilde,ki bu teoride İbn-i Haldun kan bağı esasına dayalı birlikteliğin savunma ve saldırıda oynadığı role dikkat çeker,bir birlikteliğe işaret eder.Haldun’a göre, daha çok bedevi toplumların özelliği olarak öne çıkan nesep asabiyesi, medeniyete doğru adım atıldıkça yerini sebep asabiyesine bırakır.Tönnies,klasik Aydınlanmacı teorisyenler gibi, ilerlemeci/lineer tarih anlayışının sözcülüğünü yaparak, cemaat olgusunun,henüz gelişimini tamamlamamış,medenileşmemiş ilkel/primitif toplumların özelliği olduğunu iddia eder.Ama bu arada da İbn-i Haldun’un nesep asabiyesine sahip olan topluluklar için kullandığı diğerkam,fedakar,cesur,hamiyetli vb. meziyetlerin cemaat yapılarında içkin olduğunu söylemeyi de ihmal etmez.Bunu söyleme sebebi de cemaat yapılanmalarında ki ilişki biçimlerinin mahiyetine ilişkin bir çıkarımda bulunmaktır.Henüz birey olamamış ve sözleşme esaslı birliktelik aşamasına geçememiş insanların birliktelik biçimlerini ifade etmek için kullanılan cemaat kavramı toplumsal evrim sürecinin başlangıç safhalarını imlemektedir.Bu noktada cemaat, bir yandan modernlik öncesi dönemin birliktelik biçimi olarak ele alınırken, diğer yandan toplumsal evrimin kaçınılmazlığı mottosuyla cemiyet olmaya geçişin ilkel bir aşaması olarak kodlanır.Nitekim modern sosyolojinin üstadı kabul edilen Weber de cemaatsel ve kurumsal ilişkiler arasında ayrım yapmaktadır.Cemaatsel ilişkileri geleneksel,organik ve yoğun olarak tanımlarken kurumsal ilişkileri kısa süreli ve sözleşmeye dayalı ilişkiler olarak ifade eder.Cemaat ilişkisi olarak kilise ve köy örneğini verirken kurumsal ilişkiler için Pazar ve siyasi parti örneğini verir.Modernizasyon sürecini de kapalı ve cemaatsel sosyal ilişkilerden,temelde açık ve kurumsal olan ilişkilere geçiş süreci olarak adlandırır.Tipik bir Oryantalist bakış olarak öne çıkan bu tasvir,alttan alta modernlikte içkin toplumsal evrim teorisini zihinlerimize nakşetmek ister.Edward Said’in izinden giderek söyleyecek olursak bu perspektif; Orient/doğu ile Occident/batı arasında köklü bir ayrım oluşturan özel bir epistemoloji ve ontolojiye dayalı bir düşünce modeli olarak öne çıkar.Yani rasyonel,aydınlık,hümanist ve bireyci Batı’ya karşı mistik,egzotik,karanlık ve otorite mahkumu Doğu imgesi.Merhum Şeriati Oryantalistlerin Doğu,özelde İslam,Medeniyetleri için ’’sizler vakti zamanında çok büyük medeniyetler kurdunuz.İnsanlığa büyük hizmetlerde bulundunuz’’diyerek evvela iltifat ettiklerini ancak zımnen ‘’bugün söyleyecek sözünüz yok.Dolayısıyla bugünün dünyasını biz inşa edeceğiz’’ demek istediklerine dikkat çekerek Müslüman mütefekkirlere teyakkuz uyarısı yapar.Dolayısıyla Oryantalist perspektifin meşruiyet zeminini oluşturmak için, ziyadesiyle araçsallaştırılmış sosyoloji disiplinine angaje olmuş bir entelektüel çizginin ‘’cemaat’’ olgusunu sağlıklı analiz etmesi mümkün değildir.

İlerlemeci perspektife göre cemaat, ilkel/primitif bir birliktelik biçimi olduğu için asıl olan cemiyettir. Cemiyet ise ‘’serbest iradenin’’ öne çıktığı ilerlemiş/medeni toplumların özelliğidir. Yani modern toplumu karakterize eder. Nitekim Weber modern toplumların gelişimini, sosyal sistemlerinde sihir/büyü gibi irrasyonel olguların yerine hukuksal karakterin ve kişisel olmayan kurumsal ilişkilerin egemenliği çerçevesinde inceler.Ona göre pre-modern dönem insan ilişkileri dostluk esaslı sihirli kavramlarla tanımlanırken, modern dönemde maksatlı sözleşmeler geçerlidir.Dolayısıyla cemaatsel yapılar maksatlı ve hukuksal zemine dayalı değil daha çok taşralılıktan kaynaklı olduğundan modern toplumda karşılığı yoktur.Modernizasyonu her alanda rasyonelleşme olarak gören Weber’in bu tespitine şaşmamak gerekir.Weber böylece klasik sosyolojik geleneğin köyden pazara doğru evrim geçirdiğini iddia ederek açık toplumun Pazar toplumu olduğunu ifade eder.Bu toplumlarda birey kendi başına karar verebilen, her türlü geleneksel bağlardan kurtulmuş ve maksatlı ilişkiler kuran özgür kişidir.Protestan ahlakını özümsemiş bu kişi/ler kilisenin elinden alınan ve böylece sekülerleşen topraklarda ulus-devlete giden sürecin özneleri olmuşlardır.

Cemiyete serbest iradenin egemen olması bizlere yine İbn-i Haldun’u hatırlatmaktadır.O da nesep asabiyesinin yerine sebep asabiyesini ikame ederek ülkü/mefkure/itikat/ideoloji merkezli daha üst bir birliktelik biçimine dikkat çeker.Haldun’a göre sebep asabiyesi bir fikir/ülkü/mefkure veya itikat birlikteliği esasına dayanır.Bu birliktelik biçimi şehirleşmenin tabi sonucudur.Çünkü şehirleşme arttıkça kan ve akrabalık bağına dayalı ilişkiler zayıflar.Doğanın ve düşmanların baskılarına karşı koymak için kurumlar oluşturulur.Şehir hayatının sağladığı imkanlarla oluşan refah, insanları rehavete alıştırır ve onların mukavemetini zayıflatır.Çölde/badiyede/köyde her işini kabilesiyle gören ve bundan dolayı hem özgüveni hem cesareti hem de teşebbüs becerisi artan insan,şehrin rahat ortamında bu özelliklerini kaybeder.Böylece şehvetinin,arzularının ve hevasının esiri olmaya başlar.Behimi arzularının tahakkümüne boyun eğer.Böylece hayırlar azalır,şerler ise artar.Böyle toplumlar nesep asabiyesi veya sebep asabiyesi güçlü toplumlar tarafından istilaya maruz kalır ve yok olup gider.Bu duruma düşmemek için insanların düşünsel ve fiziksel enerjilerini sağaltacak/boşaltacak bir sebep asabiyesine yani bir itikata/ülküye/mefkureye ihtiyaç vardır.Çünkü insan yaratılışı itibariyle inanmaya,sevmeye,öfkelenmeye,nefret etmeye,arzulamaya mahkum bir varlıktır.Önemli olan insanın bu özelliklerinin doğru yöne kanalize edilmesidir.Sebep asabiyesi işte bu noktada devreye girer.İnsana hayatını anlamlı kılacak bir perspektif sunar.İnancını,öfkesini,sevgisini ve nefretini ‘’mutluluğa’’ dönüştürecek bir itikat bahşeder.Öyle ki insan gerektiğinde bu itikat uğruna en aziz varlığı olan hayatından bile vazgeçer.Bu itikadın illa ki vahiy eksenli bir dinden neşet etmesi gerekmez.Beşeri ideolojiler de sebep asabiyesi olarak değer kazanabilir ve bunlar uğruna da mücadele edilebilir.Nitekim Hitler’in nasyonal sosyalizmi,Mussolini’nin Faşizmi,İsrail’in Siyonizmi v.b birer sebep asabiyesi olarak kabul edilebilirler.

Sosyoloji disiplininin Avrupa merkezli insan ve toplum tasavvurunun ulviliğini ispatlamak için araçsallaştırıldığını,19.ve 20.yüzyılda ise bu disiplin aracılığıyla kolonyalist projelerin hayata geçirildiğini unutmadan, cemaat ve cemiyet kavramlarıyla ilgili tespitleri değerlendirmek gerekir. Nihayetinde insanlık tarihini lineer bir çizgide sürekli ileriye doğru giden bir süreç olarak gören bir perspektiften söz ediyoruz.Üstelik bu ilerleme aynı zamanda niteliksel bir hususiyet arz ediyor.Çünkü evrim,modernliğin rahminde gelişen sosyoloji için, oldukça önemlidir.Buna göre sadece canlılar değil toplumlar ve kültürlerde ilkelden gelişmişe doğru evrim geçirirler.Tarihin çağlara bölünmesinde ki temel espride aslında bu evrim anlayışıdır.Nitekim Comte, tarihte evrim sürecini teolojik,metafizik ve pozitivist olarak tespit eder ve pozitivizmin insanlığın varacağı son nokta olduğunu iddia eder.Bu zaviyeden bakıldığında dine ve onun değerler sistemine toplumsal olayları ve olguları açıklamakta gerek yoktur.Cemaat olgusu da dini duyarlılığın yüksek olduğu bir tarihsel evrede öne çıktığı için modern dönemde ehemmiyetini yitirir.Çünkü cemaat ilkel/primitif dönemlerin ürünüdür ve insanlık ilerleyerek cemiyet hayatına ulaştığı için cemaat gereksizdir.Yani cemaat dinin/geleneğin egemen olduğu toplumsal vasatta anlamlıdır.Aklın özneleştiği ve hakikatin temsilcisi olarak bilimin/üniversitenin öne çıktığı bir tarihsel evrede cemaatten bahsetmek yersizdir.Dolayısıyla modern toplumun ‘’cemaatsiz’’ bir toplum olması gerekir.Bilimsel argümanların belirleyici olduğu yerlerde birliktelik biçimi olarak cemiyet öne çıkar.Cemiyet ise seküler bir birliktelik biçimidir.Ancak tüm bu ilerlemeci ve pozitivist teorilere rağmen modern insanın ‘’cemaat’’ havzalarına olan yönelişinin önüne geçilememiştir.Bu yöneliş sadece halkı Müslüman olan ülkelerde değil, Aydınlanma devrimini tecrübe etmiş,ultra-modern ülkelerde de böyledir.Evanjeliklerden Mormonlara,Satanistlerden Veganlara,Katoliklerden Agnostiklere,Masonlardan Sabatayistlere kadar bir çok cemaatten bahsedilebilir.Demek ki cemaat olgusu geleneksel veya modern kültürle alakalı değildir.

Araçsallaştırılmış sosyolojinin tesir sahasından çıkıp cemaat kavramının İslami literatürdeki anlamına gelecek olursak, ünlü dil bilimci Rağıp el-İsfehani Müfredat’ında c-m-a köküyle ilgili olarak ‘’bir şeyin bazısını bazısına yaklaştırarak onları birleştirmek’’ ifadesini kullanır. Kavramla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de Hümeze suresi 2.ayette ‘’malı toplayıp onu teker teker sayana’’,İsra suresi 88.ayette ‘’tüm insanlar ve cinler bir araya gelseler’’ Kıyamet suresi 9.ayette ‘’Güneş ile ay bir araya getirildiği zaman’’ örneklerini verir. Ayrıca toplanan varlıklar için ‘’cem’un’’ ve ‘’cemaatun’’ kavramlarının kullanıldığını söyler. Örnek olarak ta Al-i İmran suresi 166.ayette ‘’iki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet’’ ve Yasin suresi 32.ayette’’hepsi toplandığı zaman huzurumuza getirileceklerdir’’ayetlerini verir.Cuma gününe de insanların toplanmasından dolayı bu ismin verildiğini beyan eder.Ayrıca peygamberimiz Hz.Muhammet(s.a.v)’den cemaatin faziletlerini bildiren bir çok hadis rivayet edilmiştir.Özellikle namazın cemaatle kılınması hususunda ihtimam gösterilmesi emredilmektedir.Allah’ın yardım elinin cemaat üzerine olduğu  sahih İslami kaynaklarımızda yer alan önemli beyanlardandır.Demek ki İslam, birliktelik biçimi olarak cemaat olmayı önemsemektedir.Sadece İslam değil, Hıristiyanlık ve Yahudilikte cemaat olmaya oldukça önem verir.İsa(a.s)’nın vefatından sonra muvahhit Hıristiyanların Roma düzenine dahil olmamak için ‘’cemaat olarak’’verdikleri mücadele müstesnadır.Yahudilerin asırlarca diasporada kalmalarına rağmen cemaat olma şuurunu terk etmemeleri,20.yüzyılda İsrail’in kurulmasında etkili olmuştur.

