Çarşamba , 18 Eylül 2019
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 5)

Yazarlar

Direniş Mektebinin Aziz Öğretmeni:Ahmet Şah Mesut

Asya canlı bir varlık ve Afganistan onun kalbi

Kalp harap olursa beden de harap olur

Kalp özgür kaldığı sürece beden de özgürdür

Değilse,

Rüzgarda sürüklenen saman sapı olur!

                                                              Muhammed İKBAL

Aylar içinde kimi aylar vardır ki diğerlerinden ayrılır. Ramazan ve Muharrem gibi…Günler içinde kimi günler vardır ki farklıdır.Cuma gibi…Beldeler içinde kimi beldeler vardır ki adı anıldığında insanı sarsar.Kudüs,Mekke,Medine gibi…İnsanlar içinde de bazı insanlar vardır ki diğer insanlardan farklıdırlar.Beşeriliğin çiğliklerinden arınarak insan olma yolunda sebat etmiş kişilerdir bunlar…İnsanlığın bir ‘’oluş’’ süreci olduğunun idrakinde olarak,insan-ı kamil mertebesine ulaşmak için nefsini tezkiye eden üstün şahsiyetler…Hikmeti ve irfanı şiar edinmiş,aleladeliklerden uzak,düşmanlarının dahi imrendiği yüce ruhlar…Çok konuşmayan fakat çok şey anlatan, heybetli olmayan fakat bakışlarıyla korkutan,kal değil hal ehli,yapmadığını söylemeyen ve söylediğini evvela kendisi yapan,gösterişten ve riyadan korunmak için her daim nefsini murakabe eden,dua ettiklerinde duaları geri çevrilmeyen ve ne yazık ki sayıları her geçen gün azalan aziz insanlar…Modern zamanlar insanlarının anlamakta zorlandığı bilge krallar…Savaş gibi, ölümün ve yıkımın rutinleştiği zamanlarda bile yüce insani değerlerden zerre kadar taviz vermeyen ve bu nedenle muarızlarının dahi gıpta ettiği müstesna değerler…Dersini irfan mektebinin aziz öğretmeni olan Rasul(s.a.v)’den almış,en kritik anlarda dahi muhatabının hidayetini düşünen,öldürmeyi değil yaşatmayı şiar edinmiş çağdaş sahabeler…Hayber’in fethi öncesinde sancağı verdiği Hz.Ali(r.a)’ye ‘’Ey Ali senin için bir kişinin hidayetine vesile olman,üzerine güneş doğan her şeyden(başka bir rivayette kızıl tüylü develerden)daha hayırlıdır’’ diyerek cihadı,şirk/küfür sistemlerinin iğvası altında inim inim inleyen insanların tevhid hakikatiyle tanışması amacına matuf olarak icra eden mustazafların peygamberinin takipçisi olan,kelimenin gerçek anlamıyla mümin kullar…Direnişi yüce ahlaki ideallerle gerçekleştiren abidevi şahsiyetler…

Afgan-Sovyet savaşına şahitlik edenlerden öğrendiklerimden dolayı,kendisine karşı evvelden beri hüsn-ü zan beslediğim Penşir Arslanı lakaplı Ahmet Şah Mesut’un hayat hikayesini okuduğumda onu da yukarıda hususiyetlerini saydığım müstesna insanlardan sayabilir miyim diye düşündüm ve şuna karar verdim.Evet.Hele ki direniş ahlakının ayaklar altına alındığı zamanımızda,Ahmet Şah Mesut ahlaklı direnişin mümtaz bir temsilcisi olarak hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor.Bu nedenle yazının başlığını ‘’direniş mektebinin aziz öğretmeni’’ olarak koymayı münasip gördüm.Kimdir Şah Mesut?Onu bu kadar değerli kılan nedir?Avrupa’nın uzak bir köşesinde kendisini manastıra kapatmış bir rahibenin dahi hakkında kitap yazmak için uğraştığı bu adam ne yapmıştı da,Japonya’dan ABD’ye,Avrupa’dan Türkiye’ye kadar binlerce insanın dikkatini çekmeyi başarmıştı?Sovyetleri arkasına bakmadan Afganistan’dan çıkaran iradeyi temsil etmesi midir Şah Mesut’u bu kadar meşhur yapan?Yoksa bağımsızlığı şiar edinmesi ve hiçbir paha karşısında özgürlüğünden taviz vermemesi mi?Yeri geldiğinde otantik Afgan kıyafetiyle Avrupalı politikacılarla aynı masada oturup bütün Dünya’ya ders veren,yeri geldiğinde ise cepheden cepheye koşan bu bağımsızlık sevdalısı adamı anlatmak aslında Afganistan’ı anlatmaktır dersek acaba fazla mı abartmış oluruz?Bilakis Şah Mesut’u anlatmak,Dünya’nın bugün geldiği noktayı anlamak ve Afganistan’ın son yüz elli yılda üç farklı emperyal güce karşı verdiği mücadeleyi anlamaktır.48 yıllık ömrüne bu kadar derin anlamları sığdırmış nadir insanlardan biridir Şah Mesut ve mümince direnişin nasıl olacağı hususunda bugün kafası oldukça karışık Müslümanlar için güzel bir örnektir.İŞİD mantalitesinin Afganistan’da ki temsilcisi olan Taliban’la yıllarca savaşmak zorunda kalmış olan Şah Mesut,daha 1990’lı yıllarda bu mantalitenin bir gün Dünya’nın başına bela olacağını fark eden ferasete sahip bir entelektüeldir aynı zamanda.Hiç bir ahlaki/insani değere sahip olmayan İŞİD ve türevleri gibi yapıların üremesine zemin hazırlayan Taliban zihniyeti,sadece kafir olarak nitelediklerinin değil belki daha da fazla Müslümanlar için sorun teşkil etmektedir.

Yüreği ve merhameti Afgan Coğrafyası kadar geniş,vakarı ve cesareti Hindikuşlar kadar kavi ve muhkem,kelimeleri Penşir Vadisi kadar velut olan bu aziz direnişçiyi daha yakından tanımamızı sağlayan Marcela Grad’a ve bu eseri Türkçeye aktaran Seval Yılmaz CRUMP’a teşekkürü bir borç biliriz.Kitabın öyküsü oldukça ilginç.Bu nedenle evvela bu öyküden kısaca bahsetmekte fayda var.Kitabın yazarı Marcela Grad,Buanes Aires doğumlu bir öykücü.Şah Mesud’u ilk defa Christophe De Ponfilly’nin çektiği bir belgeselde görüyor.Kendi ifadesiyle o andan itibaren aklında kalan Mesut ve takipçilerinin gözleri oluyor.Bir taraftan Sovyetlere karşı savaşan bu adamın diğer taraftan cephede arkadaşlarına şiir okuması onu çok etkiliyor ve bu efsane komutanı daha iyi tanımak,yaptıklarını ona yaptıranın ne olduğunu anlamak için yüreğinde meydana gelen bir depremle harekete geçiyor.Kendisine Mesut hakkında kitap yazmayı aklının değil kalbinin telkin ettiğini söylemesi aslında meseleyi yeterince özetliyor.

Afganistan bugün genellikle terörizm,Taliban gibi gündemlerle hatırlanan bir belde.Son yüz elli yılını üç büyük emperyal gücün baskısı altında geçirmiş.İlk önceleri İngiltere’nin egemenlik kurmak istediği Asya’nın kalbi bu beldeye,sonraları Sovyet Rusya ve en nihayetinde NATO öncülüğünde ABD yerleşmiş durumda.Bugün kırk yaşında olanların savaştan başka bir şey hatırlamadığı bu coğrafyanın gerçek manada tanınması için Şah Mesud’un hayat hikayesinde önemli ipuçları var hiç şüphesiz.Bir tarih kitabı değil elimizdeki ancak tarihe tanıklık edenlerin aktardıklarından meydana geliyor oluşu onu tarihi önemi olan bir metin haline getiriyor.Hatıratların tarihi bir veri sayılıp sayılamayacağı hakkında spekülasyon yapmayacağım.Ancak Şah Mesud gibi önce Sovyetlere,ardından Hikmetyar öncülüğünde ki cepheye ve en nihayetinde Taliban’a karşı savaş vermiş müstesna bir komutan ve dava adamının hayat hikayesi elbette ki sadece Afganistan’ın tarihi olarak değil fakat İslami Direniş Hareketleri’nin kendilerini nasıl konumlandırması gerektiği hususunu anlamak açısından da önemlidir diye düşünüyorum.Özellikle son bir yıldır Dünya’nın gündemine oturan İŞİD ve türevleri gibi İslami iddialı yapıların nasıl bir zihinsel kodla hareket ettiklerinin anlaşılması açısından da kitapta önemli ip uçları bulmak mümkün.Ayrıca Kitap bir direniş hareketinin,ideolojisi ne olursa olsun,halk desteği yoksa başarıya ulaşamayacağı gerçeğini perçinleyen malumatlarla dolu.Şah Mesut’u bu kadar değerli yapan unsurların başında onun Afgan halkıyla kurduğu güçlü temasın çok büyük bir payı olduğunu unutmamak gerekir.Kitap Türkçeye yeni çevrilmiş ancak ilk basım tarihi 2009.

Ahmet Şah Mesut,1953 Penşir doğumlu bir Tacik.Kabil’de mühendislik eğitimi almış.Önceleri Burhaneddin Rabbani’nin liderliğinde ki komünist karşıtı harekete iştirak etmiş.Sovyetlere karşı ilk askeri operasyonunu 25 yaşındayken gerçekleştirmiş.Bu tarihten suikastle öldürüldüğü 09 eylül 2001 tarihine kadar‘’hazır ol cenge istiyorsan sulhu salah’’ sözü mucibince kah harici düşman Sovyetlerle kah dahili şuursuzlar güruhu Hikmetyar ve Taliban’la savaşmış.Ölümünün ardından Hamid Karzai döneminde Afganistan’ın ulusal kahramanı ilan edilmiş.Onu farklı kılan ise sadece cephede Hafız’dan ya da Mevlana’dan şiirler okuması değil,ahlaklı bir direniş ortaya koyarak düşmanlarının bile taktirini kazanacak kadar vakur duruşudur.Bu nedenle yazıya başlarken ifade ettiğim sayıları azalanlardan biridir O.Nitekim bugün direniş adına ortaya çıkanların nasıl fecaatler işlediği ortadayken,Şah Mesut’un savaşın en zor anlarında dahi düşmanlarına benzememek için verdiği mücadele onun farklılığının en bariz işaretidir.Onun 11 eylül saldırılarından iki gün önce suikastle ortadan kaldırılması kafalarda ciddi soru işaretlerinin doğmasına sebep olmuştur.Bilindiği üzere 11 eylül mürettep saldırılarından hemen sonra ilk olarak Afganistan işgal edilmiştir.Saldırıyı gerçekleştirenlerin ‘’radikal İslamcı/fundamentalist’’olmaları, Afganistan’ın da radikal İslam’ı besleyen bir merkez olması işgalin gerekçesi olmuştu.Asıl amaç elbette ki İkbal’in de şiirinde belirttiği üzere Asya’nın kalbi olan bu beldeye hakim olmaktı.Ancak müdahale için bir gerekçe lazımdı ve Taliban bu gerekçeyi ABD’ye fazlasıyla verdi.Şu soruyu sormak önemlidir diye düşünüyorum.Şayet Şah Mesut öldürülmeseydi ABD/NATO Afganistan’da tutunabilir miydi?Ya da ABD işgalinin daha kolay olmasını sağlamak için mi Şah Mesut gibi kuşatıcı bir komutan öldürüldü?Taliban’ın Pakistan istihbaratı tarafından kurulduğu ve Afganistan’ın başına bela edildiği,Suud ve ABD tarafından da yıllarca lojistik destek aldığı gerçeği hatırlandığında Şah Mesut’un ortadan kaldırılmasını basit bir suikast olarak adlandırmak mümkün görünmemektedir.

Özgürlük aşkı/bağımsızlık sevdası,doğrudan sömürgeleştirilememiş toplumlarda daha kavidir.Çünkü sömürge olmak sadece toprağın bağımsızlığını kaybetmesi olarak adlandırılamaz.Aynı zamanda bağımsız düşünme/üretme ve direnme yoksunluğunu da beraberinde getirir.Afganistan’ın İngiltere başta olmak üzere Sovyet Rusya’sı ve şimdilerde NATO/ABD ortaklığına karşı verdiği özgürlük mücadelesi,bu ülkenin doğrudan sömürgeleştirilememiş olmasından dolayıdır.Marcela Grad’ı da kitabı yazmaya sevk eden amilin,Sovyetlere karşı kıt kanaat imkanlarıyla direnen bu insanların gözlerinde ki özgürlük sevdası olduğu hatırlandığında,Şah Mesut’un mücadelesinin mahiyeti daha iyi anlaşılmış olur.

Penşir vadisinde Rusları sekiz kez mağlup eden Mesut’un Sovyetlerde dahi övülen bir komutan olduğu ve hakkında kitaplar yazıldığını eserden öğreniyoruz.Öyle ki uluslar arası haber kuruluşları Afganistan hakkında doğru haber almak istediklerinde,doğrudan Mesut’a başvurur veya ondan gelen bilgileri doğrulatmaya ihtiyaç duymadan yayınlarlarmış.Savaşın kendine has tahrip ediciliği içerisinde, insan olarak kalmanın en güzel örneğini veren bu Tacik komutan Müslüman kimliğinin paklığını yaşadığı sürece bütün Dünya’ya göstermiştir.Bu yönüyle Şah Mesut çağdaşlarından Aliya İzzetbegoviç,Cevher Dudayev,Ahmet Yasin gibi ahlak abidesi direnişçiler safında ki yerini almaktadır.

Küresel istikbarın iktidarını sarsan en önemli unsur direniş ahlakına sahip Müslümanlardır.Bu direnişçilerin alameti farikaları ise düşmanlarına benzememektir.Kendilerine en vahşi zulümleri yapan Sırpları esir aldıklarında onlara kötü muamelede bulunma hakları olduğunu iddia eden Bosnalı askerlere Aliya’nın verdiği ‘’onlar bizim akıl hocamız değil,biz Müslümanız’’ cevabı düşmanına benzememek için direnen ahlak abidesi bir Müslüman direnişçinin özelliğini göstermesi bakımından önemlidir.Aynı tavır Şah Mesutta da mevcuttur.Esir alınan Sovyet askerlerine gösterdiği alicenaplık onların İslam’la müşerref olmalarını sağlamıştır.Oysa ki düşman Müslümanlarında tıpkı kendileri gibi yakıp yıkan,zulmeden,tecavüz eden,yağmalayan olmalarını istemektedirler.Onların asıl hedefi Müslümanları da kendilerine benzetmektir ki bu noktada oldukça mesafe aldıkları söylenebilir.

28 nisan 1992’de binlerce askeriyle Kabil’i ele geçirdiğinde Şah Mesut mütevazi kimliğinden zerre kadar taviz vermeden hareket etmeyi yeğler.Kabil’de ki komünist rejim taraftarlarının güvenliğini bizzat sağlar ve askerlerine farklı fraksiyonlardan olduğu için insanların öldürülmesine karşı çıktığını katiyetle belirtir.Onun bu alicenaplığı daha sonraları yıllarca savaştığı Taliban tarafından da teslim edilecektir.Şah Mesut’un suikastle ortadan kaldırılmasını müteakip sevinenlerin aksine bazı üst düzey Taliban mensupları ‘’Afganistan evladını kaybetti’’ veya ‘’Afganistan kaybetti’’ mealinde sözler sarf ederler.Kabili ele geçirdiği ve ısrarlar sonucu savunma bakanlığı görevini üstlendiği yıllarda Şah Mesut’u en fazla üzen şey adına iç savaş denen fakat aslında Afganistan’ın yerli iradesini ortadan kaldırmak için tertip edilen hadiselerdir.Hizb-i İslami’den Hikmetyar’ın, Pakistan istihbaratı ISI’nın kontrolünde Şah Mesut’a karşı verdiği mücadele Kabil’de korkunç yıkımlara sebep olur.Kendisine başbakanlık görevi verilmesine rağmen kabul etmeyen Hikmetyar,Mesut’un ikna çabalarına da yanıt vermez ve yıllarca sürecek Afgan iç savaşının mimarlığını yapar.Sonraları Taliban’ın ülkenin başına bela olmasının zemini oluşturan bu saldırılar, Sovyet-Afgan savaşının verdiği zarardan daha fazlasını Afganlara yaşatır.Sadece Hikmetyar’ın şuursuzluğu değil,komünistlerin desteklediği Raşit Dostum ile İran destekli Hazaraların da savaş sonrasında toparlanmaya çalışan Afganistan’a verdikleri zarar oldukça büyüktür.Bu süreç Şah Mesut’un hayatının en zorlu yıllarıdır.Sovyetlere karşı savaşırken dahi bu kadar zorlanmamıştır.Sovyetlerin çekilmesinin ardından kesilen yurt dışı yardımlar ve İran-Pakistan hattının Afganistan özelindeki stratejik çıkarları,zaten merkezi bir otoritenin olmadığı Afganistan’da gruplar arasındaki kavgaların şiddetlenmesine sebep olmuştur.Şah Mesut bunu erkenden fark etmiş ve bütün gruplardan oluşan bir istişare heyeti kurarak yeni bir Afgan hükümeti oluşturmayı arzulamıştır.Bu münasebetle Burhaneddin Rabbani’nin riyasetinde kurulan hükümette Mesut savunma bakanı ,Hikmetyar ise başbakan olarak görevlendirilmiş ancak Hikmetyar’ın Pakistan’ın kontrolünde hareket etmesi,Afganistan da yeni hükümetin kurulma sürecini sekteye uğratmıştır.Mesut bu süreçte Hikmetyar’a karşı savaşmak zorunda kalmış ve Kabil’in güvenliğini sağlamaya çalışmıştır.Bu dönemde Afganistan’ın güneyi tamamen Pakistan istihbaratı ISI tarafından kontrol edilmektedir.Hikmetyar başkentin hemen dışından bazen bir günde sayıları bini bulan roketlerle saldırmaktadır.Bu dönemde Şah Mesut,Hikmetyarla defalarca konuşmasına ve hatta onun emri altında görev yapmayı kabul etmesine rağmen,Hikmetyar Kabil’i bombalamaktan vazgeçmemiş ve Pakistan tarafından kendisine biçilen rolünü oldukça iyi bir şekilde oynamıştır.

Ne zaman ki Hikmetyar mağlup edildi o vakit Pakistan,Taliban’ı Afganistan’ın başına bela etmiştir.Bu süreç aynı zamanda oldukça karanlık bir dönemi ifade eder.1992-1996 yılları Afgan iç savaşı olarak nitelense de aslında iç savaş olmaktan ziyade şimdilerde Suriye özelinde gündeme gelen ‘’Proxy war/vekalet savaşı’’ bağlamında değerlendirilebilir.Çünkü bir yandan İran,diğer yandan Özbekistan ve Pakistan kendilerine bağlı etnik grupları desteklemekte ve Şah Mesut ise tüm bu yapılara karşı tek başına özgür bir Afganistan için mücadele etmektedir.Mesut’u diğerlerinden ayıran, Afganistan için karar verecek olanların bu ülkenin yerli damarından beslenen kişiler olması arzusunda yatmaktadır.O ne İran’ın ne de Özbekistan,Pakistan ve hatta ABD’nin Afganistan da ki müdahalesini kabul etmiyor ve daha yerli/bağımsız bir hükümetin teşekkül etmesi yolunda çaba gösteriyordu.Bu sebeple Taliban’ın ortaya çıkmasından sonra Herat’ta İsmail Han öncülüğünde bir çok Afgan aydın/bürokratın da katıldığı toplantılardan birinde Şah Mesut Burhaneddin Rabbaniye Sovyetlerin çöküşünü örnek vererek iktidarını başkalarıyla paylaşması önerisinde bulunarak farklı gruplardan bir hükümet oluşturmasını teklif eder fakat teklifi Rabbani tarafından reddedilir.Sonrasında Taliban’ın işlediği cinayetler ve akabinde hükümeti devirmeleri Şah Mesud’un bu teklifinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.Ancak iş işten geçmiştir.İran’ın Kabil elçisiyle Taliban’a karşı kendilerine yardım etmeleri için Şah Mesut’un çabaları yetersiz kalır.İran Mesut’a karşı savaşan guruplara destek verir.Mesut daha fazla insan kaybının olmaması ve Kabil’in artık daha fazla harap olmasını istemediği için şehri Taliban’a teslim eder.Direnebilecek gücü olmasına rağmen bunu yapar ve doğduğu topraklara yani Rusları sekiz kez mağlup ettiği Penşir Vadisi’ne döner.Bu vakitten sonra Mesud’un Taliban’la savaşı başlar.Taliban’ın ne olduğunu iyi bilen Kabil halkı da Mesutla beraber Penşire akın eder.Mesut burada Taliban’ı Kabil’den nasıl çıkaracağını hesabını yapar ve Ruslarla nasıl savaştılarsa Taliban’la da savaşmaları noktasında halkını cesaretlendirir.Taliban’ın içerisinde Araplar,Çeçenler ve Pakistan/İran /Özbekistan hattının desteklediği milisler vardır.Mesut, Taliban’ı Penşir vadisinde bozguna uğratır.Ancak Taliban şuursuzluğu dinmek bilmez.Pakistan’ın Sovyetlerden oluşan boşluğu doldurmak istemesi ve Afganistan’dan geçecek boru hatlarının güvenliği için buraya odaklanması Afganistan’ın Taliban elinde harap olmasına sebep olur.Afganistan bir yandan Suud destekli modern radikal selefilik için bir mektep işlevi görürken bir yandan da küresel silah ve uyuşturucu baronları için velut bir havza haline getirilir.Zamanla Taliban’ın Virginia kamplarında ABD ile sıcak temaslarına yer veren yazılar/makaleler yayınlanır.Görünürde kendisiyle savaşılan Taliban arka planda petrol hatları ve uyuşturucu trafiği için işbirliği yapılan bir partner olur.En nihayetinde Taliban Afganistan’a yeni bir emperyal müdahalenin gerekçesi olarak rolünü oynar ve sahadan çekilir.Şimdilerde İŞİD/El-Kailde/Boko Haram gibi isimler altında Dünya’nın farklı yerlerinde İslam adı altında direniş hareketlerinin zemini de Afganistan da Taliban varlığının ortaya çıkması sonrasına dayanır.Bu yapılar bugün ‘’Öcü İslam’’ algısını beslemekle birlikte iyi mobilize olmalarının sağladığı avantajla gittikleri ülkelerdeki yerli direniş damarını ortadan kaldırarak tıpkı Afganistan da yaptıkları gibi emperyal müdahalelerin imkanını oluşturmaktadırlar.Boko Haram’ın Afrika’ya,İŞİD’in Ortadoğu’ya,El Kaide/Taliban’ın ise Asya’ya müdahale zeminlerini meşrulaştırıldığı bugün apaçık görülmektedir.Şah Mesut, ferasetiyle bu yapıların nasıl bir zihnin ürünü olduğunu görmüş ve ömrü yettiğince mücadele etmiştir.Onun Taliban tarafından öldürülmesine bu nedenle şaşırmamak gerekir.

