Pazartesi , 27 Ocak 2020
Anasayfa / Yazarlar (sayfa 8)

Yazarlar

Müstağniliğin Panzehiri Tevhid-1

‘’Belki de kapsamı hızla genişleyen çeviri faaliyetlerini temellendirmek için,Müslümanlara tıp,simya ve pozitif bilimlerle tanışmayı cazip gösteren ne pratik faydacılık,ne de felsefi-teolojik sorunlarla uğraşmalarına sebep olan teorik faydacılık yeterli olabilirdi,eğer Muhammed’in dini ta başlangıçtan itibaren bilimin(ilm) rolünü dinin ve böylece bütün bir insan hayatının asıl itici gücü olarak öne sürmemiş olsaydı…’’Bilim’’ İslam’da böylesine merkezi bir konuma yerleştirilmiş,hatta neredeyse dini bir saygı görmüş olmasaydı,muhtemelen çeviri faaliyeti, olduğundan daha az bilimsel,daha az sürükleyici ve daha çok yaşamak için pek zaruri olanı almaya –gerçekte bilinenden farklı bir şekilde-sınırlanmış olarak kalırdı.’’(Franz Rosenthal’dan aktaran Prof.Dr.Fuat SEZGİN,İslam’da Bilim ve Teknik,Cilt I s.5,İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür A.Ş.)

1492 Müslümanlar açısından oldukça kritik bir tarihtir.Avrupa’lı Hıristiyanların hem Müslümanları hem de Yahudileri Avrupa kıtasından sürdükleri ve özellikle İslamı hatırlatan her ne varsa tahrip ettikleri bir tarihsel süreçtir 1492.Kudüs’e ihanet etmiş olmanın rahatsızlığıyla Hıristiyanlar,Avrupa kıtasında Kudüs’ü hatırlatan Müslümanlar ve Yahudilerden kurtulmanın yolu olarak tehcir ve tahrip stratejisini uyguladılar.Bu tarihten sonradır ki Müslümanlar bugüne kadar tarihin nesnesi olarak varlık gösterdiler.Tarihin nesnesi olmak,sürekli olarak dışarıdan bir şeylere maruz kalmak,maruz kaldıklarını veya maruz kalmayı içselleştirmek demekti.Yine tarihin nesnesi olmak, bütün bir dünyayı kuşatacak/etkisi altına alacak felsefi,hikemi,edebi,bilimsel ve estetik alanda bilgi üretiminin durması ve hayatın her veçhesini kuşatan tevhit mefkuresinin kısırlaştırılması demekti.Aklı devre dışı bırakmak/donuklaştırmak,hikmeti ve irfanı terk etmek nesne olmayı besleyen zeminlerdi.Yani kısaca Müslümanlar İslami bilgiyi üretme cehtinden vazgeçeli beri dışarıdan bir şeylere  maruz kalmaya mecbur kaldılar ve böyle devam etmesi halinde bu mecburiyet mahkumiyete dönüşecektir.En son söyleyeceğimizi en başta söylersek bugün Kur’ana dönmek demek,aslında Kur’an zaviyesinden bir mefkurenin alemdarlığını yapacak bir bilinç inşasına girişmek demektir.Bunun için de evvela kendi kavramlarımıza ve tanımlarımıza ihtiyaç vardır.

Renan’ın Doğuyu duygusal Batıyı ise rasyonel olarak tanımlaması ve doğunun duygusal olduğu için felsefe yapamayacağı fikri yıllarca Müslümanlar tarafından bile genel kabul gören bir kanaatti.Son iki yüz yıldır doğrudan Batı tasallutuna mahkum olan Müslümanların kendilerini şarkiyatçıların tanımlamalarıyla ifade etmeleri yaşadığımız kimlik krizinin bam telini oluşturmaktadır.Oysa ki Renan’ın Müslümanları/Doğuyu duygusal olmakla suçlarken ortaya attığı argümanların aynısı ve daha fazlası 18.yüzyıl öncesi Avrupa’sın da aynen geçerliydi.Gerek Weber’in Avrupa’da gelişen kilise karşıtlığını açıklarken ifade ettiği mitsel/büyüsel dünyaya başkaldırısı,gerekse Augouste Comte’un 18.yüzyıl öncesi Avrupa’sını teolojik ve metafizik dönem olarak tavsif etmesi Renan’ın tasnifini geçersiz kılmaktadır.Oryantalistlerin sömürgeleştirmek amacıyla yaptıkları tespitleri aynen alıp kullanmayı matah bir şey zannedenler, kendi kendilerini sömürgeleştirdiklerini bir türlü fark edemediler.Şüphesiz en tehlikeli sömürgeleştirme zihni sömürgeleştirmeydi.Böylesine bir sömürgeleşmeden kurtulmanın yolu da zihinlerin özgürleşmesiyle mümkündür.

Bugün yaşadıklarımız ve geçmişte yaşananlar aslında insanın evrendeki varlığının ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığı meselesinin hangi esaslara göre tespit edilmesi gerektiğiyle ilgilidir.İnsanın bu alemdeki varlığının ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığının sahih bir tanımlaması yapıl(a)madığında bundan hem insan hem de tabiat doğrudan etkilenmektedir.Evrende ki varlıklar içerisinde gerek akıl/şuur/bilinç taşıması noktasında diğer varlıklardan ayrılan,gerekse sadece kendisini değil kendi dışındakileri de ihya ve imha edici olması münasebetiyle insan, gerçek anlamda tanımlanamaz ve evrendeki yeri hususunda tatmin edici açıklamalar yapılamaz ise kaos ortaya çıkacaktır.Dolayısıyla bu tanımlamanın beşeri esaslar çerçevesinde olması gerektiğini iddia edenlerle,ilahi esaslar doğrultusunda yapılacak tanımlamaların en doğru olduğunu iddia edenler arasında tarih boyunca mücadele sürmüştür/sürmektedir.Nitekim bilinen insanlık tarihi boyunca bütün filozofların/ediplerin/şairlerin çabası da aslında varoluş sancısı çeken insanı,içinde yaşadığı bu evrende kim olduğu noktasında bilinçlendirme çabasıdır.

Her tanımlamanın bir sınırlama olduğu gerçeği hatırlandığında aslında insanı tanımlama çabasının insana bir sınır çizme çabası anlamına geldiği görülecektir.Bu sınırın kim tarafından çizileceği meselesidir kavganın asıl sebebi.Gerek beşeri gerekse de ilahi dinlerin asıl meselesi de evrenin en asil varlığı olan insanın  tanımlanması ve ona sınırlarının/hududunun öğretilmesi meselesidir. İçinde yaşadığı dünyayı ihya ve imha etme potansiyeli bulunan bu varlığın öncelikli olarak ‘’ben kimim?’’ sorusuna cevap bulması gerekir ki dinler bu sorunun cevabını vermek içindirler.’’Ben kimim?’’ sorusuna verilen cevap aslında insanın  dünyada nasıl bir konumda olacağının da cevabıdır. Bu soru insana,hayatını hangi paradigma/değer sistemi üzerine kuracağı hususunda önemli veriler sunar.İnsanın ilahi bir rehberliğe ihtiyaç duymadan,aklı vasıtasıyla varoluş sancısını giderecek bir bilgiye ulaşıp ulaşamayacağı meselesi tarih boyunca tartışmaların en yoğun yaşandığı sahayı oluşturmuştur.İnsana verili olan akıl melekesinin ‘’bilme’’ eylemini bütün yönleriyle gerçekleştireceği kanaatinde olanlar ile aklın ancak kendisine bildirilenleri yine kendi mahdut dünyası içinde bileceği kanaatinde olanlar arasında süren mücadeleyi şimdilik birinciler kazanmış olsa da,bu telakkinin neden olduğu tuğyanın acı meyveleri uzun süredir tadılmaktadır.

Tuğyan içerisindeki insanın ancak tanrının rehberliğine boyun eğerek yani ‘’kul’’ olduğunu kabul ederek varlığını anlamlandırabileceği; akıllı olmasının onu mutlak anlamda özgür yapmadığı; aklıyla iyi-kötü,faydalı-zararlı vb.olguları fark edebileceği ve hem kendisini hem de Rabbini tanıyabileceği;dolayısıyla varoluş sancısını giderebilmesi için kendisini en iyi tanıyana ram olması gerektiği hakikati bugün kendisini barizleştirmek zorundadır.Otonom insan düşüncesinin mevzi kazanmasının neticesidir bugünkü dünyanın hali.Ancak insanlığın bugün içine düştüğü buhran hali,varlığın ifsadı,evren üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm ve nihai kertede post-modern akımla birlikte hakikatin bilinemezliği ve herkese özel bir hakikat telakkisi göstermektedir ki insanı aklıyla baş başa bırakanlar yeryüzü cenneti oluşturmayı hedeflerken,insanın ve evrenin ifsat olmasının yolunu açtılar.Rabbinin emrine karşı geldiği için kovulduğu dünyada yaşadığı korku ve ıstırabı iman/emniyet/güven kalesine sığınarak giderebilecek olan insanoğlu, ne yazık ki kalesini kendi elleriyle yıkmaktadır.Otonomlaşan insan davet ettiği belalar içerisinde yüzmekte ve bir çıkış aramaktadır.

İHTİLAFIMIZ RAHMET Mİ?

Mümin kavramının kök anlamında güvende olmak ve güven vermek vardır. Mümin insan güvenilir insandır. Peygamber Efendimiz Müslüman’ı şöyle tarif etmiştir. “Müslüman Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olan kimsedir”. Hz. Muhammed(S.A.V.) daha peygamber olmadan önce “el-emin” lakabını almış, dost düşman, inana inanmayan herkesin güvenini kazanmıştır. Öyle ki Mekke müşrikleri bir yere gidecekleri zaman değerli eşyalarını kendi dostlarına değil, O’na emanet etmişlerdir.

Bugün müminlerin “emin olmak” vasfı büyük yara almıştır. Kendilerini Müslüman olarak tanıtan kişi ya da örgütler, ortaya koydukları tutum ve davranışlarla, buna zemin hazırlamışlardır. Son zamanlarda dünya kamuoyuna İslamcı bir görüntü veren, parti, hizip veya cemaatler ihanet, işbirlikçi, kumpasçı, rüşvetçi, hırsız, iftira, yalancı gibi İslam ve insanlığın tam zıddı olan kavramlarla birlikte anılmaktadırlar. Cemaat, hoca, yardım, cihat, hizmet, davet, abi, abla gibi kavramlar ciddi yara almıştır.

Paramparça olan İslam dünyası ve Müslümanlar, ülkelerini, mukaddesatını işgal eden emperyalizmle mücadele etmek yerine daha çok birbirleriyle çatışma yoluna gitmişleridir. Ellerine biraz güç geçiren kim varsa bunu, ilk önce kendilerine en yakın gurupları yok etmek için kullanmaktadır. Kendi varlıklarını, izzetlerini başkalarının zilletinde aramaktadırlar. Günlük hesaplar ve anlık öfkelerle kılıçları birbirlerine sallayanlar, İttihadı İslam’a derin darbeler vurmaktadırlar. Kiminin kuyruk acısı kiminin evlat acısı uzun yıllar unutulacak gibi değildir. Küffarın verdiği zararı, acıyı atlatmak kolaydır. Çünkü bu, beklenen bir durumdur. Fakat insanı en çok sarsan nerden geleceğini tahmin etmediği yumruktur.

İslam dünyasının hali pür melali ortadayken, Müslümanlar kendilerinden beklene tevhidi duruşu sergilemekten uzaktır. Bir vücudun azaları, bir binanın tuğlaları olması gereken ümmetin evlatları birçok etnik ve mezhebi farklılıklara ayrılarak kardeşleriyle aralarına kalın duvarlar örebilmekteler. Kendi aralarında merhametli ve hoşgörülü, kâfirlere karşı ise izzetli ve onurlu olmaları gerekirken tam aksi bir tavır sergileyebilmekteler.

Mezhep, meşrep, cemaat tarikat, parti vs. taassubu, adeta bir virüs gibi ümmeti içten içe kemirmiş, gözleri kör etmiş, akılları dumura uğratmıştır. Hikmetle hareket eden, ferasetle olaylara bakan, isar duygusuyla uhuvveti pekiştirenler azalmıştır. Sadece dostlarının değil düşmanlarının da güvenini kazanan bir peygamberin ümmeti değil düşmanları, dostlarının da güvenini kaybetmiştir.

Medeniyetlerin çöküşüne dış etkenlerden daha çok içerdeki zaaflar neden olmaktadır. Bir insanın hasta olması dışarıdaki mikropların saldırısından ziyade vücut direncinin zayıflamasındandır. Bir ağacın dalı kırılmışsa sert esen rüzgârdan daha çok dalın gövdeye olan temasındaki çürümedendir. Büyük İslam şairi, yaşadığı dönemde de aynı hastalığı görmüş ve bizleri ikaz etmiştir.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

Tarih bize göstermektedir ki Müslümanlar ne zaman küfre karşı mücadele etmiş, bütün güçlerini onlara yöneltmişlerse, sayı ve silah bakımından az da olsalar, büyük zaferler elde etmişlerdir. Fakat ne zaman ki küffarla olan mücadeleyi bırakıp aynı kıbleye döndükleri din kardeşleriyle mücadeleye girişmişlerse zelil olmuşlardır.

                Maalesef tarihten ders alınmadığı için tarih tekerrür etmektedir. Bugün başta Afganistan, Çeçenistan, Irak ve Suriye olmak üzere, Müslümanlar batılı emperyalistlere ve onların uzantılarına karşı ciddi bir mukavemet göstermişler ama kendi aralarındaki sorunları halletmekte başarılı bir sınav verememişlerdir.

                “Parçala, böl, yut” taktiğini çok sık uygulayan batılı sömürgeciler, ümmetin içine fitne sokarak emellerine ulaşmaya çalışmışlardır. Abdullah bin Selul gibi münafıklar tarihin her döneminde olmuştur. Müslümanların tefrikaya düşmesinde dış etkenlerin yanında içerdeki münafıkların etkisi de vardır. Fakat suçu tamamen onlara yüklemek, onları günah keçisi ilan etmek, bizi sorumluluktan kurtaramaz. Bu durumdan bizim hiç mi hatamız yok? Tek suçlu onlar mı? Hâlbuki önce kendimizi sorgulamalı, özeleştiri yapmalıyız.

                Şurası unutulmamalıdır ki İslam kimliğini taşıyan her gurup –mezhebi, meşrebi ne olursa olsun- gayrı müslimler tarafından aynı görülmektedir. Radikal, ılımlı, modern, gelenekçi, paralel, dikey… onlar için fark etmez. Dolayısıyla kendi cemaatimiz dışındaki gurupları yüksek sesle eleştirmemiz, onların günahlarını, ayıplarını dünyaya ilan etmemiz, bütün kirli çamaşırları canlı yayınlarda kameraların önüne dökmemiz her şeyden önce bindiğimiz dalı kesmek olacaktır. Kendi ayağımıza kurşun sıkmaktır. Yarın, bizim de eleştirdiğimiz gurupların düştüğü hatalara düşmeyeceğimize kim inanır? Dünyaya karşı “onlar ajandır, milletin hayır paralarını yiyorlar, paralel yapılanıyorlar, abileri ablaları var, teröre yardım ediyorlar, hırsızlık yapıyorlar”  derken aslında sadece “onları” değil Müslüman kimliğine zarar verdiğimizi fark etmiyor muyuz? Onlar gibi olmadığımızı, asıl doğru yolun bizimkinin olduğunu belirtmemiz ne kadar inandırıcı olacaktır? Biz ne dersek diyelim, insanlar bizi aynı aileden görecektir. Biz, içimizdeki kötü çocukları evlatlıktan ret ettiğimizi söylesek de durum değişmeyecektir. Dünya bizi aynı dünyanın insanları olarak görecektir.