İslam hiçbir ferdinin ömür boyu münzevi bir hayat yaşamasını salık vermez. Cemaat olmayı dinin yaşanması için gerekli görür. Bu birliktelik, ‘’marufu emreden ve münkerden nehyeden’’ bir özelliğe sahiptir. İslam’a göre cemaat olmak itikat eksenli bir sebep asabiyesine bağlanmak ve bu bağlılığı güçlendirmek amaçlıdır. Cemaatin genişlemiş/küreselleşmiş hali ise ümmeti meydana getirir. Denebilir ki ümmet, cemaatin küresel versiyonudur.Burada da itikat eksenli bir birliktelik söz konusudur.Ümmeti oluşturan fertler iman bağı/itikat üzerinden birlikteliklerini anlamlı kılarlar.Bu nedenle cemaatte de ümmette de etnik/kavmi veya coğrafi/bölgesel argümanlar önemini yitirir.Üst bir  perspektif olarak ümmet şuuru ortaya çıkar.Bu şuurun besleyicisi olarak yalnızca İslam itikadından bahsedilebilir.İslam itikadı dışında hiçbir değer sistemi bu birlikteliğin oluşmasında ve sürdürülmesinde belirleyici değildir.

Bu bağlamda halkı Müslüman bir ülke olarak Türkiye’de cemaat olgusunun yeni olmadığını, bu olgunun İslam’ın önemsediği bir birliktelik biçimi olduğunu ve bu nedenle de Müslümanların yaşadığı her yerde cemaat olma temayülünün olacağını söyleyebiliriz. Bu temayülün ortadan kaldırılması zordur. Çünkü yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere cemaat olma İslam’ın önerdiği bir birliktelik biçimidir ve gereklidir. Ancak 15 temmuz gecesi yaşadığımız vahşetin icracıları arasında cemaat iddialı bir yapının olması doğal olarak bu yapıların sorgulanmasını gerekli kılmıştır.Bu sorgulamayı yaparken, İslam’ın önerdiği birliktelik biçimi olarak cemaat olgusunun bizatihi kendisini değil, cemaat iddialı yapıların bu iddialarıyla ne kadar mütenasip olup olmadıkları sorgulamak gerekir.Bunu yaparken de sosyolojinin argümanlarından ziyade İslam’ın argümanlarını kullanmak meseleyi sağlıklı değerlendirmek açısından önemlidir.

Bilindiği üzere Osmanlı, ki hilafet sebebiyle Müslümanların temsilcisi pozisyonundaydı,18.yüzyılın başından beri Avrupa ile yakın temas halindedir. Modernleşme süreci olarak ta adlandırılan bu temaslarda Osmanlı genel itibariyle nesne/alıcı, Avrupa ise özne/verici pozisyonda olmuştur.Temas kurmayı gerektiren ana sebep askeri alandaki başarısızlıklar ve buna bağlı olarak 1699’da Avrupa karşısında yaşanan ilk toprak kaybıdır.Bu kayıp askeri alanda modernleşmenin önünü açmış ve doğal olarak Osmanlı bürokrasisini ciddi anlamda etkilemiştir.Askeri ve idari bürokrasinin yetiştiği yer olan Enderun,modernleşmeye karar verince ulema ile sorun yaşamaya başlamıştır.Seyfiye(asker),Kalemiye(bürokrasi) ve Ulema üçlüsünden oluşan Osmanlı devlet idaresi modernleşme sürecini sağlıklı yürütememiş ve ulema ile Enderun arasında yaşanan çatışma Enderun lehine sonuçlanmıştır.Enderun’un ağırlıklı olarak Balkan kökenli gayr-ı Müslim devşirmelerden oluşturduğu idari ve askeri bürokrasi, ulemayı modernleşme sürecinde takoz olarak görmüş ve bertaraf etmek için elinden geleni yapmıştır.II.Mahmut’un yeniçerileri kaldırmasıyla dayanaksız kalan ulema,modernleşme hamlelerine sürekli olarak rezerv koymuştur.Gazali’nin Dini ve dünyevi ilim ayrımını bağlamından çıkararak yorumlayan ulema, medresede ağırlıklı olarak dini ilim okuttuğundan modern paradigmayı ‘’aşacak’’ bir perspektif geliştirememiştir.Medresenin, çağını müdrik olmaktan uzak müfredatı nedeniyle karşılaştığı yeni durumu yorumlayamayan ulema, bürokrasinin saldırılarına daha fazla dayanamayarak kenara çekilmiştir.Mektebin medrese karşısında kazandığı bu zafer(!)Cumhuriyet idaresince de benimsenmiş ve daha radikal bir tutumla medreseler tamamen kapatılmıştır.Ulemanın toplumsal önderlik rolünden çekilmesi sonrasında,tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden, yeni bir önderlik profili ortaya çıkmıştır.Bu profil Fransız İhtilali’nin etkisinde kalan profildir ve kendisini ‘’aydın’’ olarak tanımlamaktadır.Aydınlanma sonrası Avrupa’da terviç edilen insan-evren ve Allah tasavvurunu kopyala yapıştır yöntemiyle Osmanlı’ya taşıma heveslisi olan bu aydın havzası, Tanzimat sonrasında toplumun ve devletin dönüşümünde oldukça etkili olmuştur.

Osmanlı’da merkezi temsil eden devlet idaresiyle halk/reaya arasında iletişim genelde tarikatlar, dergahlar, tekkeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Şeyhülislam aracılığıyla merkeze taleplerini ulaştıran tarikatlar denebilir ki ,Osmanlı’da merkezle çevre arasında köprü işlevi görmüştür.Hatta padişahların neredeyse hepsinin bir tarikata mensup olması veya bir şeyhe bağlanması da halkla temasının kopmaması içindir.Bu tavrıyla padişah reayasına ben de sizdenim mesajı vermekte ve merkezin çevreyi kontrolü daha kolay olmaktadır.Bundan dolayıdır ki Osmanlı kalenderilik,haydarilik,ibahilik v.b.heterodoks yapılara çoğu zaman müsaade etmemiş, Sünni veya Sünniliğe yakın olan tarikatların örgütlenmesini teşvik etmiş ve hatta desteklemiştir.Örneğin 16.yüzyılda Safevi propagandası neticesinde Anadolu’da Bektaşilik yaygınlaşmaya başlayınca, Osmanlı Mevlevilikten faydalanarak bu durumu frenleme yoluna gitmiştir.Bu dönem Mevleviliğin en çok geliştiği dönem olarak dikkat çekicidir. Cumhuriyetle Osmanlı arasında ki en önemli fark, merkezle-çevre arasındaki ilişkinin mahiyeti noktasındadır. Osmanlı çevreyle(reaya) tarikatlar aracılığıyla temas kurarken, Cumhuriyet bu damarı kesmiş ve çevre ile teması koparmıştır. Cumhuriyet devrine yetişen bir çok ulema ya tehcire ve tevkife maruz kalmış ya da öldürülmüştür. Çevreyle arasına kalın duvarlar ören Cumhuriyet, çok partili hayata kadar üst perdeden,buyurgan ve elitist tavrını sürdürmüştür.Bu tarihe kadar çevreyi temsil eden halk cahil,mutaassıp,mürteci,yobaz gibi nitelemelere maruz kalmıştır.Yapılan devrimlerle hafızası silinen toplum, ezanın Türkçe okunması garabetiyle de devletin dine kast ettiğine dair kesin kanaat beslemeye başlamıştır.Bu süreçte kimi alim ve hocalar dinin müdafaası adına gizli çalışmalar yapmak zorunda kalmıştır.Cumhuriyet idaresinin jakoben karakteri, doğal olarak halkta savunmacı bir refleksin gelişmesine sebep olmuştur.(Bu noktada bir parantez açarak;şimdilerde gündemlerimizi meşgul eden Gülen Hareketi’nin bu kadar güçlenmesinde Kemalist elitizmin ve jakoben laikliğin rolünün oldukça büyük olduğunu söylemek gerekiyor.Toplumu Gülen ve benzerlerinin kucağına iten koşulların mimarları göz ardı edilerek bugünü sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.Bu nedenle özeleştiri yapılacaksa şayet,doksan küsür yıldır bu ülkede siyasal/hukuki/iktisadi/ ve ictimai hayatın belirleyicisi olan Kemalizme en büyük pay düşmektedir.)Çok partili hayatla birlikte tercih yapma imkanına kavuşan toplum,politik bilinç düzeyi oldukça düşük olmasına rağmen, kendisini kimin yönetmemesi gerektiğini bilecek kadar da basiretli davranmıştır.

Çok partili hayata geçişle birlikte Türkiye’de hızlı bir nüfus hareketliliği göze çarpmaktadır. Kırdan kente doğru gerçekleşen bu göç Türkiye’nin siyasal,iktisadi ve ictimai hayatında ciddi dönüşümlerinde habercisidir.Ancak Cumhuriyet Türkiye’sinin merkezi, çevreyle ilişkisini sağlayacak damarları kestiği için kente gelen insanlar ya lümpenleşerek kentlileştiler ya da illegal(!) cemaat/tarikat havzalarına dahil olarak geleneksel dokularını muhafaza etmeye çalıştılar.Bu süreçte siyasal arenada rol alan özellikle sağ/muhafazakar çizgi, kente yığılan bu geniş kitlelerin reylerini alabilmek için cemaat/tarikat havzalarıyla iletişime geçtiler.Böylece aslında illegal olan bu yapılar zımnen legal bir görünüm kazandılar.Bir çok siyasi figür, meşruiyetini bu havzaların icazetlerine borçlandı.Bu durum dinin araçsallaşmasına sebep olmanın yanında,cemaat havzalarının ‘’menfaat devşirme yerleri’’ olarak kodlanmasına hizmet etti.Artık insanlar yukarıda değinmeye çalıştığım üzere İslam’ın emrettiği birliktelik biçimi olduğu için değil, dünyevi menfaatlerini ve siyasal meşruiyetlerini teminat altına almak için cemaat havzalarına dahil olmaya başladı.Cemaatler,niceliksel oranlarının siyasi ve ekonomik getirilerini gördükçe yatırımlarını da bu yönde yapmaya başladı.Sayısal ve parasal üstünlük aynı zamanda bir ‘’güç’’ işareti ve ‘’cazibe merkezi’’ olma imkanı bahşettiği için çalışmalar bu yönde yoğunlaştırıldı.Adaleti,marufu,ihsanı ve izzeti egemen kılmak;fısk,fücur,fahşa,münker,nifak ve tuğyanı ortadan kaldırmak yerine, politik figürlerin teveccühlerine mazhar olmak ve güç elde etmek amacına matuf olarak örgütlenmeler gerçekleştirildi.Bu yapılırken elbette ki aziz İslam’ın mübeşşir ve münzir dili vülgarize edildi.Çünkü kalabalıklar ancak vülgarize edilmiş bir din diline teşneydi.Kitab-ı Kerim’e muğayir ne varsa Batıni/ezoterik kisveye büründürülerek servis edildi.12.yüzyıl ürünü İşrakilik, yeniden icat edilerek bilgi kaynakları olarak keşf/sezgi/ilham/rüya gibi olgular şiarlaştırıldı.Vahyin muhkem doğası gözlerden ırak tutuldu.Kur’an ile insanlar arasına barikatlar örüldü.Kitab-ı Kerimin sadece belli bir sınıf tarafından anlaşılacağı tezi yaygınlaştırıldı.Çoğu cemaat, çağın yegane ve tartışmasız tanığı,mübelliği ve mübeşşiri olarak kendi üstadını/hocasını/şeyhini mutlaklaştırdı.Kitleler bu üstat/lar tarafından endoktirine edildi ve 15 temmuz gecesi yaşadığımız vahşette olduğu üzere ‘’terminatör’’leşti.

Oysa ki İslam’ın önerdiği birliktelik biçimi olan cemaat üst düzey bir bilinçlilik ve farkındalık oluşturmak içindir.Cemaat, muhatabını düşün(e)meyen,yorumla(ya)mayan ve yargıla(ya)mayan bir  kadavra haline getirmez.Bilakis doğru düşünmeyi,doğru yorumlamayı ve doğru yargılamayı öğretir.Siyasi/politik ve enformatik ayartıcılığın revaçta olduğu bir vasatta cemaat, olayları değil olguları konuşmayı ve hikemi/irfani perspektifi derinleştirmeyi salık verir.Batıni/ezoterik/İşraki bir tavrın ve tarzın ikamesi yerine kalp ve akıl,itikat ve ahlak,düşünce ve eylem uyumunu tahkim etmeye çalışır.İslam’ın ilke/prensip ve umdelerinin hiçbir itibarının olmadığı bir tarih/zaman kesitinde cemaat evvela İslam’ın Allah-İnsan-Evren-Tarih-Zaman ve mekan tasavvurunu inşa eder ardından ise bu tasavvurun pratik tecellilerinin ikamesi için çaba gösterir.Ümmet şuurunun yara aldığı,mezhebi ve etnik savrulmaların kızıştığı,kültürel ve tarihsel büyülenmişliğin arttığı,yerel ve milli dinlerin icat edildiği günümüzde cemaat;evrensel bir duyarlılık hali,bütün bir insanlığa hitap edebilecek bir İslami dil,cihanşumül bir farkındalık ve tavizsiz bir müteşerri dil inşa eder/etmelidir.Ülkemizde yaklaşık üç asırdır kimi zaman doğrudan kimi zamansa dolaylı olarak devam eden kimliksizleştirme projelerine karşı cemaat/ler,Mü’min/Müslim kimliğin inşası için ceht etmekle mükelleftirler.Laik/seküler ve pozitivist paradigma ile zihinleri iğdiş edilmiş insanımızın, Batıni argümanlarla daha da düşüncesizleştirilmesine hizmet etmek yerine cemaat/ler insanımızın sahih bilgiyle buluşmasına öncülük etmek mecburiyetindedirler.Cemaatler, dini araçsallaştıran değil tebliğ eden yapılar olmakla öne çıkmalıdırlar.