Son olarak Mesut’un irfani/hikemi yönüne dikkat çekmek isterim.Onun direnişini farklı kılan da kanaatimce bu irfani yönüdür.Çünkü savaşın tüm hoyratlığına rağmen insan kalabilmeyi başarmak aziz İslam’ın irfan mektebinden ders almakla mümkündür.Bu mektep,nefsi çiğliklerinden arındırmayı ve ulvi değerler uğruna mücadele etmeyi şiar edinmeyi öğretir.Bu mektep kahramanlık,mal mülk edinme,şöhret ya da ırk/kavim/toprak için değil,yalnızca ilahi rızayı kazanabilmek ve i’layı kelimetullahı hakim kılmak için ceht etmeyi öğretir.Bu mektep Rasul(s.a.v)’ün Hz.Ali’ye nasihatinde belirttiği üzere ganimeti değil,hidayeti öncelemeyi öğretir.Bu nedenle bu mektebin talebeleri sadece dostlarının değil düşmanlarının da takdirini kazanırlar.Son iki yüz yıldır Müslümanların yaşadığı beldelerde meydana gelen işgal ve sömürüye karşı koyan tüm direniş hareketlerinin,aziz İslam’ın irfan mektebinden ders aldıkları dikkate alınacak olursa Mesut’un bu yönü daha iyi anlaşılabilir.Ömer Muhtar’dan İmam Şamil’e,Mustafa Sabri’den Hasan el-Benna’ya,Said Nursi’den Şeyh Ahmet Yasin’e kadar tüm ahlaklı direnişçilerimiz,irfan mektebinin mümtaz talebeleridirler.Şayet bugünde ahlaklı bir direniş sergilenecekse bu mektebe kayıt yaptırmakta fayda var.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Medeniyetler Çatışması Ya Da Suriye Kimin Vietnam’ı Olacak? (*)

Olayları değil olguları konuşmanın zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Şahitlik ettiğimiz süreçler muhtemelen gelecek kuşaklar arasından çıkacak tarih felsefecileri tarafından daha sağlıklı değerlendirmelere konu olacak. Tarihin biz yaşarken yapılıyor oluşunun farkında olamamak gibi bir hastalığa düçar olmuş durumdayız. Bu hastalıktan kurtulabilmek için meseleleri medya/enformasyon araçlarının sığ, yavan ve şartlandırıcı perspektifinden uzaklaşarak değerlendirmemiz gerekiyor.Aksi taktirde tarihin hatalarıyla birlikte sürekli olarak tekerrür ettiği süreçlerin mahkumları olacağız.Başkalarının şekillendirdiği tarihte nesne olmaktan kurtulabilmenin yolu özgün tavır alışlar ve sahih değerlendirmeler yapmaktan geçiyor.Bunun için de evvela rafine bilgiye ulaşma merakı ve cehti içerisinde olmak ardından o rafine bilgiyi işleyebilme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir.Çünkü rafine bilgiye sahip olmak aynı zamanda sorularımıza doğru cevap almamızı da sağlayacaktır. Bugünün enformasyon araçları genellikle ‘’ne oluyor’’ sorusuna cevap veriyor fakat ‘’neden oluyor’’ sorusunun cevabını bizlerden saklıyor.Bizler ne oluyor sorusu etrafında zamanımızı tüketip tavır alışlarımızı şekillendirirken neden oluyor sorusunun cevabını bilen az sayıda kişi(ler) kitleleri nasıl manipüle edeceğinin hesaplarını yapıyor.Olaylara odaklanmaktan hoşlanan zihinlerimiz palyatif çözümler üretiyor.Ancak esasa/öze ilişkin değerlendirme yapamıyor.Verili olanın mutlaklaştırıldığı bir vasatta her yeni durum verili olanın muhkemleşmesi amacına matuf olarak yeniden üretiliyor. Muhalefet ederek varlığımızı anlamlandıracağımızı zannetme gibi bir kısır döngünün içerisinde bulunuyoruz.Oysa ki her muhalefetin verili olanın tahkim edilmesi imkanını içkin olduğunu unutuyoruz.Muhalefet etmek mevcut sistemin daha iyi işlemesini sağlamaya dönük olarak iktidar sahiplerine yol göstermekten başka bir işe yaramıyor.Dolayısıyla muhalefet eden değil verili olanın dışında yeni bir varoluşun imkanlarını oluşturmak çabası içerisinde olmak gerekiyor.

Tunus’la başlayan, ardından istikbarın ve istibdadın en hoyrat biçimlerinin tebarüz ettiği halkı Müslüman beldelere sıçrayan ve ‘’Arap Baharı’’olarak adlandırılan süreçlerin, başladığı yer de dahil olmak üzere bir geri dönüş yaşaması ve hatta ‘’Arap Kışı’’ ‘na dönmesi üzerinde ciddi olarak düşünmek mecburiyetindeyiz. Adlandırmasını dahi kendimizin yapamadığı bu süreçlerin geldiği son nokta oldukça düşündürücüdür. Yıllarca ceberut idareciler eliyle sindirilen ve onursuzluğa mahkum edilen Müslüman halkların, başlarındaki zalim idarecilerden kurtulmak amacıyla başlattığı isyanların, Dünya’nın yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir vasata denk gelmesi elbette tesadüf sayılamaz.11 eylül saldırılarının ardından başlatılan ‘’Haçlı Seferlerinin’’ amacı 20.yüzyılın başında ulus devletler olarak parçalara ayrılmış ülkeleri yeni bir formata sokarak ortaya çıkacak dinamizmi küresel sistemin çarklarını yağlamak amacıyla kullanmak oldu. Başlangıçta etnik merkezli ayrıştırılan uluslar şimdilerde mezhebi enstrümanlar üzerinden ayrıştırılmak istenmektedir. Müslüman halklar, küresel istikbarın etnik/mezhebi/folklorik argümanlar üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı bu ayrıştırma tezgahını bozabilecek bir bilinçlilik halinden yoksun oldukları için her yeni güne korkunç acı ve ıstıraplarla uyanıyoruz. İran-Suud hattı üzerinden yıkıcı mezhep savaşlarının organize edildiği bir vasatta, bir taraftan nihilist vahhabi yapılanmalar aracılığıyla Müslüman gençler terörize edilirken diğer taraftan Pers/Safevi cephesi aracılığıyla Arap-Acem tarihsel düşmanlığına vurgu yapılmak suretiyle Müslümanların enerjileri berhava ediliyor. Ortaçağ’da Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı mezhep savaşlarının aynısı bugün Müslümanlar arasında gerçekleşiyor. Tüm insanlığın kurtuluş ümidi olan/olması gereken aziz İslam, mensupları aracılığıyla anarşi,kaos ve ötekileştirme unsuru olarak gösteriliyor. Zihinleri Post-modern süreç tarafından işgal ve iğdiş edilen Müslümanlar, İslami bir otoritenin/ulemanın olmayışı nedeniyle aziz Kuranı yorum nesnesi haline getirmek suretiyle ‘’usulsüz’’ çıkarımlarda bulunabiliyor.

Soğuk savaş heyulasının 1991 de sona ermesinden sonra çift kutuplu Dünya’nın yerini, liberal Batı medeniyetinin değerlerinin egemen olacağı tek kutuplu bir Dünya’nın alacağı ve küreselleşme ile beraber bu değerlerin bütün Dünya sathına yayılacağı varsayılıyordu. Ancak beklenti tam olarak gerçekleşmedi. Roma’dan beri sürekli olarak bir öteki üzerinden kendisini var eden Batı , soğuk savaşın bitiminden sonra tehlikenin rengini kızıldan yeşile çevirerek küresel askeri gücü olan NATO’yu bu yeşil tehlikeyle, yani İslam’la, mücadeleye yönlendirdi.Bu amaçla ilk olarak I.Körfez savaşı çıkarılarak kadim şehirlerimizden Bağdat tarumar edildi. Ardından Cezayir’de İslamcıların iktidara gelişleri endişeyle(!) karşılandı ve yüz binlerce insanın ölümüne neden olacak bir darbe organize edilerek İslamcılar iktidardan uzaklaştırıldı. Bosna’nın Sırplar tarafından işgali ve yıllar süren katliamlarda Soğuk savaş sonrası Dünya’nın yaşadığı travmalardan biriydi.1990’ların ikinci yarısında ise bu kez hedefte Türkiye vardı ve post-modern darbe olarak ta adlandırılan 28 şubat darbesiyle Türkiye’ye ‘’balans ayarı’’ yapıldı. Artık tek kutuplu Dünya’nın İslam’ı küresel sistemle barışık hale getirmek gibi tek bir hedefi vardı. Bu münasebetle Pakistan’da ki medreselerden El Ezher’in müfredatına kadar bir çok düzenleme yapıldı. Özellikle İslam’ın ‘’epistemolojik ve ontolojik’’ söylemi kapitalist/neo-liberal değerlerle barışık olarak yeniden yorumlanmaya çalışıldı.Ilımlı İslam’da denilen bu süreç NATO inisiyatifinde yürütüldü. NATO, İslam’ın ılımlılaştırılması ve kabul edilebilir kıvama getirilebilmesi için çeşitli misyonlar üstlendi.Nitekim bugün NATO , küresel anlamda İslami hareketlerin tasfiye edilmesi ve/veya softlaştırılması için mesai harcamaktadır. Küresel sistem siyasal alanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni, askeri alanda NATO’yu, ekonomik alanda ise IMF ve Dünya Bankası’nı İslam’ın ‘’lightlaştırılması’’ için kullandı/kullanıyor.

Şimdilerde Suriye özelinde yaşanan küresel rekabet Müslümanların yine nesne olarak tarihte yer aldıklarının bir işareti olması açısından ibret vericidir. Napolyon’un Mısır’ı işgalinden bu yana bir türlü kendi eylemlerinin öznesi olmayı başaramayan Müslümanlar yine kendileri üzerinden hesap yapılan fakat bu hesapta sadece istatistiksel veri olarak var olan pozisyondadırlar. Etnik ve mezhebi enstrümanlar üzerinden utanç verici ayrılıklar yaşayan ve her geçen gün bu ayrılıklarını derinleştiren Müslümanların görünen o ki yakın zamanda üzerlerine gelen bu yeni haçlı sefer(ler)inden kurtulmaları mümkün değildir. Allah(c.c), enerjilerini teferruat kabilinden meselelerle kendi içlerinde tüketen Müslümanlara bela üstüne bela göndererek adeta ‘’öze dönüş’’ çağrısı yapmakta fakat Müslümanlar bu belaları bertaraf edecek imkanları üretmek yerine belayı davet eden çiğliklerin gölgesine sığınmayı yeğlemektedir. Aziz İslam’a dayanarak yeni bir varoluşun imkanlarını oluşturmak dururken insanlığın ifsadını hızlandıran ‘’değerlere(!)’’ sığınmak, acziyeti kabullenmekten başka bir şey değildir.

Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin ve Ukrayna ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasının Batı açısından meydana getirdiği rahatsızlık Suriye de kendini göstermektedir. Suriye, Batı Bloku ile Rusya-İran-Irak-Lübnan ve kısmen Çin hattı arasında ‘’Proxy War/vekalet savaşı’’ sahası olmuştur. Tabiri caiz ise Batı, Rusya’nın Doğu Avrupa’da yaptığı darbenin intikamını, Rusya’nın Akdeniz’de ki tek ayağı olan Suriye’de almak istemektedir. Dolayısıyla Suriye de ki savaş aslında İran-Irak-Rusya-Lübnan-Çin hattıyla, ABD-AB-İsrail-Suud-Katar-Türkiye hattının savaşıdır denilebilir. Adı geçen devletlerin Dünya Sistemi’nde tekabül ettikleri yer dikkate alındığında Suriye özelinde bir III.Dünya Savaşı yaşandığını söyleyebiliriz.Arnold Toynbee’nin bugünün Dünyası’nda yaşayan beş medeniyet olarak saydığı Batı-Rus-Çin-İslam ve Hint Medeniyetlerinden ilk dördü bu savaşın içindedir.Bu nedenle 1990’lı yıllarda Samuel Hungtington’a sipariş edilen ‘’medeniyetler çatışması’’ tezi doğrulanmış olmaktadır.Suriye, Medeniyetlerin birbirlerini test ettikleri yerin adıdır.Hatta bu savaşı İslam ve diğer medeniyetlerin savaşı olarak adlandırmamızda bence hiçbir beis yoktur.Nitekim Rusya Çeçenistan ve Dağıstan başta olmak üzere bünyesinde yaklaşık 20 milyon Müslüman barındırmaktadır.Çin, Uygur Bölgesi üzerinden Müslümanları asimile etmek için ciddi uğraş vermektedir.Batı Bloku ise milyonlarca Müslüman’a ev sahipliği yapmanın yanında bu savaşın teorisyeni durumundadır. İlginç olan ise Rus-Çin-Batı medeniyetini Suriye’de buluşturan ortak noktanın görünüşte İŞİD olmasıdır. Nihilist Vahhabiliğin anaforuna kapılarak Suriye’ye ge(tiri)len Müslüman gençler bu devletler tarafından imha edilmektedir. Bir zamanlar Afganistan’da gerçekleşen durumun aynısı bugün Suriye’de gerçekleşmektedir. İŞİD’in küresel müdahaleyi meşrulaştırması önümüzdeki yıllarda/günlerde başka halkı Müslüman beldelerinde hedef olacağının işaretidir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Özbekistan İslami Hareketi’nin İŞİD’e biat ettiğini açıklaması manidardır. Yakın zamanda bu belde de bir müdahaleye şahit olursak şaşırmamalıyız. Buhara ve Semerkant’a ev sahipliği yapan bu belde müdahaleye maruz kalması durumunda Bağdat ve Şamdan sonra Buhara ve Semerkant’ın da tahribatına şahit olabiliriz.

Rusya-İran-Çin hattının Suriye üzerinden Batı hegemonyasını tahfif eden bu direnci, Dünya’nın önümüzdeki yıllarda alacağı şekil itibariyle de bizlere fikir verebilir. Şimdilerde Rusya’nın İŞİD bahanesiyle savaşa doğrudan müdahil olması ve İran-Irak-Suriye-Rusya arasında Irak merkezli bir ‘’bilgi paylaşım üssünün’’ kurulması savaşın önümüzdeki günlerde farklı bir boyut kazanacağını gösteriyor. Suud’un, Afgan-Sovyet savaşında olduğu gibi ağırlıklı olarak finansal ve vahhabilik özelinde ideolojik destek veriyor olması ile Türkiye’nin Afgan-Sovyet savaşında Pakistan’ın rolüne benzer bir pozisyonda yer alması dikkat çekicidir.Nitekim Pakistan 1979-1989 yılları arasında hemen yanı başında,Afganistan’da, Sovyetlere karşı verilen mücadeleyi tüm unsurlarıyla desteklemiş ve bu konuda Batı başkentlerinden, özellikle Washington ve Londra’dan, tam destek almıştı. O dönemde Ziyaül Hak bugün Tayyip Erdoğan’ı andırırcasına oldukça gözü kara adımlar atmış ve nihayetinde Sovyetlerin mağlup olmasını sağlamıştı. Ancak bugün Türkiye Suriye politikasında Suud-Katar hattı dışında yalnız bırakılmıştır.Savaşın başında Esat’la köprüleri atması hususunda desteklenen Türkiye şimdilerde Esat’lı çözüme razı edilmek istenmektedir.

Suriye, Fransız sömürgesinden çıktığından beri sadece Suriye olarak kalmadı. Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek kapısıydı. İran’ın ‘’vekalet savaşlarını’’ yürütmesinde anahtar role sahipti. Lübnan Hizbullahı’nın lojistik merkezi olması hasebiyle İsrail ile yakın temas halindeydi. Türkiye ile Hatay meselesi, Ermeni tehciri ve Şeyh Sait hareketi dolayısıyla oldukça yakın bağlara sahipti. PKK/PYD gibi örgütlere yıllarca ev sahipliği yapması,İslami Cihat ve Hamas gibi İslami hareketlerin karargah merkezi olması dolayısıyla da sürekli bir tarassut altındaydı.11 eylül sonrasında şer ekseni olarak tarif edilen ve aralarında Kuzey Kore ve İran’ın bulunduğu hattın en önemli unsuruydu.2006 ‘da İsrail’in ağır bir mağlubiyet tatmasında Suriye’nin rolü hayatiydi. Dolayısıyla Suriye’nin istikrarsızlaştırılması yıllar önce planlanan ve fakat uygulama zemini yeni oluşan bir süreçtir.1974-1989 arasında cereyan eden Lübnan iç savaşı hatırlandığında bu istikrarsızlığın daha uzun süre devam edeceği söylenebilir. Son zamanlarda ise Esat’ın yıllarca kimlik vermekten dahi imtina ettiği Suriye Kürdistan’ı üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiren hadiseler yeni sınırlar ihdas edileceğinin habercisidir.Bölgede yeni mikro devletçikler oluşturulmak suretiyle , İsrail karşısında ki mukavemet hattının dağılması amaçlanmaktadır.NATO’nun misyonlarından birinin de , Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasına izin vermemek olduğunu unutmamak gerekir.

1979-1989 yılları arasında cereyan eden ve Sovyetlerin dağılmasına vesile olan Afgan-Sovyet savaşı nasıl ki Dünya’da yeni bir dönemin başlangıcı olduysa, Suriye’de cereyan eden savaşta kanaatimce yeni bir dönemi başlatacaktır. Sovyetlerin Afganistan’a asker çıkardığı günlerde ABD başkanı Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Zibignew Brzezisnki ‘’şimdi Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmanın koşulları oluştu’’ diyerek yaklaşık on yıl sürecek bir savaşın Sovyetleri dağıtma fırsatına dönüşmesini sağlamıştı. O tarihlerde Sovyet-Hint paktına karşılık olarak ABD-Pakistan-İngiltere-Suud-Çin-Ürdün-İran ittifakı kurularak Vietnam’da ABD’nin mağlup olması için canla başla çalışan Sovyetler çökertilmişti. Bu savaşta mazlum Afgan halkı komünist/ateist olarak nitelediği ve dinine dahledeceğini düşündüğü Sovyetlere karşı bütün gücüyle mücadele ederken elbette kendileri üzerinden böyle bir hesabın yapıldığının farkında değillerdi. Ancak 1989 ‘da Sovyetler Afganistan’dan çekilme kararı aldığında, Afganistan kendi kaderiyle baş başa bırakılacak ve siyasal birliğini oluşturamamış olan bu ülke bu seferde savaş lordu Hikmetyar-Raşit Dostum gibi şuursuzlar eliyle harap edilecektir. 24Sonraları Pakistan öncülüğünde icat edilen Taliban eliyle enerjisi tüketilen Afganistan, öz evlatları Burhaneddin Rabbani ve Ahmet Şah Mesut’un olağanüstü çabalarıyla toparlanmaya çalıştıysa da Taliban radikalizmi, vaktiyle Sovyetleri devirmek için Afganistan’a destek veren ABD işgalinin gerekçesi olmuştur.