                Müslüman cemaatlerin vahim hatalarına, din istismarlarına, inanç sömürüsü yapmalarına, dinde yaptıkları tahrifatlara, akidemizde meydana getirdikleri saptırmalara ses çıkarmamak, bunları kamufle etmek gerektiğini söylemiyoruz asla. Bu anlamda her gurup için söylenecek çok şey var. Bu konuda masum değiliz hiçbirimiz. Demek istediğimiz odur ki bunları ulu orta dillendirmek, bütün dünyaya ilan etmek, medyada seviyesizce tartışmak doğru maksada hizmet etmeyecektir. Kendisinden batıl anlamlar çıkarılacak hak sözler söylemek bir anlam ifade etmez.  Resulullah Medine’de münafıkları bildiği halde onları açıkça suçlamamış. Onlara zahiren Müslüman muamelesi yapmış. Evet, yaramızı deşelim, çuvaldızı kendimize batıralım, aynaya bakalım, özeleştiri yapalım, günahlarımızı ortaya çıkaralım ama usulünce. Hikmetle ve güzel öğütle… Doğru zamanda ve doğru yerde…

 

 

 

 

 

 

 

FİLLER VE ÇİMEN

FİLLER VE ÇİMEN

 

Edward Said oryantalizmi emperyalizmin keşif kolu olarak nitelendirir.Nitekim oryantalistler öncelikle sömürülecek yerlerin etnik,mezhebi,demografik,kültürel gen haritasını çıkararak işgal için gelecek orduların işini kolaylaştırırlar.Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada meydana gelen hadiselerin 11 eylül eylemlerinin ardından dönemin ABD dışişleri bakanı Condelecca Rice’ın ‘’Ortadoğu’da sınırlar değişecek’’ diyerek dikkat çektiği bağlam üzerinden devam ettiği artık inkar edilemez bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.Tıpkı bu söz gibi Bush’un önce Afganistan,ardından Irak saldırısını ‘’haçlı seferi’’olarak nitelemesi dil sürçmesi yada alelade söylenmiş bir söz değildi.Birinci dünya savaşının yüzüncü yılını idrak ettiğimiz bu günlerde Dünya’da yeni nüfuz paylaşımlarının yaşandığı ve yeni bir yüzyıllık planlamalar çerçevesinde ülkelerin konumlandırılmaya çalışıldığını söylemek abartı olmaz.20.yüzyılın başında tarih sahnesinden silinen Osmanlı İmparatorluğu hinterlandında yaklaşık 22 ulus-devletin üretildiğini hatırlarsak nasıl bir süreçle karşı karşıya olduğumuz daha net anlaşılabilir.Tarihi vasatın 20.yüzyılın başındaki durumdan çok farklı olduğu ve güç dengelerinin farklılaştığı iddiasıyla anakronik değerlendirme hatasına düşme tehlikesi olmakla birlikte,modern paradigma çerçevesinde homojenleştirilen Dünyanın gidişatına tek direnç nokrası olarak İslam’ın/Müslümanların kalması bu yüzyılda da dünyanın alacağı şekilde İslam’ın belirleyeceği olacağını gösteriyor.

 

Bu coğrafyada bugün yaşananların her ne kadar stratejik ve jeo politik gerekçeleri olsa da asıl meselenin ideolojik olduğunun,Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin Müslümanların yeniden tarih sahnesine çıkmalarını engellemek için azami gayret gösterdiklerinin ve bu nedenle 1991 de değişen NATO konseptiyle tüm dünyadaki sahih İslami Hareketleri bertaraf etmek ve Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasının önüne geçmek amacıyla hareket ettiklerini tekrar etmekte fayda var.Dolayısıyla Müslümanlar bugün yaşananları değerlendirirken ulus-devlet aklından ziyade ümmet aklını merkeze almak ve meselenin Batılı modern paradigmaya ram olup olmama meselesi olduğunu idrak etmek durumundadırlar.

 

Tunus’la başlayan ve ardından Libya,Mısır,Bahreyn,Yemen derken Suriye’ye kadar uzanan ve Prag Baharı’ndan mülhem olarak Arap Baharı olarak adlandırılan sosyal patlamaların, başladığı yer de dahil olmak üzere eskisinden daha kötü bir duruma gelmiş olması üzerinde tefekkür etmek durumundayız.Adlandırmasını dahi kendimizin yapamadığı bu süreçlerin yine bizim dışımızda bir adlandırmayla ‘’Arap Kışı’’na dönüşmüş/dönüşüyor oluşu dikkati muciptir.Ulus-devlet belasının ceberutluğu altında yıllarca onursuzluğa mahkum edilen adı geçen beldelerdeki müslüman halkların birikmiş öfkelerinin yerinden ettiği yerel ve seküler diktatörlerin yerini,öncekilerden farksız seküler diktatörler doldurmaktadır.Geçtiğimiz haftalarda Tunus’ta Raşit Gannuşi’nin hareketinin seçimlerden mağlup ayrılması,Libya’nın NATO tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi ve bu vesileyle Tafataona Mahoso’nun Global Research’de 2011 yılında dikkat çektiği Africom projesinin hayata geçirilmeye çalışılması,Mısır’ın Nasır dönemindeki sürek avına benzer bir duruma dönüşü ve nihayet Suriye de yaklaşık dört yıldır devam eden kaos göstermektedir ki halkların öfkesi,sonucu etkilemekte belirleyici olamamıştır.Bu durum elbette ki öfkeyi haksız çıkarmayacaktır.Ancak diktatörlerin gidişinin ardından neyin geleceği noktasındaki belirsizlik ve isyancıların sadece mevcut diktatörün değişmesi yönündeki kanaatleri ile,hassaten Libya ve bugün Suriye’de tipik bir ‘’celladına gülümseme’’ haliyle küresel küfür cephesinden umulan medetler,sonucun isyan eden halkın aleyhine gelişmesine sebep olmuştur.Nitekim isyan hareketlerinin olduğu en ciddi devlet olan Mısır’da kurulu düzenin değil de sadece aktörlerin değişmesi,Mübarek diktasının devrilmesinde aktif rol oynayan Otpor eğitimli 6 Nisan Hareketi’nin Mursi iktidarının devrilmesinde de rol alması toplumdaki dengelerin nasıl teşekkül ettirildiği açısından önemlidir.Napolion’un sadece silahlı ordularla değil entelektüel ordularla da işgal ettiği ve Ezher’in müfredatının revizyonuna kadar müdahil olduğu sömürgeleştirme süreci bugün Mısır’da ki kurulu düzenin oluşmasında oldukça etkili olmuştur.Ve şimdi Nasır döneminde merhum Seyyid Kutupların idam edildiği sürece benzer bir süreç yaşanmakta ve Müslüman Kardeşler avı pervasızca yürütülmektedir.

 

Halihazırda ise Suriye adeta savaş temrinleri yapmak isteyen devlet ve örgütler için bir deneme sahası haline gelmiştir.Başlangıçta gitmesine kesin gözüyle bakılan ve hatta süre verilen Esat yaklaşık dört yıldır her türlü vahşet araçlarıyla saldırmakta ve vaktiyle kendisini oraya vekil tayin eden ‘’fillerin’’ rızasına muvafık bir eylemlilik sergilemekte ve Suriye halkını ‘’çimen’’leştirmektedir.Suriye, Fransız sömürgesinden çıktığından beri sadece Suriye olarak kalmadı.Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek kapısıydı.İran’ın ‘’vekalet savaşlarını’’ yürütmesinde anahtar role sahipti.Lübnan Hizbullahı’nın lojistik merkezi olması hasebiyle İsrail ile yakın temas halindeydi.Türkiye ile Hatay meselesi,Ermeni tehciri ve Şeyh Sait hareketi dolayısıyla oldukça yakın bağlara sahipti.PKK/PYD gibi örgütlere yıllarca ev sahipliği yapması,İslami Cihat ve Hamas gibi İslami hareketlerin karargah merkezi olması dolayısıyla da sürekli bir tarassut altındaydı.11 eylül sonrasında şer ekseni olarak tarif edilen ve aralarında Kuzey Kore ve İran’ın bulunduğu hattın en önemli unsuruydu.Dolayısıyla Suriye’nin istikrarsızlaştırılması yıllar önce planlanan ve fakat uygulama zemini yeni oluşan bir süreçtir.1974-1989 arasında cereyan eden Lübnan iç savaşı hatırlandığında bu istikrarsızlığın daha uzun süre devam edeceği söylenebilir.Son aylarda ise Esat’ın yıllarca kimlik vermekten dahi imtina ettiği Suriye Kürdistan’ı üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiren hadiseler yazının başında işaret ettiğimiz sınırların değişmesinden bağımsız düşünülmemelidir.

 

Rusya’nın  Kırım’ı ilhak etmesinin ve Ukrayna ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasının Batı açısından meydana getirdiği rahatsızlık Suriye de kendini göstermektedir.Suriye, Batı ile Rusya-İran hattı arasında ‘’Proxy War/vekalet savaşı’’ sahası olmuştur.Tabiri caiz ise Batı Rusya’nın Doğu Avrupa’da yaptığı darbenin intikamını,Rusya’nın Akdeniz’de ki tek ayağı olan Suriye’de almak istemektedir.Dolayısıyla Suriye de ki savaş aslında İran-Rusya-Çin hattıyla,ABD-AB-İsrail hattının bir savaşıdır denilebilir.Adı geçen taraflar ne zamanki Suriye’nin pozisyonu hakkında mutabakat sağlarsa savaşta o zaman bitecektir!.Rusya-İran-Çin hattının Suriye üzerinden batı hegemonyasını tahfif eden bu direnci,Dünya’nın önümüzdeki yıllarda alacağı şekil itibariyle de bizlere fikir verebilir.Kapitalist blokun yine aynı havzanın ürünü olan komünist(!) bloka mağlup olması,Dünyanın ağırlık merkezinin batıdan doğuya doğru kaydığının işareti sayılabilir.Ancak bu kayış yeni bir paradigmanın üremesi ve dünyanın batılı paradigmanın tahakkümünden kurtulması anlamına gelmemelidir.Çünkü kapitalizm ve komünizm aynı memeden süt emen ikiz kardeşlerdir.

 

Ulus-devlet formunun Müslüman halklarda meydana getirdiği zihinsel travma yukarıda işaret etmeye çalıştığımız bölgesel revizyon planının fark edilmesini engellemektedir.Her ulus devlet kendi stratejik çıkarlarının peşinden gitmekte ve diğer Müslüman halkların durumunun ne olacağıyla ilgilenmemektedir.Ümmet perspektifi, uzun yıllar süren ulus-devlet zehirlenmesinden dolayı gündemleştirilemediği için küresel istikbar karşısında sahih eylemlilikler geliştirilememektedir.İran örneğinde olduğu gibi, vaktiyle ABD’yi büyük şeytan olarak yaftalayan ve halen anayasasında tüm dünya mustazaflarıyla dayanışma ilkesi bulunan bir devlet,ulus-devlet formuna büründüğü için ABD ve İngiltere’yle işbirliği yapabilmektedir.İran’ın ulusal çıkarları için daha önce Afganistan ve Irak’ta yaptığı işbirliklerinin yanında şimdi de Suriye’de,gerek bir zamanlar İsrail’i mağlup ederek tüm Müslümanların kalbinde taht kuran Hizbullah’ı kullanarak gerekse doğrudan askeri,istihbari ve stratejik yardımlar yaparak ve mezhebi unsurlar üzerinden acısı yıllarca sürecek bir ayrışmanın da fitlini ateşlemektedir.Türkiye’nin Esat’ın gitmesi yönünde gösterdiği hassasiyetin İran tarafından kabul görmemesinin en büyük nedeni ise İran-Suriye ittifakının 1980-1988 İran-Irak savaşına dayanmasıdır.İran her ne kadar Nusayriliğin Şiiliğin batıl bir yorumu olduğunu iddia etse de Suriye de Sünni bir Müslüman Kardeşler Hareketi’nin olmasındansa batıl da olsa Şii bir Nusayriliği yeğleyerek ümmet perspektifinden ne kadar uzak olduğunu ortaya koymuştur.Körfez emirliklerinin ise İSİD’i desteklemek suretiyle Suriye’yi de içine alan Şii hilalini kesintiye uğratma hedefi şimdilik gerçekleşmiş ancak mezhebi argümanlarla işlenen cinayetler Irak ta olduğu gibi Suriye’de de acısı yıllarca sürecek bir durum meydana getirmiştir.

 

Suriye’de ki bölünme sürecinden en fazla etkilenecek olan ülke Türkiye olacaktır.Nitekim Ayn-el Arap(Kobani) hadiseleri olarak tarihe geçen 6-7 ekim olayları göstermiştir ki Suriye de gerçekleşecek bir bölünme Türkiye’nin çözüm süreci olarak adlandırdığı sürece zarar verecektir.Bu noktada bölünmeden yana olmayan Öcalan’ın İran-Batı ittifakıyla bertaraf edilerek Kandil’in özneleştirilmeye çalışılması önemlidir.Son yaşanan hadiseler, PKK/HDP çizgisinde ortak bir aklın olmadığını;derinlerde planlanan ve şahinler olarak adlandırılan grupların süreci Öcalan’ın inisiyatifinden çıkarmaya çalıştığını göstermektedir.Esat’ın yıllarca kimlik vermediği Suriye Kürdistan’ının yönetimini bir anda seküler PYD’ye bırakması üzerinde dikkatlice durmak gerekir.Bu stratejik hamle tamamen Türkiye’nin elini zayıflatmak ve Suriye’ye olan müdahalesinin bedelini ödetmek içindir.ABD-AB hattının da Kobani ekseninde gelişen olaylarda inisiyatif alması ve Kobani’nin düşmemesi için devreye girmesi,bu konuda, Türkiye-ABD-AB hattının çatladığını göstermektedir.Görünen o ki  Kuzey Suriye’de,1991 körfez savaşı sonrasında oluşturulan Kuzey Irak’takine benzer bir yapılanmaya gidilecektir.Türkiye şimdilik bu süreci ÖSO üzerinden dengelemeye çalışmaktadır.Nitekim Kobani’ye ÖSO desteği birazda orada inisiyatifin tamamen PKK/PYD çizgisinde kalmasının önüne geçmek içindir.Türkiye ile arası kısmen açılan ABD-AB hattı ise yeni müttefik olarak Suriye Kürdistan’ını seçmiş ve şimdilik İŞİD ortak tehdidine(!) karşı Suriye Kürtlerini ‘’lejyoner’’ olarak kullanma yoluna girmiştir.İŞİD’in,Suriye’ye ABD müdahalesini meşrulaştıran bir unsur olması bu örgüt hakkında daha önce ifade ettiğimiz ‘’oryantalizmin asistanı’’ iddiamızı güçlendirmektedir.Nitekim İŞİD Suriye’ye müdahaleyi meşrulaştırdığı gibi,el-Kaide Afganistan-Pakistan hattına,Boko Haram ve eş-Şebap’ta Afrika kıtasına küresel istikbarın müdahalesini meşrulaştırmaktadır.Fransa’nın hala Mali’de olduğunu unutmamak gerekir.Bu nedenle adı geçen örgütlerin küfür cephesinin emellerine hizmet ediyor oluşu gözden kaçırılmamalıdır.