Kamil ERGENÇ

(*)Bu yazı Umran Dergisi’nin ekim 2016 (266.sayı)sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Müfredat-Rağıb el İsfehani/Çıra yay.

Mukaddime-İbn-i Haldun/Dergah yay.

Din,Kent ve Cemaat Fetullah Gülen Örneği-Ali Bulaç/Ufuk Kitap

Moderniteye Dışardan Bakmak-Mustafa Aydın/Açılım Kitap

İslam’da Modernleşme-Bedri Gencer/Doğu-Batı yay.

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ-Halil İnalcık/YKY

Öze Dönüş-Ali Şeriati/Kitabevi Yay.

Çağdaş İslami Akımlar-M.Ali BÜYÜKKARA/Klasik Yay.

Şarkiyatçılık-Edward W.Said/Metis yay.

Oryantalizm,Postmodernizm,Globalizm-Bryan S.Turner/Anka Yay.

Türkler,Türkiye ve İslam-Ahmet Yaşar OCAK/İletişim yay.

 

Paylaş

Gelenek ve Modernlik Arasında Eğitimde Özgünlük

Eğitim,modern eğitimciler tarafından genel olarak,davranış değiştirme süreci olarak tanımlanır.Bu sürecin başarıya ulaşabilmesi için, kişinin bile isteye sürece dahil olması gerektiği ifade edilir.İcbara dayalı eğitim süreçlerinin görünürde bazı davranış değişiklikleri oluşturmasından söz edilebilirse de,icbar ortadan kalktığında tekrar eski hale dönme durumu ihtimal dahilinde olduğundan,gerçek anlamda bir davranış değişikliğinden söz edilemez.Bu yönüyle eğitim kadim bir meseledir.Prof.Dr.Süleyman Hayri BOLAY’ın Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü’nde ise eğitim ‘’kişinin iyi yetişmesi için kabiliyetlerinin/melekelerinin muhtelif araç ve yöntemlerle gelişmesini temin eden,böylece kişiyi,bir grubu veya bir toplumu belli bir istikamete,bir alana yönlendirerek verimli olmasını sağlayan faaliyetler bütünü’’ olarak ifade edilmektedir.Demek ki eğitim sürecinde ,her halükarda, kişide bir değişim meydana getirme veya kişinin mevcut potansiyellerini harekete geçirerek belli bir alana doğru yönlendirme durumu söz konusudur.

Her kültür ve medeniyetin eğitim anlayışı kendine özgüdür. Bu kendine özgülük, o kültür ve medeniyetin insan tasavvuruna göre şekillenir. Denebilir ki, eğitim anlayışı aslında insan anlayışıyla yakından ilişkilidir.Bir kültür ve medeniyetin insan tasavvuru nasılsa, eğitim anlayışı da o tasavvuru besleyecek şekilde yapılandırılmıştır.Bu nedenle, eğitimin kalitesinden bahsetmek için evvela,eğitim sisteminin nasıl bir insan tasavvuruna sahip olduğuna ve nasıl bir insan yetiştirmek istediğine bakılmalıdır.İnsanın kendi kendini inşa eden bir varlık olduğuna inanan bir eğitim anlayışının daha ferdiyetçi olması mümkünken,insanın toplumun ürünü olduğuna inanan bir anlayışın daha kolektif bir perspektife sahip olması beklenebilir.Bireyin bizzat dahil olduğu eğitim-öğretim süreci sona erdiğinde, muhatabında hayatının geri kalan kısmı için sahih adımlar atabilme ‘’bilinçlilik halini’’ oluşturması beklenir.Geçmişten günümüze mürşit-mürit,muallim-talebe,öğretmen-öğrenci şeklinde farklı isimlerle adlandırılsa da, her halükarda eğitim-öğretim süreci, veren-alan ilişkisi olarak caridir.Teknik ilerlemenin oldukça hızlı gerçekleştiği günümüzde dahi bu ilişki, mekanik düzeyde de olsa, devam etmektedir.Veren-alan arasında gerçekleşen eğitim-öğretim sürecinde en önemli unsurlardan biri de şüphesiz ki ‘’verilen’’ olarak adlandırabileceğimiz ‘’bilgi’’dir.

Bilgi, fikir oluşturma sürecinin ilk ve en önemli aşamasıdır.İnsan evvela bilgi edinir. Daha sonra edindiği bilgilerle fikir oluşturur ve bilinçli eylemlilik süreci de bu fikirler çerçevesinde şekillenir. Dolayısıyla bilinçli bir eylemin ortaya çıkmasında en etkili unsur bilgidir denebilir. Sahih bir bilgilenme olmadan sahih bir eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. Eğitim-öğretim sürecinde, verenden alana doğru belli bir içeriğe sahip olarak bilgi aktarımı gerçekleşir.Bu aktarım, ‘’alan kişide’’ bir perspektif oluşturma amacına matuftur.Bu noktada, bilginin hangi içerikle sunulacağı meselesi gündeme gelecektir ki ‘’değer sistemleri/paradigma/din/ideoloji’’ burada devreye girer.Bilgiye içerik kazandırma,tamamen değer sistemleriyle alakalıdır.Özellikle insanın varlığının amacı,nereden gelip nereye gittiği,bilginin mahiyeti,eşyanın hakikati,iyi ve kötünün ne olduğu gibi soruların cevaplandırılması noktasında, değer sistemlerinin rolü hayatidir.

Bilgi, nötr ve nötr olmayan olarak ikiye ayrılabilir. Matematik,tıp,geometri,fizik v.b bilimsel alanlarda elde edilen bilgiler nötr bilgi sınıfına girer.Dolayısıyla değer sistemleriyle alakası yoktur.Evrende içkin kural ve kanunları,sünnetullahı/adetullahı,deney-gözlem-tecrübe v.s. yollarla keşfetmeye dayanır ve bütün bir insanlığın ortak malı olarak değerlendirilebilir.Bu tarz bilgi, insanın yeryüzüne gönderildiği zamandan beri birikerek bugüne kadar gelmiştir.Dolayısıyla insanlığın ortak hafızası olarak kabul edilebilir.İnsanlığın son önderi Hz.Muhammet(s.a.v)’in ‘’Çin’de de olsa alınız’’ dediği bilgi bu tarz bilgidir.Örneğin bir Budist’in deney-gözlem-tecrübe yoluyla elde ettiği fizik-matematik-geometri v.b bilgisi onun itikadından izler taşımaz.Dolayısıyla bu bilginin alınması ve/veya kullanılması noktasında herhangi bir sorun söz konusu olamaz.Ancak ahlak,teoloji/ilahiyat,ontoloji,epistemoloji,siyaset v.b alanlarda üretilen bilgi/ler nötr değildir.Bu alanlar, insanın varlık amacı,bilginin mahiyeti,bilmenin ne demek olduğu,ahlakın kaynağı meselesi gibi son derece hayati soruları cevaplamaya ilişkindir ki bir değer sisteminden bağımsız ele alınamaz.Dolayısıyla eğitim-öğretim süreci, bir yandan evrene dair insanlığın ortak bilgi birikimini aktarırken, diğer yandan beslendiği değer sistemine göre insanın varoluşunun amacı,bilginin mahiyeti,ahlakın kaynağı gibi sorulara da cevaplar üretir/üretmesi beklenir.

Yüzümüzü geleneğimize döndüğümüzde, eğitim-öğretim sürecinin evvela mescit/cami merkezli olduğunu daha sonra medrese kültürünün oluştuğunu, en nihayetinde ise Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetle birlikte mektep-okul şeklinde bir dönüşümün gerçekleştiğini görürüz. Son Nebi Hz.Muhammet(s.a.v)’in Medine’ye hicretle beraber temelini attığı cami/mescit eksenli eğitim, Suffe Ashabı olarak ta bilinen seçkin bir kitlenin oluşmasına öncülük etmiştir.Aziz Kur’an’ın bilenlerle bilmeyenler arasına kesin çizgiler çeken sarih beyanı ve ilim sahiplerine/alimlere yüklediği ağır görev, Müslümanların bilgiye ve eğitime oldukça önem vermelerini sağlamıştır.Bu misyonla hareket eden Müslümanlar, Peygamber(s.a.v)’in vefatından çok kısa bir süre sonra,İran-Mısır/İskenderiye-Bizans gibi dönemin köklü medeniyetleriyle korkusuzca temas kurmuş ve bu medeniyetlerin ‘’nötr bilgi’’ birikiminden istifade etmiştir.Öte yandan teoloji,felsefe,mantık gibi ‘’nötr olmayan’’alanlardan yaptırılan tercümeleri, kendi ilim havzalarında ciddi bir tetkike tabi tutmuştur.Müslümanların bu tercüme faaliyetleri, Sicilya ve Endülüs aracılığıyla, Avrupa’da Rönesans-Reform ve Aydınlanma sürecini besleyen önemli bir işlev görmüştür.Abbasiler döneminde tercüme evi olarak inşa edilen Beytül Hikme’de, bilgiye ve bilene çok büyük önem verilmiştir.Avrupa Kıtası’nda yaklaşık sekiz asır devam eden Endülüs’te de, medrese oldukça işlevsel bir rol oynamış, bir çok Avrupa başkentinden bu medreselere öğrenciler gönderilmiştir.Selçuklular döneminde, Nizam’ül Mülk’ün tavassutu ve himmetiyle Nizamiye Medreseleri kurulmuş ve İslam Düşünce geleneğinin önemli simalarından biri olan Gazali bu medreselerde ders vermiştir.Selçuklular sonrasında kurulan Osmanlı Devleti de miras aldığı bu medrese geleneğini, 1453 İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in Sahn-ı Seman medreseleriyle devam ettirmiştir.Medrese, uzun yıllar boyunca kendi döneminin sosyo-ekonomik,sosyo-politik ve sosyo-kültürel soru/n/larına cevap üretmiş ve aynı zamanda mütefekkir,sanatkar,hekim,tarihçi,ilim adamı yetiştirerek toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasında hayati rol oynamıştır.

Ancak medrese, zamanla dinamizmini kaybetmiş ve düşünce üretimi yerine üretilmiş düşüncenin tekrarını yapan kurumlar haline gelmiştir. Hicri ilk beş asırda devam eden ilmi ve fikri hareketlilik, yerini düşünsel atalete, şerh ve haşiye geleneğine bırakmıştır.Bu duruma düşmenin gerekçesi olarak bir çok husus sayılabilir.Miladi 11.yüzyılda Doğu’da Moğol,Batı’da Haçlı Saldırılarının Müslüman ilim ve fikir havzalarında meydana getirdiği sarsıntı,bu gerekçelerden sadece biridir.Bunun yanında Batıni/içrek/işraki perspektifin İslam Düşüncesi’ne hakim olması da medresenin içe kapanmasında etkili olmuştur.Dini-dünyevi ilimler ayrımının neticesinde medrese ‘’nötr bilgi’’ alanlarından uzak kalmış ve tabiri caizse tek kanatla uçmaya çalışmıştır.Bu nedenle de Avrupa’da gerçekleşen Rönesans ve reform hareketleri tam anlamıyla takip edilememiş ve bu hareketlerin Avrupa ile yakın temas halinde olan Osmanlı’da ne tür etkilerinin olacağı hesaplanamamıştır.Bu süreçte Avrupa ise 1492’de Endülüs’e son darbeyi vurmuş ve savunma yerine saldırmayı yeğleyen bir tavır takınmıştır.14.yüzyılda başlayan Oryantalist çalışmalarla Doğu hakkında sistemli bilgi toplayan Avrupa, topladığı bu bilgilerle Doğu, hassaten Müslümanlar, üzerinde tahakküm kurmanın imkanlarını araştırmaya başlamıştır.Aynı zamanda Coğrafi Keşifler için de adım atan Avrupa,artık kendi kabuğunu kırmakta ve dış dünya ile temas kurmaktadır.Bu temas sonrasındadır ki, Avrupa’da derebeylik/feodalite yıkılmış ve oldukça dinamik,dünyayı tanıyan, müteşebbis ve seküler bir sınıf olan burjuva doğmuştur.Yerel/taşralı kimliğinden hızlı bir şekilde kurtulmaya başlayan Avrupa,Westphalia Antlaşmasıyla ulus-devletin temelini atmıştır.Burjuva’nın Protestan ahlakı, Hıristiyanlığın katı yorumu olan Katolikliği ötekileştirmiş ve Luther-Calvin aracılığıyla Avrupa,bir yandan Hıristiyanlığı sekülerleştirerek sanayi devriminin ön hazırlığını yaparken diğer yandan Aydınlanma devriminin yol haritasını belirlemiştir.Descartes’in aklı mutlaklaştıran yaklaşımı ile Bacon’un bilgiyi ‘’güç’’ olarak tanımlayan perspektifi, Avrupa’da önemli bir çığır açmıştır.Artık yeni bir insan-evren ve tanrı tasavvuru söz konusudur ve yeni/modern Avrupa’yı bu tasavvur inşa edecektir.Şimdilerde globalizm/küreselleşme olarak şahitlik ettiğimiz süreçler ise, bu tasavvurun bütün bir dünyaya enjekte edilmek istenmesinden başka bir şey değildir.