Sonuç olarak denebilir ki; bir anlamda hafızamız olan kadim şehirlerimizin iğrenç vekalet savaşlarının uygulama alanı olarak seçilmesi tarifi imkansız bir acı yaşatıyor. Bağdat’tan sonra Şam’ın da modern barbarlar tarafından yağma ve talana muhatap olması yalnızca Müslüman halklar için değil bütün Dünya insanlığı için büyük bir kayıptır. Küresel istikbar tüm Dünya’da geleneği yok ederek insanlığı hafızasızlaştırmak istiyor. Yüzlerce yıllık ilim ve fikir mirasımız çağdaş Moğollar tarafından ya yok ediliyor ya da yeni oryantalist çalışmalar için Batı başkentlerine aktarılıyor. Yok edilen kadimin yerine 18.yüzyıl ve sonrasında terviç edilen hakikatle bağı zedelenmiş akıl tarafından üretilen putlaştırılmış bilim, kışkırtılmış nefis ve tanrılaştırılmış benlik konuluyor. Post-modern çağın merkezsizlik/öznesizlik/geleneksizlik formuna uygun olarak bu miraslarını yağmalanması, geçmişle bağı kopararak aydınlanma sonrası oluşan ‘’rasyonel’ gelenekle düşünme amacına matuf olarak işliyor.Batı, kendi geleneğiyle gerçekleştirdiği hesaplaşmayı Müslümanlara da yaptırmak suretiyle İslam’ı hermenötik bir okumanın nesnesi yapmaya çalışıyor. Bu saldırılar karşısında ya aziz İslam’ın mübeşşir ve münzir diline sarılarak yeni bir varoluşun imkanlarını ortaya koyacağız ya da nehirden kana kana içtikten sonra ‘’bugün bizim Calut’a karşı koyacak gücümüz yok’’ diyenlerin akıbetine maruz kalacağız.Vesselam…

(*) Sovyetler, Afganistan’a ilk askerlerini çıkardığında dönemin ABD başkanı Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zibignew Brzezinski başkana şöyle bir mesaj geçer ‘’ İşte şimdi Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmanın koşulları oluşmuştur.’’(İlgili konuşma için bkz. Andrew G.Marshall/Orijins of Afghan War/www.geopoliticalmonitor.com ve The CIA’s İntervention in Afghanistan/www.globalresearch.com)

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Serdar Mahmut Tarzi Han ve Afgan Modernleşmesi

Afganistan denilince aklımıza ne gelir?Taliban mı?Üsame b.Ladin mi?Şibirgan cezaevi mi?Cenk kalesi mi?Bagram Hava üssü mü?Burka mı?Terörizm mi? soruları uzatmak mümkün.Ancak Afganistan’la ilgili olarak bugün aklımıza gelenler, aslında bir tür şartlanmışlıktan öteye geçmez.Bu şartlanmışlıklarda ise maruz kaldığımız algı operasyonlarının payı yadsınamaz.Algılarımızın kolaylıkla şekillendiril(ebil)diği bir zaman diliminde yaşıyoruz.Enformasyon tazyiki altında, sürekli olarak bir şeylere maruz kalıyor ve maruz kaldıklarımızı belli bir süre sonra içselleştiriyoruz.Öfkelerimiz ve heyecanlarımız kolaylıkla yönlendirilebiliyor.Sadece Afganistan’la alakalı değil bu söylediklerim.Hayat algımızın şekillenmesinde de aynı enformatik tazyikin mahkumları durumundayız.Kafamızı kaldırıp hakikatle temas kurmak oldukça zor ve zahmetli olduğundan,biraz da içinde bulunduğumuz durumu kanıksamış görünüyoruz.Matrix filminin unutulmaz repliklerinden olan ‘’cehalet mutluluktur’’sözünün şiarlaştığı bir yarına doğru koşar adım ilerliyoruz.19.yüzyılın cins filozoflarından Nietzche’nin dediği gibi,düşünsel anlamda büyük bir ‘’çölleşme’’ yaşıyoruz.

Modernleşme sürecine atf-ı nazar eyleyeceğimiz bir ülkenin hikayesine ‘’algı operasyonu’’ olgusuyla başlamak da neyin nesi diye sorabilirsiniz. Ancak,sağlıklı değerlendirmeler yapabilmenin yolunun algılarımızı yönlendirilebilir/kontrol edilebilir olmaktan kurtarmaktan geçtiğini unutmamak gerekir.Modernlik, 17.yüzyıldan 19.yüzyıla kadar Avrupa’nın yaşadığı toplumsal,siyasal,ekonomik süreçler bağlamında değişimler olarak tanımlanabilir.Bu noktada merkezde Avrupa olduğundan yapılan değerlendirmeler Hıristiyanlık ‘tan bağımsız düşünülemez.Kadim olandan kopmayı da imleyen modernlik,hayatın din/vahiy perspektifinden değil,rasyonalite temelinde anlamlandırılması üzerine kuruludur.Avrupa da kilise merkezli bilgi tekelinin kırılması ve Luther-Calvin ikilisinin Protestan ahlakının teorik zeminini oluşturmasıyla ortaya çıkan bilim devrimi ve sanayileşme ise modernliğin tezahürü olarak kabul edilebilir.Dolayısıyla Batı dışındaki ülkelerin modernleşmesi de bu bağlamdan bağımsız düşünülemez.

Hakkında bilinenlerin aksine Afganistan sahip olduğu tarihi ve kültürel birikim,jeo-politik,jeo-kültürel ve Stratejik önemi bakımından müstesna bir ülkedir.Bundan dolayıdır ki son iki yüz yıldır bütün emperyal devletlerin dikkatini çekmiştir.Tarihi,savaşlarla şekillenmiş ve bugün kırk yaşında olanların savaştan başka bir şey görmediği bir yerdir aynı zamanda.Gerek geçiş güzergahları,gerekse doğal kaynakları itibariyle oldukça büyük bir öneme sahip olan bu ülkenin,Dünya’nın gündemine sürekli olarak ‘’radikallik’’,’’ehlileştirme’’,’’medenileştirme’’,’’terörizm’’ bağlamında geliyor oluşu bazı hakikatlerin gizlenmesini de beraberinde getirmiştir.Öyle ya Dünya’da bazı ülkeler medeni/uygar/ileri,bazılarıysa da uygarlaştırılması,ehlileştirilmesi,kendisine medeniyet götürülmesi gereken yerlerdir!Medeniyeti,ilerlemeyi ve uygarlığı modern/seküler kalıba sığdırarak o kalıbı mutlaklaştırmanın tabi sonucu olarak ortaya çıkan bu neo-kolonyalist tavır,kendisini merkeze alan ve kendi dışındakileri de o merkezin değerlerine entegre etmeye çalışan bir bakışı temsil ediyor.Avrupa’nın siyasal,ekonomik ve dini alanda yaşadığı tecrübelerin,Avrupa dışındaki ülkelerin de yaşaması gerektiği üzerine kurulu sosyoloji sayesinde,özellikle halkı Müslüman olan beldelerin manipüle edilmesinin alt yapısı oluşturulmuştur.Yalnızca Afganistan değil,hassaten Müslümanların yaşadıkları bütün beldeleri Batılı/modern/seküler paradigmaya boyun eğdirmek için kültürel,siyasal ve fiziksel işgaller organize ediliyor.Irak’ın işgali öncesinde ‘’biz oraya demokrasi götürüyoruz’’diyenler bu psikolojik arka plandan besleniyorlardı.

Oysa ki Afganistan sahip olduğu tarihi ve kültürel miras sayesinde,Türkiye ve İran’dan sonra doğrudan sömürgeleştirilemeyen nadir ülkelerden biridir.Doğrudan sömürgeleştirilemeyen bütün ülkelerde olduğu gibi bu üç ülkede de dolaylı sömürgeleştirme gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.Genelde yerli figürler eliyle tarihi ve kültürel mirastan ve onu şekillendiren din olgusundan teberri etme şeklinde tebarüz eden dolaylı sömürgeleştirme,en nihayetinde toplumun seküler bir karakter kazanması amacına matuftur.Bundan dolayıdır ki,Türkiye-İran ve Afganistan’ın 20.yüzyıl tecrübeleri birbirlerine çok benzerdir.Türkiye’nin,Osmanlı’nın 1699 sonrasında başlayan modernleşme hamlelerini Mustafa Kemal’le zirveye taşıması,İran’ın Pehlevi Hanedanlığı döneminde modernleşme yönünde attığı radikal adımlar ve Afganistan’ın 20.yüzyılın başında Emanullah Han aracılığıyla yaşamaya mecbur kaldığı radikal modernleşme süreci,bu kader ortaklığının işaretleri sayılabilir.Türkiye-İran ve Afganistan özelinde bakıldığında Müslüman ülkelerin modernleşmesinde en başat rolü kadının toplumsal pozisyonu oluşturmuştur.Gerek Afgan modernleşmesinde gerekse Türkiye ve İran modernleşmesinde değişimin/dönüşümün odağında kadının olması oldukça dikkat çekicidir.Kadının konumunun güçlendirilmesi çerçevesinde öne sürülen argümanlar,toplumun geleneksel formunun değişmesinde oldukça etkili olmuştur.İslam’ın ataerkil yorumunun revaçta olduğu Türkiye-İran-Afganistan gibi toplumlarda Batılı anlamda bir kadın algısının karşılık bulmasına şaşırmamak gerekir.Özellikle modernliğin menfi sonuçlarının henüz tam olarak belirginleşmediği 19.yüzyılın ikinci yarısı ile 20.yüzyılın başlarında özgürlük,eşitlik,birey olma gibi argümanlar üzerinden yürüyen tartışmaların ataerkilliğin cenderesinde sıkışmış Müslüman kadınlara oldukça cazip geldiği söylenebilir.Geleneğin ataerkil İslam yorumunun ciddi eleştirisi yapılamadığı ve İslam’ın özgün kadın kimliği yeterince gündemleştirilemediği için Batının özgürlük söylemlerinin tesiri oldukça fazla olmuştur.Coğrafi konumları ve kültürel havzaları gereği birbirleriyle ilişkileri oldukça eskilere dayanan Türkiye-İran ve Afganistan,görünen o ki, 21.yüzyılın şekillenmesinde de hayati bir rol oynayacaktır.

Yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda Graham Fuller, Ortadoğu için şöyle yakıcı bir tespitte bulunur:’’Ortadoğu da Türkiye,İran ve Mısır dışında ciddiye alınabilecek devlet yoktur’’.Kağıt üzerinde yirmiden fazla devletin yer aldığı Ortadoğu için yapılan bu tespit haksız sayılmaz.Çünkü devlet olmak,sadece belli bir toprak parçası üzerinde tesis edilmiş güçle açıklanamaz.Aynı zamanda ciddi bir geleneksel,entelektüel ve medeniyet birikimini de gerektirir.Osmanlı Devleti’nin parçalanması sonrası oluşan ulus devletlerden Türkiye dışında hiçbiri bu saydığımız tarihi/entelektüel ve medeniyet birikimine sahip değildir.Bundan dolayıdır ki, Ortadoğu da kağıt üzerinde devlet olarak kabul edilmelerine rağmen Türkiye,İran ve Mısır dışındaki devletler kolay manipüle edilebilmektedirler.Ortadoğu Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin,Türkiye ve Mısır’ın siyasal ve fiziki,İran’ın ise ideolojik hinterlandında cereyan ediyor oluşu bu tezimizi desteklemektedir.Gerçekleşen ayaklanmalar hakkında Türkiye-İran ve Mısır arasında bir fikir birliği oluşmadığı için bölge bugün kaosa teslim olmuştur.Unutulmamalıdır ki,Türkiye-İran-Mısır üçlüsünün ortak bir payda oluştur(a)maması durumunda,bu coğrafyada istikrardan söz edilemeyecektir.Zaten dikkat edilirse,küresel oyun kurucular da stratejilerini bu üç devletin mutabakatını zedeleme ve ortak bir zemin oluşturma çabalarını engelleme üzerine kurmuşlardır.İlk defa Mursi iktidarı döneminde,Türkiye’nin de özel gayretiyle, gerçekleştirilmeye çalışılan Türkiye-İran-Mısır yakınlaşması,Sisi önderliğindeki darbenin ne amaçla yapıldığını anlamamız açısından belki bir fikir verebilir.

Afganistan modernleşmesine Ortadoğu perspektifinden yaklaşmak belki garip görülebilir.Ancak nasıl ki Ortadoğu,Türkiye-İran-Mısır ittifakıyla selamete çıkacaksa,Orta Asya ‘da Afganistan’ın durumu göz ardı edilerek değerlendirilemez.Afganistan,hem kuzeyden güneye hem de doğudan batıya geçiş güzergahlarıyla tarih boyunca stratejik yönünü muhafaza etmiştir.Rus ve İngiliz emperyal mücadelesinin kavşak noktasında bulunan Afganistan,maruz kaldığı İngiliz ve Rus işgalleriyle tesirleri halen devam eden bir yıkımın muhatabı olmuştur.Bugün ise mürettep 11 eylül eylemlerinin ardından, bu kez emperyal ABD işgaline maruz kalan ve NATO aracılığıyla Orta Asya’nın kontrol edilmesi amacına matuf olarak sömürgeleştirilmek istenen bir ülkedir.Son iki yüz yılını İngiliz,Rus ve ABD emperyalizmiyle boğuşarak geçiren Afganistan,maalesef bugün geleceğini inşa edebilecek ‘’yerli’’ bir iradeye sahip değildir.Ahmet Şah Mesut ve Burhaneddin Rabbani gibi Afganistan’ın geleceğini inşa edebilecek şahsiyetler ise suikastlerle ortadan kaldırılmıştır.

Eski çağlarda ‘’Dünyanın Kavşak Noktası’’ olarak adlandırılan Afganistan,denize sınırı olmamasına rağmen kara yolu açısından oldukça elverişli bir yerdedir.Yakınçağa kadar Orta Asya’da ki savaşlar,göçler ve ticaretin merkezi noktasında yer almış ve antik çağların Ariana/Aryena bölgesinin şimdiki adıdır.Hint,Çin ve İran-İslam medeniyetlerinden etkilenmiş olan Afganistan,18 yy dan 19 yüzyıla kadar yaklaşık 150 yıl boyunca İngiliz sömürgeciliğine karşı direnmiştir.Kabilevi gelenekleri ve etnik/mezhebi farklılıkları nedeniyle merkezi bir yapılanma gerçekleştiremeyen Afganistan’da,halen merkezi yönetimin Kabil dışında tesiri bulunmamaktadır.Nüfusun büyük çoğunluğunu Peştunlar oluşturmaktadır.Peştunlar günümüze kadar aşiret yapılarını muhafaza etmiş ve Afganistan’ın güney ve doğusunda Pakistan sınırında yerleşmişlerdir.Peştunlardan sonraki en büyük topluluk ise kuzey ve kuzeydoğuda ki verimli vadilerde yerleşik olan Taciklerdir.Türk topluluğu olarak ise Özbek ve Türkmenlerden oluşan %10’luk bir kesimden bahsedilebilir.Afganistan’da ağırlıklı olarak farsça ve peştunca olmak üzere otuz farklı dil konuşulmaktadır.Etnik/mezhebi farklılıkları ve coğrafi pozisyonu dolayısıyla bugün bir Afgan halkından bahsetmek mümkün değildir.Afganistan’ın her bölgesinde aşiret ağaları ve büyük toprak sahipleri kendi yönetimlerini oluşturmuşlardır.Afganistan tarihinin hiçbir döneminde, merkezi hükümet yerel liderler üzerinde tam bir hakimiyet kuramamıştır.Halkın %99’u Müslüman’dır.Müslümanların ise %84 ü Sünni,%15 Şiidir(Bu Şii grup içerisinde Alevi,Dürzi,Kızılbaş ve İsmaili mezhepleri de dahildir).Modern Afgan tarihinde dört önemli hükümdar Afgan halkı için önemlidir.Bunlardan ilki Afganistan’ın babası olarak ta kabul edilen Ahmet Şah Dürranidir.Dürrani, kabileleri biraya getirmeyi başarmış ve anlaşmazlıkları sonlandırmıştır.Diğerleri ise Dost Muhammet Han,Abdurrahman Han ve Emanullah Han dır.

1839-1842 birinci İngiliz-Afgan savaşında Peşaver İngilizler eline geçmiş ve Kabil’e kadar olan dağlık alan Ruslara karşı tampon bölge olarak oluşturulmuştur.Hindistan’ın zenginliklerinden faydalanmak isteyen İngiliz emperyalizminin Afganistan ilgisine şaşırmamak gerekir.Nitekim aynı dönemde Rusların, İngilizlerin elde ettiği menfaatlerden pay kapma telaşı da bölgeye Rus ilgisini arttırmıştır.Rusların 1878 de Afganistan’la yakın ilişki kurmaları 1878-1880 ikinci İngiliz-Afgan savaşını başlatmıştır.Bu savaş neticesinde ‘’Durant Hattı’’çizilmiş ve bugünkü Afganistan-Pakistan(o dönemde henüz kurulmamıştı) sınırı belirlenmiştir.Bu anlaşma neticesinde Afganistan’da ki Peştunların yarısı bugünkü Pakistan sınırında kalmış ve Peştunlar,Pakistan’da azınlık durumuna düşmüştür.Klasik bir İngiliz oyunu olarak,etnik unsurlar üzerinden gerçekleştirilmek istenen ayrışma bu anlaşmada da kendisini göstermiştir.(Burada bir parantez açarak aynı İngiltere’nin 20.yüzyılda Hindistan’ın parçalanmasını sağlamak amacıyla Pakistan’ın kurulması yönünde de telkinlerde bulunduğunu ve bu çabasında da başarılı olduğunu hatırlamalıyız.Mevlana Ebul Kelam Azad gibi mütefekkirlerin karşı çıkmasına rağmen,İkbal ve Cinnah gibi entelektüellerin çabalarıyla 1948 de Pakistan kurulmuştur.Ancak Pakistan,aralarında 1700km’lik Hint toprağı kalacak şekilde Doğu ve Batı Pakistan olarak teşekkül et(tiril)miştir.Ayrılma sırasında Hindistan’dan çıkmayan 100-120 milyon Müslüman da Pakistan’ın kurulması sonrasında iki defa yaşanan Hint-Pakistan savaşında ciddi sıkıntılar çekmiştir.Hindistan’la yapılan bu savaşlarda Pakistan mağlup olmuş ve Doğu Pakistan olarak adlandırılan yer Bengaldeş olarak ayrı bir devlet olmuştur.İngiliz emperyalizminin böl-parçala-yönet siyasetinin tabi sonucu olarak Afganistan, ‘’Durant Hattı’’ sonrasında Peştunların yarısını Pakistan sınırlarında bırakmak zorunda kalmıştır.)

3 mayıs-3 haziran 1919 arasında yaklaşık bir ay süren üçüncü İngiliz-Afgan savaşının ardından Afganistan tam bağımsızlığını kazanmıştır.Bu bağımsızlık hamlesi ve başarısı kral Emanullah’ın popülaritesini ciddi oranda arttırmıştır.Osmanlı’nın parçalanma sürecine girdiği ve Anadolu’da direniş hareketlerinin organize edilmeye başlandığı aynı dönemde Emanullah Han,Mustafa Kemal’i yakından takip etmektedir.Milliyetçi,Müslüman ve sömürge karşıtlığıyla Emanullah Han, Osmanlı Coğrafyası’nda emperyalizme direnen Mustafa Kemal’i kendisi için rol model kabul etmiş ve Cumhuriyet modernleşmesinin aynısını Afganistan’da da gerçekleştirmek için adımlar atmıştır.(Ne tesadüftür ki İran’da Şah Rıza Pehlevi’de Mustafa Kemal’i örnek almış ve Türkiye’de gerçekleştirilen modernleşme hamlelerini,dil devrimi hariç,İran’da gerçekleştirmek için çaba harcamıştır.Bu dönemde hem Afganistan’dan hem de İran’dan Mustafa Kemal’le görüşme amacıyla yapılan ziyaretler mühimdir.)Bağımsızlık hamlesi sonrasında Afganistan’la ilişkilerini geliştirmek isteyen ülkelerin başında Sovyet Rusya gelmektedir.Öteden beri İngilizlerle orta Asya’nın hakimiyeti hususunda rekabet halinde olan Sovyetlerin bu hamlesi sürpriz değildir.Sovyetler daha sonra Raşid Dostum’un da içinde olduğu PDPA(The People’s Democratic Party of Afghanistan) aracılığıyla Afganistan bürokrasisi içerisinde eğitim amaçlı olarak ciddi faaliyet göstermiştir.Parti bir yandan Afganistan’da komünizmin yayılmasını sağlarken,diğer yandan Afgan bürokrasisinde etkili olmaya çalışmıştır.1978’de PDPA’nın başkanı olan Nur Muhammet Tarakki,Marksistlerin desteğiyle ülkede darbe yaparak yönetimi ele geçirmiş,yaptığı kitlesel tutuklamalar ve işkenceler mücahit hareketinin doğmasına sebep olmuştur.1979 Sovyet müdahalesine gelinceye kadar Afgan askeri ve sivil bürokrasisinin neredeyse dörtte biri Sovyetler’de eğitilmiştir.Sovyetlerin ardından Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyan ve onunla ilişki kurmak isteyen devletler ise Türkiye,İtalya,İran,Fransa ve Almanya olmuştur.Afganistan’ın İngiliz kontrolünden çıkması, aynı dönemde Bolşevik İhtilali yaşamış olan Sovyetler açısından oldukça önemlidir.Sovyetler, kendi içindeki karışıklıkların devam ettiği bir dönemde, Afganistan’ın attığı bağımsızlık yanlısı hamleyi desteklemiş ve Emanullah Han ile Lenin arasında ‘’win win/kazan kazan’’ anlayışı çerçevesinde bir dış politika anlayışı geliştirilmiştir.Bu süreçte Sovyet-Afgan münasebetlerinin müspet seviyede seyretmesi için Türk milliyetçileri ,özellikle de Cemal Paşa,etkili olmuş ve Afganistan’ın Sovyetlere karşı güvensizliğini ortadan kaldırmak için çok ciddi çaba harcamıştır.Enver ve Cemal Paşa’nın Türkiye-Afganistan dostluğunun gelişmesindeki rolleri de mühimdir.Adı geçen paşalar,I.Dünya savaşı sonrasında özellikle Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin Afganistan’ı tanımaları noktasında yoğun mesai harcamışlardır.Hatta Enver Paşa,Türkistan havzasında bulunan Türkleri Sovyetlere karşı örgütlemek ve bağımsızlıklarını kazandırmak için mücadele etmiş,Cemal Paşa da Afgan ordusunun modernize edilmesinde inisiyatif almıştır.Ancak Sovyetler,Afganistan’ı kendilerine karşı kışkırtır korkusuyla Cemal Paşa’yı suikastle ortadan kaldırmışlardır.Bu suikastle Afgan ordusunda başlatılan yenilenme çalışmaları akim kalmıştır.Sovyetler ise stratejisini,önce Afganistan’ı komünistleştirmek,ardından Hindistan’a yayılma amacıyla bir üs olarak kullanmak ve kendi hinterlandında bulunup ta bağımsızlık isteyen Müslüman devletlere Afganistan desteğini kesmek şeklinde güncellemiştir.Afgan-Sovyet yakınlaşmasının temellerinin atıldığı Emanullah-Lenin dönemi,1979 Sovyet işgali sürecine giden önemli bir köşe taşı olmuştur.(Bu noktada 1979 Sovyet müdahalesiyle alakalı kısa bir bilgi vermekte fayda var.1979 Sovyet müdahalesiyle ilgili olarak Zibigniew Brzezinski 1998’de,Fransız Le Nouvel Observateur’a verdiği röportajda oldukça ilginç tespitlerde bulunmuş,Afgan-Sovyet savaşı hakkında resmi tarihin verdiği bilgileri sarsacak bilgiler vermiştir.Afganistan’a Sovyet müdahalesinin olduğu yıllarda Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapan Brzezinski,bu savaşın Sovyetlere Afganistan’da bir Vietnam yaşatmak için kasten çıkarıldığını ifade ederek savaşın ardından Sovyetlerin dağılmasına dikkat çeker.Savaş öncesinde ve sırasında tüm Sovyet muhalifi gruplar,ABD tarafından desteklenmiş ve nihayetinde Sovyetler mağlup edilmiştir.Böylece Soğuk Savaş sona ermiş ve merkezi Avrupa liberalleşme yoluna girmiştir.İlgili röportaj için bkz.Andrew G.Marshall/Orijins of Afghan War/www.geopoliticalmonitor.com ve The CIA’s İntervention in Afghanistan/www.globalresearch.com)