 

Sonuç olarak denebilir ki,Müslümanlar ümmet olma imkanlarını kaybetmişlerdir. Şam,Bağdat,Halep gibi İslam ilim/irfan geleneğinin aziz şehirleri iğrenç vekalet savaşlarının yıkımına maruz kalmaktadır.Burada yitip giden ümmetin hafızasıdır.Dolayısıyla sorun göründüğünden daha büyüktür.Ümmet şuuru zedelendiği için Müslümanlar meselelerini küfür cephesinin inayetiyle çözmeye çalışmaktadır.Allahın,elçisinin ve müminlerin velayeti yerine küfür cephesinin velayeti yeğlenmektedir.Etnik,mezhebi,kültürel,coğrafi farklılıklar birer muarefe nesnesi olmaktan çıkmış,mukatele öznesi haline gelmiştir.Bu koşullarda Allah’ın nusretini beklemek beyhudedir.Allah zalim,cahil ve fasık bir topluluğa nusretini göndermez.Cahili değerlerin modern kavramlarla soslanarak şiarlaştırılması karşısında ‘’yevmunnefri/seferberlik günü’’ilan etmek boynumuzun borcudur.Vesselam…

 

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com

Ulus-Devlet ve Müslüman Kimlik

Yeniden şekillen(diril)en Dünya’da, özellikle yakın çevremizde, meydana gelen hadiseler haddinden fazla karmaşıklık ve tam da post-modern dönemin ruhuna uygun olarak belirsizlikler içerse de içinde bulunduğumuz durumun adlandırılmasında ulus-devlet kavramının önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum. Dünyanın modern paradigma etrafında homojenleştirilmesi yani Avrupa merkezci/eurocantrik insan, evren ve tanrı anlayışının küreselleşmesi sürecinde 1. ve 2. dünya savaşları çok önemli bir rol oynadı. Finans kapitalin süratli dolaşımı ve üretim-tüketim anlamında yaşanan birörnekleşme zaten Eurosanrtik anlayışın olmasını arzuladığı bir duruma işaret ediyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu gibi devasa yapılar, 1. dünya savaşı sonunda artık ortada yoktu. Bu yapıların oluşturduğu nüfuz alanlarında meydana gelen boşluk, mikro/ulusal devletçikler tarafından, küresel finans-kapitalin rahat dolaşımını ve modern değerler ekseninde gerçekleştirilmesi planlanan homojenleştirme projelerinin daha kolay gerçekleştirilmesinin zeminini oluşturmak için dolduruldu. Yani 1. dünya savaşı aslında Dünyayı Batılı/modern/kapitalist değerler ekseninde homojenleştirme/birörnekleştirme projesinin ilk adımı olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte hadım edilen kadim medeniyetler birer folklora dönüştü. Kapitalizmin özellikle Doğu medeniyetlerini kendi tahkimatı için araçsallaştırması, Hindistan ve Çin gibi yoğun nüfuslu ülkeleri ucuz işgücü ambarı olarak küresel tröstlerin hizmetine sunması ve Japonya’nın 2. dünya savaşından sonra geleneğin kapitalizmle izdivacı çerçevesinde yaşadığı modernleşme tecrübesi gibi olgular modern paradigmanın küreselleşmesinde önemlidir. Gerçi henüz Hindistan ve Çin gibi kadim medeniyetler tam anlamıyla moderniteye entegre olamadılar. Ancak bu medeniyetlerin modernite karşısında sahih bir duruş sergilemeleri de artık imkânsızlaştı. Her ne kadar Çin, aydınlanma aklının ürünü olan komünizmle idare ediliyor olsa da geleneksel yaşam tarzının yaygınlığı onun batılı anlamda modern bir ülke olmasına şimdilik engeldir. Dünya’nın, Çin ve Hindistan gibi yoğun nüfuslu yerlerinin kapitalistleşmesi durumunda ne hale geleceğini öngörmek için ise müneccim olmaya gerek yok. Kaos, buhran ve sömürü gelecek yılların en merkezi kavramları olacak.

Söz konusu Ortadoğu olduğunda cereyan eden tüm hadiseleri jeo-stratejik ya da enerji jeo-politiği ekseninde değerlendirmek, her ne kadar uluslararası ilişkiler açısından kabul edilebilir gibi görünse de, aslında bu coğrafya da meydana gelen olaylar ideolojiden bağımsız değildir. Enerji, elbette önemli bir muharrik güçtür. Nitekim modern medeniyet kendisini enerji kaynaklarının ve stratejik noktaların ele geçirilmesi üzerine konumlandırmıştır. Ancak, üç büyük dinin doğum yeri olması ve insanlık tarihinin en velut medeniyet havzası olarak tebarüz etmiş olması hasebiyle, Ortadoğu, sadece şimdi değil geçmişte ve muhtemelen gelecekte de Dünya gündeminin merkezinde olmuştur/olacaktır.

Bu coğrafya da ki üç büyük dinden doğduğu yere ihanet eden tek din Hıristiyanlık olmuştur. Roma’nın Doğu ve Batı olarak ayrılmasından ve Doğu Roma’nın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra tamamen Avrupa kıtasına yerleşen ve kendini orada yeniden icat eden Hıristiyanlık hem Yahudilere hem de Müslümanlara karşı mesafeli duruşunu devam ettirmektedir. Kudüs’ten bağımsız bir kimlik olarak saf Romalı özelliğiyle kendisini yeniden ihya etmenin yollarını arayan Hıristiyanlık; Endülüs’ü bu nedenle imha etmiş, Avrupa’da ki Yahudileri de yine bu nedenle kovmuştur. Çünkü Avrupa’da hem İslam hem de Yahudilik Hıristiyanlara İsa’nın da Kudüslü olduğunu hatırlatmakta ve icat edilmiş Avrupa Hristiyanlık fikrini tahrip etmektedir.

1. dünya savaşı sonrasında ama bu kez devlet kurma bahanesiyle kıta Avrupa’sından sürülen Yahudiler ve bir türlü Batılılar gibi modernleşmeyen Müslümanlar Avrupalı Hıristiyanlık düşüncesinin karşısında ki en büyük engeldirler. Hıristiyanlık şimdi, saf Romalı kimliğini yeniden tebarüz ettirmenin kaygısıyla hareket etmekte ve şimdilik özellikle Müslümanları hedef tahtasına koyarak İslam’ı Protestanlaştırmayı ve kendi tarihi tecrübesinde yer alan mezhep savaşları ekseninde Müslümanları birbirine kırdırmayı hedeflemektedir. NATO konseptinin değiştirildiği, yani tehlikenin renginin kırmızıdan yeşile döndüğü 1990’lı yıllar bugün yaşananların anlaşılması açısından önemli bir veri olabilir.

Ancak Eurosantrik perspektif İslam’ın küresel ve muştulayıcı dilini ve bu dilin şekillendirdiği direniş ahlakını; bu ahlakın donattığı müminler topluluğunun müstesna karşı duruşunu engelleyemedi. Ahlak abidesi direnişçilerimiz küresel enformasyonun her türlü iğfal araçlarına rağmen Siyonist kuşatmaları yarmayı ve insan olarak kalmanın yani gerçek anlamda özgürleşmenin bedelini en soylu şekilde ödemeyi kendilerine şiar edindiler. Bu nedenle bugün adına Ortadoğu denilen bu bölgede cereyan eden hadiseler, her ne kadar kendisini post-modernlikle tahkim etmeye çalışsa da iflas eden Avrupa merkezci insan, evren ve tanrı fikrinin ömrünü uzatmaya dönüktür. Bu algı karşısındaki en esaslı duruşu, teslimiyet ve kulluk ekseninde, İslam gösterdiği içindir ki hedef Müslümanlardır.

 ***

Nitekim bugün Arap isyanlarının yaşandığı yerlerde ve özellikle artık ciddi bir bölgesel kaos alanı haline gelen Suriye bağlamında cereyan eden hadiseler Müslümanların enerjilerini kendi aralarında tüketmelerini sağlamaya dönük operasyonların başarıya ulaştığını göstermektedir. Hazindir ki bu operasyonlar kendisini Müslüman olarak tanımlayanlar tarafından fark edilmemekte ve küresel küfür cephesi planlarını gayet başarılı bir şekilde hayata geçirmektedir. Yüzyıl önce çizilen sınırlar ve ulus-devlet belası bugün olayları ve olguları mü’mince değerlendirme imkânımızı yaralamıştır. Bunun yanında, Ayn-el Arap (kobane) bölgesinde yaşananlar bağlamında ortaya çıkan etnosantrik tepkiler, bizlere mü’mince bir bakışa ve değerlendirmeye ne kadar ihtiyacımızın olduğunu hatırlatmaktadır. Yaşadığı zamana/döneme şahitlik yapması gerekenler şahitliklerini ihmal ediyorlar. Vaktin oğlu olması gerekenler aziz vakitlerini içeriklendirilmiş haberler eliyle heder etmekle meşguller. Medya ve enformasyon ağları eliyle düşüncesizleştirilmenin en yoğun yaşandığı dönemlerden geçmekteyiz. Olayların tahrikinden bir türlü kendimizi kurtaramadığımız için olgular üzerinden sorgulamalar yapamıyoruz. Suriye meselesi üzerinden ve bugün Kobane ekseninde meydana gelen hadiselerin “neden olduğu” konusunda ana akım düşüncenin dışında konuşamıyoruz. Ulus-devlet belasının Müslüman halkları nasıl bir trajediye mahkum ettiğini sorgulamak yerine yeni ulus devletlerin oluş(turul)ması için kendisini Müslüman olarak tanımlayanlar küresel küfür cephesiyle işbirliği yapabiliyor.

Gerek Türkiye gerekse İran, Irak ve Suriye Kürdistan’ının Müslüman halklarının temsilcileri(!) iddiasında olanlar genelde seküler Kürtçü gruplardan oluşmaktadır. Türkiye’de PKK/BDP, Suriye’de PYD, İran’da PEJAK, Irak’ta KDP gibi yapılar seküler özellikleriyle öne çıkmış yapılardır. Birinci körfez savaşından beri özellikle Kürdistan havzasının İslami damarının kesilmesi ve seküler Kürtçü yapıların öne çıkarılması için çaba sarf eden küresel istikbar, yerelde bulduğu ortakları eliyle, inşa etmeyi düşündüğü Kürdistan ulus-devlet yapısıyla, 20. yüzyılın başında Türkçü sekülerler eliyle Müslüman Anadolu halkına yapılanların benzerini Kürt halkına yapmayı planlamaktadırlar. Kürdistan havzasının sekülerleştirilmesi için uzun yıllardır verilen mücadele -bu noktada Türkçü ve Kürtçü sekülerlerin ortak hareket ettiğini hatırlatalım- bugün meyvelerini vermeye başlamıştır.

Suriye’de hükümet karşıtı gösterilerin başlamasından bu yana Esat’ın stratejik bir adımı olarak saldırılardan muaf tutulan ve muhtemelen İran/Rusya hattının yönlendirmesiyle Salih Müslim önderliğindeki seküler Kürtçü gruba hibe edilen Suriye Kürdistan havzası kantonlaşma/otonomlaşma sürecine girerken, uzun vadede Türkiye Kürdistan’ı üzerinden bir operasyon yapılmasının zeminini oluşturdu. Öcalan’ın farklı etnik kesimlerle bir arada yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya attığı kanton doktrinin hayata geçirildiği Kobane, Afrin, Cezire gibi yerlerin IŞİD tarafından hedef alınması ise bu havzada oluşturulması planlanan Kürt ulus-devletini, şimdilik, akamete uğrattığı için, Suriye’de şimdiye kadar katledilen on binlerce mazlum için sessiz kalmayı yeğleyen küresel güçler hemen koalisyon oluşturarak inisiyatif almaya başlamıştır. Artık şu bir hakikattir ki, Ortadoğu olarak adlandırılan bu bölgede yeni ulus devletler oluş(turul)acaktır. Bu oluşum sürecinde ise farklı etnik kimlikleri bünyesinde barındıran ulus-devletler ciddi bir sınavdan geçecektir.

Türkiye’nin bu ulus-devlet oluşturma sürecini Suriye’de isyanın başladığı ilk günlerde fark ettiğini ve bu nedenle başından beri Suriye’ye  müdahil olduğunu söyleyebiliriz. 1990’lı yıllarda gerçekleşen 1. körfez savaşının sonucunda “de facto” olarak oluşan Kuzey Irak Kürdistan’ına benzer bir pozisyonun oluşmasına engel olmak Türkiye’nin en önemli hedeflerinden biriydi. Uzun vadede ise, Türkiye, Güneydoğusunu da içine alacak bir  ulus-devletleşmenin zemini olan kantonları ortadan kaldırmak ve muhtemel bir bölünmenin önüne geçmeyi hedeflemekteydi. Bundan dolayıdır ki Türkiye gerek ÖSO içinde ki aktif rolüyle-Kobane’ye ÖSO yardımı tamamen Türkiye inisiyatifiyle gerçekleşmiştir. Sadece bu durum bile Türkiye’nin Suriye’de ki Esat karşıtı gruplar arasında ki etkinliğini göstermektedir-gerekse SUK (Suriye Ulusal Koalisyonu) üzerinde ki etkinliğiyle bölgede oluşması muhtemel bir Kürt ulus devletinin önüne geçmeyi planlamaktadır.

Bu noktada Kobane (Ayn-el Arap) bahanesiyle Türkiye’de ki seküler Kürtçü grupların gerçekleştirdiği katliam ve yağmalar devletin elini güçlendirmiştir. Bu olaylar neticesinde Türkiye Kürdistan’ında yaşayan halklar kendi temsilcileri iddiasında bulunanların ellerine imkan geçirdiklerinde, zulüm icra etmekte seküler/ulusçu Türkçülerden hiç de geri kalmadıklarını/kalmayacaklarını görmüştür. Özellikle İslami kimliği ile tebarüz etmiş Kürt Müslümanlarının vahşice katledilmeleri Türkiye Kürtlerinin bir otorite olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne daha sıkı sarılmalarının önünü açmıştır. Seküler Kürtçü gruplar bu durumu fark ettikleri içindir ki cinayetlerini arttırmış ve yeniden 1990’lı yıllara dönmenin zeminini oluşturmaya çalışmaktadır. Söz konusu İslam’la ve İslam’ın değerleriyle savaşmak olduğunda seküler Kürtçülerle seküler Türkçülerin nasıl da ortak tavır aldığı bugün ibretle izlenmektedir. Daha ibretamiz olanı ise Anti-emperyalist bir zemine yaslandığını iddia eden ve sol jargondan beslenen seküler Kürtçülüğün emperyalistlerle el ele vermesidir.