Osmanlı’nın Yeni Avrupa’yla ilk yüzleşmesi, 1699 sonrasında askeri alanda alınan mağlubiyet ve akabinde toprak kaybıyla başlamıştır. Ancak bu yüzleşme ‘’taklit’’ aşamasından ileri gidememiştir. Askeri alanda alınan mağlubiyetin telafisi amacıyla başlatılan modernleşme hamleleri, sonraları toplumsal dokunun değiştirilmesi amacına matuf hale gelmiştir. Mağluplar galipleri taklit eder kavlince Osmanlı, Avrupa’da başlayan modernleşmeyi kendi zemininde de gerçekleştirmek için eğitim anlayışında değişiklikler yapma ihtiyacı hissetmiştir.Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimi sonrası, teknik eğitim alanında duyulan ihtiyacı gidermek için atılan adımlar, aynen Osmanlı’da da atılmış ve özellikle mesleki eğitim yapan okullar ile mühendislik fakültelerinin ihdas edilmesine hız verilmiştir.Bu durum, medreseye giden öğrenci profilinde niteliksel anlamda ciddi değişikliklere sebep olmuş ve mektep-medrese ayrımını, medresenin aleyhine olacak şekilde, derinleştirmiştir.Osmanlı devletinin asıl ihtiyaç alanı olarak belirlediği meslek mekteplerinin sayısı ve öğrenci kalitesi artarken, medrese tabiri caizse ölüme terk edilmiş,yalnızca dini eğitim veren kurumlar olarak varlık göstermişlerdir.Bu sorunlara, kaybedilen savaşların toplumda oluşturduğu psikolojik buhran hali ve medresenin finansmanını sağlayan vakıfların azalması da eklenince,medresenin yaşama imkanı kalmamış ve Cumhuriyetle birlikte tevhid-i tedrisata geçilmiştir.

Cumhuriyetin ilanını müteakip çıkarılan tevhid-i tedrisat kanunuyla eğitim-öğretim işleri tek elde toplanmış ve medreseler, bazı yerlerde sembolik olarak kalsalar da, resmi olarak kaldırılmıştır. Cumhuriyeti ilan eden kadroların, Osmanlı modernleşmesini kemale erdirmek amacıyla attıkları radikal kültürel adımlar,Osmanlı’nın ‘’taklit’’ eksenli modernleşme çabalarını,Batı’ya ‘’motamot’’ benzemeye dönüştürmüştür.Özellikle dil devrimi ‘’yeni bir düşünme biçimi’’ oluşturma amacına matuf olarak son derece etkili olmuştur.Dilin arılaşması gerekçesiyle gerçekleştirilen bu devrim,Müslüman’ca düşünmenin imkanlarını ortadan kaldırma gayesine hizmet etmiştir.En hakiki mürşit/yol gösteren olarak ilim ve fenni şiar edinen Cumhuriyet kadroları,eğitim sistemini de bu şiara göre yapılandırmış ve seküler/pozitivist bir perspektifle yeni Cumhuriyetin eğitim anlayışını ihdas etmişlerdir.Yurt dışından getirilen uzmanlarca şekillendirilen Türk eğitim sistemi,dönemin konjonktürüne uygun olarak ulus-devletçi,laik,seküler ve bilimsel olma temel özelliğine sahip olmuştur.Cumhuriyet tarihi boyunca yer yer bazı tadilatlara maruz kalsa da, eğitim sistemi ‘’köklü’’ bir değişikliğe uğra(tıla)mamıştır.21.yüzyılı müdrik olduğumuz bugün de,gerek seküler bilginin aktarılması yönüyle gerek 18.yüzyıldan beri devam eden modernleşme hamlelerini muhkemleştirme yönüyle gerekse de yetiştirmek istediği insan tipi itibariyle Türkiye’nin eğitim sistemi ‘’özgün’’ değildir.

Küreselleşme çağında eğitimde özgünlüğü yakalamak, kanaatimizce ne geleneği ne de moderniteyi mutlaklaştırarak mümkündür.Her ikisi de kendi içinde birtakım soru/n/lar ve imkanlar barındırmaktadır. Geleneksel eğitim, özellikle belli bir dönemden sonra, sadece ‘’nötr olmayan’’ alanların bilgisine yönelerek ‘’nötr’’ alanları ihmal etmiş ve bundan dolayı da içe kapanma handikabıyla karşı karşıya kalmıştır.Modern eğitim ise tam tersine, bilginin kutsalla ilişkisini keserek onu ‘’güç’’ olarak tanımlamış ve insanı da bu dünyaya has bir varlık olarak konumlandırarak ahiretle bağını koparmıştır.Bugün yaşadığımız kriz, temelde modern eğitimin bu tamamen dünyevi ve ‘’hikmetsiz’’ doğasından kaynaklanmaktadır.Dolayısıyla bize lazım olan ‘’üçüncü bir yol’’dur.Bu yol;

1-Bilginin kaynağı olarak vahyi merkeze alan

2-Sahih bir insan-evren ve Allah tasavvurunun ancak ve ancak Kur’ana ve ahlakı Kur’an olan Peygamber(s.a.v)’e ram olarak gerçekleşeceğine iman eden

3-Din ve ilim arasında bir çatışma görmeden ‘’nötr alanlarda’’elde edilen ve insanlığın ortak birikimi olan bilginin peşinden koşan

4-Kutsal-kutsal olmayan karşıtlığına mahkum olmadan, seküler ve laik bağlamdan kesinlikle uzak kalarak, insan etkinliğinin olduğu her alanda ‘’hikmet’’ ekseninde bir tavır alışın öznesi olmayı hedefleyen

5-Bilgiyi güç olarak değil, sahih fikre ve sahih eyleme giden yolun ilk adımı olarak gören ve bu münasebetle ‘’enformatik ayartıcılığa’’ mahkum olmadan ‘’sahih bilginin’’ peşinden koşan

6-‘’Akleden Kalp’’ i özneleştirerek; akl-ı selim,kalb-i selim ve zevk-i selim mefkuresine bağlı olan

Bir perspektife sahip olmalıdır. Bu perspektifi inşa edebilmek için, evvela mevcut eğitim sisteminin hepimizi nesneleştiren ‘’hikmetsiz’’doğasının dışına çıkabilecek cesareti ve iradeyi gösterebilmek gerekmektedir. Kanaatimizce bu, özgünlüğe giden yolda,gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek demektir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Paylaş

Kurban

Kurban bayramı vesilesiyle ‘’kurbiyet’’ kesbedenlere ne mutlu.Bu bayramı bizlere ikram eden;

Kendisinden başka ilah olmayan; mutlak alim,mutlak kadir ve mutlaklıkla ifade edilen tüm makamların yegane sahibi olan;hiçbir şeye muhtaç olmayan fakat her şeyin kendisine muhtaç olduğu;sinelerde gizli olanları ve gözlerin hain bakışlarını bilen;tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçiren;mustazafların yegane melcesi;müstekbirleri zillete düçar ve azaba gark eden;rahmeti her şeyi kuşatan;kendisinden istenildiğinde isteyene istediğini istediği ölçüde veren ve bu vermesi mülkünden hiçbir şey eksiltmeyen;yarattığı bütün mahlukatın itaat etmesi halinde, mülkünde ve otoritesinde herhangi bir artış olmayacak olan;yarattığı bütün mahlukatın asi,baği ve münkir olması halinde mülkünden ve otoritesinden hiç bir şey eksilmeyecek olan;insana şah damarından daha yakın;zatını tazim ve takdis etmede  kelimelerin kifayetsiz kaldığı ve kendisini ancak yine kendisi kamilen tanımlayabilen;en güzel isimlerin sahibi;nimetlerini saymakta ve lütfunu ve ihsanını tasvir etmekte şairlerin,ediplerin,alimlerin,ariflerin,zahidlerin,zakirlerin ve şakirlerin aciz kaldığı;şaşmaz terazileri olan;en,boy,derinlik,hacim gibi maddeye has hususiyetlerden beri ve bundan dolayı mekandan ve zamandan münezzeh olan;hiçbir surette ihata edilemeyen fakat zerreden küreye habbeden kubbeye herşeyi ihata edebilen;Yahudilerin iddia ettiği gibi altı gün çalışıp yedinci gün istirahata çekilmeyen;Hıristiyanların iddia ettiği baba-oğul-ruhul Kudüs gibi üç uknum şeklinde olmayan;Aristocuların/Deistlerin dediği gibi sadece göksel mekanında kendisini temaşa eylemeyen;Ateistlerin dediği gibi yalnızca bir fikirden ibaret olmayan;Panteistlerin dediği gibi yarattıklarıyla bütünleşmeyen;tanınabilen fakat bilinemeyen Allaha hamd olsun

Bu bayramı nasıl idrak edeceğimizin pratiğini sunan;

Mübeşşir ve münzir;sabır ve sebat nişanesi;mazlumların yaranı;bağilerin  korkutucusu;dostlarının sırdaşı,düşmanlarının ceza kırbacı;emin,yürüyen Kur’an;ardından dünyanın en fazla koştuğu fakat dünyanın ardından en az koşan;Fatıma’nın babası,Ali’nin manevi babası;Hamza’nın yeğeni;Hüseyin’in ve Zeyneb’in dedesi;Hatice’nin kocası;Uhud’un kahramanı;Sevr Dağı’nın münzevisi;Hayber’in fatihi;semanın sırdaşı;çölün kardeşi,Mekke’nin muhibbi ve bize ana babamızdan daha sevgili olan Rasul-ü Zişan (a.s)’a salat olsun;

Bu bayram münasebetiyle;

İnsan olmanın şuuruna daha derin vardığımız…Ünsiyet kurmanın,hassaten hakikatle ünsiyetin, insan olmak için ne anlama geldiğini idrak ettiğimiz…Beşerilikten insaniliğe doğru yol aldığımız…Hakikatle temas kurmanın ne demek olduğunu anladığımız…Bütün bir seneyi mümin duyarlılığıyla geçirebilmenin imkanlarını öğrendiğimiz…

Düşünmeyi düşündüğümüz… Akletmeyi aklettiğimiz…Sevmeyi sevdiğimiz…Takvada inat etmeyi öğrendiğimiz…

Aleladeliklerden sıyrıldığımız…Etin ve kanın ayartıcılığına değil takvanın direngenliğine ram olduğumuz…

Sabrı, direnişle eşitlediğimiz…Tevekkülü, gayretle harmanladığımız…Bedbinliği terk ederek umudun dilini kuşandığımız…

Hayatı sadece ‘’nasıl’’ sorusunun yavanlığında yaşamanın dayanılmaz hafifliğini fark ettiğimiz ve hakikatle temas kurabilmemiz için ‘’niçin’’ sorusunu sormanın gerekliliğini idrak ettiğimiz…

Gark olduğumuz nimetlerin farkına vardığımız ve ne kadar az şükrettiğimizi düşündüğümüz…

Semavi nusretin bir yay boyu kadar yaklaştığı ve maverai olanla ünsiyetimizin pekiştiği…

Ümmet bilincimizin ,’’bünyanun mersus/kurşunla kaynatılmış’’ oluşumuzun fehm edildiği…

Bütün azaların bilerek ve isteyerek Rahmana teslim olduğu, kalp,zihin,dil ve eylem uyumunun başka hiçbir vakitte olmadığı kadar berraklaştığı…

Nefis atını, bilinç ve irade ‘’gem’’iyle gemlediğimiz…Şehvetimizin ayaklarına bukağılar vurduğumuz…Atlıları ve yayalarıyla üzerimize gelen şeytanı; iman,şuur,bilinç,tefekkür,irfan,hikmet,adanmışlık ve tezekkür ordularıyla, daha iman kalemizin burçlarına yaklaşamadan püskürttüğümüz…

Su verilmiş çelik misali irademizi kavileştirdiğimiz…Ruh gemimizin hasarlarını giderdiğimiz ve kalp kıvamımızı ziyadeleştirdiğimiz…

Nasıl diyeyim…

Ademi nedametin,istiğfarın,dilemenin, gözyaşının;

Nuh dirayetinin,sabrının ,vazgeçmemeliğinin…İman hakikatini tüm her şeyin üzerinde tutmanın,zulüm otoritelerine karşı beddua etmenin;

Salih mülayemetinin,

İbrahimi dostluğun,halil olmanın,evvahun halim olmanın,müşfik olmanın,put kırıcı olmanın…

Baltayı insanı insanlığından uzaklaştıran/fıtratına yabancılaştıran bütün putların;özellikle reklam,moda,futbol,bilim,marka,demokrasi,insan hakları,hümanizm,devlet,liberalizm,ilerleme,gelişim,özgürlük,Pazar,piyasa,teknik,heva,alkolizm,

uyuşturucu,benlik,makam ve mansıp putunun tepesine indirmenin ve sonra o baltayı en büyük putun, ‘’nefis putunun’’ ,üzerine asmanın;

İsmaili şuurun,adanmışlığın,teslimiyetin,itaatin,hakikatperestliğin,gönüllülüğün;

Davudi direncin ve saltanatın;

Meryem’ce bir adamanın ve güvenin, tüm din  bezirganlarına karşı ilahi olanın tarafını tutmanın;

Hacer fedakarlığının… Çölün yalnızlığını kendi yalnızlığıyla mezcederek,en emin olana teslim olmanın…Safa ve Merve tepelerini şiarlaştırmanın…

İsevi merhametinin…

Musavi azmin ve celadetin;

Ve…

Muhammedi izzetin,sevginin,mücadelenin,adanmanın,dostluğun,fedakarlığın,cesaretin,irfanın,iz’anın,hik

metin,mukavemetin,sabrın,teenninin,tefekkürün,tezekkürün,tefakkuhun …

Ebubekirce bir sadakat,Ömerce bir hakikatperestlik,Osmanca bir edep ve haya ,Alice bir ilim ve hikmetin;

Hatice sevgisinin,olgunluğunun,tesellisinin…

Fatıma özgünlüğünün,gözüpekliğinin,fedakarlığının ve takvasının…

Zeynep şuurunun…

İdrakinde olmak dileği ve temennisiyle…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Paylaş

Okuma Üzerine

Göz Medeniyeti tarafından ayartılmaya çalışılan söz ve yazı medeniyetinin çocuklarına selam olsun.