Afganistan’ın bağımsızlık mücadelesinin başarıyla sonuçlanması Kral Emanulah’ın,Serdar Mahmut Tarzi Han’ın telkinleriyle Afgan toplumunu dönüştürmeyi amaçlayan radikal adımlar atmasını sağlamıştır.Serdar Mahmut Tarzi Han,sürgün yıllarını geçirdiği Şam’da, Milliyetçi entelektüel gruplara katılmış,Jön Türklerle tanışmış ve onların fikirlerinden etkilenmiş emperyalizm karşıtı bir Afgan aydınıdır.Fikirlerinden istifade ettikleri arasında dönemin en etkili Müslüman mütefekkirlerinden Cemaleddin Afgani de vardır.Babası Serdar Gulam Muhammed Tarzi’nin nüfuzundan dolayı, sultan II.Abdulhamit’le yüz yüze görüşecek kadar yakın olan Serdar Mahmut Tarzi Han,Emanullah Han’ın hem kayınpederi hem de danışmanlığını yapmış ve onun attığı modernleşme adımlarının fikir babası olmuştur.Mücadelesini ‘’Afgan toplumunun yapısını ve doğasını tamamen değiştirmek ‘’ olarak ifade eden Kral Emanullah,Avrupa ülkelerine yaptığı seyahatlerden dönüşünde,rol modeli Mustafa Kemal gibi,hızlı ve radikal adımlar atmak suretiyle bir dönüşüm başlatmıştır.Fransız,İngiliz ve Hintli eğitimcileri ülkesine davet ederek yeni bir müfredat oluşturmayı amaçlayan Emanullah,1919-1923 yılları arasında Afgan tarihi açısından devrim olarak nitelendirilecek siyasi ve hukuki adımlar atmıştır.Karma eğitim yapan okulların açılması ve başkent Kabil de tüm Afganlıların batılı kıyafetlerle gezme zorunluluğu getirmesi gibi radikal adımlar geleneksel ulema tarafından şiddetle karşılık bulmuş ve ’’Kralın Allah’ın yolundan saptığı’’söylentisine yol açmıştır.Bundan dolayı 1924’te Host İsyanı vuku bulmuş ve atılan radikal adımlar kısmen yavaşlamıştır.1928’li yıllarda ise yeniliklerin pervasızca uygulamaya geçilmesi yönündeki ısrarı nedeniyle Emanullah Han tahttan indirilmiş ve kayınpederi Serdar Mahmut Tarzi Han ile birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.Tarihe Beççe-i Saka İsyanı olarak geçen,Habibullah Kalakani tarafından başlatılan ayaklanma 16 ocak 1929’da Kabil’in ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Osmanlı modernleşmesinin başlama tarihi genel itibariyle 1699 Karlofça anlaşması sonrası olarak kabul edilir.Bu tarih Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği anlaşma olması yönüyle tarihe geçmiştir.Toprak kaybının ortaya çıkardığı psikolojik buhranın aşılması amacıyla askeri alanda yenilikler yapma temayülü belirginlik kazanmıştır.Bu amaçla Avrupalı devletler ziyaret edilmiş ve bu ziyaretlerde Avrupalıların özellikle askeri alandaki tecrübelerinden istifade edilmek istenmiştir.Osmanlı modernliği evvela Askeri alanda başlamış,daha sonra toplumun diğer katmanlarına yayılmıştır.Yaklaşık iki yüzyıl süren bu modernleşme çabalarının son noktası Cumhuriyet Türkiye’si olmuştur.Cumhuriyet Türkiye’si, Osmanlı Modernleşmesi’nin ‘’altın vuruşu’’ olarak kabul edilebilir.Modernleşmenin Osmanlı’da askeri alanda başlamasından mütevellit Cumhuriyet Türkiye’sinde de modernliğin taşıyıcı,uygulayıcı ve koruyucu unsurları ağırlıklı olarak askerler olmuştur.(Askerin modernliğin taşıyıcısı olması durumu,özel TV’lerin yaygınlaşmaya başladığı 1990’lı yıllar sonrasında son bulmuştur.Çünkü arzu edilen insan ve toplum tipi artık TV’ler eliyle gerçekleştirilmektedir)Bu noktada Afgan modernleşmesi ile Türk modernleşmesi arasında bir paralellik kurulabilir.Afgan modernleşmesinde,Serdar Mahmut Tarzi Han ve Emanullah Han zamanında yapılmaya çalışılanlar,Osmanlı’nın Avrupa’da tecrübe ederek kendisinde gerçekleştirmeye çalıştığının benzeridir.Hilafetin son temsilci olması hasebiyle geçirdiği evirilme diğer Müslüman ülkeler tarafından da dikkatle takip edilen Osmanlı İmparatorluğu,modernliği anlama ve uygulama yönüyle de diğer Müslüman beldelere örneklik teşkil etmiştir.Osmanlı’da II.Mahmut döneminde büyük bir ivme kazanan modernleşme çabaları, Mustafa Kemal tarafından zirveye taşınmıştır.Bu noktada Afgan modernliğinin öncüleri sayılan Emanullah Han ve Serdar Mahmut Tarzi’nin Mustafa Kemal’in tesiri altında kalmaları daha iyi anlaşılmaktadır.Ancak Afgan toplumunda köklü bir değişimin oluşturulması yönünde atılan adımların,Afganistan’ın geleneksel İslami kimliğinin örselenmesi pahasına olması,Türkiye’de olduğu gibi Afganistan’da da modernliğin tam anlamıyla içselleştirilmesini engellemiştir.İlk dönem İslamcı entelektüellerin tartışmalarında da yer alan modernlik,daha çok teknik-ahlak ayrışması temelinde yürümüştür.Bu noktada ağırlıklı kanaat tekniğin alınıp ahlakın alınmaması şeklinde tebarüz etmiş ve hassaten Meiji Dönemi(1868-1912)Japon Modernleşmesi örnek alınarak,muhafazakar kalarak ta modern olunabileceği tezi işlenmeye çalışılmıştır.Bu tarz modernliğin Osmanlı’da ki temsilcisi ise II.Abdülhamit’tir.II.Mahmut’un temsil ettiği radikal modernleşme çizgisinin karşısında II.Abdülhamit’in temsil ettiği muhafazakar modernlik Cumhuriyet Türkiye’sinde de varlığını devam ettirmiştir.Radikal modernliğin Cumhuriyet Türkiye’sinde ki taşıyıcıları CHP ve türevleri iken muhafazakar modernliğin taşıyıcıları Menderes-Özal-Erbakan ve Erdoğan çizgisi olmuştur.

Sonuç olarak, modernleşmenin bir realite olarak toplumlarımızda bulduğu karşılık inkar edilemez.Her ne kadar bugün modernliği doğuran ve ayakta tutan pozitivist felsefenin çöküşünden ve post-modernliğin iktidarından bahsedilse de,özellikle Türkiye’de ki hızlı modernleşme dikkat çekicidir.Türkiye modernliği son yıllarda ‘’dini’’ de yedeğine alarak yıllarca merkezin dışında kalmış Müslüman kitleleri de kuşatmıştır.Bu noktada Türkiye modernliğinin dinamizminden bile bahsedilebilir.İran ise ,1979 devrimiyle paradigma dışı bir ‘’varoluşu’’ temsil etmiş,ancak 1990’lı yıllar itibariyle,ulus-devlet refleksleriyle hareket etmeye başlamıştır.Şimdilerde ise nükleer müzakereler münasebetiyle küresel sistemle barış yapan İran’da bundan böyle liberalleşme eğilimlerinin artacağını söyleyebiliriz.Afganistan ise,güçlü bir merkezi devletin olmayışı,geleneksel kimliğinin baskın oluşu,kabile kültürünün hala yaygın olması,ülkenin jeostratejik konumunu oluşturduğu sorunlar ve sürekli olarak emperyal müdahalelere maruz kalmanın meydana getirdiği aşırı reaksiyonerlik nedeniyle modernleşme sürecini kesintili devam ettirmiştir.Emanullah Han ile başlayan,Nadir Şah döneminde de kısmen devam eden modernleşme hamleleri aralıklarla bugüne kadar sürmüştür.Ancak Afganistan Dünyanın gündemini hala ‘’ilkellik’’ ve ‘terörizm’’başlıklarıyla işgal etmeye devam etmektedir.Yargılarımızı,bize dayatılan şekilde değil de,hakikati izhar etme amacına matuf olarak oluşturduğumuz zaman belki Afganistan da hak ettiği değeri görecektir.Vesselam…

Yararlanılan Kaynaklar

1-Afgan Aydınlanmasının Mimarı Serdar Mahmut Tarzi Han ve Anıları-Türkiye İş Bankası yay.

2-Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler-Alev Erkilet Başer-Hece Yay.

3-Ali Ulvi Kurucu Hatıralar III.cilt-Kaynak yay.

4-Japon Modernleşmesi Üzerine(1868-1912)-Yrd.Doç.Dr.Hakkı Büyükbaş –Bilimname III.2003/3,s.65-86

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

MİLLİYETÇİLİK HASTALIĞI – 2

“Çözüm Süreci”nin sekteye uğramasıyla birlikte yükselen terör olayları, kavmiyetçilik duygusunu tetiklemiş ve güçlendirmiştir. Kendi ırkıyla, milletiyle övünmek bir cahiliye âdeti olup, şeytanın insanoğlunu saptırmak için kullandığı silahlardan birisidir. Aslında kendi menşeine dikkat çekme hastalığını, ilk defa İblis yapmıştır. “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu (Âdem) çamurdan yarattın, dedi.” (Araf 12)

Batılı emperyalistlerin maşalığını yapan eli kanlı PKK, doğu ve güneydoğu bölgesinde yol kesip kimlik kontrolü yapmaya başlayınca, buna nazire yaparcasına diğer bölgelerde de, kimliği belli /belirsiz kişilerce, doğu illerimize sefer düzenleyen otobüs firmalarının yolu kesilip kimlik kontrolü yapılmış, Kürt kökenli işçilere ve işyerlerine saldırı düzenlemiş, halkımız kışkırtılmıştır. Bunlar kimdir ve neye hizmet etmektedir? Bu akıl tutulmasına kim dur diyecektir? Bu tarz eylemler ve söylemler, Müslüman Türk, Kürt ve Arapların bir çatı altında toplanıp güçlenmesini istemeyen dış güçlere hizmet etmez mi? Tam da PKK ve onun efendilerinin istediği parçalanmaya yol açmaz mı? Kürt ya da Suriyeli /Arap kardeşlerimize düşmanca bakanlar, halkı kışkırtıp ortalığı ayağa kaldırarak kaotik ortama zemin hazırlayanlar, ihanet ya da en hafif ifadeyle, derin bir cehalet içinde değiller mi?

Doğu ve batı da şiddet ve terör olaylarının artması, kardeşliğimize, birlik ve beraberliğimize darbe vurmaktadır. Atılan her taş, sıkılan her kurşun, ağızdan çıkan her şovenist söylem, İslam kardeşliğine zarar vermiş, ümmet bilincini zedelemiştir. Bunları yapanlar, hangi tarafta olursa olsun, İslam’a ve Müslümanlara zarar vermekte, uluslar arası şer odaklarına hizmet etmektedir.

Münafıklar iş başında

Bütün sahih kaynaklarda geçen “Beni Mustalık Gazvesi”, yaşadığımız sürece ışık tutmaktadır. Hicretin 5.senesinde meydana gelen Beni Mustalık gazvesinin zaferle sonuçlanması sonrasında, İslâm ordusu hâlâ oradan ayrılmamışken, Muraysi kuyusu çevresinde iki Müslüman birbirleriyle kavga ederler. Ensardan olan Sinan (R.A.) Ensarı, Muhacirlerden olan Cancah ta Muhacirleri yardıma çağırır. Münafıkların lideri olan Abdullah İbn Übey olayı haber alınca bu fırsatı değerlendirmek istedi ve Ensar’a şöyle dedi: “Besle kargayı oysun gözünü. Gördünüz mü şu çulsuzların (Mekkeli muhacirler) yaptıklarını? Geldiler bizim yurdumuzda bize kafa tutmaya başladılar. İşte size yemin ediyorum. Vallahi! Medine’ye döndüğümüz zaman bu iş bitecek. Medine’nin izzetli ve kuvvetlileri bu çulsuzları, zelil ve aşağılıkları Medine’ye sokmayacak” dedi. Diğer taraftan muhacirler de koşup gelince, ortaya öyle bir durum çıkar ki, neredeyse Muhacir ve Ensar birbirlerine saldıracak gibi olurlar. Oysa biraz önce birlik içinde, düşman bir kabileyi yenilgiye uğratmışlar ve şimdi ise daha oradan ayrılmadan birbirleriyle kavga etmek durumuna düşmüşlerdir. Gürültüler üzerine dışarı çıkan Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: “Bu cahiliyye çağrısı da nedir? Sizin bu yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir şeydir.” Hz. Peygamber’in (s.a) bu sözleri üzerine her iki taraftan da samimi Müslümanlar bir araya gelerek hadiseyi yatıştırmışlar ve Sinan da Cancah’dan af dilemiş ve barışmışlardır.

Bu kafile Medine’ye girmek üzere iken, Abdullah İbn Ubey’in oğlu -ki onun adı da Abdullah idi ve samimi bir Müslümandı- kılıcını çekerek babasına karşı dikilmiş ve şöyle demiştir: “Sen, Medine’ye döndüğümüzde şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak demişsin. Sen şerefin Allah’a ve O’nun Rasulü’ne ait olduğunu şimdi anlarsın. Allah’a yemin ederim ki, Rasulullah izin vermedikçe Medine’ye giremezsin.” Bunun üzerine İbn Ubey, “Ey Hazrec kabilesi! Bakın oğlum, benim Medine’ye girmeme mani oluyor” diye bağırmaya başlar. Bu olay Hz. Peygamber’e (s.a.) ulaştırılınca O, “Abdullah’a babasının girmesine izin vermesini söyleyin” der. Söz kendisine iletilince, Hz. Abdullah, babasına “Madem Hz. Peygamber (s.a) izin vermiş, o halde girebilirsin” demiştir.

Tarihin her döneminde Müslümanların arasına fitne sokmak için pusuda bekleyen münafıklar olmuştur. Bunlar her fırsatı değerlendirmek isterler. Yukarıdaki olayda Peygamber Efendimizin “Cahiliyye Çağrısı” olarak tanımladığı şey, kişilerin memleketlerini / kabilelerini, inançlarının önüne geçirmeleridir.

Her kim, bugün sıradan bir tartışma sonrası ortaya çıkıp “Ey Kürtler neredesiniz? Yetişin! Ey Türkler neredesiniz? Daha ne kadar bekleyeceksiniz? Kürtlerin kökünü kurutun!” Ya da “Suriyelilere acımayın. Onların yüzünden biz fakirleşiyoruz. Onları geldikleri yerlere gönderin!” şeklinde cümleler sarf ediyorsa bilesiniz ki çağımızın İbn Ubeyleridir. Bunların içinde babamız da olsa, Hz Abdullah’ın yukarıda gösterdiği tavrı ortaya koymak imanımızın gereğidir.

Milliyetçiliğin her çeşidi (Türk, Kürt, Arap, Fars vs.) merdut olup ayaklar altına alınmalıdır. Türk milliyetçiliği yapmakla Kürt milliyetçiliği yapmak arasında fark yoktur. Aslında her milliyetçilik karşı milliyetçiliği tetiklemekte ve beslemektedir. Milliyetçilik hastalığının panzehiri ümmet bilincidir. Asırlarca bizi bir arada tutan bağ, ne Türkçülük, ne Kürtçülük ne de Arapçılıktır. Bu toprakların mayası, İslam’dır. Bütün Müslümanlar İslam üst kimliği etrafında kenetlenmeli, farklı ırk ve renkleri ise kendi zenginlikleri olarak görmelidir.

MİLLİYETÇİLİK HASTALIĞI – 1

Bugün İslam coğrafyasını ve ülkemizi tehdit eden, adeta bir virüs gibi içten içe bizi kemiren iki önemli hastalık var: Milliyetçilik ve mezhepçilik. Bir cahiliye âdeti olan “kendi ırkıyla övünme” hastalığı, toplumumuzu bir ateş çukurunun kenarına getirmiştir. Bu tehlikeden, polisiye veya askeri tedbirlerle değil, Evs ve Hazreç kabilelerinde olduğu gibi vahyin gösterdiği “İslam Kardeşliği” bilinciyle kurtulabiliriz.

Son günlerde ülkemizde yükselen milliyetçilik dalgası ve bunun neticesinde terör ve anarşinin artması nedeniyle, milliyetçilik meselesini İslami açıdan değerlendirme ihtiyacı hissettik. Konuya – 7 Haziran sonrası olduğu gibi- duygusal, tepkisel ve provokatif bir şekilde değil vahyi ölçülerde yaklaşmaya çalışacağız.

Milliyetçilik nedir?

Arapça olan “millet” kelimesi; din, şeriat, tarikat, gidilen yol, sünnet gibi manalara gelir. Bu anlamda hem Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin hem de Müslümanların milleti söz konusudur.

“Ne Yahudiler ne Nasraniler senden ebediyen hoşlanmazlar. Ta ki sen onların milletine girinceye kadar.” (Bakara 120) ayetinde “millet “kavramı “din” anlamında kullanılmıştır.

Millet kavramı Kur’an’da “din” ve “şeriat” anlamında kullanılırken günümüzde yaygın kullanımında kelimeye asli anlamının dışında batının kullandığı “national / ulus” anlamı yüklenmektedir.

Biz bu çalışmamızda “lafızda aslolan manadır.” Diyerek, insanların düşüncelerinde ifadesini bulmuş olan “milliyetçilik”ten bahsedeceğiz.

Milliyetçilik, Latincede “doğum yeri” anlamına gelen “nation” ve “nitos” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Farklı tarifleri yapılan milliyetçilik, şu şekilde özetlenebilir:

“İnanç” ve “ideoloji” etrafında birleşme yerine toprak, kan ve dile asliyet verme, milliyetçiliğin esası ve temelidir. İnsanları diğerlerinden ayıran şey, inancı değil, doğum yeri, dili ve ırkıdır. Vatan ve millet çerçevesi içersinde olanlar, “kendi”; bu çerçevenin dışında olanlar ise, “yabancı”dır. Vatan ve millet çıkarları, her şeyin ölçüsüdür. Milliyetçiliğe göre, milliyeti oluşturan unsurlar; coğrafi sınırlar, ırk ve siyasi kurumlar gibi maddi etkenlerden ibarettir. Milliyetçi insan, kendi milletinin ve vatanının üstünlüğüne içten inanır, tüm iyilikleri kendi vatanına ve milletline nisbet eder.

İnsanların farklı dil ve renklerde yaratılması

Dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar farklı lisanlar konuşmaktadır. Aynı şekilde, fiziksel yapı ve oluştuğu maddeler aynı olmasına rağmen, renkleri de birbirinden farklıdır. Kimi siyah tenli, kimi beyaz, kimi esmer… Esasen tabiatta bir renklilik, çeşnilik söz konusudur. Tabiatta  kokusu, rengi, şekli, tadı birbirinden farklı bitki, ağaç ve çiçeklerle karşılaşırız. Ve hiçbir kimsenin bunlardan bir kısmını aşağı görmediğini ve herhangi birine tavır koymadığını görürüz. Herkes, bu farklılıkları bir çeşni ve güzellik sayıp doğal karşılamaktadır.