Sonuç olarak modern düşüncenin rahminde döllenen ulusçuluk acıyı dahi ulusallaşmıştır. Bu nedenle hem seküler Türkçülerin hem de seküler Kürtçülerin içinden geçmekte olduğumuz zaman dilimindeki tepkisellikleri ahlak dışıdır. Kendi etnik, mezhebi, kültürel çıkarlarına zarar gelmediği müddetçe duyarsızlığı seçenlerin; Suriye de yaklaşık dört yıldır devam eden zulüm, katliam ve tecavüzler karşısında dilsizleşenlerin, söz konusu etnisite olduğunda feveran etmesi ulusçuluk belasının nasıl genlere işlediğinin en bariz örneğidir. Vesselam…

 

Bir Hatıratın İzinden Yakın Tarih

Hatıra yazmanın ölümün elinden bir şeyler kurtarmak olduğunu söyler Andre Gide.Hakikaten de yaşanmışlıkların objektif olarak ortaya konulduğu hatıratlar, bir tarih kitabı kadar önemlidir.Tarihçiler açısından  hatıratların tarihi bir veri olarak kabul edilip edilmediğini bilmiyorum .Ancak şüphesiz tarihi sıkıcı olmaktan kurtaran da hatıratlardır.Bazen hatıratların sayfaları arasında kendimizi buluruz.Hatıratlar,vakanüvistlerin rasyonel bir bakış açısıyla kaleme aldıkları olayların aktarımı gibi sıkıcı değildir.Bir kişinin anlatımı olduğundan ve olaylar, hatıratı kaleme alan kişi tarafından yorumlandığından,bu eserleri tarihi bir belge olarak kabul etmeyenler çıkabileceği gibi ;belli bir dönemin sosyo-kültürel,politik,entelektüel ve ekonomik verileri üzerinde malumat sahibi olmak için bu tür eserleri önemli sayanlarda olmuştur.

Mesela Kemal Yamak anılarını yazmasaydı bizim özel harp dairesinin(ÖHP) vaktiyle nasıl bir amaca hizmet ettiğinden ve dış odaklı(CIA) finanse edildiğinden haberimiz olmayabilirdi.Yada Özel Harp Dairesi’nin kuruluş ve çalışma şekline Ecevit’in yaptığı itirazlara cevap verilirken, hemen her partide bu teşkilatın üyeleri olduğu gerçeğini bil(e)meyebilirdik.Hayrettin Karaman Hoca hatıratlarını yazmasaydı, Türkiye’nin Cumhuriyet sonrası modernleşme sürecinin halktaki karşılığının neler olduğunu;bu ülkede müslümanca yaşama kaygısı taşıyanların ne tür meşakkatlerle karşılaşmak zorunda olduğunu;70’li yıllar ve sonrasında Türkiyeli Müslümanların gündemlerini neyin meşgul ettiğini belki de bilemeyecektik.Örnekleri çoğaltmak mümkün.Bizce  hatıratlar önemli bir tarihsel belgedir ve özel ihtimamı hak etmektedirler.

Sayfalarında gezintiye çıkacağımız hatıratın en önemli özelliği 20.yüzyıl siyasal tarihini içinde barındırmasıdır.Bu ifade çok iddialı gelebilir.Ancak eserin kılcallarına girildikçe bu iddianın abartılı olmadığı anlaşılacaktır.Hatıratı yazılan Ruzi Nazar ,küresel emperyalizmin temsilcisi sayılan ABD istihbaratına 40 yılını vermiş bir kişi.Ayrıca bu sürenin 11 yılını Türkiye’de geçirmiş biri.Türkistan birliği mefkuresi uğruna Alman lejyoner askerleri arasında SSCB ye karşı savaşmış;Afganistan savaşından Sovyetlerin dağılmasına ,2.dünya savaşından İran devrimine kadar 20.yüzyılın en önemli olaylarına içeriden tanıklık etmiş biri olması bu eseri daha özel kılıyor hiç şüphesiz.

‘’Ruzi Nazar:CIA’nın Türk Casusu’’ ismiyle yayınlanan hatıratı vaktiyle MİT ‘te görev yapmış  olan Enver Altaylı kaleme almış.Ruzi’yle olan yakın dostluk bağları bu hatıratın ortaya çıkmasında önemli olmuş.

Enver Altaylı henüz 19 yaşında Talat Aydemir’in darbe teşebbüsünü Kara Harp okulu öğrencisiyken yaşamış,yargılanmış ve beraat etmiş biri.Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alan Enver Altaylı’nın Ruzi Nazar’la tanışması Yeni İstanbul Gazetesi’nde çalışırken, Ruzi’nin Ankara da ABD büyükelçiliğinde CIA görevlisi olarak çalıştığı süreçte başlamış ve halen devam ediyor.Altaylı’nın MİT’te görev almasında Ruzi Nazar,Alparslan Türkeş ve Baymirza Hayit gibi isimler etkili olmuş.Ona göre Ruzi,SSCB nin çökmesinde oldukça etkili olan bir simadır.

1917 bolşevik devriminden sonra tarih sahnesine SSCB olarak çıkan bugünkü Rusya Federasyonu tarihte belki de en kısa ömürlü imparatorluk olarak 1991 de dağıldığında, arkasında milyonlarca ölü,yaralı ve sürgünde yaşayan insan bırakmıştı.Ruzi’nin doğduğu Türkistan toprakları da bu imparatorluğun sınırları içerisinde kaldığından en fazla ıstırabı Türkistanlılar çekti dersek abartmış olmayız.

SSCB’nin varlığını ve gücünü, bünyesinde bulunan Türkistan devletlerine borçlu olduğu hakikati ,dönemi analiz eden bütün jeo-stratejistler tarafından ifade ediliyor.Türkistan bölgesi SSCB’yi ekonomik olarak sırtlamasına rağmen, halkın sefalet içindeki yaşantısı SSCB tarihi boyunca hiç bitmemiştir.Bir nevi sömürgeleştirilmiş bir hayat süren Türkistan halkı,II.Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı SSCB’nin yanında savaşmak zorunda kalmış,Stalin’in kibri ile Hitler’in hırsları arasında on binlerce masum Tacik,Özbek,Türkmen,Tatar hayatını kaybetmiştir.Alman kuvvetlerinin savaş esnasında esir aldığı Türkistanlılar ise lejyoner kamplarında eğitilerek SSCB’ye karşı savaştırılmış ve on binlercesi de bu şekilde can vermiştir.Kısacası Türkistan halkı II.Dünya savaşında iki taraftan da ağır darbe yemiştir.

Stalin ve Hitler arasındaki hoyrat rekabetin faturası, Türkistanlılar tarafından ödenmiştir.Savaşa götürülürken bile kaçmasınlar diye vagonlara kilitlenen;sadece savaşacak ve ölecek insan gözüyle değerlendirilen Türkistanlıların bu vahşetten kendilerini kurtarmak için çok büyük bedel ödediklerini ifade etmek gerek.Savaşta Almanlara esir düşerek Alman lejyonu olarak SSCB’ye karşı savaşanlar savaş sonrasında ki sürek avlarıyla toplanarak, Soljenitsin’in ‘’İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün’’ adlı öyküsünde tasvir ettiği ,Sibirya kamplarına gönderilerek ölüme terk edilmiştir.Savaş sonrasındaki sürek avından kurtulmak isteyen yaklaşık 200 Türkistanlı asker Türkiye ye sığınmış fakat dönemin İnönü Hükümeti reel politik argümanlarla bu askerleri öldürüleceklerini bilmesine rağmen SSCB ye teslim etmiş ve rivayetlere göre askerler sınırın hemen öte yakasında Türkiyeli teslim heyetinin gözü önünde infaz edilmiştir.

Savaşın sona ermesi ve savaşan tarafların Yatla Konferansı’nda Dünyayı yeni nüfuz bölgelerine ayırmalarını müteakip artık Ruzi için,bir Sovyet uzmanı olarak, CIA’nın kapıları da açılmıştır.Türkistan birliği ülküsünü hep canlı tutarak SSCB’nin yıkılması ve vatanı Özbekistan’da dahil diğer Türkistanlıların bağımsızlığına kavuşması için çabalayan Ruzi,SSCB’nin çöküşüne giden yolda oldukça önemli rol üstlenmiştir.

Sovyetlerin İran’ı işgali ve sonrasında bu topraklarda kurduğu Güney Azerbaycan ve Mahabat Kürt Cumhuriyetleri,soğuk savaşın başlamasına sebep olmuştur.Bu teşebbüs, ABD tarafından şiddetle kınanarak başta Türkiye olmak üzere Sovyet yayılmacılığı tehdidine maruz kalan ülkelere yardım edileceği ifade edilerek, Kuzey İran da ki Sovyet işgalinin bitirilmesi ve kurulan naylon cumhuriyetlerin feshedilmesi sağlanmıştır.Bu hadiselerden sonra II.Dünya savaşından Sovyetlerin Yıkılmasına kadar olan süreç ABD’li devlet adamı Herbert Bayard Swope tarafından ilk defa kullanılan soğuk savaş kavramıyla adlandırılmaya başlamıştır.Bu kavramın dünyaya tanıtılması ise M.Baruch tarafından olmuştur.

1991’de SSCB’nin çöküşü, sadece Türkistan bölgesinin bağımsızlığını kazanmasına sebep olmamış, aynı zamanda NATO konseptinde de değişiklik yapılmasına sebep olmuştur.

NATO’nun Sovyet yayılmacılığına karşı bir önlem olarak kurulduğu düşünüldüğünde, bu tehlike ortadan kalktıktan sonra, kendisini her daim bir düşman üzerinden tanımlayan modern Batının yeni düşmanı İslam ve İslami hareketler olmuştur.Yani tehlikenin rengi ‘’kızıl’’dan ‘’yeşil’’e dönmüştür.Ruzi’nin hayali olan Türkistan birliği belki teşekkül edememiş fakat kahramanımızın 40 yıl hizmetinde bulunduğu CIA, bugün İslami hareketlerin ortadan kaldırılması ve/veya işlevsizleştirilmesi için oldukça yoğun mesai harcamaktadır.

Kitabın, Türkiye’yi yakından ilgilendiren bölümleri ise oldukça ilginç.Özellikle İsmet İnönü döneminin dış politika anlayışı ve reel politiğin ne kadar zalimce bir tavır olduğunun göstergeleri kitabın satır aralarında mevcut.Ruzi’nin İsmet İnönü ile yaptığı görüşmede SSCB’nin yakın zamanda ortadan kalkacağına ve Türkiye’nin de dış politikasında buna göre pozisyon almasına yönelik uyarısı karşısında İsmet İnönü’nün, imparatorlukların öyle kısa zamanda yıkılmayacağı yönünde ki kanaati ve Türkistan birliği düşüncesinin hayal olduğu vurgusu,Ruzi’yi hayal kırıklığına uğratmanın yanında ,dönemin dış politika yaklaşımı açısından oldukça önemli.Bugün anti emperyalist veya anti ABD’ci kesilen CHP’nin o günkü şartlarda nasılda ABD ile sıkı fıkı bir ilişki içerisinde olduğu,Sovyet yayılmacılığı karşısında NATO’ya girebilmek için binlerce askerini Kore’ye gönderdiğini ve ABD direktifiyle çok partili hayata geçtiğini ibretle okuyoruz.

27 Mayıs Darbesi’nde Menderes’in sistem içi unsurlar tarafından bertaraf edildiği inancını taşıyan Ruzi, ABD’nin 27 Mayıs Darbesi’nde herhangi bir müdahalede bulunmadığına inanıyor.Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye de ki darbelerin anası olarak gösterilen 27 mayısın ABD destekli olduğu kanaati yaygın kabul gören bir kanaat olmasına rağmen,döneme yakından tanıklık eden Ruzi bunun aksini iddia etmekte ve bu kanaatin Türk aydınının her taşın altında CIA etkisi arama handikabından kaynaklandığını iddia etmektedir.İhtilal öncesinde ABD’nin yanlış anlaşılır endişesiyle büyükelçilik görevlilerine Türk yetkililerle konuşmama talimatı verdiğini ifade eden Ruzi,ABD’nin Menderes hükümetiyle sorunu olmadığını iddia ediyor.

27 Mayıs’a giden süreç hakkında da önemli ipuçları veren Ruzi, CHP’nin üslubu,üniversitelerde ki protestolar,aydın kesimin DP’ye muhalefeti ve basın sansürü gibi uygulamaların darbeye zemin hazırladığını iddia etmektedir.Özellikle üniversitelerdeki eylemlerle alakalı olarak gençlerin kıyma makinelerinden geçirildiğine dair şayiaların halk katında önemli tepkilere yol açtığını belirtir.İsmet İnönü’nün ‘’şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır’’ ifadesinin,darbeye giden yolda kırılma noktası olduğuna dikkat çekiyor. İlginçtir ki darbeye zemin hazırlamak için kullanılan argümanlar bugün de değişmemiştir

Darbe sonrasında aralarında Alparslan Türkeş’inde bulunduğu MBK(Milli Birlik Komitesi)’nın 14 üyesinin,Madanoğlu cuntası tarafından, tutuklanarak Türkiye’nin dışarıdaki misyon şefliklerinde görevlendirilmesini ABD’nin sürece müdahil olmadığının delili olarak ifade eden Ruzi,MBK içerisindeki sol yapının ABD ile ilişkileri sürdürme düşüncesinde olan Türkeş ve ekibini tasfiye ettiğini iddia ediyor.Cemal Madanoğlu’nun CHP ile olan mükemmel ilişkileri ve Sovyet yanlısı düşüncelerine dikkat çeken Ruzi ,Madanoğlu’nun darbede yer alan ABD’ci subayları tasfiye ettiğini hatırlatarak 27 mayısın tamamen iç politik argümanlarla yapılmış bir darbe olduğunu ifade ediyor.

Ona göre 27 mayıs sonrası Türkeş ile Madanoğlu grubu karşı karşıya kalmış ve Madanoğlu cuntası Türkeş grubunu tasfiye ederek kendisine alan açmıştır.Türkeş’in, Menderes ve ekibinin yargılanmasına karşı olduğunu ifade eden Ruzi Nazar; 27 mayısın sadece iktidar değişikliği hedeflediğini; ancak Madanoğlu ve ekibinin yargılama yapılması noktasındaki ısrarının Menderesi idama götüren süreci başlattığını ifade ediyor.