Okumanın her türlü ayartıcılık,manipülasyon,dezenformasyon ve spekülasyon dayatmasına karşı bilinci diri tutmaya yarayan soylu bir eylem olduğunu söylemek mümkün.Bu sayededir ki insan hakikatle temas kurma imkanına kavuşur.Bilgi-fikir ve eylem arasında birbirini tamamlayan bir ilişki vardır.Nitelikli fikirler nitelikli bilgilerle, nitelikli eylemler ise nitelikli fikirlerle ortaya çıkar.Sahih bilgiye dayanmayan eylemler kof/sığ/yavan,sahih eylemler üret(e)meyen fikirler ise donuk ve hikmetsizdir. Okumak eylemi, fikir oluşturma sürecinin ilk aşamasını oluşturduğu için değeri tartışılmazdır. Ancak okumayı salt yazılı bir metni kıraat etmek şeklinde anlamak yanlış olur. Okumak aynı zamanda olayları,olguları,varlığı ve varoluşu okumak şeklinde gözleme/müşahedeye dayalı olma hususiyetine de sahiptir.Aklın bağ kuran hususiyeti, böyle bir okumada sebep-sonuç,makul-makul olmayan v.b.çıkarımlar yaparak sürecin sağlıklı işlemesine yardımcı olur.Böylece insan, varlık sahasını işgal etmeye başladığı andan itibaren edindiği malumatlar ekseninde bir düşünme eylemi gerçekleştirir ve bazı temel sorulara yanıt aramaya başlar.

Akli olgunluğa ulaşan her insanın başta kendisiyle ilgili olmak üzere sorduğu bazı temel sorulara şu örnekler verilebilir: Ben kimim? Yaşadığım evren nasıl bir yer?Neden varım?Öldükten sonra ne olacağım? vb. Kabaca benlik, mekan,varlık ve ölüm üzerine odaklanan bu sorular, nasıl bir hayat yaşayacağımızın da cevabını içerir.Bu sorulara her insan meşrebince cevaplar üretir.Ancak bu sorulardan kaçmak mümkün ve akıllıca değildir.Yaratılmış varlıklar içerisinde irade sahibi tek varlık olma özelliğine sahip olarak insanın bu sorulara cevap üret/e/memesi düşünülemez.Zaten bu sorular aynı zamanda bir hayat felsefesinin gerekliliğini de icbar ettiğinden kaçınılmaz olarak yüzleşilmesi gereken sorulardır.Denebilir ki, modern dönem insanın bu temel sorularla meşgul olmasını engellemek için ‘’hız’’ ve ‘’haz’’ eksenli bir hayatı, adeta, dayatmaktadır.Yine bu sebepten olsa gerek teknoloji devrimiyle birlikte insan hayatının her anı, hem denetlenebilir kılınarak hem de merkezsiz/öznesiz iletişim unsurlarıyla ele geçirilerek soru sorma kabiliyeti ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.’’Bu çağın trajedisi nedir?’’ diye bir soru sorulsa kanaatimce ‘’insanın soru sorma iradesinin dumura uğratılmasıdır’’ denebilir.Çünkü soru sormak sadece insana has bir eylemdir.Bu nedenden olsa gerek ilim ve irfan geleneğimiz ‘’kişinin aklı sorduğu soru kadardır’’ deme ihtiyacı hissetmiştir.

İnsanın gerçek anlamda kim olduğunun tebarüz ettiği anlar genelde modern dönemin ‘’boş vakit’’ olarak isimlendirdiği anlardır. Çünkü modern insan ‘’kamusal alanda’’ genel itibariyle kendisinden beklenen davranışları sergiler.Yani rolünü oynar.Ancak kendisiyle baş başa kaldığında ‘’gerçek yüzünü’’gösterir.Binaenaleyh modern bir insanın boş vakitlerinde ne yaptığına bakarak onun gerçekte ‘’nasıl bir insan olduğu’’ anlaşılabilir.

Okumanın hem yazılı bir metni kıraat etme hem de varlığı,varoluşu,olayları ve olguları okuma şeklinin olduğunu söyledik.Bu noktada okumanın amacına yönelik olarak bazı noktalara temas etmek gerekir diye düşünüyoruz. Niçin okuruz? Ya da niçin okumalıyız? Bu sorulara farklı cevaplar vermek mümkün: Bilgi edinmek için, meslek sahibi olmak için,malumatfuruşluk taslamak için,hobi için,güçlü olmak için,entelektüel olmak için…Cevaplar uzatılabilir.Ancak okuma eylemini önemli kılan, bizim inancımıza göre, bu cevaplardan hiçbiri değildir.Biz,yalnızca hakikatle temas kurmak ve gerçeğe nüfuz etmek için okuruz/okumalıyız.Çünkü biliriz ki, ancak hakikatle temas kuranlar ve gerçeğe nüfuz edenler varlığı,varoluşu,olayları ve olguları sahih anlamda anlayabilir ve anlamlandırabilirler.Bu noktada hakikatle temas kurmaktan kastımızın evvela yukarıda işaret etmeye çalıştığımız bazı temel sorulara tatmin edici cevaplar bulmak olduğunu hatırlatalım.İşaret ettiğimiz sorulara bulacağımız tatmin edici cevaplar başlangıçta bizi üç tasavvur biçimiyle tanıştıracaktır.Bunlar;

a)insan tasavvuru

b)evren tasavvuru

c)Allah tasavvurudur.

Öyleyse nasıl bir okuma eylemi insan, evren ve Allah tasavvurumuzu sahih bir zemine oturtmamıza yardımcı olabilir? Bu soru önemlidir. Zira bu üç tasavvur biçimiyle ilgili sahih  bir perspektife sahip olmayan insanın bütün bir hayatı aldanış içerisinde geçmiş/geçecek demektir.Bu nedenle biz okuma eylemini hakikatle temas kurmak olarak adlandırıyoruz.Hakikatle teması da üç tasavvur biçimi dediğimiz insan,evren ve Allah tasavvuru olarak formüle ediyoruz.Bu noktada ehemmiyetine binaen şunu ifade etmek isteriz ki, tarih boyunca bütün ideolojiler veya fikir akımları sözünü ettiğimiz bu üç tasavvur biçimini merkeze alarak ortaya çıkmışlardır.Zaten ideolojileri değerli veya değersiz yapan da insan,evren ve Allah hakkında ki beyanlarıdır.Dolayısıyla okuma eylemi fevkalade ideolojik bir eylem olarak değerlendirilebilir.Demek ki okuma sürecimiz bu üç tasavvur biçimiyle ilgili bize sahih bir perspektif sunmalı.Ancak burada çok önemli bir noktanın altını çizmek mecburiyetindeyiz.Bu üç tasavvur biçiminin nirengi noktasını Allah(c.c) tasavvuru oluşturmaktadır.Çünkü tevhit eksenli itikat sisteminde mutlaklık makamının yegane sahibi olarak Allah(c.c), bütün bir varlık aleminin rabbidir.Dolayısıyla Allah tasavvurunu sahih bir zemine oturtmadan insan ve evren tasavvurunu ikame etmek mümkün değildir.O halde evvela sahih bir Allah tasavvuru nasıl oluşturulur? Sorusunu sormak gerekecektir.

Sahih bir Allah(c.c) tasavvuru yalnızca Kuran ve Sünnet(yaşayan Kuran) merkezli oluşur. Mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah(c.c),aziz Kuranda kendisini nasıl tanıtıyorsa öyledir ve bize düşen buna iman etmektir. Sahih bir Allah tasavvurunun insan üzerinde ki tezahürlerinin nasıl olduğunu görmek için de Peygamber(s.a.v)’e bakılır. Peygamber,kamil mümin olma vasfıyla sadece kendi çağına değil bütün çağlara örnektir.Demek ki okuma eylemine başlarken evvela,gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek bağlamında,Kuran ve Sünnet eksenli bir Allah tasavvuru oluşturmak gerekecektir.Bundan sonra ise insan ve evren tasavvuru gelir.Bu noktada da yine insanı en iyi tanıyan olarak mutlaklık makamının yegane sahibi olan Allah(c.c)’a müracaat etmek gerekir.Ontolojik olarak, insanın temel hususiyetleri hakkında, aziz Kuranın çizdiği çerçeve ‘’ben kimim?’’ sorusuna efradını cami ağyarını mani bir cevap olacaktır.Bu çerçevenin nasıl hayat bulduğu,yani şerefli bir varlık olarak insanın ‘’üstün insan’’ olma vasfını nasıl kazanacağı hususu da peygamber(s.a.v) örnekliğinde belirginlik kazanır.Peygamber(s.a.v), ‘’insan üstü’’ değil fakat üstün insan olma noktasında zirveyi temsil eder.Onun hayatı, insani yüceliğin  en müstesna örneği olması dolayısıyla takdire şayandır.

Üçüncü tasavvur biçimi olarak evren tasavvuru ise insanın mekan idraki için elzemdir. Nasıl bir yerde yaşadığımız ve bu yerin hangi hususiyetlere sahip olduğu hakkında sahih bir bilgi sahibi olmak mühimdir.Evren tasavvuru, aynı zamanda tabiatla nasıl bir ilişki kuracağımızın şifrelerini verir.Bilinir ki insan bu evrende yalnız değildir.Tabiat onun eylem alanı olmakla birlikte emanettir.Bu nedenle evren tasavvurunun oluşmasında da yine evrenin hem sahibi ham de yaratıcısı olan Allah(c.c)’ın belirlediği çerçeveye sadık kalmak gerekir.Avrupa aydınlanmasının evreni organik değil mekanik olarak tasvir etmesi insan-evren ilişkisinde sancılı bir sürecin başlamasına sebep olmuştur.Bu tasvirle evren, sırlarına ulaşmak için işkence dahil her türlü müdahalenin yapılacağı cansız bir ‘’yer’’ olarak kodlanmıştır.Bu anlayış sebebiyledir ki bugün hava,su,toprak ,ekin fesada uğramıştır.İnsan-evren ilişkisinde temel ilkeler bağlamında aziz Kuranın çizdiği çerçevenin mücessem örneği de yine peygamber(s.a.v)dir.Onun Uhut Dağı’nı seven ve sevilen olarak nitelemesi,nehir yatağından abdest alırken dahi israf etmemeyi salık vermesi,kıyametin kopacağı zaman dahi fidan dikmeyi öğütlemesi insan-tabiat ilişkisinin temel ilkelerini somut olarak öğretmesi açısından mühimdir.İnsan-insan,İnsan-evren ve insan-Allah ilişkisini sahih bir temele oturtmanın gerek şartı olarak zikrettiğimiz üç tasavvur biçimi ‘’anlamlı’’bir hayat yaşamanın yegane şartıdır.Bu şartı yerine getirmenin en önemli yolu ise hem kıraat etme hem de deney/gözlem/müşahede aracılığıyla okuma eylemidir.

Bahsini ettiğimiz üç tasavvur biçimi oluşturulduktan sonra artık kişinin Dünya’nın bütün kültür ve medeniyetleriyle temas kurması gerekir. Çünkü artık bir sabitesi vardır ve bu sabitesi zaviyesinden bütün kültür ve medeniyetleri hakikatin kantarında tartma imkanına sahiptir.Bu imkan sayesinde temas kurduğu kültür ve medeniyetlerden nasıl istifade edileceğini ve/veya istifade edilip edilemeyeceğini bilir.Sahip olduğu değerler sisteminin,tutunduğu sağlam kulpun,boyandığı ilahi rengin sadık bir fedaisi olarak insanlık ailesini muştulama seferlerine çıkar.Uğradığı her durakta mümin özgüveni ve cesaretiyle,hikmet ve güzel öğütle insanları muştusundan haberdar eder.Bunu yaparken muhatabının kültürel,etnik,mezhebi,folklorik ,coğrafi mensubiyetini bir sorun haline getirmez.Bilir ki Allah(c.c) bütün alemlerin rabbi,aziz Kuran bütün bir insanlığın hidayet rehberi,peygamber(s.a.v) de bütün bir insanlığın, kamil mümin olma yolunda, tek önderidir.