Her şeyin yaratıcısı Yüce Allah, bu çeşitliliği bir hikmete binaen yarattığını ve onlarda, düşünenler için ibretler, varlığının delilleri(ayet) olduğunu bildirmiştir.

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum 22)

Kavimlerin farklı yaratılış sebebi:

“Ey İnsanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sonra sizi tanışasınız diye soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız Ondan en çok sakınanızdır.” (Hucurat 13)

Yüce Allah insanları farklı kabileler, milletler şeklinde yarattığını bildiriyor. Dolayısıyla farklı milletler, kabileler O’nun ayetlerindendir. Bir milleti yok saymak, Allah’ın o ayetini inkâr etmek demektir.

Milletlerin farklılığını Yüce Allah, tearüf (tanışmak, kaynaşmak, bilişmek) olarak açıklamıştır. Kim ki kavmi yaratılışa, tanışma, bilişme yardımlaşmaya vesile olma dışında bir fonksiyon yüklerse (kavmiyetçilik, üstünlük vs.),hiç şüphesiz bu ayete muhalefet etmiş olur. Aynı zamanda hiç bir kavim, bir diğerinin dilini ve kültürünü yok ederek onu asimile etmeye çalışamaz.

Üstünlüğün ölçüsü

Bütün insanların aslı birdir. Hepimiz Âdem’den, Âdem ise topraktandır. Bütün insanların menşei aynıdır. Bazı insanlar iyi, bazısı da kötü bir maddeden yaratılmış değildir. Dolayısıyla hiç kimsenin bir diğerini aşağı görme hakkı yoktur. Allah katında üstün ırk, necip millet yoktur.

Üstünlüğün ölçüsü sadece “takva”dır. Kim Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olursa, hangi ırk, millet, cinsiyette vs. olursa olsun, Allah katında değerli olan odur. O halde yarışanlar hayırda yarışsın.

Resulullah (s.a.v) Veda haccında şöyle buyurmuştur.

“ Ey insanlar, dikkat edin, Rabbiniz birdir. Hiç bir Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur ve hiçbir Arap olmayanın da Arap olana üstünlüğü yoktur. Siyah renkte olanın hiçbir beyaz renkte olana, beyaz renkte olanın da hiçbir siyah renkte olana üstünlüğü yoktur. Üstünlükler ancak takva iledir. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz Allah’tan en çok sakınanızdır.”

Akide Bağı

İslam inancında insanları bir araya getiren bağ kesinlikle bir kan veya soy bağı değildir. Bir toprak, yurt, kavim, millet aşiret, renk ve dil bağı da değildir. Esasen bu özellikler insanla hayvanın ortak özellikleridir. Hatta bunlar, insanlardan çok hayvan sürülerini bir birine bağlayan özelliklerdir. Bunlar irademiz dışında olmuştur.

Mü’minleri bir araya getiren bağ, sadece akide bağıdır. Kur’an’ın hitabı “Ey iman edenler!” şeklindedir. Bunun içersine hangi ırk ve kavimden olursa olsun, herkes dâhildir. Aynı inancı paylaşanlar, rengi, ırkı, dili faklı da olsa, birbirinin kardeşidir. Resulullah’ın en yakınları, onunla aynı inancı paylaşan, Bizanslı Süheyb (r.a.), Habeş asıllı Bilal(r.a.) ve İran asıllı Selman (r.a.) olmuştur. Diğer taraftan onunla aynı soydan gelmesine rağmen amcası Ebu Leheb, inanmadığı için Resulullah’ın uzağında olmuştur.

Kişi inancını kendi özgür iradesiyle seçer. Dolayısıyla bundan sorumludur. Diğer maddi bağlara gelince, bunlar irade dışında zorunlu olarak meydana gelmiştir. Memleketimizi, ırkımızı, soyumuzu, cinsiyetimizi biz belirlemedik. Bu konuda herhangi bir seçimimiz olmamıştır. Dolayısıyla elimizde olmayan bu özelliklerle, övünmek veya suçlanmak haksızlıktır.

Vatan sevgisi

Bir insanın vatanını ve vatandaşlarını sevmesi, sınırlarını koruma isteği doğaldır. Kişinin doğup büyüdüğü toprakları sevmesi, akraba ve aşiretlerine öncelik vermesi fıtridir. Hatta İslam, bu anlamda yakınları koruyup gözetmeyi, sıla-i rahimi önemser. Bunları “birleştirilmesi gereken bağ” olarak tarif eder, bu bağı koparanları kınar.

Ancak burada çok önemli ve ince bir nokta vardır. Bu nokta; içinde yaşanılan toplumu ve toprakları sevmekle, o toplumun ve toprakların milliyetçiliğini yapmak arasındaki faktır. Yani Türkiyeli olmakla Türkçü olmak, Türküm demekle ne mutlu Türküm demek arasındaki ince fakat önemli nüanstır kastedilen. Kişi ırkını ve memleketini inkâr etmeden rahatlıkla kendini tarif edebilmeli. Ama ne zamanki bunlarla iftihar edip diğerlerini hor ve hakir görürse dosdoğru yoldan sapmış olur. Milliyetçi, ulusçu, egoist bir anlayış ile fıtri bir eğilim, sevgi ve öncelik verme arasındaki ince çizgiyi karıştırmamak gerekir. Bu çizginin iki tarafına geçmekte mümkündür. Bunu önlemenin ve fıtri olan sınırda tutmanın tek yolu da tevhidi ümmet bilincidir.

Ümmet Bilinci

Bugün insanlık, milliyetçi akımların, ulusçu siyasal – toplumsal birimlerin kıskacı altındadır. Dünyayı, eşyayı ve olayları mensubu olduğu ırk, kavim, ulus penceresinden yorumlayan, her şeyi bu mensubiyet kimliğinin çıkarları ekseninde değerlendiren ve başka kavim ve ulusları düşman olarak gören milliyetçi kafa yapısından kurtulmalı, insanlığın kurtuluşu için ümmetçi bir bakış açısına sahip olmalıyız. Aynı inanç etrafında kenetlenmiş, evrensel kardeşlik bilincini geliştirmeliyiz.

Zihinlerimizdeki misakı milli sınırlarını aşmalı, dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimizle bir binanın tuğlaları, bir vücudun azaları gibi olmalıyız. Onların acıları bizim acımız, sevinçleri de bizim sevincimizdir. Bu ümmetin son peygamberi, bize bunu öğütlemektedir.

Meseleye bu zaviyeden bakınca, Türk ile Kürt, Arap ile Acem arasında bir fark olmadığını görürüz. Hakeza İstanbul, Kudüs, Kahire, Bosna, Kosova, Kırım, Kabil, Tahran, Bağdat, Şam, Yemen, Tunus vs. bizim şehirlerimizdir. Yani Ümmeti Muhammed’in vilayetleridir. Bundan dolayıdır ki Halep’e düşen bomba, Kayseri’de hissedilir. Gazze’de ağlayan çocukların sesleri Gaziantep’ten duyulur.

Şayet ümmetle aynı duyguları paylaşamıyorsak, onlara karşı kör ve sağır kesilmişsek, ümmetle olan akide bağımız zedelenmiş demektir. Müslümanların dertleriyle dertlenmeyenler, kendileri için istediklerini din kardeşleri için istemeyenler, inançlarını sorgulamalıdır.

Ümmet bilinciyle hem Türkiyeli olup hem de Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı, Tunuslu, Azerbaycanlı vs. olmak, hem içinde yaşadığı vatanı sevip hem de bütün ümmet topraklarının özgürlük mücadelesine katkıda bulunmak mümkündür.

 

 

 

 

 

 

 

Modern Paradigmayı Sarsan Adam:Seyyid Kutub

Çağdışı olmuş hiçbir inanç ve dünya görüşünün adamı asılmaz.Asılan bir adamın ülküsü,asıldığı ülke için bir fantazya değil,tersine,statükocuların,yöneticilerin,bir anda toplumu zapt edeceği korkusuyla geceleri kabus üstüne kabus geçirdikleri,gündüzleri çılgınlık nöbetleri içinde ne yapacaklarını bilemedikleri,düşünce planından taşarak hayat haline gelmeye başlamış,ülkenin geleceği için kaçınılmaz bir ölçüde söz sahibi olmuş bir ülküdür.Bu ülkünün düşünürlerinin bile asılmaya başlaması,yürürlükteki rejimin,son günlerinde kıran kırana bir ölüm kalım savaşına girişmesi anında olabilir.(Sezai Karakoç,Dirilişin Çevresinde,4.baskı,s.110,Seyyid Kutup’un idamı sonrasında yazdığı ’’Şehidin Mirası Zaferdir’’yazısından)

Seyyit Kutup’u konuşmak,20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslamcılık fikriyatının serencamını konuşmaktır dersek herhalde abartmış olmayız.Sadece Türkiye’de değil İran’dan Ortadoğu’ya,Kuzey Afrika’dan Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar etkili olmuş Müslüman bir ideolog olması dolayısıyla Seyyit Kutup, gerek özgün İslami düşüncenin ortaya konulması gerekse inandığı değerler uğruna gerektiğinde kendisini feda etmesi noktasında bugünün Müslümanları tarafından yeniden gündemleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor.Dahili ve harici oryantalist çevrelerce ‘’radikalizmin/fundamentalizmin fikir babası’’ olarak tavsif edilen ve maalesef Müslümanların dahi kendi aralarında kimi zaman mezhep enstrümanı üzerinden kimi zamansa mutlaklaştırılan geleneksel formlar üzerinden marjinalleştirdikleri Kutup,çağının tanığı her mütefekkir gibi kendi tarih/zaman kesitinden bağımsız değerlendirilemez.Sadece Kutup için değil, hakkında konuşulacak her düşünür/mütefekkir/alim yaşadığı dönemin sosyo-politik,sosyo-ekonomik,sosyo-kültürel,yerel ve küresel gündeminden bağımsız değerlendirilemez/değerlendirilmemeli.Çünkü her mütefekkir çağının tanığı yani İbn-i Haldun’un deyişiyle ‘’ibn-ül vakt’’tır.

İslamcılığı sadece kuru bir retorik olarak değil,Batı Avrupa da başlayarak bütün bir dünyaya yayılma temayülü gösteren ve bugün bu amacına ulaşma noktasında ciddi mesafe kat etmiş bulunan Aydınlanma Düşüncesi’nin ve bu düşüncenin kaynaklık ettiği endüstriyel kapitalizm,sekülerleşme,bilim devrimi gibi olguların köklü bir eleştirisi ve tanrı-insan-evren telakkisinin İslam noktai nazarında yeniden tanımlanması gerektiğinin şartı olarak tezahür eden paradigmatik mücadele istinatgahı olarak görürsek,Seyyid Kutup’un bu süreçte oynadığı rol barizleştirilebilir.İslam’ın yalnızca ritüellerden ibaret manevi bir tatmin vasıtası olarak değerlendirildiği ve kimi zaman ulus-devletlerin ve/veya statükoların meşrulaştırılması için araçsallaştırıldığı günümüzde,İslamcılığı ve Seyyid Kutup’u konuşmak önemlidir diye düşünüyoruz.Çünkü Seyyid Kutup ulus-devletlerin cari olduğu halkı Müslüman beldelerde özellikle gündem dışı tutulmaya çalışılmış,adeta öcüleştirilmiştir.Arap beldelerinde Baasçılık olarak tebarüz eden ve Sovyet etkisinde neşv-ü nema bulan nasyonal sosyalist düşüncenin Seyyid Kutup gibi ümmet perspektifini önceleyen,itikat/akide bağını tüm diğer bağların fevkinde gören bir düşünüre tahammül etmeleri elbette beklenemezdi.Şimdilerde İŞİD ve türevleri bağlamında güya İslami tandanslı yapılanmaların Seyyid Kutup’tan beslendiği tezviratı, dahili ve harici oryantalistler tarafından özellikle gündemleştirilerek bu öcüleştirme sürecinin kemale ermesi sağlanmaya çalışılmaktadır.Böylece Müslümanlar modern paradigmayla barışık bir İslam algısına mahkum edilmek istenmektedir.Ancak tüm bu yıpratma çabalarına karşı,modern paradigmaya yönelttiği esaslı eleştiriler ve Müslüman’ca düşünmenin imkanlarını öğretme noktasında gösterdiği olağanüstü çabalar nedeniyle Seyyit Kutup’un layıkıyla anlaşılması için çaba göstermek ve onun bu özgün tarafının bugüne nasıl taşınacağının olanaklarını araştırmak gerekmektedir.

Seyyit Kutup, sahih bir İslam düşüncesinin oluşması için evvela zihinlerimizin her türlü kirden arınması gerektiğine inanır.Bu kirlenme ister geleneğin mutlaklaştırılmasından isterse modern tahakküme maruz kalmış olmaktan kaynaklansın kendisinden uzaklaşılması gerekmektedir.İslam’ın ibadet ve muamelat olarak ayrılmasına karşı çıkar ve bütün bir hayatın aziz İslam’ın ilke ve prensiplerine göre düzenlenmesi gerektiğine işaret eder.İslam noktayı nazarından hareketle yaptığı modernite değerlendirmesinde ‘’cahiliye’’kavramı merkezi rol oynar.Ona göre cahiliye tarihin belli bir döneminde yaşanmış ve bitmiş bir davranışlar dizgesi değil halen devam eden tarih ve zaman üstü bir tavır alışın adıdır.Dolayısıyla Müslümanların yeniden tarih sahnesine çıkabilmeleri için tıpkı on yıldan fazla süren Mekke döneminde olduğu gibi aziz İslam’ın itikat manifestosunu hayatlarının merkezine koymaları gerekmektedir.Bu manifesto rab-kul ilişkisini olması gerektiği yere koymayı,hakikatin bilgisinin ilahi kaynaklı olduğunu kabul etmeyi,insan-Allah,insan-insan ve insan-evren ilişkisinin adalet ekseninde gerçekleşebilmesi için vahyin kılavuzluğuna ihtiyaç olduğunu tazammun eder.Seyyit Kutup’un ’’Cahiliye’’ kavramını tarihsel bağlamından çıkarmak suretiyle zamanlar üstü bir zihniyeti temsil ettiğine vurgu yaparak ortaya koyduğu tespitler İslamcılığın 19.yüzyılda ortaya çıkarken ki savunmacı ve entegrist yönünü olgunlaştırmış ve daha üst perdeden tavır alışın imkanlarını öğretmiştir.Napolyon’un 1798’de sadece askerlerle değil yanında getirdiği onlarca entelektüelle Mısır’ı işgal etmesi ve sonrasında evvela Ezher ulemasını yanına çekmek suretiyle müfredatın değiştirilmesine ikna etmesi,ardından Kavalalı Hanedanı tarafından Napolyon’un bıraktığı yerden ve daha radikal bir şekilde devam eden modern dönüşüm,denebilir ki İslamcılığın bir fikriyat olarak 19.yüzyılda tebarüz etmesinin önünü açmıştır.Kutup’un da yetiştiği çevre olarak Mısır,İhvan Hareketinin tam destek verdiği Hür Subaylar Darbesi’ne kadar yarı sömürge olarak kalmıştır.Napolyon’un yanında getirdiği entelektüeller ordusunun özelde Mısır genelde Müslüman beldeler için uygun gördüğü rasyonel düşünme biçimi ilk dönem İslamcılığının tavır alışında etkili olmuştur.Batıyı ahlaki olarak değil de teknik olarak taklit etmenin gerekliliğine inanan ilk dönem İslamcılığının yaklaşımı Seyyit Kutup’ta daha sağlam bir zemine oturarak Aydınlanma sonrası yeniden şekillenen Batı’nın temel hususiyetleri; benliğin putlaştırılması,evrenin Allah’tan bağımsız olarak düşünülmesi ve gerek bireysel gerekse toplumsal alanda inisiyatifin kendisini Allahtan bağımsızlaştıran insana verilmesi olarak tanımlanır.Kutup’un bu tanımlamasında evvela Batı’da öğrenim gördüğü süreçte yaptığı gözlemler ve iki dünya savaşının Dünya’nın başına açtığı belalara yakinen şahitlik etmesi etkili olur.Bu nedenle modern paradigmanın insanlığın felaketi olduğunu ifade eder.Ona göre modern cahiliye 7.yüzyıl cahiliyesinden daha korkunç ve yıkıcıdır.Çünkü modern cahiliye bilgiyi sekülerleştirmiş,yani Allah’ı yeryüzünden kovmuştur.Bu zaviyeden olmak üzere sanattan edebiyata,felsefeden kültüre kadar bir çok alan modern cahiliyenin tesirinde kalmıştır.

Seyit Kutup’u daha iyi anlayabilmek için yaşadığı tarih zaman kesitine biraz daha yakından bakmakta fayda var:

İbrahim M.Abu Rabi’ye göre 20.yüzyıl Arap entelijansiyası özellikle üç kavram üzerinde- ki bu kavramlar aslında Arap Düşüncesi’nin moderniteyle birlikte doğasını da teşkil eder- durmuştur.Bunlar:1-Nahda(Rönesans),2-Sevre(devrim) ve 3-Avdet(kaynaklara dönüş) kavramlarıdır.Ulus-devlet yapılanmasının ete kemiğe bürünmeye başladığı zaman sürecinde Batılı entelektüel çevrelerden ciddi saldırılara maruz kalan Arap aklı ve entelijansiyası (burada Arap aklı kavramını belli bir toplumsal aidiyeti ifade etmek amacıyla kullanıyoruz.Yoksa yaşanan sorunlar sadece Arapları değil bütün bir İslam toplumlarını ilgilendirmektedir), nihayetinde kendisini ifade etmenin en işlevsel yöntemi olarak vahiy tarafından inşa edilen zihninin modern argümanları anlayamayacağı düşüncesi ile, Hamilton Gibb ve benzeri entelektüellerin kışkırtmalarıyla dinde yeni bir sürecin başlatılabileceğine ikna edildiler.Oryantalist düşünürler, özelde Arap aklına genelde ise Müslüman dünyaya kendilerini dinin geri bıraktığı düşüncesini kabul ettirmek için çok ciddi çaba sarfettiler.Bu çabalarında önemli ölçüde başarılı oldukları söylenebilir.Bunun en bariz göstergesi ise Müslümanların sünnet algısının değiştirilmesine dönük çalışmalardır.Pratik hayatın tanziminde oldukça önemli olan Sünnet,hadis kaynakları hakkında oluşturulan spekülasyonlar ve peygamberin(s.a.v) yaşadığı dönemin dışına taşmayan bir pozisyona mahkum edilmesi ile gündemden düşürülmeye çalışılmıştır.Ne tesadüftür ki bu dönemler aynı zamanda Müslümanların yaşadıkları yerlerin doğrudan veya dolaylı olarak sömürgeleştirilmesi sürecine denk gelir.Bugün de en yıkıcı tartışmaların Sünnet ekseninde devam ettirilmesi gösteriyor ki modelsiz/örneksiz bırakılan Müslümanlar daha kolay kontrol edilebilmekte ve Batılı değerleri daha kolay içselleştirebilmektedirler.

Hamilton Gibb batılılaşmayı şöyle tarif eder:

1-Batılılaşma, batı askeri ve levazım tekniğinin yani ilerlemenin harici ve somut bilimsel araçlarının kabulüdür.

2-Batılılaşma, bir dünya görüşü ve bir rasyonalizasyon sürecidir

3-Batılılaşma, felsefi ve eğitimle ilgili genel bir gürü(nü)ştür.

Gibb’in bu ifadeleri zımnen Arap coğrafyasındaki geleneksel eğitim anlayışının kökten değişmesini ve Batı tarzı rasyonalizasyon sürecinin bir benzerinin bu coğrafyada yaşanmasını gerekli görmektedir.Dikkat edilirse her üç madde de yeni bir düşünüş tarzının gerekliliğinden bahsetmektedir.Bu düşünüşün mihver noktası ise rasyonelliktir.Çünkü rasyonel düşünme vahiy gibi ‘’irrasyonel’’ bir olguyu kabul etmemektedir.Dolayısıyla ya vahyi rasyonel zemine çekerek tamamen aklileştirecek ya da yok sayacaktır.

1930’lar da İslami söylem Mısır da dört eğilimi kapsıyordu.1-Ulema söylemi 2-Modernist söylem 3-Sekülerleşmiş Müslüman söylemi ve 4-Müslüman Kardeşler söylemi. Bu akımların ilk üçünde-burada ulema söylemiyle Ezher’in söylemi kastedilmektedir.- bir tür nesneleşme söz konusu iken, Müslüman kardeşlerin tutumu İslam’ın bir sistem olarak yeniden hayat sahnesine çıkmasını içermektedir.Ulemanın bu süreçte etliye sütlüye karışmayan tavrı Müslüman Kardeşlerin kurucusu Hasan el Benna’yı en fazla üzen husus olmuştur.Bu çerçevede Ezher şeyhi Decavi’ye Mısır toplumundaki bozulmadan şikayet ettiğinde aldığı ,beladan uzak durması ve kendini koruması tavsiyesine çok içerler ve şeyhe oldukça ağır bir cevap yazar.Hasan el-Benna’nın şerrin kaynağı olarak belirlediği: sömürgecilik;siyasi,şahsi ve mezhebi farklılık ve bölünmeler;çıkarcılık;yabancı ortaklıklar;batıyı taklit;laik kanunlar;ateizm ve entelektüel kaos;aşırı arzular ve iffetsizlik ile söylem ve tahlillerdeki bilimsel metot eksikliği, bugün dahi İslam ümmetinin ortak problemleri olarak karşımızda durmaktadır.Hasan el-Benna’nın çağrısını yaptığı dönem her anlamda bir bozulmanın yaşandığı ve bir kurtuluş ideolojisinin beklendiği bir dönem olma özelliği taşır. Dolayısıyla değerlerine sıkı sıkıya bağlı ve nefsinin arzularına ve güç odaklarının ayartmalarına karşı oldukça vakur bir duruş sergileyen Benna’nın çağrısı,zaten bir beklenti içinde olan kitleleri harekete geçirmekte etkili olmuştur.Eric Hoffer,kitle hareketlerinin yükselişi metaforundan mülhem olarak İhvan Hareketi’nin kısa sürede elde ettiği başarıların Hasan el-Benna’nın liderlik yönünden ziyade kaos içerisinde yaşayan ve adeta bir kurtarıcı bekleyen Mısır toplumunun içinde yaşadığı durumdan kaynaklandığını ileri sürer.Eric Hoffer, liderin bir hareketin yükselmesine imkan verecek şartları oluşturamayacağının altını çizer ve mevcut durumdan şiddetli bir memnuniyetsizlik olmadan güçlü ve kabiliyetli bir liderliğin taraftarsız kalacağını ifade eder.Ancak durum Hoffer’in iddia etiği gibi olsa dahi geniş kitleleri bir ideoloji etrafında örgütlemek,onları sevk ve idare etmek başlı başına büyük bir iştir.

Seyyid Kutup İhvan hareketinin Benna’dan sonra entelektüel zeminini billurlaştıran ve yerli yerine oturtan önemli bir simadır.Kutup’un entelektüel dünyası iki bölüme ayrılır;Birincisi İhvan öncesi dönem,ki bu dönem Seyyid Kutup’un İslam’ı ve Arap dilini Mısır zihnine uzak gördüğü dönemdir.İkinci dönem ise İhvana katılması ve sonrasını ifade eder.Seyyid Kutup 1938 de yayınladığı iki makalede İslam ve gelenek karşıtlığı üzerinde durarak Mısırcılık akımının etkisi altında kaldığını faş eder.Kutup bu dönemde, dilin canlı bir organizma olarak sürekli kendini yenileyen yönüne vurgu yaparak, Arap dilinin bugünü anlamlandırmada sıkıntılar çektiğine işaret eder ve modernistler tarafındaki yerini alır.Bir Arap yada Müslüman olmaktan çok bir Mısırlı gibi konuşan Kutup’a göre, Arap dili tarihi gerçeklere olduğu kadar Mısır milletinin eşsiz tabiatı ile sosyal ve tarihi ihtiyaçlarına da tabi olmalıdır.Gelenekçiler ve modernistler arasındaki kavgayı ele aldığı makalesinde Kutup Arap dilinin; modernist ekolün geniş duygu dünyası,zengin psikolojik birikimi ve mevcut tecrübesiyle karşılaştırıldığında; eski ekolün duyguda sığ,bilinçte ilkel ve hem psikolojik hem de tecrübi olarak pekte iyi sayılmayacak durumda olduğunu söyler.Kutuptaki değişim 1940’lar da Kur’an’ın estetik ve sanatsal vurgusunu ifadelendirmeye başladığı döneme rastlar.Bu dönem boyunca Kutup Kur’an’ın orijinal saflığını ve imgelerindeki büyüleyiciliği keşfeder.

Kutup,Kur’an’ın 7.asır Arap yarımadasını sosyal,siyasal ve ideolojik olarak değiştirdiğini söyleyerek 1950 ve 1960’lar da sistematiğini Kur’an merkezli olarak metafizik ve teolojik doktrin,cemiyet veya ümmet ve hukuki/sosyal düzenleme ve davranışlar   olarak teşekkül ettirir.İslam da sosyal adalet isimli kitabıyla içinde yaşadığı toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarına dikkat çeken Kutup, karınları boş olanların yüksek sesli vaatleri dinleyemeyeceğini ifade ederek, sağlam bir ekonomik yapısı olmayan ve çoğunluğun azınlık tarafından sömürüldüğü toplumların sosyal adaleti sağlayamayacağına vurgu yapar ve her Müslüman şahsiyetin içinde yaşadığı toplumda bu bilinçle hareket etmesini savunur.Bu çerçevede Kutup, zayıf kitlelerin sömürgeleştirilmesinde gerçek düşman olarak yerli kapitalistler ,gazeteciler,İngilizler veya beyaz zihniyetli Mısırlılar,politikacılar ve Dünya için dinlerini satan ulemayı görür.Dış düşman ise emperyalistler,haçlılar,kapitalistler ve misyonerlerdir.Bu dönemde Kutup bozuk sosyal düzeni orta çağ feodalizmine ve ona eşlik eden sefil çoğunluk ile elit azınlık arasındaki sosyal ve ekonomik kutuplaşmaya benzetir.Özellikle ulemanın sosyal ve ekonomik açıdan böylesine buhranlı bir dönemde susması Kutup’u oldukça etkiler.Yazdığı Me’areketü’l-İslam makalesinde din adamlarını İslam’ın gerçek imajını temsil etmeye Allah’ın en uzak kulları olarak niteler.

İslam’ın kapitalizmle savaşı adlı eserinde Kutup’un İhvan hareketine teslimiyeti aşikar bir boyut kazanır. Artık akide kavramı Kutup’un düşüncesindeki en merkezi kavramlardan biri olur.Ona göre akide kişiyi devrimci bir vizyona sahip kılan, hareketi teşvik eden ve tanrı ile iletişimi her daim canlı tutarak aciz insanı harekete geçiren en önemli amildir.İslam ve evrensel barış adlı çalışmasında ise Kutup ;karşılaşılan bütün siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalımların aşılması için Müslümanların güçlerini birleştirici olarak akide kavramına değinir.Tüm bu çalışmalar Kutup’un İhvan sonrası dönemde akide kavramını merkezileştireceğini ve İhvan hareketinin entelektüel zeminini inşa ederken akide kavramından oldukça fazla istifade edeceğinin göstergesidir.1951 ve 1953 arasında Diraset İslamiye de yazılan bir dizi makaleyle Kutup’un İhvanı benimseyişi belirginlik kazanır.O artık siyasal mücadele geleneği olan bir hareketin müntesibi durumundadır.Diraset İslamiye de Kutup kendini Müslüman olarak isimlendiren ve fakat farklı zulüm türleriyle savaşmayan,mazlumların haklarını savunmayan ve diktatörlere rağmen haykırmayanları ya hatalı,ya ikiyüzlü yada İslam’ın hükümlerinden habersiz olarak niteler.Bu dönemde ve sonrasında Kutup’un üslubundaki sertlik aşikar bir şekilde görülür.Özgür dünyanın ilkeleri başlıklı makalesinde Batı’nın özgürlük anlayışını sert bir şekilde eleştirerek Batının özgürlükten anladığının insan,zaman ve özgürlüğün ilerlemesine karşı duran İngiliz,Amerikan ve Fransız bloğunun tanımlanması olarak ifadelendirir.Emperyalist blok olarak adlandırdığı bu yapının Kuzey Afrika,Vietnam ve Filistin de yaptıklarının örneğini vererek aynı bloğun insanların zihinlerini kontrol etmek için milyon dolarlar harcadığını ifşa eder.

1952 ile 1962 de Kur’an yorumu üzerine yoğunlaşan Kutup dinamik akide vurgusu ve bir bütün olarak İslam’ın yeni bir sistem sunduğuna ilişkin vurgularını güçlendirir.İslam akidesinin nasıl ki 7.asırda eli kolu bağlı olmayan bir şekilde dönüştürücü ve yeniden yapılandırıcı/devrimci bir yönü vardıysa, modern dünyadaki Müslümanların evvela bu hakikati kavramaları ve içinde bulundukları süreçlerle buna göre mücadele etmeleri gerektiğini ifade eder.Kutup pratiğe dönüşmeyen bilginin faydasızlığını sık sık vurgulayarak ,şayet pratiği yoksa bugün kitaplıkları yeni kitaplarla yada zihinleri bilgiyle doldurmanın gereksizliğine vurgu yapar.Modern insanın çıkmazları ile cahiliye olarak adlandırılan dönem arasında paralellikler görmesine rağmen,Kutup bugünün daha karmaşık olduğunu düşünür.Temel sorunu modernitenin tüm unsurlarıyla yerinden sökülüp yerine İslam’ın gelmesidir.Bu nedenle o İslam mesajının temel anlam ve karakterini yitirmeden modern Dünyaya uydurulabilir mi? sorusunu hiç sormaz.Bundan dolayı kimilerince ütopist olarak değerlendirilir.Onun cahiliye olarak nitelediği moderniteyle uzlaşmaz tavrı,İslamcılık düşüncesi büyük oranda tercümelerle şekillenen Türkiye gibi ülkelerde bazı yanlış anlamalara sebep olur ve tekfir furyasının başlamasına öncülük eder.Kutup’a karşı mesafeli duruşun en önemli sebeplerinden biri de ondan esinlendiğini iddia eden insanların tekfirci yaklaşımlarıdır.Oysa ki Kutup Müslüman’ca düşünüşün ancak mutlaklık makamında olan Allah(c.c.)’ın ilke ve prensiplerine gerçek anlamda ram olunarak gerçekleşeceğine özenle vurgu yapar.Modern düşüncenin rasyonalite temelli olduğunu ifade eden Kutup, bilgi teorisinin Batı dünyasında sadece deney ve gözleme dayalı yani rasyonel bir mecraya oturtulduğuna işaret ederek bu durumun bilginin sekülerleşmesine neden olduğunu bu nedenle modernitenin batıl bir zemin üzerinde yükseldiğine işaret eder.

Seyyit Kutup 17.yüzyıl bilim devrimiyle başlayan,19.yüzyılda önemli bir ivme kazanan 20.yüzyılda ise Dünya sathına yayılma emareleri gösteren modern düşünceyi ve onda içkin endüstriyel kapitalizm,sekülerlik ve rasyonaliteyi İslam noktayı nazarından sarsan/yerinden eden bir Müslüman mütefekkir olarak tarihteki yerini almıştır.Onun eleştirilerinin olgunlaştırılarak bugünün dünyasına uyarlanması ve açtığı ‘’kavramsal özgünlük’’ çığırının devam ettirilmesi bugünü idrak eden İslamcıların vazifesidir.Küreselleşme olgusunun her geçen gün kendisini muhkemleştirdiği ve Dünya’nın Batılı/neo-liberal değerler çerçevesinde birörnekleştirildiği bir vasatta,sadece Müslüman toplumların değil bütün bir Dünya insanlığının kurtuluşu aziz İslam’ın Allah-insan-evren tasavvuruna boyun eğmekten geçiyor.Bu tasavvuru ortaya koyacak ilmi ve entelektüel havzayı inşa etmek ise asla ve kat’a ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir.Bugüne şahitlik edenler olarak bizlerin modern/post-modern v.b her türlü kuşatılmışlığı ve tahakkümü aşmamız ve aziz İslam’ın muştulayıcı mefkuresini insanlığa ulaştırmamız gerekmektedir.Her türlü yerelliğin/taşralılığın/içe kapanmanın ve sığlığın anaforundan kurtularak,evrensel İslami hareketin/mesajın mümessilleri olmayı şiar edinmek boynumuzun borcudur.Aziz İslam’ı şirk üreten sistemlerin yamağı yapmadan özgün ve özgür İslami dili üretebilmenin imkanlarını aramak zorundayız.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Post-Modern Putçuluk

İnsan olmanın, bir süreç gerektirdiği gerçeği hatırlandığında ‘’olmak’’sürecinin hangi bağlamda ve nasıl gerçekleşeceği hususunda post-modernitenin bizlere söylediği ‘’benliğimizi putlaştırmak’’tır.Benliğin putlaşması ise onun hakikatin ölçüsü olarak kabul edilmesi ve ‘’norm koyucu’’ bir hususiyet kazanması demektir.Modernliğin önemli kavramlarından biri olan toplum,paradigma içi bir eleştiriyle post-modernlikle beraber kendisine göre şekil alınan bir olgu olmaktan çıkmıştır.Modernliğin homojenleştirici rolüne muğayir olarak post-modernite parçalayıcılık ve öznesizlik üzerine kurulu yönüyle dikkat çekmektedir.Bu noktada toplum,bireyi kısıtlayan ve özgürlüğünü sınırlandıran bir olgu olarak tebarüz etmektedir.Oysaki modernlikte toplum sosyolojinin de yardımıyla aynı tarihi ve kültürel havzaya dahil olan bireylerin birlikteliğini ifade etmek amacıyla kullanılmakta ve ulus devletin oluşum süreci bu birliktelikten destek bulmaktaydı.Bireyin her türlü bağdan azade kalması üzerine kurulu post-modern süreçte ise toplum,bireyi engelleyici olarak kabul edilmektedir.Modernliğin kırılmaya uğrayarak geçirdiği bu evrim,Batıdışı toplumlarda daha sorunlu olma özelliği göstermektedir.Hıristiyanlığın kendi içinde yaşadığı dönüşümü bütün dünyaya teşmil etme gayretiyle Batı,Protestan ahlakının küreselleşmesini istemektedir.Calvin’in Hıristiyanlığa kapitalizmi domine etme rolü biçmesi,Luther’in skolastisizme muhalefet ederek İncilin kilise haricindeki insanlar tarafından da anlaşılıp yorumlanabileceği iddiası,bilgide otorite olan kilisenin tahtını sarsmış ve aydınlanma olarak adlandırılan sürecin kapısını aralamıştır.Dinlerin dışarıdan müdahalelerle değil de bizzat kendi mensupları tarafından sulandırılmasının/işlevsizleştirilmesinin en güzel örneği olarak Hıristiyanlık,bizzat kendi müminleri eliyle deforme edilmiştir.Tanrımerkezli/teosantrik hayat algısının insan merkezli/antroposantrik hale gelmesi Hıristiyanlıkta yaşanan bu dönüşümün neticesindedir.Evrenin canlı olduğu telakkisinin 17.yüzyıl bilim devrimiyle yerinden edilmesi onun yerine mekanik evren telakkisinin inşa edilmesi sonrasında kökleri Aristo’ya dayanan ayrımlı/dikotomik düşünüş tebarüz etmiştir.Antik Yunan’ın sınıflı toplum anlayışından da beslenen bu ayrımlı düşünüş,Roma geleneğine yaslanan Hıristiyanlıkta sekülerliği beslemiştir.Din karşıtlığı olarak değil dinin müdahil olmadığı/olamayacağı alanlar ihdas etme anlamına gelen sekülerlik, amel ile imanın arasının açılması sürecini beslemiştir.Gök-yer,ruh-beden,amel-iman gibi ayrımlar üzerinden inşa edilen modernliğin insana ve tanrıya ait olarak yaptığı ayrım Sezar’ın hakkı ve tanrının hakkı metaforunda belirginleşmiştir.İnsanın aklıyla hakikate ulaşıp ulaşamayacağı meselesi kadim dönemlerden beri tartışmaların merkezinde yer almıştır.Aklın bağ kuran özelliği yanında tefrik,temyiz,tasnif ve sebep-sonuç ilişkisi kurma hususiyetleri onun norm koyucu olup olamayacağı hususunun tartışılması gerektiğini ortaya koymuştur.

Post-modern sürecin aslında post-insan sürecini besleyen bir içeriğe sahip olduğunu söyleyebiliriz.Kabaca insan sonrası olarak adlandırılabilecek olan bu süreç mükerrem bir varlık olarak insanın tüm insani hususiyetlerinin tahrip edildiği ve makinelerin egemenliğine terk edilmiş bir mahluk haline getirildiği süreci imgeler.Yapaylıklar çağıolarak ta isimlendirebileceğimiz bu süreçte insanın öfke,merhamet,şehvet,cesaret v.b.duyguları yapay ortamların insafına terk edilmiştir.Post-modernite,modernite de olduğu gibi zaman algısı üzerinden kendisini konumlandırmaktadır.Zamanıparçalara/’’an’’lara ayırıp her ‘’an’’ için ayrı bir kılavuz/rehber tayin ederek ve bu kılavuz/rehberleri ‘’heva’’nın emrine vererek, aslında insan hayatına yekpare bir şekilde yön/istikamet tayin edilemeyeceğini zihinlerimize zerk etmek istemektedir. Hayat ‘’an’’lara ayrıldıktan ve hayattaki ‘’tevhit’’ sekülerlik lehine bozulduktan sonra –tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden-burada şirkin en sinsi ve zehirli yüzü temayüz etmektedir. Heva’nın yönlendirmesi neticesinde birden fazla hayat ve birden fazla kılavuz/rehber anlayışı tevhidin emrettiği tek bir belirleyen/yönlendiren ve tek bir hayat algısını zedelemektedir.Yani hayatın bütünlüğü ifsad edilmektedir.İnsan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatın teşekkül ettirilmesi için, ilahi bilginin mutlaklığına ram olmanın gerek ve yeter şartıolan tevhit, modern ve post-modern süreçlerin her ikisinde de içkin olan aklın mutlaklığı ilkesini reddederek kendine münhasır bir hayat algısı inşa etmektedir.Mü’minlik tam da bu noktada yani hayatın her veçhesinde tek bir rehberliği kabul etme hassasiyetinde tebarüz eder. Dolayısıyla şirkin kendisini en fazla post-modern kültür üzerinden meşrulaştırmaya/kanıksatmaya çalıştığıgerçeğini artık daha sesli olarak dile getirmek durumundayız.

Bilimsel bilginin izafiliği düşüncesinin beslediği post-modernite her ne kadar modernliğin homojenliği esas alan yönünü yapıbozuma uğratsa da,modernitenin tarihin ilkellikten medeniliğe doğru sadece niceliksel olarak değil niteliksel olarak ta evrim geçirdiğine dair kanaatini muhafaza ediyor oluşu,halihazırda tecrübe ettiğimiz makinelere bağımlıinsanın oluşmasının önünü açmıştır.Modernliğin doğal gerçeklikler üzerinden mutlaklaştırarak ortaya koyduğu doğrular,post-modernitede yapay gerçeklikler üzerinden tanımlanmaya çalışılarak insanın doğal ortamı zedelenmiştir.Yapay gerçeklikler,şizofrenik/parçalanmış kişilikler meydana getirmiş ve ancak doğal ortamlarda neşv-ü nema bulabilecek duygu durumlarını örselemiştir.En tabii insani ihtiyaçlardan olan muhabbet/konuşma duygusu dahi yapay zeminlere hapsedilmek suretiyle insan-insan ilişkisi örselenmektedir.Bir şahsiyet olarak insanın var olabileceği/varlığını ıspatlayabileceği doğal ortamlar yavaş yavaşortadan kalkmakta ve bununla beraber sanal üst kimlikler oluşturulmak suretiyle yeni bir aidiyet türü yaratılarak insan-insan ve insan-eşya arasındaki ilişki yeniden tanımlanmaktadır.Yeryüzü cenneti inşa etme gayesinin geldiği son nokta hazindir ki,insanın biyonikleşmesi olmuştur.Aziz Kuranın ‘’insanların elleriyle yaptıklarından ötürü karada ve denizde ifsad/bozulma baş gösterdi’’(Rum-41)dediği durum tam da içinde bulunduğumuz çağı nitelemektedir.

Yapay gerçekliklerin hayatımızıkuşatması dolayısıyladır ki ölüm,savaş,kıtlık,katliam gibi doğal zemini içerisinde düşündüğümüzde ve şahit olduğumuzda insani yanlarımızı harekete geçirmesi beklenen olgular,çay ve kek eşliğinde TV/internet ekranlarında ‘’izlenen’’bir olay haline gelmiştir.Kameranın izleyiciye yöneltilmiş bir silah olduğunu söylerken Heidiegger tamda bu yapay gerçeklik işgalinin zihinlerimize kadar ulaşacağınıve bizleri makineleştireceğini işaret etmiş olsa gerektir.Ürettiklerinin kontrolü altına girmesi yönüyle tarihte ilginç bir evreyi temsil eden modern insan,duygularını makinelerin dünyasına emanet etmiştir.Gerçek olanla temas kurmanın her geçen gün güçleştiği zamanımızda,özellikle genç kuşakların zaviyesinden hayatın bizatihi kendisi sanallaşmaktadır.İnsani yanımızın ayartılması yönüyle de sanal ilişki tarzlarının meydana getirdiği yıkımlar korkunçtur.Nefsin kışkırtılması ve böylece aklın dumura uğratılması/iğdişedilmesi amacına matuf olarak yapay ilişkiler,her şeyi bulanıklaştırma ve post-modern paradigmaya uygun bir tarzda tek bir doğrunun olamayacağıdüşüncesine destek olmaktadır.Kamusal alan olarak tanımlanan yerde Pazar ekonomisinin/kapitalizmin hakim olması kırmızı çizgisini muhafaza eden post-modernlikte, herkesin kendi doğrularını paylaşabileceği ortamlar olarak sosyal medya ağlarıönemli bir işlev görmektedir.Tabii gerçeklik sahasında gelenek/örf/kültür ve bunların her birinin oluşmasında dominant unsur olarak dinin etkisinden çekinilerek ifade edil(e)meyen düşünceler,sahte kimlikler aracılığıyla,yapay ortamların sağladığı özgürlük sayesinde ifade edilebilme imkanıbulabilmektedir.Sosyal medya ağları her şeyi ‘’paylaşım’’malzemesi yapmak suretiyle hem dezenformasyona oldukça müsait bir alan oluşturmakta hem de hakikatin/gerçekliğin yitimine hizmet etmektedir.Hayatı tanzim etmek ve mümince yaşamanın ‘’ne’’liğini ve ‘’nasıl’’lığını öğretmek amacıyla Allahın bir lütfu olarak aziz Kuranın ayetleri dahi paylaşım malzemesi yapılarak yapaylığa kurban edilebilmektedir.Öyle ki bu çabalar tebliğ/irşad faaliyetleri çerçevesinde değerlendirilebilmekte ve ancak gerçeklik sahasında bir anlam ifade eden Müslümanca düşünme ve yaşama bilinci retoriğe kurban edilebilmektedir.Artık yaşantısıyla örnek olan Müslümanların yerini paylaşımlarıyla örnek olan Müslümanlar almaktadır.

Allah’a kul olmaktan imtina eden modern insan nefis,popüler kültür,moda,futbol,erotizm vb.yeni tanrılar tarafından kuşatılmışdurumdadır.Cahiliyenin taştan,tahtadan,helvadan putlarının yerini benlik/heva/bilim/popülerlik/futbol/eğlence/erotizm gibi post-modern putlar almıştır.Aziz Kur’anın ‘’Hevasını ilah edineni gördün mü?’’(Furkan-43)şeklinde tavsif ettiği insan tipini imleyen post-modern paradigmanın insanı,susuzluğunu gidermek için tuzlu su içen kişinin gülünç durumuna düşmüştür.Sloganlara ayarlanmış bir bilinç inşa etme üzerine kurulu olan sosyal medya ağları bir yandan insanın kendisini görünürlük üzerinden değerli hissetmesini sağlarken,diğer yandan moda olgusuyla her yeniyi bir sonraki günün eskisi haline getirmek suretiyle sürekli tüketim anlayışını beslemektedir.Bu noktada tüketim sadece mal/meta/eşya anlamında klasik tüketim olmaktan çıkmakta,insanın insanlığının da tüketilmesi sürecine evirilmektedir.Moda olgusu ‘’Eşrefi Mahlukat’’ olan insanı bir reklam malzemesi haline getirerek,yani nesneleştirerek,göze gelir olmamanın var olamama anlamına geldiğini telkin etmektedir.’’Emanet beden’’telakkisinden ‘’benim bedenim’’ telakkisine evirilmenin tabii sonucu olarak,tıpkıAntik Yunan Medeniyeti’nde olduğu gibi,bedenin fetişleştirilmesi sürecinde modanın rolü inkar edilemez.Kışkırtıcı görünürlük üzerinden kadını ve erkeği şahsiyet bağlamından çıkarıp dişilik ve erkeklik bağlamına hapseden moda,insanın arzularının tükenmeyeceği gerçeğinden hareketle sürekli yeni arzu nesneleri oluşturmaktadır.Oluşturulan her ‘’yeni’ bir önceki yeniyi eskitmektedir.Görünürlük üzerinden koşullandırılan bireyler,pavlovist bir yaklaşımın mahkumları haline getirilmektedir.’’Göz’’ü merkeze alan yönüyle post-modern süreç, kulağı/kalbi merkez kabul eden,yani sözü dinleyen ve en güzeline uyan, kadim süreçlerden ciddi bir kopuşu ifade etmektedir.Dinlemenin kıymeti harbiyesinin kalmadığı bu süreçlerde mahremiyet yıkımı meydana gelmekte ve insanlık pornografik bir şiddete maruz kalmaktadır.Kalbin gözle yakın ilişki içerisinde olması, göz kirliliğinin kalp kirliliğini de beslediği bir duruma işaret etmektedir.Yapay sahalar üzerinden görselleştirilen mahremiyet, aklıiğdiş etmekte ve insanın tefekkür/tezekkür/tedebbür ve teemmül melekelerini dumura uğratmaktadır.Bilgiye bu kadar hızlı ulaşıyor olmamıza rağmen,mütefekkir kıtlığı yaşamamızın temel sebebi de budur.Dolayısıyla post-modernite modernliğin mutlaklaştırdığı aklı da iğdiş ederek tamamıyla hazperest bir kimlik inşa etme gayesindedir.Küreselleşme de bu kimliğin Batı dışındaki toplumlara şamil kılınması çabasından başka bir şey değildir.Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Etnik Aidiyetlerin Sekülerleşmesi

Etnik aidiyetler üzerinden politik tavır alışların her geçen gün popülerleştiği bir vasata doğru hızla ilerliyoruz.Dünya’da ki güç dengelerinin değişmesini müteakip bölgemizde,hassaten Suriye’de,oluşturulan kontrollü bunalım stratejisi,coğrafyamızda bazı değişim/dönüşümlerin habercisidir.Etnik aidiyetler üzerinden gerçekleşen kırılmaların son yüzyıldır yaşattığı travmalar henüz canlılığını korurken,yeni bir etnik ayrışmanın bölgede mukim Kürtler üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir sürece şahitlik ediyoruz.20.yüzyıl boyunca farklı ulus-devletlerin egemenliği altında sürekli olarak istismar,katliam,asimilasyon ve inkar süreçlerine maruz bırakılan Ortadoğu Coğrafyası’nın bu kadim halkının PKK/PYD/HDP çizgisi aracılığıyla seküler bir dönüşümün hedefi haline getirilmesi,ulus-devlet yapılanmalarının İslam üst kimliği mefkuresini baltalayan bir bela olduğu gerçeğini teyit ediyor.Bu noktada her ulus devlette olduğu gibi şayet teşekkül ederse Kürt ulus devletinin de homojenleştirici özelliği ile tebarüz edeceğinde kuşku yok.Dolayısıyla böyle bir sürecin karşısında olmayı,devletçi reflekslerle hareket etmek ya da Türk ulusalcılığının payandası olmak şeklinde değil bilakis yüzyıldır ulus-devletlerin yaşattığı travmaların nelere yol açtığını gören ve kendisi için istemediğini kardeşi içinde istememe sorumluluğuyla mücehhez Müslüman farkındalığı bağlamında değerlendirmek gerekir.Bir tür patolojik durum olan ulusçuluk, sadece Türkiye’de değil bölgede ki diğer ülkelerde de gerek nasyonal sosyalizmin Arap versiyonu olan Baasçılık şeklinde,gerekse Pers Kültürü üstünlüğü esasına dayanan Safevilik şeklinde karşılık bulmuş ve Müslümanların İslam üst kimliği etrafında bir araya gelmeleri vücubiyetini tahrip etmiştir.Mişel Eflak’tan Ziya Gökalp’e,Cemal Abdunnasır’dan Musaddık’a kadar her dönemde temsil edilmiş olan milliyetçilik,bu coğrafyanın kanayan en büyük yarasıdır ve görünen odur ki öyle kolay tedavi olacağa da benzemiyor.

Şurası bir hakikattir ki İslam’ın üst kimlik olarak kabul edildiği bir vasatta etnik ayrışmaların zemin bulması mümkün değildir.İslam,her etnik aidiyetin kendisini bütün unsurlarıyla ifade edebilmesinin imkanını sağlayan perspektife sahip bir değerler sistemidir.Aziz Kur’an,muarefe için, insanların farklı şube/kimlik/kabile/Irk v.s. formunda yaratıldığının altını çizerek,insanlığın bu kadar renkli olmasının Allah’ın kudretinin bir nişanesi olduğu hakikatine dikkat çeker.Üstünlüğü sadece ve yalnızca Allah’a karşı sorumluluk duygusunun yerine getirilmesi hususuna dayandırarak ‘’din asabiyeti’’ dışında hiçbir asabiyetin kabul edilemeyeceğini beyan eder.İslam,hiç bir etnik aidiyetin kendisini bir öteki olarak hissetmesini veya herhangi bir otorite tarafından asimile adici,ötekileştirici ve tahfif edici bir muameleye maruz kalmasını kabul etmez.Bu nedenledir ki ulus-devlet paradigması,kendisinde içkin homojenleştirici hususiyeti gereği aziz İslam’ın ümmet perspektifiyle bağdaşır değildir.Çünkü ümmet olmak,İslam’ı üst kimlik olarak kabul etmeyi ve her türlü etnik/mezhebi/meşrebi/folklorik/kültürel farklılıkları İslam üst kimliği altında görmeyi gerektirir.Ancak üzülerek müşahede ediyoruz ki İslam,Türkiye’nin de dahil olduğu bu coğrafyada,itikadi bir varoluşun öznesi değil,geleneksel/kültürel bir unsur olarak kabul edilmektedir.Şayet İslam itikadi bir varoluşun öznesi olsaydı,bir tür patoloji olan milliyetçilik/ulusalcılık ve sekülerlik gibi gayr-ı İslami ideolojiler bu kadar yaygın bir karşılık bulamayacaklardı.Demek ki ulus-devlet paradigması bizlerin sadece farlılıklarımızı törpülemekle kalmamış,aziz İslam’ı itikadi varoluşumuzun öznesi yapma imkanını da elimizden almıştır.Dolayısıyla bugün her şeyden evvel Müslüman’ca düşünmenin imkanlarını öğrenme ve öğretme sorumluluğuyla hareket etmek durumundayız.

I.Dünya savaşının 100.yılını geride bıraktığımız bir zaman dilimindeyiz ve yaklaşık beş yıldır da yeni bir yüz yıllık plan çerçevesinde değişimler/dönüşümler süreciyle karşı karşıyayız. Tunus’la başlayan ve ardından Libya,Mısır,Bahreyn,Yemen derken Suriye’ye kadar uzanan ve Prag Baharı’ndan mülhem olarak Arap Baharı olarak adlandırılan sosyal patlamaların, başladığı yer de dahil olmak üzere eskisinden daha kötü bir duruma gelmiş olması üzerinde tefekkür etmek durumundayız.Adlandırmasını dahi kendimizin yapamadığı bu süreçlerin yine bizim dışımızda bir adlandırmayla ‘’Arap Kışı’’na dönüşmüş/dönüşüyor oluşu dikkati muciptir.Ulus-devlet belasının ceberutluğu altında yıllarca onursuzluğa mahkum edilen adı geçen beldelerdeki Müslüman Halkların birikmiş öfkelerinin yerinden ettiği diktatörlerin yerini,öncekilerden farksız diktatörler doldurmaktadır.Libya’nın NATO tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi ve Africom Projesinin paydaşı haline getirilmeye çalışılması,Mısır’ın Nasır dönemindeki sürek avına benzer bir duruma dönüşü,Yemen’de mezhep ekseninde yaşanan ayrışma ve nihayet Suriye de yaklaşık dört yıldır devam eden kontrollü kaos göstermektedir ki,halkların öfkesi,sonucu etkilemekte belirleyici olamamıştır.Bu durum elbette ki öfkeyi haksız çıkarmaz.Ancak öznesi olamadığımız değişim/dönüşümler manipüle edilebilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu,Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu gibi beynelmilel yapılar,I.dünya savaşı sonunda ortadan kalkmıştı.Bu yapıların nüfuz alanlarında meydana gelen boşluk,modern paradigmaya uygun olarak mikro/ulusal devletçikler tarafından,küresel finans-kapitalin rahat dolaşımını sağlamak ve modern değerler ekseninde gerçekleştirilmesi planlanan homojenleştirme projelerinin daha kolay gerçekleştirilmesinin zeminini oluşturmak için dolduruldu.Bu yönüyle I.dünya savaşı aslında Dünyayı Batılı/modern/kapitalist değerler ekseninde homojenleştirme/birörnekleştirme projesinin ilk adımı olarak kabul edilebilir.Savaşın en büyük kaybedeni olarak,Osmanlı hinterlandında kur(dur)ulan ulus-devletlerin hemen hepsinde ise otoriter rejimler ihdas edildi.Türkiye-İran-Irak ve Suriye’ye dağılmış olan Kürt Halkı, ulus-devletleşme sürecinde en ciddi darbeyi aldı.Tarihi,kültürel,folklorik v.b her alanda ciddi bir asimilasyona ve ötekileştirmeye maruz kalan Kürtler,buna rağmen değerlerini muhafaza edebilmek için direnmeye çalıştı.Ancak ulus-devlet paradigmasının tabiatı gereği bütün bir toplum Türklük/İranlılık/Iraklılık/Suriyelilik üst kimliğine icbar edilerek birörnekleştirilmeye çalışıldı.Bu coğrafyanın Müslümanları etnik/mezhebi argümanlar üzerinden ayrıştırıldı ve halihazırda yaşadıklarımız bu tarihi arka plandan bağımsız değildir.

Son iki-üç yıldır çözüm veya açılım süreci bağlamında bu etnik ayrışmanın ortaya çıkardığı travmaların giderilmesi ve bu coğrafyanın kadim halkı olan Kürtlerin Allah’ın bir ayeti olan etnik aidiyetlerini tüm hususiyetleriyle tıpkı bu coğrafyanın diğer kadim halklarında olduğu gibi özgürce ifade edebilmesi amacına matuf olarak atılan adımlar ‘’yetmez ama evet’’ çerçevesinde değerlendirilebilir.Ancak bu süreçte PKK’nın Kürtlerin tek temsilcisi olarak muhatap alınmasının bölge açısından ortaya çıkardığı sıkıntılar bugün telafisi güç durumların tezahür etmesine sebep olmuştur.Başlatılan sürecin tek muhatabı olan PKK,Suriye’de yaşanan kaotik ortamdan da istifade ederek bölgede otoritesini arttırmış ve Arap Baharı’ndan mülhem bir ‘’Kürt Baharı’ başlatmanın hesaplarını yapmaya başlamıştır.Hiç şüphesiz bu hesapların yapılabilmesinde Kobani’de koalisyon güçlerinin ve Türkiye’nin yardımıyla İŞİD karşısında kazanılan zafer ve PYD/PKK çizgisinin İŞİD karşıtı tutumlarından dolayı uluslar arası alanda kazandığı meşruiyetinde etkisi olmuştur.Ayrıca PKK/PYD çizgisi, HDP’nin de siyasal alanda bayraktarlığını yaptığı İslam=İŞİD argümanına sarılarak İslami hassasiyet sahiplerini sindirmeye çalışmıştır.Kobani olayları olarak tarihe geçen hadiselerde de görüldüğü üzere PKK kendisinden olmayan herkesi İŞİD fotoğrafı içerisine sokarak imha etme yolunu seçmiştir.Çözüm sürecinin yara almaması amacıyla devletin müdahil olmadığı bu sindirme süreci,insanların gönülsüz de olsa PKK otoritesini kabul etmesinin önünü açmıştır.

Kürt seküler ulusçu kimliğinin kavileşmesi amacına matuf olarak İŞİD ekseninde yürüyen tartışmalar oldukça dikkat çekicidir.Ayn-el Arap/Kobane’de başlayan ve halen devam eden bu tartışmalar,Kürtlerin İslam’la olan bağlılıklarının zayıflatılması ve muharrik gücün etnisite olduğu yeni bir kimlik inşasının sağlanması için özenle devam ettirilmektedir.İŞİD barbarlığının İslam üst kimliğinin Kürtler nezdinde terk edilmesi amacıyla kullanılıyor olması,tıpkı jakoben Türkçü çevrelerin yıllarca hem kültürel hem de siyasal alanda İslam’ı ve Müslümanları gerici/mürteci/yobaz olarak göstermeleriyle simetriklik arz etmektedir.Bu noktada Türkçü laik/jakobenlerle Kürtçü laik/jakobenler arasında fark yoktur.

Bu noktada İŞİD sadece Kürt Halkı’nın sekülerleşmesine hizmet etmekle kalmayıp Türkiye solunun yeni bir ivme kazanmasına da yardımcı olmaktadır.Bu vesileyle Türkiye’de ki sol ve liberal entelektüel havza eline geçirdiği İŞİD fırsatını,tepe tepe kullanma eğilimindedir.Öyle ki hiçbir şekilde İŞİD’le aynı ortak payda da buluşamayacak olan Türkiye İslamcılığı ve kısmen bu İslamcı havzadan beslenen Ak Parti hükümeti İŞİD destekçisi olarak gösterilmek suretiyle İslami kaygısı olan her kesim bir şekilde bu barbar örgütle bağlantılı olarak lanse edilmektedir.Suruç katliamını da bu amaçla istismar eden sol siyasi ve entelektüel havza,özellikle genç kuşak Kürtler arasında bir tür Kürt ulusalcılığının oluşmasına hizmet etmektedir.Bu atmosferde kendisini daha güçlü hisseden PKK/PYD çizgisinin,Kobani ve Rojova’da İŞİD’e karşı verdiği savaşta desteğini aldığı ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine güvenerek bölgesel bir güç olma yolunda hızla ilerlemesi ve Türkiye ile yürüttüğü çözüm sürecini kendisinde vehmettiği bu olağanüstü güçlülük psikolojisiyle mecrasından saptırarak Suriye’de yaptığının aynısını Türkiye’de yapmak istemesi şimdilerde meydana gelen çatışmaların ana sebeplerindendir.İŞİD karşıtlığı üzerinden gelen uluslar arası desteğin büyüsüne kapılan PKK/PYD çizgisinin bir anda ilgili koalisyon tarafından,incirlik karşılığında,ortada bırakılması şimdilik bir hayal kırıklığı yaşatmış olsa da orta ve uzun vadede bu coğrafya da sorunların çözümü için dışarıya fazla umut bağlamamak gerektiğini bütün taraflara öğretecektir.

***

PKK/PYD çizgisiyle İŞİD’in en azından yöntem üzerinde birbirlerine çok benzediklerini söyleyebiliriz.Her ikisi de egemenlikleri altındaki kitleleri homojenleştirmeye çalışmakta ve kendisi gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımamaktadırlar.Kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan ve egemenliği altındaki kitleleri homojenleştirme amacına matuf olarak hareket eden İŞİD ve türevleri,sadece Kürtlerin değil, bölgedeki diğer halkların sekülerleşmesinde önemli bir işlev görüyor.Küresel anlamda ‘’Öcü İslam’’ algısını da güçlendiren adı geçen örgüt/ler,İslam’a mesafeli duruşun da zeminini hazırlıyor.Böylece orta ve uzun vadede İslam’ın araçsallaştırılmasının önü açılıyor.Oryantalizme asistanlık yapan İŞİD ve türevleri, nihai kertede aziz İslam’ın terörizm ile iç içe gösterilmesinin imkanlarını sunarak 1990’lı yılların sonunda Fukuyama ve Hungtington tarafından teorik zemini hazırlanmış liberal/demokratik değerlerin insanlığın son kalesi olduğu tezini güçlendiriyor.Yeni dönemde Türkiye Kürt siyasetinin kendisini anlamlandırmasında oldukça etkili olan İŞİD ve türevleri, ulus-devletlerin etnisite temelli ‘’aynılaştırma’’ politikalarını din temelli bir zemine oturtmak suretiyle bir anlamda modern paradigma ile ortaklık kurmuş olmaktadır.İŞİD ve türevleri sosyolojik olarak ezilmişlik,horlanmışlık,ötekileştirilmişlik,yok sayılmışlık duygularının kimi Müslümanlar tarafından dışavurumundan başka bir şey değildir ve tamamen moderndir.Yıllarca Batı’nın Müslüman halklara uyguladığı ‘’ya benimlesin ya da ölüsün’’ yöntemini kendisi gibi düşünmeyenlere teşmil eden bu yapılar,nihai kertede cellatlarını taklit etmekte ve farkında olmadan ve belki de olarak düşmanının ekmeğine yağ sürmektedir.Bu noktada özellikle propaganda düzeyinde İŞİD ve PKK/PYD çizgisinde bir örtüşmeden söz edilebilir.Nitekim PKK’da yıllarca Kürt kimliğinin ezilmişliği,horlanmışlığı,ötekileştirilmişliği ve yok edilmek istenmişliği üzerinden kendisini meşrulaştırmış ve Kürt Halkı özelinde propagandasını bu argümanlar üzerinden kurgulayarak mücadele zeminini güçlendirmiştir.Çözüm sürecinin başlamasıyla birlikte önceki propaganda zeminini ve argümanlarını kaybeden örgüt, bu sefer Gezi Parkı eylemlerinde ortaya çıkan iktidar karşıtı öfkeyi,radikal sol söylemin muhalif diliyle kuşatarak yeni bir muhalefet tarzını HDP çizgisi üzerinden ortaya koymuş ve bunda da başarılı olmuştur.7 haziran seçimlerinde HDP’nin aldığı oy oranında bu yeni muhalefet tarzının ciddi etkisi vardır.

7 haziran seçim sürecinde radikal sol söylemi etnik temelli politik tavırla mezcederek ve iktidara karşı biriken öfkeyi doğru yöneterek yeni bir muhalefet dili inşa eden Kürt siyasal hareketinin niceliksel olarak yakaladığı ivme önemlidir.Bu nicel başarının kemikleşerek devam edip etmeyeceği HDP çizgisinin terörle arasına mesafe koyma noktasında belirginlik kazanacaktır.İŞİD ve türevleri tarafından da indirekt olarak desteklenen radikal sol söylem,ontolojik buhran yaşayan ekseriya Kürt ve kısmen Türk gençleri için şimdilik bir sığınak olmaya adaydır.Bu söylemin tam karşısında yer alan Türk Milliyetçiliğinin de genç kuşaklar nezdinde itibar görmesi dikkat çekicidir.Üzücü olan ise bu süreçte İslamcı dilin genç kuşaklarla temas kurmayı becerememiş olmasıdır.Muhafazakar demokrat dille iç içe geçen İslamcı dil merkeze yaklaşmış ve şimdilik özgünlüğünü kaybetmiştir.Özgürlük ekseninde kendisini konumlandıran ve barış-adalet-çevre-kadın gibi argümanları da gayet ustaca ve gençlerin dikkatini çekecek tarzda kullanan Radikal sol söylem ile vatan-millet-devlet kavramları ekseninde radikal solun karşısında kendisini konumlandıran Türk milliyetçiliğinin genç kuşaklar tarafından kanıksanması üzerinde düşünmek mecburiyetindeyiz.Gençlerimizin bir yandan nasyonalist,diğer yandan nasyonal-sosyalist yapılar tarafından kuşatılıyor olması geleceğin Türkiye’sinin daha seküler ve profan bir mahiyet arz edeceğinin işaretidir.(1)Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

1-Bu konuda 7 Haziran seçimlerinde ilk defa oy kullanan gençlerin tercihleriyle alakalı herhangi bir araştırma şirketinin verilerine bakılabilir.7 haziran seçimlerinde ilk defa oy kullanan yaklaşık bir milyon gencin yarısından fazlası milliyetçi reflekslerle hareket etmiştir.Bu refleksin Türklük ve Kürtlük bağlamında olması mühim değildir.Mühim olan gençlerimizin milliyetçiliklerin anaforuna sürüklenmiş olmasıdır.Unutmamak gerekir ki Türkiye’nin geleceğini bu gençler inşa edecektir.

BİR DEVR/İM/İN SONU MU?

İran’ın P5+1(ABD,İngiltere,Fransa,Çin,Rusya ve Almanya) olarak adlandırılan küresel sistemle vardığı uzlaşmayı nasıl anlamak gerekir?Coğrafyamızın yeni bir kolonyalist müdahaleye maruz kaldığı bir dönemde,1979’dan beri paradigma dışı varoluş mücadelesi vermiş olan İran’ın, bundan sonra Dünya Sistemi’nde nasıl bir yer işgal edeceği bahsi, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.İran,sahip olduğu medeniyet birikimiyle hiç şüphesiz bölgenin Türkiye’den sonra en ciddi devletlerinden biri.Ancak,Irak’ın işgali sürecinde ve son dört yıldır da Suriye özelinde izlediği politikayla İran,merhum Şeriati’nin ifadesiyle yeniden Safevi Şiiliğine avdet ederek hem ümmet havzasından hem de devrimin manevi ikliminden gittikçe uzaklaşıyor.Bu nedenle mezhep holiganizminin yıkıcılığı coğrafyamızda her geçen gün artarken ve bu yıkıcılık İran-Suud hattıyla desteklenirken,İran’ın sisteme entegre edilmesi amacıyla yapılan anlaşma ile ilgili haklı kuşkularımız var.Anlaşmaya en sert tepkiyi İsrail ve Suudi Arabistan’ın göstermesi ise oldukça manidar.Türkiye,geçmişte Brezilya ile birlikte İran’a küresel yaptırımların uygulanmaması için inisiyatif aldığından dolayı durumdan memnun görünüyor.İran’la yapılan anlaşmanın Türkiye medyasında ekonomi ekseninde değerlendirilmesi ise kapitalistleşmiş zihin halinin dışavurumundan başka bir şey değil.Nükleer silahlanmanın küresel sistem tarafından İran özelinde tehdit olarak telakki edilmesi,varılan anlaşmanın Müslümanların ‘’terörist’’olduğu algısını teyit ettiğini göstermektedir.

Tarihi arka plan açısından İran ve Türkiye’nin 19. ve 20.yüzyıl tecrübeleri oldukça benzerdir.Her iki ülkede 20.yüzyılın ilk yarısını radikal modernleşme adımlarıyla geçirmişlerdir.İran,Kaçar Monarşisi Dönemi’nden başlayarak Pehlevi Hanedanlığı döneminde de devam eden modern/laik dayatmalara maruz kalırken,aynı dönemde Türkiye, Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet Türkiye’sinde jakoben usullerle devam eden bir modernleş(tir)me/laikleş(tir)me sürecinin muhatabıdır.Her iki ülkede de radikal modernleşme adımları 19.yüzyılda başlamış,yine her iki ülkede entelektüel anlamda Fransa’nın etkisinde kalmıştır.Alfabenin ve takvimin değiştirilmesi,kadının kamusal alandaki görünümü,din adamlarının pozisyonu ve din eğitiminin mahiyeti gibi konular her iki ülkede de modernleşme bağlamında tartışılan konular olmuştur.CHP’nin İran’da ki muadili olan Tudeh Partisi sırtını Sovyetlere dayayan ve totaliter bir rejiminden yana olan siyasal bir partidir.Halkı, aydınlatılmaya muhtaç yığınlar olarak gören Batı etkisindeki entelektüel havza,aynı zamanda jakoben modernliğin teorisyenliğini yapmış ve siyasal iradeyle modernleştirme adımları noktasında ortak hareket etmiştir.Şah Rıza Pehlevi ile Mustafa Kemal arasında,birbirlerinin modernleşme tecrübelerinden istifade etmeye dönük bir ahbaplık dahi söz konusudur.Türkiye’nin konjonktürel olarak çok partili hayata geçtiği ve Kore’ye asker göndermek suretiyle NATO’ya üye olduğu yıllarda İran,Musaddık sayesinde daha yerli politikalar geliştirmekte ve ülke petrollerini millileştirerek dönemin İngiliz-ABD emperyal hattının gazabını üzerine çekmektedir.Kum ilim havzasından İmam Humeyni’nin de destek verdiği Musaddık,iktidarını 1952 de profesyonel bir CIA darbesiyle terk etmek zorunda kalmıştır.(Bu konuda Ruzi Nazar’ın Hatıralarına bakılabilir).Uzun yıllar devam eden jakoben modernleştirme çabaları İran’da ters tepmiş ve İslami Hareketlerin ivme kazanmasını sağlamıştır.Şiiliğin apolitik/isyancı teorisi,bu teoriden beslenen bağımsız bir ulema sınıfının varlığı,İmam Humeyni’nin geleneksel Şia fıkhında gerçekleştirdiği dönüşüm,özellikle Dr.Ali Şeriati’nin İran gençliğini İslam devrimine yönlendiren özgün dili-ki bundan dolayı İran’da Ali Şeriati devrimin öğretmeni olarak anılır- ve Şahlık rejiminin gittikçe artan baskıcı politikaları gibi faktörlerin etkisiyle 1979’da İran İslam devrimi gerçekleşmiştir.Devrim sadece İran açısından değil bütün dünya mazlum/mustazafları açısından bir umut olmuş, hassaten İran’la benzer süreçleri yaşayan başta Türkiye olmak üzere,diğer halkı müslüman ülkelere de cesaret vermiştir.Dünya,1789 Fransız ihtilalinden beri ilk defa öznesi İslam olan bir kitlesel kalkışmaya ve bu kalkışmanın modern paradigma haricinde bir örgütlenme ile kendisini var kıldığına şahitlik etmiştir.Devrim,bu yönüyle oldukça sarsıcı olmuştur.ABD ve Rusya gibi dönemin iki süper gücünün Orta Asya’nın kontrolü amacıyla Afganistan’a odaklanması,devrimin manipüle edilmesine engel olmuştur.İran dışındaki ülkelerde var olan İslami Hareketler ise bu devrimle İslam’ın 20.yüzyılda bir toplumsal hareketliliğin öznesi olduğunu ve devletleşebildiğini görerek özgüven kazanmıştır.Devrimden en fazla etkilenen ülke ise İran’la sınır komşusu olan Türkiye olmuştur.Ortadoğu’da en önemli müttefiki İran’ı hiç beklemediği bir zamanda kaybeden ABD,bir diğer önemli müttefiki Türkiye’yi kaybetmemek için 12 eylül 1980’de ihtilal yaptırmış,devrimi henüz yeniyken boğmak amacıyla Saddam Hüseyin silahlandırılarak İran’a saldırması sağlanmıştır.Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nda aralarında devrimin öncü kadrolarının da bulunduğu yüz binlerce insan katledilmiştir.Hiç şüphesiz devrimin öncü kadrolarının elindeki bir İran bugünkünden daha farklı olabilirdi.İran bugün İslamlığını Şiiliğinin üstünde tutan öncü kadroların yerine,Şiiliğini İslamlığının önüne koyan ulus-devletçi kadroların elindedir.Her ne kadar İsmet Özel,İrangate/İran-kontra skandalından mülhem olarak,İran devriminin kurgu olduğunu iddia etse de bu görüşün kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda Graham Fuller, Ortadoğu için şöyle yakıcı bir tespitte bulunur:’’Ortadoğu da Türkiye,İran ve Mısır dışında ciddiye alınabilecek bir devlet yoktur.’’Kağıt üzerinde yirmiden fazla devletin yer aldığı Ortadoğu için yapılan bu tespit haksız sayılmaz.Çünkü devlet olmak,sadece belli bir toprak parçası üzerinde tesis edilmiş güçle açıklanamaz.Aynı zamanda ciddi bir geleneksel,entelektüel ve medeniyet birikimini de gerektirir.Osmanlı Devleti’nin parçalanması sonrası oluşan ulus devletlerden Türkiye dışında hiçbiri bu saydığımız tarihi/entelektüel ve medeniyet birikimine sahip değildir.Bundan dolayıdır ki, Ortadoğu da kağıt üzerinde devlet olarak kabul edilmelerine rağmen Türkiye,İran ve Mısır dışındaki devletler kolay manipüle edilebilmektedirler.Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin,Türkiye ve Mısır’ın siyasal ve fiziki,İran’ın ise ideolojik hinterlandında cereyan ediyor oluşu bu tezimizi desteklemektedir.Gerçekleşen ayaklanmalar hakkında Türkiye-İran-Mısır arasında bir fikir birliği oluşmadığı için bölge bugün kaosa teslim olmuştur.Unutulmamalıdır ki,Türkiye-İran-Mısır üçlüsünün bir mutabakat zemini oluştur(a)maması durumunda,bu coğrafyada istikrardan söz edilemeyecektir.Zaten dikkat edilirse,küresel oyun kurucular da stratejilerini bu üç devletin mutabakatını zedeleme ve ortak bir zemin oluşturma çabalarını engelleme üzerine kurmuşlardır.İlk defa Mursi iktidarı döneminde,Türkiye’nin de özel gayretiyle, gerçekleştirilmeye çalışılan Türkiye-İran-Mısır yakınlaşması,Sisi önderliğindeki darbenin ne amaçla yapıldığını anlamamız açısından belki bir fikir verebilir.Türkiye-İran-Mısır hattı, Hürmüz-Çanakkale-İstanbul Boğazı ve Süveyş Kanalı’yla Dünya deniz ticaretinin yarıdan fazlasının hakimi durumundadırlar.Bunun yanında güçlü medeniyet birikimiyle Türkiye Mısır’ı da içine alan bir hinterlandın kadim öznesiyken,İran, Selçuklu Medeniyeti havzasında bulunmakta ve bugün Irak,Suriye,Lübnan ve Yemen de ideolojik tesiri olan bir ülkedir.Dolayısıyla Türkiye-İran-Mısır hattının ortak hareket etmesi bu coğrafyanın selameti açısından elzemdir.

Şimdilerde bu hattın yerine ikame edilmeye çalışılan Türkiye-Suud-Katar ittifakının maalesef bir geleceği yoktur.Türkiye bir noktada bu hatta mecbur kalmıştır.’’Komşularla sıfır sorun’’ politikasından,’’değerli yalnızlık’’ politikasına geçen Türkiye,Suriye’de ki kaotik ortamdan en az zararla sıyrılabilmek ve ekonomik darboğaza girmemek için Suud/Katar hattının mahkumu olmuştur.Bu durum kaçınılmaz olarak mezhep holiganizminden Türkiye’nin de etkilenmesine yol açmaktadır.Yüzyıllara varan ortak tarihi birikimi ve irfani perspektifiyle bir arada yaşamanın en güzel örnekliğini sergilemiş olan Anadolu coğrafyasının,Suud destekli nihilist vahhabi/selefi yapılanmalar nedeniyle mezhebi çatışmaların tarafı olmaya zorlanması kabul edilebilir değildir.Suud’un öteki olarak konumlandırdığı ulusçu ve Safevici İran,mezhebi yakınlık argümanı üzerinden bölgedeki ideolojik partnerlerini harekete geçirebilmektedir.Devrimin ilk yıllarında izlenen ideal dış politik tutumun yerini İran’da,reel politik ve ulus-devletçi refleksler almıştır.İmam Humeyni’nin ümmet perspektifiyle ortaya koyduğu ideal dış politik tutum,Humeyni’nin ölümünden sonra realize edilmiştir.Sünni dünyayı devrimin siyasal/ideolojik yönünden ziyade mezhebi yönüne odaklamaya yönlendiren küresel istikbar bu emelinde başarılı olmuştur.İran-Irak savaşı, emperyalizmin devrimi boğmak amacıyla tertiplediği bir oyun olarak algılanacağına Şii-Sünni savaşı olarak algılanmış ve tesirleri bugüne kadar ulaşan mezhep eksenli ayrışmalar derinleştirilmiştir.

İran’ın küresel sistemle yaptığı anlaşmanın mezhebi ayrımların derinleştiği bir vasatta gerçekleşiyor olması dikkat çekicidir.Bu yönüyle anlaşma yeni bir dönemin başlangıcı sayılabilir.Türkiye’nin oyun dışına itilmeye çalışıldığı içinden geçtiğimiz süreçte,İran’ın merkeze çekilmesi bölgede yeni gelişmelerin yaşanacağı ihtimalini güçlendirmektedir.Küresel sistem İran-Suud ekseninde yürüyen mezhebi mücadeleden oldukça memnundur ve bunun devamını istemektedir.Sünniliğin Suud selefiliğine,Şiiliğin ise İran Safeviliğine mahkum olduğu bir Ortadoğu’nun kendine gelmesinin mümkün olmadığını küresel sistem çok iyi bilmektedir.İslam dünyasını bir araya getirecek ufuk maalesef ne İran’da ne de Suud ‘da mevcut değildir.Dolayısıyla P5+1 ülkeleriyle yapılan bu anlaşma İran’ın bölgede izlediği mezhep eksenli çatışma politikalarına verilmiş bir ödül olarak görülebilir.Ortadan kaldırılmak istenen ise bu coğrafyanın yeniden dirilmesine vesile olacak hikemi/irfani perspektiftir.Akl-ı selim,kalb-i selim ve zevk-i selim sacayaklarından beslenen bu hikemi ve irfani perspektif, sadece coğrafyamızın değil bütün bir insanlığın yegane umududur.

Sonuç olarak P5+1 ülkeleriyle İran arasındaki anlaşma ekonomik olmanın ötesinde fazlasıyla ideolojik ve stratejiktir.Tahran sokaklarındaki gençlerin sevincine bakılırsa bu anlaşma sadece ekonomik iyileşme değil aynı zamanda İran gençliğinin Dünya ile daha kolay iletişim kurmasını da sağlayacaktır.Yani İran’ı ‘’açık toplum’’ haline getirecektir.Çin’i kapitalizmin şantiyesi haline getiren modern dünya sistemi, öyle görünüyor ki İran’ı da Pazar ekonomisinin mahkumu yaparak kapitalizme can suyu verecektir.11 Eylül sonrasında izlediği dış politikayla Ümmet coğrafyasıyla köprüleri atan İran’ın yeni müttefikler olarak ‘’büyük şeytan’’ ve avanesini seçmesi 1979 devriminin bittiğinin işaretidir.Vesselam…

Kamil ERGENC

kamilergenc@hotmail.com

Maide/Gök Sofrası

Gök kapılarının ardına kadar açıldığı,gök sofrasının /maidenin yürek soframıza inzal olduğu…

Aziz kitabımızın inzal olmaya başladığı ve çölleşmiş ruhları münbit arazilere çevirdiği…

Şeytanların zincire vurulduğu…

Peygamberi duyarlılığın ve muhacirane serdengeçtiliğin temellerinin atıldığı,ensar kardeşliğin kavileştiği…

İnsan olmanın şuuruna daha derin vardığımız…Ünsiyet kurmanın,hassaten hakikatle ünsiyetin, insan olmak için ne anlama geldiğini idrak ettiğimiz…Beşerilikten insaniliğe doğru yol aldığımız…Hakikatle temas kurmanın ne demek olduğunu anladığımız…Bütün bir seneyi mümin duyarlılığıyla geçirebilmenin imkanlarını öğrendiğimiz…

Düşünmeyi düşündüğümüz…Akletmeyi aklettiğimiz…Sevmeyi sevdiğimiz…Takvada inat etmeyi öğrendiğimiz…

Aleladeliklerden sıyrıldığımız…Sadece midemizi tutmayı değil;dilimizi,gözümüzü,kulağımızı,aklımızı ve öfkemizi tutmayı da öğrendiğimiz…

Sabrı, direnişle eşitlediğimiz…Tevekkülü, gayretle harmanladığımız…Bedbinliği terk ederek umudun dilini kuşandığımız…

Gecenin sükunetini daha bir yakından müşahede ettiğimiz ve ağır ağır okumanın ne anlama geldiğini aynelyakin bildiğimiz…

Hayatı sadece ‘’nasıl’’ sorusunun yavanlığında yaşamanın dayanılmaz hafifliğini fark ettiğimiz ve hakikatle temas kurabilmemiz için ‘’niçin’’ sorusunu sormanın gerekliliğini idrak ettiğimiz…

Gark olduğumuz nimetlerin farkına vardığımız ve ne kadar az şükrettiğimizi düşündüğümüz…

Semavi nusretin bir yay boyu kadar yaklaştığı ve maverai olanla ünsiyetimizin pekiştiği…

Ümmet bilincimizin ,’’bünyanun mersus/kurşunla kaynatılmış’’ oluşumuzun fehm edildiği…

Bütün azaların bilerek ve isteyerek Rahmana teslim olduğu,kalp ve zihin ve dil uyumunun başka hiçbir vakitte olmadığı kadar berraklaştığı…

İki omzumuzda ki kaydedicilerin kalemlerinin seslerini duyduğumuz ve nefeslerimizin, dergahlarında gül kokusuna denk oluşunu idrak ettiğimiz ve selam verdiğimizde selamlarımızı alışlarını hakkalyakin bildiğimiz…

Nefis atını, bilinç ve irade ‘’gem’’iyle gemlediğimiz…Şehvetimizin ayaklarına bukağılar vurduğumuz…Atlıları ve yayalarıyla üzerimize gelen şeytanı; iman,şuur,bilinç,tefekkür,irfan,hikmet,adanmışlık ve tezekkür ordularıyla, daha iman kalemizin burçlarına yaklaşamadan püskürttüğümüz…

Su verilmiş çelik misali irademizi kavileştirdiğimiz…Ruh gemimizin hasarlarını giderdiğimiz ve kalp kıvamımızı ziyadeleştirdiğimiz…

Nasıl diyeyim…

Ademi nedametin,istiğfarın,dilemenin, gözyaşının;

Nuh dirayetinin,sabrının ,vazgeçmemeliğinin…İman hakikatini tüm her şeyin üzerinde tutmanın,zulüm otoritelerine karşı beddua etmenin;

Salih mülayemetinin,

İbrahimi dostluğun,halil olmanın,evvahun halim olmanın,müşfik olmanın,put kırıcı olmanın,baltayı putların-insanı insanlığından uzaklaştıran,onu fıtratına yabancılaştıran her türlü yalan-dolan ve tezvirat,reklam,moda,futbol,bilim,t.v,şehvetperestlik,alkolizm,uyuşturucu putunun-tepesine indirmenin ve sonra o baltayı en büyük putun, nefs putunun ,üzerine asmanın;

İsmaili şuurun,adanmışlığın,teslimiyetin,itaatin,hakikatperestliğin,gönüllülüğün;

Davudi direncin ve saltanatın;

Meryem’ce bir adamanın ve güvenin, tüm din bezirganlarına karşı ilahi olanın tarafını tutmanın;

Hacer fedakarlığının…Çölün yalnızlığını kendi yalnızlığıyla mezcederek,en emin olana teslim olmanın…Safa ve Merve tepelerini şiarlaştırmanın…

İsevi merhametin;

Musevi azmin ve celadetin;

Ve…

Muhammedi izzetin,sevginin,mücadelenin,adanmanın,dostluğun,fedakarlığın,cesaretin,irfanın,iz’anın,hik

metin,mukavemetin,sabrın,teenninin,tefekkürün,tezekkürün,tefakkuhun …

Ebubekirce bir sadakat,Ömerce bir hakikatperestlik,Osmanca bir edep ve haya ,Alice bir ilim ve hikmetin;

Hatice sevgisinin,olgunluğunun,tesellisinin…

Fatıma özgünlüğünün,gözüpekliğinin,fedakarlığının ve takvasının…

Zeynep şuurunun…

Nasıl diyeyim…

Ümmet coğrafyasına kalbinde yer ayırarak;

Kah Arakan’da mazlumlarla dertleşirken ve tüm zulüm otoritelerine buğz ederken;

Kah Afganistan’da katledilen kardeşlerinin yetimleriyle elindekini paylaşırken;

Kah Bağdat’ta zulmün gadrine uğramış mazlum ve mustazaflar ile sadece göz göze gelerek…

Kudüs’te mesela. Esir edilmiş ilk kıblegahımız da öfke biriktirirken küresel tuğyan çetelerine…

Veziristan’da belki.Ölülerin sadece istatistik malzemesi sayıldığı bu beldede, müesses dünya nizamının nasıl bir vicdan taşıdığına şahitlik yaparken…

Ve…

Şam’da reel politik adına katledilen kardeşlerine bir Fatiha okurken…

Rabiatul Adeviye meydanında Müslüman Kardeşleriyle hurma ve su eşliğinde orucunu açıp, arkadan vurulmanın hıncıyla küresel istikbara ve yerli hizmetçilerine beddua ederken…

Ramazan…

Hikmet ve irfan ayı…

Gerçek anlamda şahitlik yapmayı diliyoruz rabbimizden..

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com