Yalta Konferansı sonrası Mısır ve Irak üzerindeki nüfuzunu arttıran SSCB’nin,27 Mayıs Darbesi’nden hemen sonra Türkiye’ye, NATO’dan çıkma karşılığında, her türlü maddi yardımı yapacağı ve silah modernizasyonuna destek vereceği şeklindeki teklifinin dönemin başbakanlık müsteşarı Türkeş tarafından kabul edilmemesi,Ruzi’nin Madanoğlu cuntasına yönelik iddialarını temelsiz kılmaktadır.Şayet cunta ordu içerisinde Türkeş ve ekibini tasfiye edecek kadar aktif idiyse ,neden SSCB’nin teklifi kabul görmedi?Ya da darbeden hemen sonra MBK üyelerinin NATO/CENTO’ya sadakatlerini ifade etmelerini nasıl anlamak gerek?Kanaatimizce Ruzi bu konuda objektifliğini koruyamamış ve 40 yıl hizmet ettiği kurumunu müdafaa içgüdüsüyle hareket etmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya üye  olduktan sonra gerek askeri gerekse istihbari anlamda bağımsızlığını kaybettiğini Ruzi’nin anlatımından çıkarmak mümkün.Önceleri Milli Emniyet Hizmetleri olarak adlandırılan devletin istihbarat biriminin CIA ile aynı binayı paylaşması ,ABD yardım kuruluşu JUSMAT’(Joint United States Military Mission for Aid to Turkey/Türkiye’ye Yardım İçin Ortak ABD Askeri Kurulu)’ın TBMM ile aynı binayı kullanması gibi hususlar göz önüne alındığında ,T.C.devletinin bağımsızlığından bahsetmek neredeyse imkansızdır.Hatta Menderes döneminde ABD,Türk İçişleri Bakanlığı bünyesinde ‘’Yıkıcı Eylemlere Karşı Ortak Çalışma Bürosu’’ adı altında bir yapı oluşturarak, Türk  güvenlik güçleriyle ortak çalışmaya bile başlamış.Bu büro 27 Mayıs Darbesi’nden sonra,Türkeş’in başbakanlık müsteşarı olduğu dönemde,fark edilmiş ve kapatılmıştır.Bu büronun ne tür faaliyetler yaptığı ve hangi yıkıcı eylemlere karşı Türk güvenlik güçleriyle birlikte çalıştığı konusuna ise kitapta değinilmemiş.Aslında Ruzi’nin bizleri bu konuda da bilgilendirmesini beklerdik doğrusu.

Ruzi’nin, ABD tesiri yok dediği 27 Mayıs Darbesi’nde,ihtilalin kudretli albayı Alparslan Türkeş’in ABD’deki eğitimi hususu atlanmaktadır.Ruzi,ABD istihbaratının yarbay Samet kuşçu cuntası da dahil ordu içerisindeki yapılanmalardan bir şeklide haberdar olduğunu ifade etmesine rağmen,Madanoğlu cuntasının nasıl olup ta başarıya ulaştığı hakkında pek fazla malumat yoktur.Bu darbenin solun ideolojik enerjisini ortaya çıkaran bir başlangıç olduğunu, bu sayede Sovyet tarzı yapılanmaların hangi aşamada olduğunun ortaya çıkarılmasının amaçlandığı ve nihayetinde 1972 muhtırası ile 12 eylüle giden yolda solun bu enerjisinin bertaraf edildiğini söylersek acaba çok mu komplocu davranmış oluruz.

Nitekim MSP’nin kuruluş sürecide Türkiye’de ki İslami hareketliliğin ivme kazandığı bir döneme denk gelmiştir.Bu sayede küresel istikbar, karşısına alacağı yapıları belli bir siyasal ve ideolojik kamp etrafında örgütlenmeye icbar ederek, süreç içerisinde sisteme entegre etme çabası gütmüştür.Türkiye de ki SSCB taraftarı solun bir şekilde işlevsizleştirilerek CHP tarzı Kemalist solun merkeze yerleştirilmesi bu söylediklerimizi destekler mahiyettedirler.Aynı küresel istikbarın sahih İslami hareketlilikleri MSP çizgisi içerisine hapsederek,MSP dışı yapılanmaları radikal/fundamentalist gibi yaftalamalarla ötekileştirmesi, bugün gelinen nokta itibariyle İslamcı damarın sisteme entegre olmasını sağlamıştır.

Afganistan’ın SSCB’nin dağılma sürecinde oynadığı rol,kitapta dikkat çeken en önemli şahitliklerden biridir.ABD’nin SSCB’ye Afganistan da Vietnam’ı yaşatma arzusu, İslamcı hareketlerle işbirliği yapmasına ve bütün dünyada Afganistan da savaşan grupların mücahit olarak tanıtılmasına zemin hazırlamıştır.ABD istihbaratının Afganistan da ki bütün grupların teçhiz edilmesi ve tanıtılmasında ne kadar işlevsel olduğu kitapta ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.CIA’nın yıllık 700 milyon dolarlık yardımları, Afganlı grupların mücadele azmiyle birleştiğinde, SSCB orada hezimete uğra(tıl)mış oldu.Afgan savaşının SSCB’nin dağılma sürecini hızlandıran en önemli unsur olduğu göz önüne alındığında, bu savaşta ki ABD desteği daha iyi anlaşılacaktır.

Ruzi’nin, Hikmetyar’la bizzat görüşmesinden tutun da, Abdullah Azzam’ın direnişi örgütleme sürecine kadar Afganistan’la ilgili bir çok husus kitapta ayrıntılarıyla anlatılmış.Ruzi’nin Oliver Roy’dan esinlenerek Afgan direnişinde ABD yardımı gören grupların ,11 eylül sonrası terörist olarak adlandırılması ve o gün SSCB karşısında İslamcı Hareketlerin desteklenmesinin bugün ABD’ye maliyetine ilişkin kanaatleri,emperyal politikaların serencamıyla ilgili bizlere önemli veriler sunabilir.

SSCB’nin bozguna uğra(tıl)masından sonra mücahit grupların kendi aralarında yaşadığı kırılmaların anlaşılması için, kitapta çizilen Hikmetyar portresinin önemli olduğunu düşünüyoruz.Kabilevi menfaatlerini ön plana çıkarma sevdalısı olan bu adamın, savaştan sonra aylarca Burhaneddin Rabbani’nin kurduğu Afganistan İslam Emirliği’nin başkenti Kabil’i bombalaması ne tür bir kişiliğe sahip olduğunun da delilidir.Rabbani,Şah Mesut gibi bölgenin dinamiklerinden haberdar ve kuşatıcı liderleri, Hikmetyar ve benzerlerinin kabilevi taassubuyla ortadan kaldıran küresel emperyalizm şimdi orada daha rahat at oynatmaktadır.ABD’nin Afganistan’ı işgal etmeden önce Şah Mesut’u ve 2011 de Aganistan’ın en kuşatıcı lideri Rabbani’yi suikastle ortadan kaldırdığını hatırlarsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Sonuç olarak ,20.yüzyıl ,Batı modernitesinin küreselleşmesi için önemli bir işlev görmüştür.

Ruzi Nazar’ın hatıratı, 20. yüzyılın hangi paradigma üzerine kurulduğunu anlamak için önemli bir eser.Hayatını Türkistan birliği mefkuresine adamış,40 yıllık CIA hizmetinde dahi bu ülkü uğruna çabalamış Ruzi’nin bu hatıratı, yazarının istihbaratçı olma özelliği her daim göz önünde bulundurulmak suretiyle, 20.yüzyılı anlamak açısından okunmaya değer önemli bir eser.Vesselam…

Etnosantrik Tepkisellikler ya da Acının Millileş(tiril)mesi

ETNOSANTRİK TEPKİSELLİKLER YA DA ACININ MİLLİLEŞ(TİRİL)MESİ

20.yüzyılın başında ulus-devlet eksenli ayrışmaların sonuçlarının en ağır bir şekilde hissedildiği içinde bulunduğumuz zaman diliminde,meseleleri olaylar ekseninde değil olgular ekseninde değerlendirmemiz gerekiyor.Birinci dünya savaşının üzerinden yüz yıllık bir zaman diliminin geçtiği bugünkü evrede,Müslümanlar olarak yaşadığımız mezhebi kırılmalar ve etnisite ekseninde meydana gelen kaotik durum hakkında esaslı değerlendirmeler yapma sorumluluğumuz ihmal edilmemelidir.Mü’min bilincin asla ve kat’a kabul edemeyeceği bu etnik ve mezhebi kırılmaların,aziz kitabımızın tefrikalar karşısında almamız gereken tavırla ilgili emirlerinin tefekkür edilmesi ve rasul-ü zişanın bir vücudun azalarına benzettiği müminler topluluğu metaforunun fehmedilmesi suretiyle aşılacağına dair kanaatimiz katidir.

Üzülerek müşahede ediyoruz ki,bugün mübarek Kur’an kendisini müslüman olarak tavsif edenler eliyle ‘’mehcur’’ bırakılmıştır.Ancak kendisinin İslam anlayışı model olarak alınması halinde Allahın sevdiği kullardan olmanın mümkün olduğu Rasul(a.s),kendisini müslüman olarak tavsif edenler eliyle tarihin belli bir zaman dilimine hapsedilmiş ve yalnızca şekil ve şemail konusu haline getirilmiştir.Muhafazakarlaşmaya razı olmanın acı meyvelerini tatmaya başladık.Post-modern olarak adlandırılan yaşadığımız çağın,dinle ritüeller ekseninde ve kapitalizmi tahkim etmek şartıyla kurduğu temas,İslami dilin özgün ve özgür yönünü zedelediği için,yaşadığımız ‘’etnosantrik’’ tepkisellikler içeren süreçleri ulus-devlet paradigmasından bağımsız  değerlendiremiyoruz.Zulümlerin dahi etnisite merkezli değerlendirilmesine şahit olduğumuz,etnisiteye halel getirmeyen zulümlerin onaylandığı ve hatta etnik kazanımları muhkemleştiren zulümlere muavenet edildiği bugünlerde,Müslümanlar olarak aktüalitenin iğvasından kendimizi kurtarabilirsek,yapacağımız en iyi şey şüphesiz ki yeniden iman etmek olacaktır.

Condelezza Rice’ın Ortadoğu da sınırlar değişecek sözünün üzerinden fazla zaman geçmedi. Suriye’nin,Kuzey Kore ve İran’la beraber Şer Ekseni olarak tanımlanması ise daha dün diyebileceğimiz bir  zaman diliminde gerçekleşti.Dolayısıyla bugün Suriye de yaşananların Ortadoğu’da harita değiştirme operasyonlarının bir sonucu olduğunu ileri sürmek fazlasıyla komplocu bir yaklaşım olarak görülebilirse de, Libya’da yaşanan NATO şemsiyeli neo-kolonyalizm ile Mısır da İhvan üzerinde estirilen terör dalgası Prag Baharı’ndan mülhem Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin aslında bir devrim olmadığını teyit etmiş oluyor.(Bu durum elbette ki isyan hadiselerinin yaşandığı ülkelerdeki otoritelerin zulümlerini örtbas etmez.Neticede eğer bir yerde isyan varsa orada isyanın zeminini oluşturan bir durum söz konusudur.Ancak isyan edenlerin kovdukları diktatörlerin yerine ne koyacaklarıyla alakalı bir programlarının/hazırlıklarının olmayışı,özellikle Mısır da Mübarek’in devrilmesi sürecinde oldukça işlevsel bir rol oynayan seküler 6 nisan hareketinin OTPOR’la olan teması ve Mursi’nin devrilme sürecinde yine aynı hareketin önemli rol oynaması dikkate değerdir.Bu çerçevede önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere IŞİD tarzı yapılanmaların oryantalistlerin ekmeğine yağ süren ve hatta meşrulaştıran yönünün de gözlerden kaçırılmaması gerekir diye düşünüyorum.)

Daha önceki değerlendirmelerimizde de işaret etmeye çalıştığımız üzere oryantalizmin Müslümanların yoğun olarak yaşadığı yerlerde uygulamaya koyduğu stratejilerinin ilkini etnik ve mezhep eksenli ayrışmalar teşkil etmektedir. Bu ayrıştırma çabalarının 20. yüzyılın başında ulus-devlet eksenli oluşumların zeminini hazırladığı ve Osmanlı hinterlandı olarak bilinen coğrafyada 22 ayrı devletin kurulmasına öncülük ettiği bilinmektedir.Yüzyıl önce ulus-devlet olmasına müsaade edilmeyen Kürt Halkı’nın,1946’da Sovyet desteğiyle İran havzasında kur(dur)ulan bir yıllık Mahabat Kürt Cumhuriyeti tecrübesini saymazsak,bugün ulus-devletleşme sürecine sokulması son zamanlarda yaşanan hadiselerin sebebiyle alakalı belki bir fikir verebilir.Kürt Halkı’nın,Irak-İran-Suriye ve Türkiye’ye dağıtılması süreci tesadüfi değildi.Osmanlı hinterlandında üretilen ulus devletler düşünüldüğünde,gerek tarihi miras ve gerekse demografik yapı olarak ulus-devlet olma koşulunu fazlasıyla yerine getiren Kürtlerin devletleşmesine neden izin verilmediği ve dört ülke arasında paylaştırıldığı sorusu önemlidir.Ve bugün bu dört ülkede mukim Kürtlerin,İran Kürdistanı şimdilik hariç tutularak,Suriye’de ki istikrarsızlık bahane edilmek suretiyle ulus-devletleşme yönünde cesaretlendirilmeleri yeni bir Sykes Pycot sürecine girdiğimizin işareti sayılabilir.Bu noktada Apoist kantonlaşma doktrininin Suriye Kürdistanı’nda,özellikle de Afrin,Cezire ve Kobani’de pratize edilmeye çalışılmasını manidar bulduğumuzu ifade edelim.

Suriye Kürdistanı’nın Apoist kantonlaşma doktrininin pratize edildiği yer olması bakımından önemi büyüktür.Afrin,Cezire ve Kobani(aslında Ayn-el Arap olarak bilinen bir yer olmasına rağmen ısrarla Kobani isminin kullanılması sömürgeciliğin bu coğrafyada ne kadar kanıksandığının da bir işaretidir.Kobani ismi 20. yüzyılın başında ki sömürgecilerin burada kurdukları bir petrol şirketinin halk arasında evirilmiş halidir.İngilizcede Company olarak ifadelendirilen şirket,zamanla Kobani olarak kullanılmıştır.) nin otonom yapılarının muhafaza edilmesi üzerinde bu kadar ısrarla durulması bu yönüyle de değerlendirilmelidir.Kobani düşerse diye başlayıp tehdit ile biten cümlelerin arka planında Apoist teorinin uygulandığı üç yerden biri ve Türkiye’ye en yakını olması dolayısıyla Kobani modelinin,klasik ulus-devlet formundan farklı olarak diğer etnik kimlikleri-arap,ermeni ve ezidileri-de kapsayacak şekilde uygulanan kanton yapısının uzun vadede ulusal bir devlet yapılanması için model olduğu düşünülmektedir.

Oryantalizme asistanlık yapan IŞİD’in saldırıları neticesinde gündeme gelen Kobani’de yaşanan dramdan dolayı,şimdiye kadar Suriye’de ki acılara sessiz kalan ve hatta Eset’le işbirliği yapmak suretiyle muhaliflere sırtını dönen ve Suriye’de yaşanan kaos ortamını Apoist kantonlaşma için fırsat olarak değerlendiren,seküler Kürtçü grupların bugün ortaya koyduğu etnosantrik tepkisellikler gayri ahlakidir.Acıyı yalnızca kendi evine düştüğünde hatırlamayı yeğleyen bu anlayış tıpkı Türkmenlere ateş dokunduğunda vaveylayı basan seküler Türkçülerin tavrı kadar bayağıdır.

Türkiye Kürdistan’ının Cumhuriyet tarihi buyunca maruz kaldığı asimilasyon eksenli zulüm sürecinin,fizikteki etki-tepki prensibi gereğince ortaya çıkardığı ulusal bilincin,bölge bağlamında en yüksek düzeyde olduğu bir sürece şahitlik etmekteyiz.Seküler Sol Kürtçü bir çizgiyi temsil eden PKK, Türkiye’de henüz hayata geçiremediği ve fakat Suriye’de yaşanan kaos dolayısıyla uygulama fırsatı bulduğu Apoist kantonlaşma doktrinini hayata geçirmektedir.Ancak PKK’nin sol jargon etrafında teorik çerçevesini çizdiği uluslaşma süreci her ne kadar klasik anlamda bir ulus-devlet formu gibi olmasa da,Kobani hadiselerinde de gördüğümüz üzere acıyı dahi ‘’etnosantrik’’leştirmesi,oluşturmaya çalıştığı devlet modelinin klasik ulus-devlet modeline yaklaştığının göstergesidir.

Modern paradigmanın gölgesinde gerçekleşen bu ulus inşa etme süreci,nihai kertede ikinci dünya savaşıyla kemale erdirilen Avrupa Merkezci insan,evren ve tarih algısının küreselleşmesi politikasına hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır.Kendisini sol jargonla tanımlamayı ve inşa etmeyi planladığı toplum modelini de sol argümanlar üzerine oturtmayı yeğleyen PKK’nin,gerek silahlı mücadele sürecine girdiğinden beri izlediği ‘’tekçi’’ yapı, gerekse diğer sol yapılarla Kürdistan’ın kadim İslami değerleriyle savaşma noktasında ortaklaşa hareket etme tarzı, bölgede gerçekleştirilecek bir ulus-devlet formunun Türkçülüğün bu coğrafyanın İslam üst kimlikli halklarına yaşattığı travmanın aynısını Kürt halkına yaşatacağının bir işaretidir aynı zamanda.

Modernitede içkin Pozitivist dünya görüşünün Kürdistan’ın temsilcisi iddiasında ki PKK tarafından da kabul ediliyor oluşu,bu coğrafyanın üst kimliği olan İslam’ın,özellikle genç kuşak Kürtler arasında ötekileştirilmesi sonucunu doğurmuştur.Aydınlanma üstatlarının Hıristiyanlık üzerine yaptıkları değerlendirmeleri İslam’a uyarlayan klasik sol entelijansyanın,20. yüzyılın başında Jön Türklerin temsil ettiği bir misyonla,Kürt halkının  moderniteye entegre edilmesi yönünde gösterdikleri çabalar,içinden geçmekte olduğumuz süreçleri anlamlandırmamız noktasında önemli bir veridir.İslam üst kimliğinin/ümmet perspektifinin kazandırdığı ‘’bir vücudun azaları gibi olma’’ durumunun bütün Müslüman halkları kucaklayan misyonu yerine ikame edilen ulus-devlet formunun etnisite merkezli duruşu,şayet İslam bütün boyutlarıyla hayatımızda yeniden yer etmez ise bize daha büyük acılar yaşatacaktır.

Ölüm gibi en ciddi olgunun dahi etnik kimlikler üzerinden anlamlandırılıyor oluşu ciddi bir hastalıklı tavırdır.Bu tavrın seküler Kürtçülerde olduğu kadar seküler Türkçülerde de azımsanmayacak kadar bariz olduğu inkar edilemez bir gerçektir.Cumhuriyet tarihi boyunca ulus-devlet paradigmasının ulviliğine iman etmeye zorlanan bu coğrafyanın insanı, gelinen noktada ulus-devlet belasıyla zehirlenmiş durumdadır.Kendisini müslüman olarak tavsif edenlerin ulus-devletin kutsallarına ram olması kabul edilebilir değildir.Aziz ve Mübeccel İslam’ın hikemi,irfani,medeni ve estetik derinliği olan tevhit mefkuresi, kendisine ram olmayı seçenleri cahiliyenin karanlıklarından imanın nuruna çıkaracaktır.Vesselam…

Pragmatik Taraftarlıklar ve Bilinç Krizi

Küresel enformasyonun iğfal edici yönü her yeni güne daha fazla uyuşturulmuş olarak uyanmamıza sebep oluyor.Ayartılmaya hazır bilincimiz zaten içeriklendirilmiş kavramların tasallutuna teşne halde.Sorgulama yapma yeteneğimizi kaybettiğimiz için verili olana teslimiyet acziyeti içerisinde mutlu ve mesut olarak yaşamaya devam ediyoruz. Mü’minler olarak Dünya ile yaptığımız barışın tabii neticesi olarak ‘’vehn’’ hastalığına düçar olduk.Rahatsız olmamız gereken bu yerde hiç olmadığımız kadar rahatız.İyilik ve güzelliklerden yana tüm hakkımızı bu dünyada doldurarak dar-ı bekaya geçme niyetindeyiz.Kışkırtılmış nefsimizle tekasür yarışında kabre kadar sürecek bir tamahkarlığa ram olmuşuz.İslami ilkelerimiz ve sorumluluklarımız giderek bireysel alana kaydığı için din dilinin hayattan soyutlanmasına sessiz kalabiliyoruz.

Sürekli olarak siyasi/politik manipülasyonlara maruz kalışımız nedeniyle bağımsız değerlendirmeler yapmaktan mahrumuz. Gündemlerimiz politik ayartıcılıklara endeksli olduğu için asli olanı bir türlü konuşamıyoruz.İktidar güdümlü medya aygıtları neyi nasıl düşünmemiz gerektiği noktasında bizleri koşullandırıyor.Kemalist yönlendirmelerin yerini ne yazık ki muhafazakar yönlendirmeler almış durumdadır.Menderes döneminden başlayarak bugüne kadar ki tüm sağ/muhafazakar/milliyetçi iktidarların ‘’kızıl kafir’’ karşısında ‘’kapitalist kafire’’ yanaşmasının tabi neticesidir bugün Türkiye’nin İŞİD bahanesiyle kurulan koalisyona dahil oluşu.Aslında şahit olduklarımız şaşırtıcı değil.Çünkü biz İslamcı olarak adlandırılan kimi şahsiyetlerin,Türkiye’yi dönemin emperyalist paktı olan CENTO’ya dahil ettiği için Celal Bayar ve Menderesi tebrik ettiği ve Türkiye’nin Kore’ye asker gönderişini ehl-i kitapla komünistlerin savaşı gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalıştığı bir gelenekten geliyoruz.

Lakin şaşırtıcı olan 1 Mart tezkeresinde ortalığı ayağa kaldıran Müslümanların bugünkü koalisyona ses çıkarmayışıdır. Bu sessizliğin benzerini NATO’nun Malatya Kürecik’e üs kurma sürecinde de yaşamıştık.Muhafazakar iktidar dışında bir hükümet döneminde yapılması halinde Müslümanlar tarafından kitlesel eylemlere konu olacak olan bu faaliyetler karşısında pragmatik,stratejik,reel politik argümanlarla sessiz kalınması kabul edilebilir değildir.Unutmamak gerekir ki ulus-devlet klişeleri nedeniyle sınırlara hapsedilmiş değerlendirmeler ümmet olma sorumluluğumuzu öteleyerek birey vurgusunu daha da kavileştiriyor.Muhafazakar demokrat iktidarın küresel istikbarın yanında,emperyalizmin uzak karakolu olarak yer alması karşısında İslam’ın hakkaniyet eksenli adil dilini konuşamıyoruz.

Enformatik iğdiş araçlarına gönüllü teslimiyetimiz,bugüne ve geleceğe dönük sahih adımlar atmamızı zorlaştırıyor.Dini hayatımız ritüellere endekslenmiş olmaktan öte gidememe gibi bir krizle karşı karşıya kalmış durumda.Konformist ve pragmatik emeller mü’min kimliğimizi tebarüz ettirmenin önüne geçiyor.İslam’ın bütün bir hayatı tanzim eden dili,politik ayartıcılıklar ve bu ayartıcılıklara teşne zihinler eliyle ya içeriksizleştiriliyor ya da folklorikleştiriliyor.Dini hayatın modern paradigmayı tahkim edici hale gelmesi hayra alamet değildir.

Siyasal/politik ayartıcılıkların mü’min kimliğimizi tahriş etmesi karşısında esaslı tavırlar geliştiremiyoruz. Verili olanın doğruluğu ön kabulüyle hareket ettiğimiz için gerçeklerin ortaya çıkmasına dönük soylu çabaların oldukça uzağında kalıyoruz.Hakikatin müdafaası için ceht etmemiz gerekirken verili olanın hakikat olduğuna önce kendimizi sonra da başkalarını ikna etmeye çalışıyoruz.İslami bilgi üretme krizini bir türlü aşamadığımız için verili olanın eleştirisini yapmakta zorlanıyoruz.Enformatik kirlilik karşısında hakikatin ortaya çıkması yönünde azami gayret göstermemiz gerekirken verili olana teslim olmayı yeğliyoruz.Oysa ki bu kadar bilgi kirliliğinin olduğu bir vasatta İslami sorumluluk taşıyanlar olarak bizlerin sahih bilginin peşinden koşmak gibi esaslı bir vazifemiz olmalıydı.

Siyasal alanın dinle temas kurmak için sığındığı muhafazakar eylemlilikler, mü’min kimliğin tahrip olmasına sebep oluyor.Her yeni güne bir öncekinden daha anlamlı ve soylu çabalarla uyanması gereken Müslümanların,muhafazakarlığın kofluğunu deşifre etmesi gerekirken kendilerini bu kavram çerçevesinde tanımlıyor olmaları korkunç bir bilinç krizi yaşadığımızı gösteriyor.Muhafazakarlığın silik,eklektik ve pragmatik duruşu gittikçe Müslümanları da kendine benzetiyor.Devlet aklının stratejik,reel politik ve pragmatik duruşunun adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde eleştirilmesi gerekirken,devlet diline entegre bir duruşun  temsilcileri olmaya doğru hızla ilerliyoruz.İslami bilgiyi üretemediğimiz için muhalefet ve isyan dili de üretemiyoruz.Dini hayatımızın ulus-devlet klişelerine mahkum bir tarzda devam etmesi karşısında isyan bayraklarını yükseltmemiz gerekirken her şeyin süt liman olduğu bir zamanda yaşıyor gibiyiz.

İslami dilin adil ve bağımsız duruşu ciddi  yaralar almıştır.Her türlü statüko karşısında mü’mince bir duruşun temsilcileri olması gereken bizlerin muhafazakar vandallıklar karşısında sükut etmemiz kabul edilebilir değildir.İslami sorumluluklarımız her türlü statüko karşısında basiret ve ferasetle bir duruşun mümessili olmamızı salık verirken uzlaşmacı,silik ve görmezden gelici bir tavrın müslümanca bir tavır olmadığını fark etmemiz gerekiyor.Düşmanına dahi itimat telkin etmesi gereken müslümanların pragmatik taraftarlıklar nedeniyle güvenilmez pozisyona rıza göstermesi İslami kimliğin ciddi yaralar almasına sebep olmuştur.Dindarlığı sadece şeklen değil,ilke ve prensiplerle de görünür kılmak mecburiyetindeyiz.Takva,hayatın tam orta yerinde İslam’ın ilke ve prensiplerini görünür kılmak demektir.Modern/post-modern tahakkümün tüm unsurlarıyla insanımızı tektipleştirmesi karşısında feryat etmesi gerekenler olarak Müslümanların, iktidarın zarar göreceği endişesiyle suskunluğu seçmesi uyuşukluğun bariz bir göstergesidir.

Devletin muhafazakarlarla yaptığı ittifakı, İslami ilkelerin hakimiyeti gibi algılayanlar ciddi yanılgı içerisindedirler. Muhafazakar siyaset tarzının devletçe merkeze alınması,devlet aklının İslami ilkelerle barıştığının değil,İslami ilkelerin statükonun tahkimatı için araçsallaştırıldığının göstergesidir.Devletin, kendisini İslami(!) olarak lanse eden bir hareketle muhafazakarlar eliyle mücadele ediyor oluşu üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor.Bu süreç bir yandan devletin geçmişte yaşanan olumsuz imaj sorununu ortadan kaldırırken,diğer yandan İslami ideallerle ortaya çıkma iradesi gösterecek olan hareketlerin ayaklarını denk almaya dönük bir çabadır.Unutmamak gerekir ki İslam muhafazakarlıkla hiç bir zeminde uzlaşacak bir paydaya sahip değildir.Muhafazakarlık aydınlanma paradigmasına bağlı bir düşünme ve yaşama biçimini ifade eder.

Yalnızca olaylara mahkum olan bir zihinle sahih değerlendirmeler yapamayacağımızın farkında olmalıyız.Olaylar her ne kadar ‘’ne oluyor?’’ sorusuna cevap verseler de ‘’neden/niçin oluyor?’’ sorusuna cevap veremezler. Olaylar bizlere aktarılırken nasıl düşünmemiz isteniyorsa o şekilde kodlanarak aktarılmaktadır. Dolayısıyla sadece olaylara bakarak yapılan değerlendirmeler eksik ve kısır değerlendirmelerdir. Bu nedenle ‘’neden/niçin oluyor?’’ Sorusunu sormak,dolayısıyla olgular üzerinde düşünmek zorundayız.Etrafımızda cereyan eden tüm hadiselerin gerçek cevabı ‘’neden/niçin oluyor?’’ Sorusunda gizlidir.Oryantalizm,neo-liberalizm,sekülerlik gibi olgular üzerinde ciddi anlamda tefekkür edebilirsek,bugün coğrafyamızda yaşananların serencamı hakkında daha isabetli tespitler yapabiliriz.Muhafazakarlığın sığ sularında oyalanarak bu saydığımız olgulara esaslı cevaplar üretemeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor.Muhafazakarlık bizleri teslimiyetçiliğe ve verili olanın kutsanmasına mecbur/mahkum kılıyor.

Coğrafyamızda meydana gelen olaylar değerlendirilirken batı merkezli bir dil kullanıldığı için İslami çözümler bir türlü konuşulamıyor.Meselelerimizi değerlendirirken dahi batı diline mahkum olmak zihin dünyamızın nasıl bir kaos içerisinde olduğunun göstergesidir.Müslüman toplumların halen daha demokratik,seküler,liberal klişelerle oyalanması bilgi üretme krizi yaşadığımızın en büyük göstergesidir.Ümmet bilincimizin aldığı yaralar nedeniyle küfür ordularını kurtuluş çaresi olarak görecek kadar alçalabiliyoruz.Etnisite ve mezhep eksenli ayrışmaların müslüman toplumlarda makes bulması Kitab-ı Kerim’in ne kadar uzağında yaşadığımızın apaçık bir delilidir.Etnisite ve mezhep gündemini aşarak meselelerini değerlendiremeyenlerin, İslam adına söz söyleyebilme hakları da yetkileri de olamaz.Mezhebi ve etnik ayrışmanın bırakın İslami bir gerekçesinin olmasını,insani ve ahlaki hiç bir gerekçesi yoktur.Tarihin belli bir döneminde o günün siyasi,politik,entelektüel,kültürel,coğrafi v.s. koşullarında ortaya çıkan yorumları mutlaklaştırarak ayrışma vesilesi kılanların İslami bir geleceği umut etmeleri beklenemez.

Enformatik iğfal araçları katilleri kahraman,direnişçileri terörist olarak yaftalamak suretiyle kitlelere pazarlıyor.Düzenli ordulara ve son teknolojik silahlara sahip olanlar kolonyalist emellerini meşrulaştırırken,izzetlice yaşama mücadelesi verenler terörist/militan gibi ötekileştirici kavramlarla tavsif ediliyor.Bu kolonyalist dilin tesiri altındaki kitlelerin de bu dili özümsemeleri ise en büyük trajediyi oluşturuyor.Sorgulama yapma yeteneğinden yoksun olanlar kolayca manipüle edilebiliyor.İsrail’in elli gün boyunca hiçbir ahlaki/insani kural tanımaksızın dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olan Gazze’de yaptığı katliam karşısında sessizliği yeğleyenlerin,bugün oryantalist emellerin gerçekleşmesi için asistanlık yapan İŞİD adlı İslam libaslı şuursuzlar ordusunun eylemlerini gerekçe göstererek harekete geçiyor oluşu,ne kadar çirkin bir süreçten geçtiğimizin işaretidir.Guantanamo’da barbarlığın en iğrenç örnekliğini sergileyen ABD’nin insanlığın kurtarıcısı edasıyla hareket etmesi ise ironinin zirvesini oluşturuyor.Modern enformatik tahakküm,gerçek teröristleri kahraman,gerçek direnişçileri ise terörist olarak lanse ediyor.Ve ne hazindir ki Müslümanlar da bu dilin tesiri altında bulunuyor.

Küresel istikbarın insanlığı ahmaklaştırma gayretlerine onların çirkinliklerini deşifre ederek engel olabiliriz.Modern/seküler/neo-liberal olgulardan beslenen küresel istikbar ancak zihinlerimizi İslami ilkeler doğrultusunda özgürleştirebilirsek mağlup edilebilir.Etnik ve mezhebi ayrışmaların derinleştirilmesi ancak küresel küfür cephesinin işini kolaylaştırır.Bu süreçte Türkiye’nin emperyalist koalisyon içerisinde yer alması kabul edilebilir değildir.Türkiye’de ki İslamcı havzanın,hükümeti aldığı bu karardan vazgeçirmek için,1 mart tezkeresinde olduğu gibi,kamuoyu oluşturması elzemdir.Ümmet olma sorumluluğunu şiar edinenler ancak küresel tahakkümle baş edebilirler.Vesselam…

Oryantalizmin İŞİD’cesi’

Oryantalistlerin Müslümanların yoğun olarak yaşadığı beldelerde uygulamaya koydukları ve maalesef başarılı da oldukları stratejilerinin temelini iki önemli başlık oluşturmuştur/oluşturmaktadır.Bunlardan bir tanesi mezhebi farklılıkların derinleştirilmesi, bir diğeri ise tasavvufi/batıni akımların güçlendirilerek mistik ve hayatın dışında,suya sabuna dokunmayan,bir İslam algısının oluşturulmasıdır.Bu strateji bugün bütün çıplaklığıyla ve bütün hızıyla adına İslam Dünyası denilen fakat herhangi bir gerçekliği olmayan beldelerde uygulanmaktadır.Ancak oryantalistler bu durumun Müslümanlar tarafından fark edilemememsi için çok daha sofistike araçlar kullanmaktadırlar.Bir süredir gündemlerimizi işgal eden İŞİD yapılanması da nihai kertede oryantalizmin avangard temsilcisidir.

Irak işgali sonrasında üreyen İŞİD’in bugün bölge açısından ciddi tehlike oluşturuyor gibi görünmesi,aslında yeni bir algı operasyonuna maruz kaldığımızın bir göstergesidir.Bu algı operasyonu münasebetiyle modern klişelerin gölgesinde yapılan tartışmaların yeni bir öcü İslam algısını inşa etmeye çalıştığı ise oldukça barizdir.İŞİD gibi yapıların nasıl bir sosyolojik zeminde ürediği ve hangi fikri/düşünsel zeminden beslendiği ortaya konulmadan yapılacak değerlendirmelerin kısır kalacağı ise izahtan varestedir.Bu tarz yapılanmaların nihai kertede neye/kime hizmet ettiği ise meselenin anlaşılması noktasında cevaplanması gereken en önemli sorulardan biridir.

 

Meseleyi asıl can alıcı kılan ise birinci dünya savaşının yüzüncü yıldönümünü idrak ettiğimiz bir vasatta oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada yaşadığımız büyük kırılmalardır. Müslümanların 21.yüzyıla dair bir iddiaları varsa şayet bu iddialarının bugün kendilerine dayatılan gündemlere mahkum olarak gerçekleşmeyeceğini bilmeleri gerekmektedir.Sanal gündemlerin anaforunda çırpınmaya devam ettikçe küresel istikbarın elinde oyuncak olmaktan öteye gidemeyeceğiz.Mezhep olgusu üzerinden meydana gelen  ayrışmaların geleneksel kodlarını ifşa etmek ve bu gelenekte içkin hastalıklarla ciddiyetle hesaplaşmak mecburiyetindeyiz.Oryantalistlerin bizler için uygun gördüklerini hiç yorulmadan gerçekleştiriyor olmaları onların maharetinin değil bizim cehaletimizin bir eseridir.

Sorun zannedildiği gibi basit değil oldukça derinlerdedir.Tarihin belli bir döneminde o günün siyasal,kültürel,entelektüel,ekonomik v.s. koşullarında ortaya çıkmış olan mezhep yorumlarının bugün Müslümanlar tarafından mutlaklaştırılmaları ve hatta mezhebin dinin yerine ikame edilmesi hususu masaya yatırılmadan bugün yaşadığımız mezhep eksenli krizlerin çözümü mümkün değildir.Ya da İran,İskenderiye,Hint ve Antik Yunan medeniyetleriyle karşılaşmanın bir sonucu olarak İslam dünyasına sirayet eden ve devrimci zühtün,irfani yücelişin ve hikemi tavrın yerine ikame edilen Batıni/ işraki ekollerin bugün Müslümanların zihinlerini nasıl iğdiş ettiği ve İslam’ı nasıl deforme ettiği üzerinde esaslı bir biçimde durmadan yaşadığımız düşünsel buhranlardan kurtulmak mümkün olmayacaktır.Yüce Kur’anın ve beşer peygamberin(a.s) efsaneleştirilmek suretiyle hayatın dışına itilmesinin tabi neticesi olarak türeyen mitolojik şahsiyetlerin, mükerrem İslam dinini kitlesel anestezi aracı haline getirmesi meselesini masaya yatırmadan,yaşadığımız kaostan çıkış oldukça zordur.

Suçu hep başkalarında arama hastalığından kurtularak gerçek anlamda bir özeleştiri yapmak suretiyle gerçek gündemler oluşturabiliriz.Modern kuşatmalar karşısında nasıl bir İslami duruş/dil sahibi olacağımıza dair bir perspektif ortaya koymak mecburiyetindeyiz.Bugün İslami kimliğin muhafazakarlıkla özdeş hale geliyor oluşu karşısında dahi esaslı bir tavır sergileyemiyor oluşumuz,aslında,İslami dili gündemleştiremiyor oluşumuzun açık bir göstergesidir.İslam’ın özgün kavramlarının içinde yaşadığımız zamanı anlamlandırması gerekirken bu özgün İslami kavramlar yerine ulus-devlet klişeleriyle meseleleri anlamaya çalışıyor oluşumuz kabul edilebilir değildir.

Mü’min kişinin içinde yaşadığı zamana şahit olması, zamanın oğlu/ibn-ül vakt olması icab eder.Nasıl ki bütün peygamberler kendi toplumlarının ve zamanlarının şahitleri ve Allah’ta bütün bir zamanın ve mekanın şahidi ise kendisini İslam’a nispet eden kişinin de zamanının idrakinde olması gerekmektedir.Bu idrak mü’min kişiye bugüne özgü çözümlemeler yapmasını,bugüne özgü değer üretimini ve bugüne özgü takva dilini gündemleştirmesini ilzam eder.Zamanın  şahidi olmak yaşadığı çağın tüm hususiyetlerini bilme çabası içerisinde olmayı ve içinde yaşadığı çağa tevhidi hakikati ulaştırma sorumluluğuyla mücehhez olmayı gerektirir.İçinde yaşadığımız zaman diliminin nasıl şekillendiğine dair bir malumat sahibi olmadan bu çağa söz söyleyebilmemiz mümkün değildir.İslam’ın müstesna dili her çağın efkarıyla yüzleşebilecek ve aşabilecek kıvamdadır.Bugünün müslümanının en önemli vazifesi ise bu çağın fikriyatını öğrenmek ve İslam’ın muştusunu bu çağın insanına ulaştırmaktır.

Aktüel politik dilin ayartıcılığına kapılmak bugün yaşadığımız en önemli krizdir.Güncel hadiselerin keşmekeşi içerisinde asli olanı erteleyen ve fakat teferruat kabilinden şeylerle meşgul oluyoruz.Müslümanların bugün neden mezhebi argümanlarla birbirlerini boğazladıkları ya da neden İslam dünyasının  her türlü emperyalist/kolonyalist projeye teşne olduğunun cevabını aramak yerine politik manipülasyonlarla zamanlarımızı heder ediyoruz.Oysa ki bu korkunç durumun sebeplerini konuşmak ve kendi gerçeğimizle yüzleşmek zorundayız.

Şurası bir hakikattir ki bir yerde sömürgeleştirme yaşanıyorsa orada sömürülmeye müsait bir zemin var demektir.Bu zemini oluşturanlar ise sadece emperyalistler değildir.ABD’nin veya İngiltere’nin onlarca yıldır müslüman beldeleri sömürgeleştirmeleri Müslümanların sömürgeye müsait bir zemin oluşturmalarından dolayıdır.Bugün karşımıza İŞİD olarak çıkan yapılar,her ne kadar küresel istikbar tarafından üremesine müsaade edilmiş olsa da Müslümanların böyle bir zemini besleyen tarihi ve geleneksel zeminleri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.Anlaşılması güç olan mesele ise,Müslümanların ellerinin altında korunmuş Kur’an olmasına ve rasul(a.s)’ün pak hayatı bütün teferruatlarıyla biliniyor olmasına rağmen hala bu tür cehalet örneği eylemler/yapılar içerisine giriyor oluşlarıdır.

Üzülerek müşahede ediyoruz ki bugün İslam Müslümanların hayatını şekillendirmiyor.Mübarek kitabımız Kur’an Müslümanların düşünce dünyalarını ve ameli hayatlarını tanzim etmiyor.Yani Kur’an yine Kur’anın ifadesiyle ‘’mehcur’’ bırakılmış vaziyettedir.Akif’in yıllarca önceden işaret ettiği mezarlarda okunmak ya da fal bakmak için okunan hale gelen Kur’an, bugün hayatı tanzim eden değil üzerinde anlamsız ve maksatlı spekülasyonların yapıldığı bir kitap haline getirilmek istenmektedir.Hıristiyanların kendi dinlerine ruhbanlığı icat ederek yaptıkları ihanetin benzerini Müslümanlar Kur’anı hayatın dışına iterek yapmaktadırlar.Geleneğin din yerine ikame edilmesi bu sorunların en önemli ayağını oluşturmaktadır.

Müslümanlar,geleneğin ve ulus-devletin klişeleriyle hayatlarını tanzim  etmek yerine artık Kitab-ı Kerim’in muştulayıcı ve inzar edici iklimine ram olmayı yeğlemelidirler.Kitab-ı Kerimden uzak bir şekilde tanzim edilmeye çalışılan hayat her türlü batılı bünyesinde barındırmaya aday bir hayattır.Bu batıl bazen din kisvesi altına gizlenerek maksadına ulaşmaya çalışır.Nitekim bugün modern tahakküm karşısında direnemeyen,mükellefiyetleri arasında olmasına rağmen,hayatın her alanında tevhidi perspektifi ortaya koyamayan ve bu anlamda bir çaba içerisine girmeyen müslümanlar,kısa yoldan cennete(!) gitmenin yolu olarak İŞİD gibi ne idiğü belirsiz yapıları ,cihat adı altında, kendilerine sığınak olarak görmektedirler.Tarihin sonu tezini hazırlayanları haklı çıkarırcasına,İŞİD tarzı yapılanmalar İslam’ın modern/post-modern tahakküm araçlarıyla ve diliyle baş edemeyeceğini ,insanlığın son kalesinin liberal demokrasiler olduğu gerçeğini meşrulaştırmak için üstlendikleri görevi layıkıyla yerine getirmektedirler.Müslümanlar,bir yandan İŞİD radikalizmine mahkum edilmek istenirken diğer yandan uzlaşmacı,pragmatist ve oportünist İslami(!) akımlara/hareketlere doğru itilmek istenmektedir.Üçüncü bir yol arayışı içerisinde olanlar-tevhidi perspektif sahipleri- ise bu iki kutup tarafından din diliyle(!) ötekileştirilmektedirler.Her iki durumda da küresel istikbarın menfaatine uygun bir zemin oluş(turul)muş olmaktadır.

Muazzez İslam’ın çağlar üstü ulvi tevhid mefkuresi İslam libası giyinmiş şuursuzlar eliyle kirletilmek istenmektedir.Bu durum merhum Şeriati’nin de kavramsallaştırmasıyla tipik bir ‘’dine karşı din’’ durumudur.Hamas gibi küresel istikbarın bu coğrafyadaki temsilcisi İsrail’in tahakkümünü ve bu tahakkümü destekleyenlerin otoritesini sarsan direniş ahlakı abidesi bir İslami Hareket varken ve bu hareket tüm dünya Müslümanlarına mü’mince bir direnişin bütün bir tahakküm araçlarını ve dilini nasıl bertaraf edeceğini öğretirken,İŞİD gibi Vandal yapıların meşhur edilmesi oldukça dikkat çekicidir.Modern paradigmanın öteki ihtiyacını her dönemde farklı ideolojiler üzerinden gidermesi kurnazlığı Müslümanlar tarafından maalesef fark edilemediği için,İŞİD’in bu ötekilik içerisinde üreyen konumu da fark edilemiyor.Vesselam…

Seküler Muhafazakarlık-7

Modernitenin kendisini post-modernlikle tahkim etmesi muhafazakarlığa bu süreçlerde tepki azaltıcı bir rol biçmiştir.Dinle olan bağını bilim devrimiyle minimize eden Batı dini yeniden hayata döndüremeyeceğinin farkında olarak dinle temasını muhafazakarlık üzerinden kurmayı denemektedir.Hıristiyanlığın pagan Roma’nın resmi dini olmasısonrasında zaten hayattan çekildiği gerçeği,dinin yeniden Batılı insanın hayatını tanzim edici olarak geri gelmesini zorlaştırmaktadır.İlginçtir bizde de siyaset yapmak isteyen İslamcı kesim dinle doğrudan temas kurmak yerine muhafazakarlık kavramına sığınarak dinle temas kurmayı yeğlemiştir.Ancak Batıda ki muhafazakar gelenekten farklı olarak bizde İslam’ın kurumsal bir din olmayışı ve hayata müdahil dili muhafazakarlığı bize özgü kılmıştır.Bize özgü olan muhafazakarlıkta ki tehlike ise Mü’min ve Müslim kimliğin içerik kaybına uğraması ve ‘’ed-din’’ olan İslam’ın kültürel bir unsur haline getirilmesidir.

Demokrasinin giderek elitist bir hal aldığı,siyasi erk ve politik araçların ‘’düzen devamcısı’’emin ellere teslim edildiği,makinalaşmanın dehşetli büyümesi neticesinde emek değerinin gittikçe değersizleşmesi ve enformatik iğdiş araçlarının küreselleşmesi, profesyonelliğin/uzmanlığın entelektüel ve mütefekkir çabayı tahfif etmesi ,toplum hayatının giderek rasyonalize olması gibi faktörler muhafazakarlığa yeni mücadele sahaları açmaktadır.Modernliğin aslında bir kriz kültürü olduğu(Calınescu,2010)gerçeğinden mütevellit bu krizin daha az zararla atlatılmasını ve/veya sağaltılmasınısağlamaya dönük çabalar muhafazakarlığın işlevsel hale geldiğinin işaretleri sayılabilir.Ancak muhafazakarlığın sermayenin değerlenme koşulunu güvence altına alması ve yeni tüketim alışkanlıkları oluşturarak veya var olan alışkanlıkları tahrik ederek mevcudiyetini muhkemleştiren kapitalist paradigmaya ve bu paradigmayı canlı tutan modern/post-modern bilgi telakkisine-ki yukarıda da ifade ettiğimiz üzere modern/post-modern bilgi desakralize edilmiş/laikleştirilmiş bilgidir- itiraz edemeyişi ve modernliğin ürettiği krizin sağaltımında dini araçsallaştırması hususu Müslümanlar açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır.

Sabitesizlik üzerine kurulu olan muhafazakarlık yalnızca verili olanın korunmasını öncelemektedir.Bundan dolayı her dönemde verili olanın ömrünü uzatan bir mahiyete sahiptir.Verili olanın her dönemde farklılık arz etmesi muhafazakarlığın ne kadar kaypak ve esnek bir ideoloji olduğunun göstergesidir.Mesela bu algıya göre Fransız İhtilali’ni yapanlara karşı çıkanların muhafaza etmek istedikleriyle,bugünün muhafazakarlarının korumak istedikleri şeyler ve yine geleceğin muhafazakarlarının korumak isteyeceği şeyler farklıolabilmektedir.Bugün özellikle ABD’li ve Avrupalı muhafazakarların eşcinsel evlilik,kürtaj,ailenin korunması gibi erken dönem muhafazakarlığının gündeminde yer etmeyen hususları gündemleştirmesi bu açıdan değerlendirilmelidir.Bundan dolayı muhafazakarlık nesnel/objektif bir içeriğe sahip değildir.

Demokrasi, kendisinde içkin olan birey,toplum ve devlet tasavvuruyla halkı müslüman ülkelerde modernitenin muhkemleşmesine hizmet ederken,aynı zamanda muhafazakarlıkla kurduğu bağ ile deİslamcı iddia ile ortaya çıkanları ehlileştirme görevi görmektedir.Buradaki birey,toplum ve devlet kavramlarının laik bilgi temelinde yükseldiğini yukarıda ifade etmiştik.Dolayısıyla muhafazakarlığın, önüne demokrasiyi alarak oluşturduğu ‘’muhafazakar demokrat’’ kimlik,laik bilgi temelinde yükselen kavramların gelenekle ve tabii olarak dinle soslanarak yeniden formüle edilmesinden başka bir şey değildir.TOKİ binalarının cephelerine Osmanlı arması asmak veya stadyumlarda Fetih kutlamaları yapmak bu yeni kimliğin işaretleri sayılabilir.Ya da Atatürk’ün heykellerine karşı çıkarken Fatih Sultan Mehmet’in heykelinin açılışını nümayişlerle yapmak gibi…

Tepkisellikten öte hedef,ülkü,telos gösteremiyor oluşu muhafazakarlığın içeriksizliğinin en önemli göstergelerinden biridir.Post-modern süreçte devlet olgusunun ultra-denetimci yapısı,insanların davranışlarının ve tepkilerinin,okullar aracılığıyla, önceden bilinebilirveya tahmin edilebilir hale gelmesini sağlayarak,verili olanın dönüştürülmesine yönelik arzuyu ortadan kaldırmak ya da kitleleri köklü bir dönüşümün imkansızlığına inandırmak için çabalamaktayken,bugünün muhafazakarlığının gerek ultra-denetimci devlet yapısına gerekse siyasi/politik araçların düzen devamcısı ellerde ki döngüsüne itiraz edememesi aslında her dönemin verili olanının kendisini tahkim etme aracı olarak muhafazakarlıktan istifade ettiğinin belirtileridir.

Muhafazakarlığın bize özgülüğü bazı anlam kırılmalarına sebep olmuştur.Bizde ki muhafazakarlık Batıyla aynıtarihi tecrübe neticesinde ortaya çıkmadığı ve İslam’ın hayata müdahil dilinin her dönemde geçerli olduğu gerçeği muhafazakarlığın gerici,yobaz,mürteci gibi kavramlarla birlikte hatırlanmasına sebep olmuştur.İslam’ın hayatın bütün veçhelerini kuşatan dilinin barizleştirilmesine dönük çabaların kısırlığı ve mümin/müslim kimliğin tebarüz etmesi yönünde bir tavrın geliştirilememiş olmasıhayatın içinde olması gereken İslam’ı gericilik,yobazlık ve benzeri kavramlarla adlandırılan bir pozisyona itmiştir.Hiç şüphesiz burada Müslümanların sorumlulukları da en az İslam’a muğayir bir hayatın arzulayıcılarıkadardır.Muhatabını özneleştiren İslam, bugün gerek kemiyet olarak gerekse ekonomik olarak oldukça büyük İslami iddialı cemaatler tarafından efsane/masal/menkıbe malzemesi haline getirilmiştir.Bu efsanevi/masalsı islami(!) dilin sığlığı, İbn-ül vakt olma gibi bir sorumluluğu tebarüz ettirmesi mümkün değildir.Dolayısıyla Türkiye özelinde ki muhafazakarlık,bu cemaatlerin ortaya koyduğu İslam algısından beslenmektedir.Nitekim bugün AK Parti zeminini de oluşturan buİslami algıya mensup kitlelerdir.Muhafazakar demokrat kimlik,şayet bu cemaatlerİslami bilgi üretebiliyor olsaydı,bu kadar kolay içselleştirilmezdi.

Sonuç olarak;gerek sekülerlik gerekse muhafazakarlık içine doğduğu tarihi ve kültürel koşulların ürünü kavramlar olup laik/seküler bilgi temelinde içerik kazanmış ve İslam’la taban tabana zıt iki kavramdır.Aydınlanma aklının kutsal olandan arındırdığı bilgi ürünü olan bu kavramların,hayatın her veçhesine müdahil olan İslam’la uyuşmasımümkün değildir.Hayatı dini olan ve olmayan diye parçalayarak,insana ilahi iradeden bağımsız bir alan tahsis etmeyi amaçlayan Sekülerlikte içkin ‘’şirk’’ve modernitenin muhkemleşmesinde dini araçsallaştıran muhafazakarlıkta içkin sekülerlik ,mümin ve müslim şahsiyetlerin bu kavramlara karşı daha duyarlı olmalarınıgerektirmektedir.Aziz İslam zamanlar ve zeminler üstü mesajıyla her dönemin yegane hakikat adresidir.Kendisini müslüman olarak tavsif edenlerin aparma kavramların gölgesine sığınmaları İslam’dan bir şey eksiltmez.İslam kendisine layıkıyla teslim olanları her dönemde hakikatin mümessilleri mertebesine yüceltir.Vesselam…

Seküler Muhafazakarlık-6

Türkiye’de ki sekülerleşme süreci muhafazakarlıktan bağımsız düşünülemez.Yazının başında da ifade ettiğimiz üzere  II.Abdülhamit çizgisinin muhafazakar modernleşme yolunu seçmesi Cumhuriyet döneminde Menderes,Özal,Erbakan ve Erdoğan tarafından sürdürülmüştür.Muhafazakarlığın Aydınlanma ürünü bir tepki ideolojisi olduğu düşünüldüğünde,Fransız İhtilali’nin aşırı gelenek/din düşmanlığı neticesinde ortaya çıkan yıkımı engellemek amacıyla her ne kadar geleneğe ait bazı unsurların muhafaza edilerek modernleşmenin doğru olacağına dair vurgulamaları olsa da,modernlikte içkin olan sekülerliğe itiraz kaydı düşmemesi muhafazakarlığın modernitenin yardımcısı pozisyonunu tahkim etmiştir.

Genel bir tanım yapmak gerekirse muhafazakarlık; aydınlanmaya ve onun akıl anlayışına,bu aklın ürünü olan siyasi projelere ve bu siyasi projeler doğrultusunda toplumun dönüştürülmesine ilişkin öneri ve uygulamalara muhalif olarak ortaya çıkan;rasyonalist siyaseti sınırlamayı ve toplumu devrimci dönüşüm proje(ci)lerinden korumayı amaçlayan yazar,düşünür ve siyasetçilerin eleştirilerinin bir siyasi felsefeyi,bir düşünce geleneğini ve zaman içinde onlardan türetilen bir siyasi ideolojiyi ifade etmektedir.(Özipek,2011)Muhafazakar düşüncenin Avrupa’da yaşanan gelenek karşıtlığına ve rasyonalist algının yol açtığı her alanda aklın belirleyiciliği düşüncesine karşı duruş şeklinde tebarüz ettiği gerçeği bu kavramın müslüman toplumlar açısından veya benzer tarihi süreçleri yaşamayan toplumlar tarafından benimsenmesini sorunlu kılmaktadır.

Kurulu düzenin değişmesinden yana olmayan bir akım olarak muhafazakarlık değişim karşıtlığını daha çok kurumsal değişimin karşısında durarak belirginleştirir.Özellikle Fransız İhtilali sürecindeki tavrıyla o güne kadar oluşmuş kurumsal yapının değişiminden rahatsızlık duymuştur.Gelenek ve gelenekte üretilen değerlerin din tartısına vurulmadan içkinleştirilmesi muhafazakarlığın önemli hususiyetlerinden biri sayılabilir.Neden geleneksel kurumlar ve değerler muhafaza edilmelidir?sorusunun muhafazakarlıktaki cevabı her dönemde farklıdır.19.yüzyılda yaşayan bir muhafazakarın müdafaa ettiği ile 21.yüzyılda yaşayan bir muhafazakarın müdafaa ettiği değerler farklı olabilmektedir.Bu da muhafazakarlığın aslında kendi içinde ilerlemeci tarih/zaman algısını,modernitede olduğu gibi,meşrulaştırdığının göstergesidir.

İlginçtir ki Fransız İhtilali’ni yapan burjuva, geleneğe ait tüm kurumların ve değerlerin ortadan kalkması için adeta terör estirirken,devrim sonrası tesis ettiği statükoyu korumak için başlarını Edmun Burke’ün çektiği ihtilal karşıtlarına karşı muhafazakar refleksler göstermiştir.Bu durum ‘’devrimci’’ olarak başlayan sürecin daha sonra muhafazakarlıkta karar kılarak kendisiyle çeliştiğinin en güzel örneğidir.Aslında her devrim başlangıçta köklü değişimlerden yanayken daha sonra yeni tesis ettiği düzeni ve kazanımları korumak için muhafazakarlıkta karar kılmaktadır.Atatürk devrimleri bu tablo için güzel bir örnektir.Osmanlı’dan tevarüs edilen her ne varsa ortadan kaldırmak amacıyla devrimler yapılmış fakat daha sonra bu devrimlerin kazanımlarını korumak için muhafazakar reflekslerle hareket edilmiştir.Kurulu düzen TSK,Yargı,Üniversiteler ve bunların kamusal alandaki bürokratik uzantılarına emanet edilerek gelebilecek her türlü tehdit bertaraf edilmek istenmiştir.

Son on iki yıldır Kemalist muhafazakarlarla,II.Abdülhamit çizgisinin muhafazakarları arasında ciddi kavgalar cereyan etmektedir.Bu kavganın galibi şimdilik II.Abdülhamit çizgisinin devamcısı olan muhafazakarlardır.Çünkü Kemalist çizginin üzerine kurulduğu pozitivist evren,insan,tanrı ve devlet tasavvuru çökmüş ve post-modern olarak adlandırılan süreç hakimiyetini perçinlemeye başlamıştır.Kesin bilimsel yargıların ve meta-anlatıları/ideolojilerin yapı-bozuma uğratılarak geçersiz kılınması,kapitalizmin ve teknik ilerlemenin geldiği doymuşluk hali,küreselleşme ile birlikte tahtı sallanan ulus-devlet formunun yerine ultra-denetimci devlet formunun ikame edilmesi, dine ‘’folklorik ve kültürel’’olmak koşuluyla kamu hayatında yer açılması gibi hususlar post-modern dönemin özellikleri olarak sayılabilir.Dinle temasın muhafazakarlık üzerinden kurulduğu bu süreçte AKP ile temsil edilen muhafazakar demokrat kimlik mü’min ve müslim kimliğin yerini almış ve modern/post-modern paradigmada içkin sekülerlik müslümanlar tarafından içselleştirilmiştir.

Muhafazakarlık evrim sürecinde neo-conservative/yeni muhafazakar adlandırmaya muhatap olmuş ve bu süreç hem kültürel yeni tasavvur,hem sosyal-felsefi insan imgesi ve hem de sosyal-bilimsel teorilerin siyasi iddialar/savlar haline getirildiği bir paradigma olmaya doğru evirilmiştir.(Dubiel,2013)Kapitalizmin Calvin tarafından dine getirilen yeni yorumla serpilmesi ve modernliğin ikamesinde önemli bir işlev görmesi geç kapitalist dönem olarak adlandırılan dönemde ortaya çıkan aşırı doymuşluk hali ve ultra-denetimci devlet formu muhafazakarlığın işlevselliğini arttırmıştır.Başlangıçta Edmun Burke ile aydınlanma aklına ve rasyonalitesine karşı duruşu temsil eden muhafazakarlık,geleneğin-ki Batı da gelenek dinle özdeş sayılır-kurumsal ve değer bazlı muhafaza edilmesini önerirken, modern paradigmaya zımnen hizmet ederek ve kapitalist büyümeye ve yayılmaya itiraz etmeyerek aslında karşı ideoloji olmaktan ziyade asistan ideoloji olma özelliği göstermiştir.