Allah,insan ve evren tasavvuru sahih bir şekilde inşa edildikten sonra sıra tarih tasavvurunun inşasına gelir.Bugünü anlama ve geleceği inşa etme anlamında tarih, oldukça önemli bir ilim dalıdır.Coğrafya,iklim,iktisat,üretim-tüketim ilişkileri,Pazar,din,siyaset,göç,savaş gibi olgular tarihin oluşmasında oldukça önemli yere sahiptirler.Bu nedenle tarih tasavvuru oluşturulurken tüm bu olgular zaviyesinden bir değerlendirme yapmak gerekir.Ancak bir tarih kitabı olmamasına rağmen bu alanla ilgili de aziz Kur’an’ın temel ilkeler koyduğunu ve toplumların yükseliş ve düşüşleriyle alakalı kesin veriler verdiğini hatırda tutmak gerekir.Örneğin Firavun özelinde zorbalığın zihinsel sömürgeleşme aracı haline getirilmesi,ölçü ve tartıda yapılan haksızlıkların yol açtığı yozlaşmalar,toplumların refahtan şımarmış kesimlerinin(mele ve mütref) hakikatin karşısındaki tavırları,sermayenin belli bir sınıfın elinde dolaşmasının kabul edilemezliği gibi bir çok örnekte tarihin oluşmasına etki eden olguların sahih bir değerlendirmeye tabi tutulduğunu görebiliriz.Ancak bu durum elbette ki tarih ilminin ve bu ilme bağlı olarak kültürel antropolojinin bugün sağladığı imkanları gözden uzak tutmayı gerektirmez.Fakat unutmamak gerekir ki, özellikle antropoloji ilminin verileri daha çok oryantalist perspektifi yansıtmaktadır.Bu perspektif insanlık ailesinin üst kategorisi olarak Avrupalı insanı öne çıkarmakta, diğer toplum ve kültürleri ise alt kategoriler olarak kodlayarak medenileştirilmesi gerekenler sınıfına dahil etmektedir.Bu kategorizasyon sayesindedir ki Avrupa medeniyeti kolonyalist emellerini meşrulaştırmaktadır.Dolayısıyla tarih tasavvurunu oluştururken antropoloji,sosyoloji ve psikoloji gibi modern bilimlerin seküler karakterleri unutulmamalıdır.Bu noktada tarih okuyucusuna düşen karşılaştırmalı okuma dediğimiz yöntemi uygulaması ve müteşerri dili terk etmemesidir.Çünkü tarih sadece geçmişte ne olup bittiğini kronolojik olarak öğrenmek değil,toplumların yükseliş ve düşüşlerinin sebeplerine vakıf olmak ve aynı zamanda bugünü ve geleceği inşa etmek amacına matuf olarak okunur.Bu yönüyle tarih tekerrürden ibaret olmayıp, muteber bir öğretmendir.

Tarih tasavvuru, aynı zamanda içinde yaşadığımız Dünya’nın bugünkü haline nasıl geldiğinin anlaşılmasını da sağlar. Böylece gezegenimizin bugün yaşadığı buhranların farkında olmayı ve bu buhranlardan nasıl çıkılacağı hususunu berraklaştırmamıza yardımcı olur.Çağa tanıklık etmek olarak adlandırabileceğimiz bu durum, aynı zamanda ciddi sorumluluklar almayı icbar eder.Bilindiği üzere insanlık ailesi 17.yüzyıl ve sonrasında ciddi bir kırılma yaşadı.Kadim ile ayrışmayı merkeze alan bu kırılma hem zaman algısında ideolojik anlamda bir tahrifat yaparak ilkelden medeniye doğru bir gidişatı mutlaklaştırdı hem de ‘’ilerleme’’ eksenli bir sanayileşmeyi şiarlaştırarak gezegenin ve insanlığın mahvına sebep olacak bir düşünme ve eyleme biçiminin tebarüz etmesine öncülük etti.Batı Avrupa’da başlayan Aydınlanma devrimi,zamanla tüm küreyi etkisi altına aldı ve bugün de yakinen müşahede ettiğimiz üzere homojen bir Dünya inşa etmeye uğraşıyor.

20.yüzyılda yaşanan büyük savaşlar, endüstriyel kapitalizmin küreselleşmesi,enformasyon alanında yaşanan devrimler ve küreselleşme ile birlikte Dünyamız belki de tarihinde hiç olmadığı kadar küçüldü.Bu küçülmenin kültürlerarası iletişimi arttırması anlamında olumlu katkıları olduğu gibi toplumların daha kolay manipüle edilebilir hale gelmesi gibi olumsuz neticeleri de oldu.Bu durum kolonyalizmin yeni versiyonlarının türemesine sebep oldu.Enformasyon araçlarındaki çeşitlilik bir yandan bilginin ultra hızlı yayılımını sağlarken, diğer yandan gerçeğin tersyüz edilmesine de olanak sağladı.Bu süreçte en büyük darbeyi kitap yedi.

Şüphesiz ki böyle bir süreçte kitabın ötekileşmesi kaçınılmazdı. Kitap artık sadece genç kuşaklar arasında değil çocuklar ve yetişkinler arasında da kendisinden nefret edilen bir objedir. Bilgiye kolay ulaşım ve görselleştirilmiş bilgiye teşne olma halinden ötürü kitabın talep edilirliği her geçen gün azalmaktadır. Ekran/lar karşısında hareketli nesnelere alıştırılmış zihinlerin sabit bir metne odaklanması ve ekrana göre bilgiyi daha geç ve zahmetli olarak ileten kitaba meyletmesi elbette gerçekçi değil. Ancak kitaptan uzaklaşarak rafine bilgiye ulaşmak ta mümkün değil.O halde bugüne şahitlik etme sorumluluğu bulunanların bir tercih yapması gerekiyor.Yapacağı tercih aynı zamanda ‘’olay eksenli’’ mi yoksa ‘’olgu eksenli’’ mi düşünmek istediğinin de bir işareti olacak.Olay eksenli düşünenler genelde ‘’ne oldu/ne oluyor’’ sorusunun ardında koşarken,olgu eksenli düşünenler ‘’neden oldu/neden oluyor’’ sorusunun cevabını bulmaya çalışırlar.’’Ne oldu’’ sorusunun cevabını ekranlar verirken ‘’neden oldu?’’ sorusunun cevabını kitaplar verir.Demek ki okuma eyleminde bulunacak kişilerin başta hangi soruların ardında gittiğini netleştirmesi gerekir.

İnkarı mümkün olmayan bir gerçeklik olarak bugünün medeniyetini ‘’göz medeniyeti’’ olarak adlandırabiliriz. Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız ekran eksenli düşünüş ve eyleyiş tarzının gözü merkeze aldığı bir hakikat. Tarihe bir felsefi perspektiften bakanlar göreceklerdir ki, insanlık uzunca bir süre söz ve yazının merkezde olduğu bir medeniyeti tecrübe etti.Sözü dinleyip en güzeline uyanı takdir eden,kaleme ve yazdıklarına kasem eden aziz Kur’an’a tabi olanlar, tarih boyunca söz ve yazıyı,kelamı ve kitabı hayatlarının merkezine koymayı şiar edindiler.İslam’ın evrensel mesajını bütün bir küre ölçeğinde yaymak için sözün ve kalemin gücünden istifade ettiler.Başka kültürlerin birikimlerinden istifade ederek elde ettikleri bilgilere yeniden içerik kazandırıp insanlık ailesinin istifadesine sundular.Bu özgüven sayesinde ortaya devasa bir birikim çıktı.Ve bu birikim bugün eleştirel bir dikkatle kendisini ‘’okuyacak’’kişileri bekliyor.Bugüne tanıklık etme kaygısı taşıyanların istikrarlı ve disiplinli bir okuma eylemine şiddetle ihtiyaçları var.Unutulmamalıdır ki,rafine bilginin peşinden gitme eylemi olarak okuma ‘’nötr’’ bir muhtevaya büründürülemez.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Paylaş

Yeni Türkiye’nin 15 Temmuzu

Bugün yaşadıklarımız dünden bağımsız olmadığı gibi yarın yaşayacaklarımız da bugünden bağımsız olmayacak. Tarihte mutlak anlamda bir tekerrürden ya  da kesintiden bahsedilemeyeceği gibi,Marks’tan mülhem, mutlak anlamda bir cebirden/determinizmden de bahsedilemez.Ancak olgular düzeyinde benzerliklerden söz edilebilir.Bu nedenle 15 temmuz darbe girişimini değerlendirirken tarihteki benzerleriyle karşılaştırmak faydalı olabilir.Şimdiye kadar edindiğimiz bilgiler ışığında diyebiliriz ki;15 Temmuz girişimi,birkaç yıldır dillendirilen yeni Türkiye’nin/Post-Kemalist sürecin şekillen(diril)mesinde önemli bir rol oynayacaktır.Diğer darbelerden farklı olarak dini saiklerle örgütlenen bir cuntanın girişimi olarak kayıtlara geçen bu darbe,Yeni Türkiye’de dinin toplumsal rolünün ‘’ne’’liğini ve ‘’nasıl’’lığını da etkileyecektir.Olayların sıcaklığı nedeniyle henüz olgular düzeyinde bir tartışmadan bahsedilemese de önümüzdeki günlerde ve aylarda bu sürecin derinlemesine tahlili yapılacaktır. Şimdiden şu tespiti yapmak herhalde yanlış olmaz:Dini Saiklerle örgütlü bir grubun kalkışması olması münasebetiyle 15 temmuz darbe girişimi,bir yandan devletin dini/İslam’ı yorumlama tekelini muhkemleştirirken diğer yandan laik/seküler paradigmanın tahkimatında oldukça önemli bir rol oynayacaktır.Dolayısıyla bu darbe girişiminin iki başlık altında incelenmesinin isabetli olacağını düşünüyorum.Birincisi; Cumhuriyet Türkiye’sinde asker-sivil ilişkisinin serencamı;darbe süreçlerinin iç ve dış politik hazırlayıcıları ve darbelere karşı gösterilen tepkilerde Türkiye’nin değişen sosyolojisinin etkileri;İkincisi ise dini saikle örgütlenen bir cuntanın kalkışması olmasından dolayı ‘’dinin araçsallaştırılması’’ meselesidir.

Bilindiği üzere, Türkiye olarak darbelere aşina bir ülkeyiz. Sadece Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı’da da gelenekselleşmiş bir darbe/ler süreci olduğunu biliyoruz. Yeniçerilerin kazan kaldırmalarından İttihatçı Subaylara kadar yığınla darbeye tanık olmuş bir geleneğin temsilcileriyiz. Dolayısıyla maruz kaldığımız bu son darbe uzun darbe geleneğimizden bağımsız değerlendirilemez. Ancak yukarıda da işaret etiğimiz üzere bu son darbenin gerçekleştiricileri arasında dini iddialı bir yapının mensuplarının olması meseleyi sadece asker-siyaset ilişkisi bağlamında ele almanın eksik olacağını bizlere göstermektedir. Türkiye’de din-toplum ilişkisinin tarihsel arka planını ve cemaat olgusunu da(her ne kadar bu yapı hususiyetleri itibariyle İslam’ın cemaat tanımına uymasa da algı düzeyinde böyle bir realiteden bahsedilebilir) 15 temmuz darbe girişimi münasebetiyle yeniden gözden geçirmekte fayda var. Çünkü şimdiye kadar ki sonuçları itibariyle 15 temmuz darbesi, bundan sonra Türkiye’de din/İslam eksenli hareketlerin/cemaatlerin devletle ve toplumla kuracakları ilişkileri doğrudan etkileyecektir.

Cumhuriyet Türkiye’si ilk askeri darbeyle kuruluşundan 37 yıl sonra tanıştı.27 Mayıs 1960 darbesi, emir komuta zincirinden bağımsız olarak ordu içerisinde örgütlenmiş bir cunta tarafından icra edildi ve başarıya ulaştı. Silahlı kuvvetler içerisinde en ciddi tasfiye bu darbeyle gerçekleşti. Siyasal iradenin sembol isimleri idam edilerek, sonraki yılların asker-siyaset ilişkisi asker lehine dizayn edildi. Emir komuta zincirinden bağımsız olmasına rağmen 27 Mayıs’ı başarıya ulaştıran etkenler;

1-İktidarı temsil eden siyasal iradenin süreci okuyamayışı ve teslimiyetçi tavrı

2-İnönü liderliğindeki muhalif siyasal irade olan CHP’nin darbeyi meşrulaştırıcı ve destekleyici tavrı

3-Zaten kısıtlı olan medya unsurlarının darbecilerin yanında yer alması

4-Sosyolojik olarak halkın siyasal bilinç düzeyinin henüz bir darbeyi püskürtecek kıvamda olmayışı

Olarak sıralanabilir. Ayrıca üniversitelerin askerden yana tavır almasını ve küresel konjönktürün,özellikle ABD/NATO hattının, darbecilerin yanında olduğunu da eklemek gerekir.

Bu yönüyle 27 Mayıs, Cumhuriyet Türkiye’sinde ‘’darbelerin anası’’ olarak adlandırılabilir. Dolayısıyla 27 Mayısta ne olup bittiği tam olarak anlaşılmadan 15 temmuz’un anlaşılması da zordur. Bu nedenle biz emir komuta zincirinden bağımsız olmaları yönüyle ortaklaşan, ancak başarıya ulaşma açısından birbirinden ayrılan 27 Mayıs ve 15 temmuz darbelerini karşılaştırmalı bir okumaya tabi tutarak anlamak niyetindeyiz. Tabi bu arada 27 Mayıs’tan 15 temmuza gelinceye kadar ki darbelere de kısaca değinmeye gayret edeceğiz.En nihayetinde ise 15 temmuz darbesinin görünen unsurlarının bir dini yapıya aidiyetleri münasebetiyle kanaatimce meselenin bam telini oluşturan ‘’dinin araçsallaştırılması’’ olgusunu masaya yatırmak niyetindeyiz.

27 mayıs 1960 darbesi,ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan çift kutuplu dünyada kendisini ancak bir kutba yaslayarak hayatta kalabileceğine inanan Türkiye’nin sırtını dayadığı ABD/NATO hattının doğrudan müdahil olduğu,ki sonraki bütün darbelerde bu tavır devam edecektir,ilk darbedir.ABD/NATO hattı her ne kadar bu darbede ki müdahalelerini açık etmeseler de, Menderes hükümetinin son zamanlarında Sovyetlere kayan ilgisinin bu süreçte etkili olduğu söylenebilir.Denebilir ki, Cumhuriyet Türkiye’sinde ki darbeler genel itibariyle ABD-Sovyet/Rus hattının karşılıklı mücadelesi şeklinde sürmüş ve genelde ABD hattının zaferiyle sonuçlanmıştır.İkinci dünya savaşı sonrasında gerçekleştirilen Yalta Konferansında çift kutuplu dünyanın bir nevi temelleri atılmış,ünlü Britanya İmparatorluğu gönüllü(!) olarak tarih sahnesinden çekilmiş ve yerini Anglosakson Dünyanın yeni temsilcisi ABD’ye bırakmıştır.Türkiye, ikinci dünya savaşına aktif olarak katılmayıp savaşın sonuna doğru kazanan blokta ki yerini belli etmiş ve savaş sonrasında Sovyetlerin doğrudan hedefi haline gelmiştir.Stalin Rusya’sının boğazlar üzerinde ki iddiasına karşı sığınacak bir liman arayan Türkiye, çareyi ABD önderliğinde ki NATO hattına girmekte bulmuştur.Kore’ye asker göndererek ABD hattına sadakatini tescilleyen Türkiye’nin bu eylemi NATO’ya giriş vizesi olarak kabul edilmiş ve Türkiye bu tarihten itibaren,Avrupa’yla birlikte, ABD/NATO hattının bağımlı bileşenlerinden biri olmuştur.Soğuk Savaş olarak tesmiye edilen 1945-1991 yılları arasında askeri,istihbari ve siyasi olarak ABD/NATO hattının kontrolünde olan Türkiye,Kıbrıs çıkarması istisna tutulursa,genel itibariyle bu hatta sadık kalmıştır.Menderes Hükümetinin 1950’li yılların sonuna doğru Sovyet Hattına kayma temayülünün ortaya çıkması sonrasında gerçekleşen 27 mayıs darbesi,Türkiye’de siyasal bağımsızlığın önüne set çekmenin yanında, TSK içerisinde gerçekleştirdiği tasfiye ile de dikkat çekicidir.Osmanlı’nın 19.yüzyılın sonuna doğru etkisi altına girdiği Alman askeri düzeni(bilindiği üzere Osmanlı, askeri alandaki bir çok yeniliği Alman Ordusunu örnek alarak ve hatta bizzat Alman subaylarının eğitim,gözetim ve denetiminde gerçekleştirmiştir.)tasfiye edilerek yerine ABD/NATO düzeninin ikame edilmesi sağlanmıştır.(Burada bir parantez açarak NATO ile ilgili bazı noktalara işaret etmekte fayda var. NATO, ikinci dünya savaşından hemen sonra ABD önderliğinde Merkezi ve Batı Avrupa’yı Sovyet yayılmacılığına karşı korumak amacıyla kurulmuştur.Sonraları üye sayısını genişleterek küresel bir Askeri güç haline gelen NATO, Soğuk Savaş olarak adlandırılan 1945-1991 arasında üye bir çok ülkede Sovyet Tehdidine karşı gizli örgütlenmeler gerçekleştirmiştir ve üsler kurmuştur.Türkiye yaklaşık olarak 65 yıldır NATO üyesidir.Soğuk savaş döneminde Stalin’in saldırganlığını bertaraf etmek için Kore’ye ekser göndermek suretiyle dahil olunan NATO askeri,istihbari ve siyasi olarak üye tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ciddi inisiyatif sahibi olmuştur.Nitekim halihazırda ülkemizde 25 farklı noktada NATO üssü ve personelleri bulunmaktadır.TSK içerisinde üst düzey subay kadroları bermutat NATO inisiyatifinde görev ve eğitim almaktadır.Ayrıca bu yapı bağlı tüm ülkelerin askeri,lojistik ve doktrin envanterlerine nüfuz edebilmektedir.Dolayısıyla böylesine bir yapının içinde yaklaşık 65 yıldır bulunan bir ordunun ‘’milli’’ vasfını ne kadar muhafaza edebildiği hususu tartışılmalıdır.Bu sürecin sonunda Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışması ve yeni bir pakt arayışına girmesi de ihtimaller arasındadır.)

 27 mayıs darbesinden sonra, emir komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk darbe olma özelliği taşıyan 12 mart 1971 muhtırasında, Sovyet hattının desteğini alan Madanoğlu cuntasının bertaraf edilmesinde de ABD/NATO hattı önemli rol oynamış ve dönemin siyasi iradesi muhtıra marifetiyle istifaya zorlanarak Ordu içerisindeki Sovyet yanlısı 9 Mart cuntası temizlenmiştir.12 eylüle gelindiğinde ise bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini, İran’ı,devrim nedeniyle kaybeden ABD hattı;

a)Türkiye’nin İran devriminden etkilenmesinin önüne geçmek

b)Afgan-Sovyet savaşında Türkiye’yi sağlama almak-ki bu savaş Sovyetleri yıpratacak ve savaştan iki yıl sonra Sovyetler dağılacaktır. ABD hattı 12 eylül darbesi ile Türkiye’yi sağlama aldıktan sonra bütün unsurlarıyla Afgan savaşçıları desteklemiş ve Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmıştır.

c)Enternasyonal solun belini tam olarak kırabilmek

için askeri müdahaleyi desteklemiştir. Gayrı resmi tarihi kayıtlara göre 12 eylül darbesinin hemen ardından ABD’nin Ankara büyükelçisi, başkan Carter’a ‘’Bizim çocuklar başardı’’ diyerek süreçteki rollerini itiraf etmiştir. Nitekim 12 eylül sonrasında Özallı yıllarla Türkiye neo-liberal ekonomiye tam manasıyla entegre edilmiş ve 1990’lı yıllara bu perspektifle adım atılmıştır. NATO konseptinin Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte ‘’İslamcı tehditleri bertaraf etmek’’ şeklinde revize edilmesi sonrası Türkiye, yeni duruma göre konumlandırılmıştır. Bu münasebetle körfez savaşında Türkiye’nin üstlendiği rol ve İsrail’le ilişkilerin en iyi seviyede seyretmesi önemlidir. Refah Partisi’nin,kısmen de olsa,bu konseptin dışına çıkma temayülü 28 şubat darbesinin sebebi olarak zikredilebilir.Nitekim 1990’lı yıllarda NATO konseptine uygun olarak terviç edilen ‘’Siyasal İslam’’terkibi refah partisinin kapatılmasında önemli bir rol oynamıştır.

2000’li yıllara gelindiğinde bir yandan küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan ulus-devlet yapısının çatırdaması, öte yandan 11 eylül sonrası Ortadoğu üzerinde yoğunlaşan ilgi Türkiye’nin Soğuk Savaş sürecinde şekillenen rolünde bazı değişiklikler yapılması ihtiyacını doğurdu. İkinci dünya savaşından beri devam eden ve genelde ABD/NATO hattı lehine gelişen ’’Stratejik ortaklık’’ eksenli ilişkiler ‘’model ortaklık’’ seviyesine çıkarılarak revize edildi. Artık Türkiye hem laikliği anayasal güvenceye alan yönüyle,hem demokratik kurumlarının sağlıklı işleyişi yönüyle hem de  kapitalist/neo-liberal ekonomik sistemiyle Ortadoğu’da ki halkı Müslüman ülkelere örnek gösteriliyordu.’’Model Ortak’’ Türkiye’nin İslami rengini ise Gülen Hareketi oluşturmaktaydı.Ilımlı İslam’ın en iyi temsilcisi olarak küresel istikbar tarafından da desteklenen bu hareket, Ak Parti döneminde altın çağını yaşadı. Ancak Arap beldelerindeki sosyal patlamaların meydana getirdiği siyasal anafor ‘’model ortak’’ Türkiye’yi, özellikle Suriye bağlamında, derinden sarstı. Mısır’da darbe ile devrilen meşru siyasi iradenin yalnızlığa itilmesi ve Gezi süreci Türkiye’de ikaz ışıklarının yanmasına sebep oldu.Yeni Türkiye’nin inşasında ittifak yaptığı liberaller,solcular ve Gülen Hareketiyle arasına mesafe koyan Ak parti, bu süreçle eşzamanlı olarak uluslararası alanda yalnızlaş(tırıl)dı.Türkiye’de İslamcı ve totaliter bir yönetimin işbaşında olduğu,bu yönetimin İŞİD ve benzeri örgütleri desteklediği,kendisi dışındakilere,özellikle sekülerlere,yaşam hakkı tanımadığı,Batılı değerlerden hızla uzaklaştığı şeklinde üretilen argümanlarla Türkiye,kendisine biçilen ‘’model ortak’’ rolünün dışına çıkmakla itham edilerek müdahale edilmesi gereken bir ülke olarak zihinlere nakşedildi.

***

2000’li yıllar Türkiye’sini ‘’yeni’’ yapan unsurlara ‘’Yeni Türkiye Nedir? Ne Değildir?’’ başlıklı yedi yazımda değinmeye çalıştım. Bu yazılarımda Yeni Türkiye’yi Osmanlı modernleşmesiyle bağlantılı olarak ele alıp, sosyolojik olarak geçirdiği değişimin siyasal alandaki izdüşümlerine değinmeye gayret ettim. Ana tezim şu şekildeydi:

1-Türkiye 21.yüzyıla ulus-devlet paradigmasıyla giremezdi. Çünkü küreselleşme realitesi kültürlerarası eşit iletişimi ve etkileşimi sağlamak amacından saparak ‘’kültürel birörnekleş(tir)me sürecine evirildi. Bu da ulus devletin teritoryal egemenlik,güvenlik,denetim ve etnik üstünlük iddialarını zaafa uğrattı.

2-Türkiye’de yıllarca merkezi temsil eden Kemalist çelik çekirdeğin mukavemeti 80’li yıllardan beri İslamcı-liberal-sol ittifakın oluşturduğu post-kemalist literatür sayesinde kırıldı. Onun yerine çevrenin temsilcisi olan muhafazakar kesimler merkeze yerleşti.

3-Türkiye nüfusunun kır-kent dağılımı incelendiğinde bugün kentleşme oranının nüfusun dörtte üçüne ulaştığını görebiliriz.Okur-yazar oranındaki artış ve üniversiteleşmenin yaygınlaşması da bilgide tekelleşme durumunu ortadan kaldırmış ve yeni bir entelektüel sınıf doğurmuştur.Ayrıca son altmış yılda müteşebbis sayısında ciddi artış olmuş ve sermaye tekeli çevrenin lehine olacak şekilde kırılmıştır.Bu durum ‘’pasif/itaatkar kır kültürü’’ yerine ‘’aktif/direnen kent kültürü’’nü üretmiş ve insanların ‘’politik özne’’ olarak siyasal iradelerine sahip çıkmalarını sağlamıştır.

4-Post-modern kültür her türlü otoriteye itiraz eden bir bilinç inşa etmiştir.’’Z’’ kuşağı olarak adandırılan 1990’lı yıllarda doğan kentli genç kuşaklar‘’otorite’’ kavramına oldukça mesafeli yaklaşmaktadır.Bu durum Yeni Türkiye’nin ultra-liberal bir mahiyet arz edeceğinin işareti sayılabilir.Dolayısıyla politika yapıcılar bu kuşakların duyarlılıklarına bigane kalamamış ve topyekün olarak meşru hükümetin yanında yer almışlardır.

***

 15 Temmuz darbesini gerçekleştirenlerin dini/İslami iddialı bir gruba aidiyetleri,bu darbeyi diğer tüm darbelerden farklı kılmaktadır.Gülen Hareketi isimli bu yapının 1980’li yıllardan beri Türkiye’de çalışmalar yaptığı ve halk arasında ‘’hizmet hareketi’’ olarak nam saldığı bilinmektedir.Eğitimden sağlığa,hukuktan emniyete ve askeriyeye kadar hemen hemen her alanda örgütlenen Gülen Hareketi,uzlaşmacı tavrı ve tarzı,Batıni/mistik/Neo-İşraki/ezoterik yapısı ve makyavelist perspektifiyle tebarüz etmiştir.Prof.Dr.Mehmet Ali BÜYÜKKARA’nın Çağdaş İslami akımlar isimli eserinde anaakım Nurculuğun mimarı olan Said Nursi’nin yerine Gülen’i ikame ettikleri için Neo-Nurcu olarak tanımladığı bu hareket,hoşgörü/diyalog ve hümanizm eksenli tarzıyla hemen bütün siyasi fraksiyonlarla fayda eksenli işbirliği ilişkileri geliştirerek konumunu sağlama almış ve 1990’lı yıllarda da yurt dışı okulları açmak suretiyle etkinliğini küresel alana taşımıştır.Türk okulları ve Türkçe olimpiyatlar aracılığıyla ‘’milli’’ bir görüntü veren Gülen Hareketi,Türkiye’nin dış dünyadaki imajına olumlu katkı yaptığı için desteklenmiş ve küresel istikbarın ‘’ılımlı İslam’’ talebini fazlasıyla karşıladığı için de popülaritesini arttırmıştır.Hareketin küreselleşmesinde Siyasal İslam’ın kriminalize edildiği 1990’lı yıllar oldukça önemlidir.Nitekim bu yıllar aynı zamanda küresel arenada İslam’ın ılımlılaştırılması projelerinin tartışıldığı zamana denk gelmektedir.İran İslam Devrimiyle ciddi anlamda sarsılan Batı Medeniyeti,bu tecrübenin küreselleşmesinin önüne geçmek amacıyla Siyasal İslam’ı icat etmiştir.Oliver Royun teorisyenliğinde atılan bu adım, İslami Hareketleri hedeflerine ulaşmak için şiddet dahil her yolu deneyen patolojik örgütler olarak karikatürize etmiştir.Cezayir’de ki İslam’i direnişin bastırılmasında Siyasal İslam terkibinin rolü hayatiydi.11 eylül sonrasında son şekli verilen Ilımlı İslam projesinde Gülen Hareketi önemli bir rol üstlendi.11 eylül sonrasının mimarları olan Neo-Conlarla ünsiyet kuran bu hareket,‘’ılımlı İslam’’ın temsilcisi olarak,özellikle, öne çıkarıldı.

Eski Türkiye’nin Kemalist çelik çekirdeği olan asker-yargı-üniversite oligarşisinin yıkılmasında Ak Parti’ye destek veren Gülen Hareketi, Kemalist oligarşiden boşalan kadrolara yerleşmek suretiyle önemli bir bürokratik güce erişti. Bu gücün ayartıcılığına kapılan hareket,Türkiye siyasal arenasında mutlak özne olma arzusuyla çeşitli şekillerde kalkışmalarda bulunmuş ve en nihayetinde 15 temmuz örneğinde görüldüğü üzere işi silahlı müdahaleye kadar vardırabilmiştir.Bu noktada soru şudur;Hoşgörü ve diyalog ekseninde yürüttüğü çalışmalarla ultra-liberal,ultra-hümanist ve ultra-ılımlı bir görüntü veren ve bu yönüyle  oldukça geniş bir kesime hitabeden Gülen Hareketi,nasıl oldu da 15 temmuz gecesi ancak bir İŞİD fanatiğinden beklenebilecek bir vahşeti sergileyebildi?Yine Mavi Marmara eylemi sonrasında ‘’otoriteden izin alınmalıydı’’ diyen bir hareket,nasıl oldu da meşru otoriteye başkaldırdı?Klasik Sünni siyaset teorisinde ‘’otoriteye itaat’’ emredilirken,Gülen Hareketi nasıl oldu da siyasal meşruiyeti tescilli bir hükümeti cunta marifetiyle devirmek istedi?Ve en önemlisi de muhatabını ‘’terminatörleştiren’’ bir din dili İslami olabilir mi?Tüm bu sorulara verilecek cevaplarda bu yapının;

a)Nietzche’den mülhem ‘’güç istenci’’(gücü mutlaklaştırma,gücetaparlık ve güç sahibi olmadan hedefe ulaşılamayacağı anlayışı)

b)Batıni/ezoterik/neo-işraki/mistik yönü itibariyle mensubunu düşünemez hale getiren yapısı

c)Makyavelist perspektifi nedeniyle ilke/değer yoksunluğu

d)Eleştiriye/yoruma kapalı doğası nedeniyle barizleşen mutaassıp yapısı

  1. e) Dini vulgarize eden usulü ve dini araçsallaştırılması

gibi hususiyetleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu noktada dinin araçsallaştırılması meselesine dikkat çekmek gerekiyor.

Dinin araçsallaştırılması; din aracılığıyla menfaat elde etme veya dinin itikat,amel,ahlak ve muamelat bütünlüğünü ifsat veya tağyir ederek belli bir paye veya muhayyel(ütopik)bir gelecek adına dini, bütünlükten uzak bir şekilde yorumlama ya da İsa(a.s)’nın ardından gittiğini iddia edenlerin yaptığı gibi, dünyevi otoritenin tahkimi ve mutlaklaştırılması için dinin kaynağı olan kutsal metnin hermenötik bir okumaya tabi tutularak ‘’metni yazarından daha iyi anlama’’ amacıyla hareket etme;sonraları Muhammed(s.a.v)’in ardından gittiğini iddia edenlerin onu mistik/insanüstü ve ulaşılamaz telakki ederek ve Kitab-ı Kerimi de anlaşılması ancak belli bir grubun uhdesinde olan kutsal bir metin olarak görmeleri neticesinde tebarüz eden durumun adıdır.Gülen Hareketi ve benzeri bir çok örnekte de görüldüğü üzere,önceden belirlenmiş ve sorgulanamaz telakki edilen hedeflere ulaşmayı meşrulaştırmak amacıyla dinin yeni bir yoruma maruz bırakılması, araçsallaştırmanın en belirgin özelliğidir.Burada amaç,çerçevesi ve içeriği, dokunulmaz addedilen bir kişi veya grup tarafından belirlenmiş muhayyel gelecek(ütopya) uğruna kitlelerin din aracılığıyla efsunlanmasıdır.Değerlendirmelerimizin merkezinde her ne kadar Gülen Grubu varsa da esasında Türkiye’de din dilinin oldukça sorunlu ve dahi araçsallaştırılmış olduğunu söyleyebiliriz.Bir gruba ait olmanın sağladığı psikolojik kazanımları inkar etmemekle birlikte, grup/cemaat aidiyetini mutlaklaştırmak her zaman bir ‘’öteki’’ üretmenin zeminini oluşturmaktadır.Bu grubun dini veya seküler olması durumu değiştirmez.Kendisini/grubunu hakikatin yegane temsilcisi pozisyonunda görerek kendi dışındakileri batıl/gayr-ı meşru veya münkir ilan etmek ya da bu sonucu doğuracak bir perspektifle hareket etmek,bugün karşı karşıya kaldığımız tablonun benzerlerini gelecekte de yaşayabileceğimiz ihtimalini güçlendirmektedir.Bir dönem Türkiye’de ideolojik kamplaşmalar şeklinde tebarüz eden ve etkileri hala hissedilen bu ‘’ötekileştirme’’ ameliyesi, Gülen Hareketi özelinde gördüğümüz üzere din üzerinden yapılmaktadır.Bugün Türkiye’de oldukça büyük kitlelere vaziyet eden dini nitelikli kişilerin bir çoğu tıpkı Gülen Hareketinde olduğu gibi muhataplarına ‘’fanatizm’’ enjekte etmektedirler.Bu durum İslam’ın mübeşşir ve münzir dilinin hikmet,güzel öğüt ve en güzel şekilde cedelleşme ile ikamesini sağlamak yerine, grup/fırka fanatizminin tahrikiyle ceberutça ve hikemi/irfani perspektiften yoksun bir dilin egemen olmasına hizmet ediyor.Dolayısıyla 15 temmuz darbesi münasebetiyle asıl gündemleştirilmesi gereken işte bu bencil/ufuksuz/ötekileştirici/narsist ve muhatabını düşünemez hale getiren sözde din dilidir.

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususta dini araçsallaştıranların sadece din kisveli kişiler/gruplar/cemaatler olmadığıdır. Türkiye bu konuda oldukça kötü bir sicile sahiptir. Özellikle politika yapıcıların dini araçsallaştırmaları oldukça aşina olduğumuz hatta kanıksadığımız ve içselleştirdiğimiz bir durumdur.Çok partili hayata geçildiğinden beri, kendisini ister sağda isterse solda konumlandırmış olsun tüm politik figürler, toplumsal meşruiyetlerini sağlama almak ve politik zaferlerini garantilemek için dini/İslam’ı araçsallaştırmaktan geri durmamışlardır.Nitekim Yeni Türkiye/Post-Kemalist süreç olarak adlandırdığımız dönemde de özellikle kendisini muhafazakar demokrat kimliğe refere edenler bu araçsallaştırma sayesinde, hem toplumsal meşruiyetlerini garanti altına aldılar hem de rakiplerine zımnen ‘’siz de benim gibi yaparsanız iktidar olursunuz’’ diyerek farkında olarak veya olmayarak dinin/İslam’ın itikat,amel,ahlak ve muamelat bütünlüğü(tevhit) ile anlamlı olan doğasını vulgarize ettiler.Bu süreç ve sonrası, aziz İslam’ın bu coğrafyada itikat eksenli bir varoluşun öznesi olmasını engelleyen ve fakat onun yerine kültürel varoluşun nesnesi olarak konumlanmasında beis görmeyen bir algının oluşmasına hizmet etmiştir/etmektedir.Bu algı, İslam’ın folklorik görünürlüğüne ve millilikle mezcedilmiş haline,ulus devletin mukaddesatlarını tebcil ettiği için, sempati duyarken hayatın bütününe yönelik iddialarına sırtını çevirmektedir.Unutmamak gerekir ki, Türkiye şayet vatansa,ki öyledir,bu İslam sayesindedir.İslam’ı bu coğrafyadan çekip aldığımızda geriye anlamlı hiçbir şey kalmaz.Bu nedenle sadece dini iddialı gruplar değil, politika yapıcılarında aziz ve mübarek İslam’ı araçsallaştırmaktan vazgeçmeleri gerekir.İslam, bir hidayet muştusu,bir sahih varoluş kaynağı,bir sahih Allah/İnsan/Evren/Tarih ve zaman tasavvuru düsturu olarak müstesnadır ve yeganedir.

Bu noktada politik dilin Türkiye gibi halkı Müslüman bir ülkede dinden bağımsız/seküler bir tarzda inşa edilip edilemeyeceği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Öyle ya İslam ancak bir bütünlük dahilinde anlamlıdır ve parçalı yaklaşımların İslam’ı sahih bir şekilde anlaması mümkün değildir.Ve yine İslam hayatı bir bütün olarak değerlendirir.Dolayısıyla politikada seküler fakat hukukta dini ,yada eğitimde seküler iktisatta dini gibi yaklaşımların bir kıymeti harbiyesi yoktur.Bu tür yaklaşımların hem dini hem de seküler olmadığını söyleyebiliriz.Aziz İslam’da İtikat,amel,ahlak ve muamelat bir bütün olarak anlamlıdır.Tevhit ise bu bütünlüğün adıdır.İtikadi perspektifi sahih fakat ameli ve ahlaki zafiyet söz konusuysa,ki böyle bir şeyin olması çok zordur, orada bir parçalanma vardır ve bu İslam’ın kabul ettiği bir şey değildir.Ya da ahlak ve amel sahih bir itikadi perspektiften yoksunsa orada da ciddi bir sorun var demektir.Bu noktada kişinin evvela İslami bütünlüğün ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığı hususunda deruni bir farkındalığa sahip olması lazım gelir.Dolayısıyla politik sahada faaliyet gösterenlerin kendilerini topluma takdim ederken kullandıkları dili iyi seçmeleri şarttır.Laik/seküler ve demokratik değerlerin cari olduğu bir vasatta politika yapanların,İslam’i argümanlar kullanarak mevkisini sağlama alması dinin araçsallaştırılmasına ve politik dilin ‘’itikat’’ mış gibi algılanmasına sebep olmaktadır.

Öyleyse dinin araçsallaştırılmasına karşı nasıl bir mücadele dili geliştirmek gerek? Ya da nasıl bir dil inşa edersek aziz İslam’ı araçsallaştırmamış oluruz? Bu da bizim ödevimiz olsun.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

 

Paylaş
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter