Salı , 7 Nisan 2020
Anasayfa / Etkinlikler / DİJİTAL KÜLTÜRÜN PANOPTİK YANSIMALARI
DİJİTAL KÜLTÜRÜN PANOPTİK YANSIMALARI

DİJİTAL KÜLTÜRÜN PANOPTİK YANSIMALARI

Dijital Kültürün Panoptik Yansımaları

İnsan ve Medeniyet Hareketi Gebze’de Geleceğin Felsefesi üst başlığıyla aylık periyotlarla yapılan derslerin bu ayki konusu “Dijital Kültürün Panoptik Yansımaları: Matrix Evreninde İnsan Kalmak” idi.

Eğitimci Yazar Kamil Ergenç sunumunda “Dil” de meydana gelen aşınma, kavramsal düşünmenin önemi, söz ve yazının yerini “göz” ün alması ve sanal alemin zihin dünyamız üzerinde meydana getirdiği tahribatları masaya yatırdı. Katılımcıların ilgiyle dinlediği sunumda Kamil Ergenç hoca özetle şu görüşlere yer verdi:

AMAÇ YUNAN ZİHİN DÜNYASINI İNSANLIK AİLESİ İÇİN MERKEZİLEŞTİRMEK

İnsana bu dünyada bir kök arama amacıyla ihdas edilen antropoloji disiplini, insana mahsus ilk yetkinlik olarak söz söyleme sanatına, yani retorik ve şiire dikkat çeker. Böylece yazının sonradanlığını delillendirmiş olur(!) Bu sonradanlık insanın yetkinlik tarihini de süreçlendirir. Yazı, söze göre bir yetkinlik nişanesidir antropolojiye göre. İlkelden medeniye doğru akan doğrusal tarih anlayışı, sözünü ettiğimiz bu “bilimsel(!)” donelere yaslanır. Asıl amaç Yunan’ın zihin dünyasını insanlık ailesi için merkezileştirmektir. Yaratmaktan bihaber bu zihin, insanın varoluşunu bir varedici iradeye bağlamak yerine tabiatta içkin kanunlarla açıklama eğilimindedir. Sebep-sonuç ilişkisinin kaçınılmazlığına olan inanç, bu zihnin en temel özelliğidir. Tanrı-alem ilişkisi de bu kaçınılmaz nedensellik prensibine göre tanımlanır. Her neden bir sonuca bağlı olduğu gibi her sonuçta bir nedene bağlı olmalıdır bu teoriye göre. Alem sonuçsa tanrı da neden olmalıdır öyleyse. Peki ya tanrının kendisi? O, nedensiz nedendir. Yani hareket etmeyen hareket ettirici… Hareket zaaf içerdiği ve tanrı da mükemmel olduğu için “tanrı hareket etmez.” O, hareketi başlatmış ve kendi mükemmelliğini temaşa etmek amacıyla köşesine çekilmiştir. Dünya, oluş ve bozuluşun meydana geldiği mekan olduğu için tanrının ilgi alanı dışındadır. Bu nedenle dünyanın efendisi/yöneticisi insandır.

İNSAN POLİTİK HAYVAN

Aristo’nun insan için kullandığı “Zoon politicon(politik hayvan)” tabiri bu bağlamın neticesidir. Ona göre insan, tabiatın yabani/vahşi karakteriyle mücehhez olduğu için, onu bu vahşilikten kurtarmanın yolu politikadır. Politika ise akli olgunluğa erişenlerin icra edeceği faaliyettir. Yunan’da politika sadece yurttaşlara has bir alandır ve yurttaş olmayan insan değildir. Yani, henüz “ol” mamıştır. Yurttaş olmanın koşulu ise yönetebilir olmaktır. Kadınlar, çocuklar ve köleler yönetemedikleri için insan kabul edilmezler Aristo’nun site devletinde. Çünkü yöneten akıllı yönetilen akılsızdır. Bu perspektif sömürgeciliğin de temel argümanıdır. Bir bütün olarak Doğu, yönetme iradesine sahip olmayanların mekanı olarak kodlanmıştır. Bu kodlama, Doğu akılsızdır demektir aslında. Düşünce tarihinin Yunanla başlatılması boşuna değildir. Sadece düşünce değil tarihi kayıt altına alma işi de Yunanla başlatılır. Heredot ilk tarihçi ve ilk yalancıdır kimi tarihçilere göre.

Esasında sözün mü yazıya yoksa yazının mı söze takaddüm ettiğine ilişkin kesin verilere sahip değiliz. Bilimin bu alanda ortaya attığı her iddia “zan”dan gayrı bir şey ifade etmez.

SOSYOLOJİ, FİLOLOJİ, ANTROPOLOJİ, TIP VE ARKEOLOJİ ZİHİNSEL SÖMÜRGECİLİĞİN HİZMETİNDE

Bunu itiraf etmek zorumuza gitmemeli. Lineer tarih anlayışının bilimsel(!) verileri, insanlık ailesinin Yunan’dan ilham alarak yolunu bulabildiğini ispatlama amacında. Doğu-Batı imgelerini coğrafyanın konusu olmaktan çıkarıp, medeniyet/uygarlık gibi ideolojik içerikle sunmaya çalışan da bu perspektiftir hiç şüphesiz. Mekana giydirilen ideolojik gömlek o mekanın içindekileri de kodlama amacındadır. Doğu, artık sadece yön bildiren bir unsur değildir. Aynı zamanda “yetkinlik” zafiyetiyle malul olandır. Bu zafiyetten kurtulmanın yolu Batı’yla temas kurmaktan geçer. Bu algıyı meşrulaştırmak için bilimsel referanslara ihtiyaç vardır hiç şüphesiz. Gerekli bilimsel(!) doneleri sosyoloji, filoloji, antropoloji, tıp, arkeoloji gibi alanlar sağlayacaktır. Bugün bize bilim diye yutturulan her ne varsa hayata Müslümanca bakmamızı engelleme amacı taşıyor. Asırlar önce, Yunan’ın nedenselliğini İslam dünyasına ithal eden filozofların yol açtığı inhiraf, bütün hızıyla devam ediyor.

BÜTÜN DİLLER HÜRMETE LAYIKTIR

Söz ve yazı, insanlığın binlerce yıllık iletişim aracı. Aynı zamanda varlığa ev sahipliği yapan iki müstakil alan. Varlığın, duyularla algılanan bir gerçek(asli) durumu olduğu gibi yazınsal(kitabi), zihinsel(akli) ve sözsel(lisani) varlığı da mevcut. 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Haidiegger’in “dil varlığın meskenidir” demesi boşuna değildir. İnsana bahşedilen isim verme/kavramsallaştırma yeteneği varlıkla kurduğumuz ilişkinin sonucunda ortaya çıkar. Bir varlık ki dile getirilmektedir(yani isimlendirilmiştir) onun varlığı hakkındaki bilgimiz tescillenmiş demektir. Bu nedenle mesela ateizm oldukça sorunlu bir tavır alışı temsil eder. Çünkü dile getirdiği şeyi inkar etmekte, yok saymaktadır. Oysa ki bir şeyin sözsel varlığı o şeyin yazınsal, akli ve gerçek varlığının da delilidir. Toplumların, varlığı anlama ve anlamlandırma biçimleri dilde ortaya çıkar. Hayat tasavvuru, zaman, mekan, tarih algısı hep dil aracılığıyla ifade edilir. Bu sebepten dil canlıdır. Varlığı anlama ve anlamlandırma biçiminde meydana gelen değişim dile de yansır. Bütün diller Allah(c.c)’ın ayetleri olmaları münasebetiyle hürmete layıktır. Yine bütün diller itikat, ibadet, ahlak ve muamelata ilişkin sözcük dağarcığına sahiptir. Bu bağlamda en iyi delil fıtrattır. İnsan fıtratı itibariyle inanmaya, birlikte yaşamaya, aile kurmaya, mülk edinmeye v.b. meyyal bir varlıktır. Bu meyyallik   sosyal, siyasal, iktisadi, hukuki alanlara ilişkin bir birikimin oluşmasını sağlar. Bu birikim kendisini dilde açığa çıkarır.

TANRI TASAVVURUNUN MERKEZİLİĞİ

Tanrı tasavvuru sözünü ettiğimiz bütün bu birikimlerin ana omurgasını oluşturur. Denebilir ki bir toplumun iktisadi, ictimai, siyasi, hukuki, felsefi, bilimsel perspektifinin şekillenmesinde Tanrı tasavvuru merkezi rol oynar. Tanrı tasavvurunun eşlik ettiği hakikat telakkisi insan-insan ve insan-tabiat ilişkisinde belirginlik kazanır. Çünkü her hakikat iddiasının sosyal hayata yansıyan bir boyutu vardır. Sahte hakikatlerin eşlik ettiği sosyal gerçeklikle mutlak hakikatin eşlik ettiği sosyal gerçeklik aynı olmayacaktır. Toplumlar tasavvur biçimlerini dilin imkanlarından yararlanarak beyan ederler. Beyan dilin imkanlarından yararlanarak ve kavramlar aracılığıyla olur. Demek ki kavramlar tasavvurun beyanında veya düşüncenin ifade edilmesinde hayati öneme sahiptirler. Her kavram içine doğduğu toplumsal vasatın izlerini taşır. Yani belli bir tarih/zaman kesitinde ve belli bir itikadi, sosyal, siyasal, iktisadi iklimin rengiyle mücehhezdir. Bu renk ilgili kavramla bitişik bir hale gelir ve gittiği her yere gider. Dolayısıyla bir kavramı kendisinde bitişik olan içeriğinden soyutlamak mümkün değildir. Tıpkı bir meyveden rengini, biçimini ve tadını soyutlamanın mümkün olmadığı gibi. Nasıl ki portakal dendiğinde aklımıza rengi, biçimi, kokusu ve tadıyla bir bütün olan meyve geliyorsa kavramlar için de aynı şey geçerlidir. Bir kavramdan bahsettiğimizde onun bütün özelliklerini söylüyoruz demektir. Yani kavramlar oyun hamuru değildir. Onlara istediğimiz gibi şekil veremez veya istediğimiz içeriği yükleyemeyiz. Zaman içerisinde kavramlar içerik daralmasına ya da genişlemesine maruz kalabilir. Ancak onu ortaya çıkaran vasatın izleri kolay kolay silinmez.

KAVRAMLARIN İTHALİ ZİHİNSEL KARGAŞAYA YOL AÇIYOR

Aynı kültürel kodlara sahip olmayan, aynı sosyal, siyasal ve iktisadi tecrübeyi yaşamamış olan toplumların birbirlerinin kavramlarını ithal etmeleri ve tasavvur dünyalarını bu kavramlara göre inşa etmeleri zihinsel teşevvüş halinin ortaya çıkmasına sebep olabilir ve oluyor. Türkiye örneğinde bunu görmek mümkündür. Yaklaşık iki asırdır Avrupa kültür havzasından ithal ettiği kavramlarla düşünmeye çalışan Türkiye toplumu, bugün itibariyle “zihinsel teşevvüş” hali ile malüldür. Bu maluliyet halinden kurtulmak kısa sürede mümkün görünmemektedir. Çünkü toplumumuz nereye ait olduğunu unutmuştur. Aidiyet ya ulus devlet paradigmasının kutsallarıyla ya da oldukça kaygan bir zemin üzerinde oturan kültürle sağlanmaya çalışılıyor. Oysa ki ulus-devlet paradigması seküler, pozitivist ve homojenleştirici hususiyeti gereği merduttur. Kültür ise değişken ve sentetik yapısı gereği her daim bir sabite tarafından “sahihlik” değerlendirmesine tabi tutulması gereken bir birikimdir. Bu bağlamda sabitenin İslam olduğunu söylemeye herhalde gerek yok. Sadece sabite değil ait olduğumuz yer de İslam’dır. Ancak hazin olan şudur ki yegane istinatgahımız ve ait olduğumuz asıl “yer” olan İslam ya bir folklöre ya da ritüel merkezli bir manevi tatmin vasıtasına indirgenmiştir. Oysa ki tasavvur dünyamızın bütünüyle İslami referansların rehberliğinde inşa edilmesi gerekir. Şüphesiz bu referanslar bize özgün bir kavramsal çerçeve de armağan edecektir. Demek ki tasavvur dünyamızı inşa ederken seçtiğimiz kavramlara dikkat etmek zorundayız. Dilin varlıkla olan zaruri ilişkisi onu hayati önemi haiz bir “varlık” kılmaktadır.

KAVRAMLARIN DÜNYASINA HİCRET

İnsan, varlığın gerçek durumuyla ilk olarak duyular aracılığıyla temas kurar. Duyular içerisinde de diğerlerine göre varlığa ilişkin en ayrıntılı bilgiyi göz verir. Renk, şekil, biçim, uzam gibi cisme ilişkin hususiyetler göz aracılığıyla edinilir. Bütün duyular gibi göz de, bir cisme ait edindiği bilgileri cismin gerçek varlığından soyutlayarak hafızaya kaydeder. Göz dışındaki duyular da ilgili cisme ait diğer özellikleri kendi işlevleri doğrultusunda yine cismin gerçek varlığından soyutlamak suretiyle kaydederler. Böylece o cisme ilişkin duyusal bir bilgi türü oluşmuş olur. Hafızaya kaydedilen bu bilgi yeri geldiğinde hafızadan çağrılarak kullanılır. Artık bu bilgiyi kullanmak için illaki o cismin gerçek varlığı şart değildir. Gerçek varlığı olmadan da o cisme ait bilgiyi kullanıyor oluşumuz muhayyile gücü sayesinde olur. Görme organımız olan göz, bir anlamda, sözü ve yazıyı besleyen muhayyilenin asistanıdır. Göz aracılığıyla hafızaya kaydedilen imajlar, tahayyülün sınırlarını belirler. Böylece varolması imkansız olanı bile zihnimizde yaratma imkanına kavuşuruz. Örneğin “kuş kafalı insan” figürünü hayal edebiliyor oluşumuz hem kuşa hem de insana dair bir imaj bilgisine sahip olmamızdan dolayıdır. Dolayısıyla görmenin nesnesi olmayan bir varlık hakkında tahayyül mümkün değildir. Melekleri veya ruhu tahayyül edemiyor oluşumuz bundandır. Bu varlıklar duyuların tesir sahasında değillerdir. Ama “var” dırlar. Fakat suretleri olmadığı için bu varlıkları tasvir edemeyiz.

Muhayyile gücü bizi müşahede edilen alemdeki varlıklar arasında müstesna bir makama yükseltir. “Hayal ediyorum” dediğimizde, gözümüz aracılığıyla hafızaya kaydedilen görüntülerin istemimiz doğrultusunda bir araya ge/tiri/lmesinden bahsediyoruz demektir. Soyutlama dediğimiz şey de aslında budur. (Rüya ile hayal arasındaki temel fark burada ortaya çıkar. Rüya istem dışı “görülürken”, hayal istemimiz doğrultusunda gerçekleşir.)Yani varlığın görüntüsünü o varlığa ait bilgiyle birlikte kendisinden ayırarak kodlamak… Kavramsal düşünmenin en önemli ayağıdır bu süreç. Nesneye bağlı olmadan düşünmeye başladığımızda, kavramların dünyasına hicret etmişiz demektir. Bu hicret sayesinde olgu ile olay arasındaki farkı fark ederiz. Olgular üzerinde konuşmak, ancak soyutlama yeteneği sayesinde mümkün olur. Devlet, toplum, savaş, barış, hukuk gibi olgular hakkında herhangi bir nesneye bağlı olmaksızın yani kavramlar aracılığıyla konuşuruz. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti dediğimizde artık elimizde somut bir devlet tipi vardır. Bütün konuşmalarımız bu devlet tipinin etrafında cereyan edecektir. Ya da ABD ile Japonya arasındaki savaş dediğimizde yine meseleyi somutlaştırmış yani bir nesneye bağlamış oluruz. Artık “savaş” olgusunu konuşmak zorlaşır ve savaşan iki taraf hakkında somut veriler ışığında konuşmak gerekir. Bu bağlamda olguyla olay arasındaki en önemli fark, birincisi(olgu) nesneye bağlı olmaksızın hakkında konuşulabilen iken, ikincisi(olay) nesne olmaksızın hakkında herhangi bir şey söylemenin zor olduğu durumdur. Bundan dolayıdır ki, olaylar hakkında konuşmak hemen herkesin yapabileceği bir şey olmasına rağmen, olgular hakkında konuşmak ancak kavramsal düşünme yeteneğine sahip olanların altından kalkabileceği bir mükellefiyettir. Kavramsal düşünme yeteneğine sahip olmak ise akli olgunluk seviyesine ulaşmayı gerektirir.

 BAKMAK FİZİKSEL, GÖRMEK AKLİ VE KALBİDİR

Göz, görmek için tek başına yeterli değildir. Işığa ve nesneye de ihtiyaç duyar. Kimi zaman bakar ama görmeyiz. Kimi zaman gördüğümüzden emin olduğumuzu zannederiz. Fakat aslında gördüğümüz şey sadece bir seraptır. Bundan dolayıdır ki “bakmakla” “görmek” aynı şey değildir. Bakmak, fiziksel/metabolik bir eylemken, görmek akli ve kalbidir…Bakmak, duyusal bağlamda cereyan ederken(göz-ışık ve nesne), görmek akli ve kalbi bir bağlamı(muhakeme-yorum-yargı) gerektirir.

“Bakış”ımızı gözün imkanlarıyla gerçekleştirirken, ”görüş”ümüzü söz ve yazıyla dile getiririz. Bu sebeptendir ki  “bu konudaki görüşün/üz nedir?” sorusu, akli bir değerlendirmeyi içkindir. Aynı soruyu “bu konuya/meseleye nasıl bakıyorsunuz?” diye de sorabilirdik. Ama o zaman muhatabımızın hangi “tarafta” olduğunu merak etmiş olurduk. Yani, düşünmeden cevap vermenin mümkün olduğu bir vasatta konuşuyoruz demektir. Düşünmenin tatile çıktığı toplumlarda “görüş” bildirmenin yerini “bakış açısı” vazetmek almıştır. Bizlere yeni bakış açıları kazandırmaya çalışanlar, esasında görüşümüzü, yani akli çaba göstermek suretiyle elde edebileceğimiz en önemli değeri, köreltmeye çalışıyorlardır. Tam da bu sebepten dolayı, görüşümüzü derinleştirenlerle ortak mesaimizi artırmanın yollarını aramalıyız. Yeni bakış açısı önerenler, mevzimizi değiştirmemizi istiyor olabilirler. Malumdur ki mevzisini değiştirenin mevzusu da değişir. Bakış esnasında mevcut olan “açı” aslında baktığımız şey hakkındaki “görüş”ümüzü de etkiler. Günlük dilde sıkça kullandığımız “nereden baktığına bağlı” sözü tam da bu bağlama denk düşer. Kendimizi konumlandırdığımız “yer” ilgili meseleyi nasıl gördüğümüzü de belirleyecektir. Demek ki “yer” imizin neresi olduğu önem arz ediyor. Bu bağlamda ”Yersiz”lik bir istinatgahtan uzak olma, ayaklarının havada olması, bir mesnede/şirazeye yaslanmama durumu olarak anlaşılabilir. Bu durumda olanların sözlerine itibar edilmez. Ayakları “yer”e basmadığı için oldukça seyyal bir durumun mümessilidir. Rüzgarın hızına ve yönüne göre hareket etmesi kuvvetle muhtemeldir. Kendisini İslam’a nispet eden birinin “yer” i İslam’dır. O, bakarken Allah(c.c)’ın bak dediği yerden bakar. Böylece görüşü hikemi ve irfani bir boyut kazanır. Onun için İslam, muhatabını her hal ve şartta özne kılan  müstesna bir istinatgahtır. Tarihin, kültürün, ulusun, geleneğin, meşrebin tesirlerini minimize eder ve sahih bir perspektifin öznesi olmayı salık verir.

GÖZ’ÜN MERKEZDE OLDUĞU BİR DÜNYADA SÖZCÜKLERİN YERİNE EMOJİLER VE SÖMÜRGELEŞTİRME SÜRECİNDE “DİL” VE ÖNEMİ

Asırlarca sözün ve yazının, kelamın ve kalemin velut ummanında kulaç atan insanlık, ne yazık ki ,”göz”ün merkezde olduğu bir dünyaya doğru hızlı adımlarla sürükleniyor. Hatta sürüklenmek ne kelime “gözlenmeyi”, “göze gelmeyi”, “görünür olmayı” arzu ediyor. Bunu yaparken temel gerekçesi fark edilmek. Fark edilmemenin oluşturduğu tedirginlik öylesine büyük ki, bunu sağlamak için her türlü çılgınlık yapılabiliyor. Kolonyalizmin sadık hizmetkarları olan arkeoloji ve antropoloji disiplinlerinin, tarih öncesi(!) dönemin şahidi olan insanlar için öne sürdükleri “basit resimlerle iletişim kurdukları” iddiası, 21.yüzyılın ilk çeyreğini müşahede ettiğimiz bir vasatta, üzerinde yeniden düşün(ül)meyi hak ediyor. Çünkü bugünün insanı da artık meramını basit resimler/semboller/“emojiler” yardımıyla anlatıyor. Bu durum ontolojik bir mahiyete sahip olan “dil” in yitimi anlamına geliyor. George Orwel’ın 1984’te dikkat çektiği mutlak kontrol ve denetim eksenli yapılanmaların dil üzerinden gerçekleştirdiği operasyonlar adeta gerçek oluyor. Sözcüklerin yerini emojilerin alması, sadece geleneğin sonraki kuşaklara aktarımında sorun oluşturmuyor. Aynı zamanda düşünme melekeleri üzerinde ciddi bir tahribat meydana getiriyor. Sözcüklerin/kavramların belli bir tarih zaman kesitinde oluştuğu, canlı ve belli bir içerikle yüklü olduğu gerçeği hatırlandığında yitirilen her sözcük aynı zamanda toplumsal muhayyilenin de işlevsizleşmesine sebep oluyor. Hindistan’ın sömürgeleştirilme sürecinde ilk operasyonun dil üzerinde yapıldığını hatırlamak gerekir. Özellikle ilgili toplumun işgalci güçlere karşı direnişini ifade eden sözcüklerin tahrif edilmesi/sözlüklerden çıkarılması ve yerine kolonyalistleri medeniyet misyonerleri gibi gösteren sözcüklerin oluşturulmaya çalışılması manidardır. Küreselleşme taraftarlarının toplumların dillerini ortadan kaldırmak ya da en azından işlevini azaltmak amacıyla özellikle terviç ettikleri “emoji” odaklı iletişim, duygusallığın sınırlı aktarımını temin ederken akli çabayı gerekli kılan kavramsal düşünme pratiğini de iğdiş ediyor. Böylece toplumlar olgular üzerinde konuşma yeteneğini kaybederken, olay odaklı perspektif geliştirmeye mahkum oluyor. Böylece, ne oluyor? Sorusunun cevabı hakkında ardı arkası kesilmez spekülasyonlar yaparken, neden oluyor? Sorusuna cevap aramaya gerek duymuyor hatta bu soruyu oldukça sakıncalı buluyor. Halbuki olay odaklı değerlendirme yapmaya alışan bir zihin, kameranın ve fotoğraf makinesinin mahkumu olmuş demektir.

 BİLGİÇLERİN SAYISI ARTARKEN BİLGELERİN NESLİ TÜKENİYOR

“Düşünme” nin yerini “bakma”nın aldığı bu süreci “tefekkür yoksulluğu” olarak tanımlarsak acaba yanılır mıyız? Hiçte değil… Çünkü tefekkür, tahayyülün bir üst basamağıdır. “Göz”ün merkezde olduğu bir hayata mahkum olmak, tahayyül katında “sabitlenmek” demektir. ”Bilgiç”lerin sayısının her geçen gün arttığı fakat “bilge”lerin neslinin tükendiği bir çağda yaşıyor olmamızı, başka nasıl açıklayabiliriz? “Söz” ve “yazı”nın yerini “göz”ün alması, kamera ve fotoğraf makinesinin hayatımızın ayrılmaz parçası oluşunun nedenini de açıklar. Bütün “an”ların büyük bir iştahla kayıt altına alınması, esasında, bu “an”larda bitişik duygusal refleks/ler/in istismarını da beraberinde getirir. Boudrillard’ın “kamera izleyiciye çevrilmiş bir silahtır” derken dikkat çekmek istediği şey de, kanaatimce, budur. Kamera aracılığıyla hepimiz, gerçeğin sadece “görünen” boyutuyla temas kurabiliyor fakat “görünmeyen” ya da gösterilmeyen boyutuyla yüzleşmeyi ıskalıyoruz. Yani, yukarıda da ifade ettiğim üzere olaylar hakkında yığınla malumat sahibi olurken, olgular hakkında neredeyse hiçbir şey bil/e/miyoruz. Malumatla bilginin aynı şey olmadığını söylemeye sanırım gerek yoktur. Tıpkı bilgelikle malumatfuruşluğun aynı şey olmadığı gibi…Malumat, bir konu hakkında yüzeysel, üstünkörü ve “edilgen pozisyonda” edinilen bilgi kırıntısını ifade eder. Bilgi ise muhatabın çabası/gayreti/merakı ve isteği doğrultusunda bir niyete binaen ve elbette ki “etken pozisyonda” edinilir. Kesbi(edinilmiş) bilgi muhatabında fikir oluşumuna katkı sunar. Malumat yığınlarıyla fikir oluşmaz. Olsa olsa zihinsel teşevvüş durumu ortaya çıkar. Yani zihnin allak bullak olma durumu… Oysaki bilgi-fikir ve yorum arasında zorunlu bir ilişki vardır. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mümkün olmadığı gibi yorum yapabilmek için de fikir sahibi olmak gerekir. Fikir ile tefekkür aynı kökten olduğuna da dikkat çekmiş olalım…

PATOLOJİK BİR DURUM: GERÇEĞİ SANAL, SANALI GERÇEK GİBİ GÖRMEK

Kamera ve fotoğraf makinesi aracılığıyla, gerçeklikle doğrudan temas kurma yeteneğini kaybeden ve böylece “görselliğe alışan” zihinlerimiz, bir süre sonra gerçekle sanalı ayırt edemez hale geliyor. Yani tabi bağlamında anlamlı olan duygusal reflekslerimiz, örseleniyor/iğdiş ediliyor. Böylece “şahit” olmanın yerini “izleyici” olmak alıyor. Şehit kavramıyla aynı kökten olan şahit/lik, gerçeklikle tabi bağlamında ve dolaysız temas kurmayı gerekli görürken, “izleyicilik” sadece bakmaya odaklanıyor. Birincisi, yani şahit, gerçeklikle yüzleşmeyi ve gücü nispetinde müdahil olmayı tazammun ederken; diğeri, yani izleyici, birazdan yapacağı “zap” ile gerçeğin bir başka “tür”üyle karşılaşmaktan yanadır. Kamera ve fotoğraf makinesi en büyük darbeyi hiç şüphesiz “şahitlik/şehitlik” kavramına vurmuştur. Mahkemelerde şahitlerin yerini “kamera kayıtları” nın alması da bu bağlamdan bağımsız değildir elbette. Bu da meselenin bir başka boyutu… Ekran aracılığıyla törpülenen duygusal reflekslerimiz gerçek zamanlı ve mekanlı ilişkiler inşa etmemizi engelliyor. Böylece insani yanımız zaafa uğruyor. Öfke, nefret, sevgi, saygı, merhamet, şehvet gibi duyguların ekranlar üzerinden törpülenmesi gerçeklik algımızın da yıkıma uğramasına sebep oluyor. Böylece gerçeği sanal sanalı gerçek gibi görme patolojik durumu ortaya çıkıyor. “Fark edilmeme” endişesi ve korkusuyla birleşen bu patoloji “pornografik bilincin” inşasında anahtar rol oynuyor. Mahremiyet duygusunun tahribatıyla eş zamanlı olarak yürüyen bu pornografik bilinç kameranın ve fotoğraf makinesinin etki alanını alabildiğine genişletiyor. Öyle ki neredeyse bu iki aygıtın nesnesi olmayan hiçbir şey kalmıyor. Burada pornografiyi sadece müstehcenlik anlamında kullanmadığım herhalde anlaşılmıştır. En ince ayrıntısına kadar “Göz önüne getirme” “görünür kılma” arzusunun eşlik ettiği her türlü eylemin pornografiye hizmet ettiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda bombalarla parçalanmış bir beden, evde ailece yenilen bir yemek, ziyaretine gidilen bir hasta, kendisine yardım edilen bir fukara v.b görüntüler pornografik bir mahiyete sahiptir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar göstermek pornografinin temel hususiyetidir.

“BİRBİRİNİZİN GİZLİ SAKLI YANLARINI AÇIK ETMEYİN”

Bu sürece direnmek zorundayız. Aksi halde tüm insani yanlarımız törpülenecek…“Sağ elin verdiğini sol el bilmesin”, “birbirinizin gizli saklı yanlarını açık etmeyin”, “tecessüsten uzak durun”, “Müslüman kardeşinin ayıbını örtersen Allah’ta senin ayıbını örter” gibi emirleri olan bir dine ve settar ismine sahip bir Allah(c.c)’a iman eden Müslümanların kamera ve fotoğraf makinesini bu kadar içselleştirmeleri anlaşılabilir değildir. Şahit/şehit olmayı emreden bir dinin mensuplarının izleyiciliği tercih etmesi iman zafiyetine de delalet eder. Çünkü Müslümanın alamet-i farikası görmeden inanmaktır. Müşahade etmek izleyici olmak demek değildir. Şahit olmak bilinçli bir katılımı tazammun eder. Kalp ve akıl bu süreçte aktiftir. Muhakeme, mukayese, mükaşefe ve müfekkire yetileri dinamik bir pozisyondadır. İzleyicilikte ise edilgenlik/pasiflik söz konusudur. Kameranın arkasındaki “el” tarafından yorumlanarak iletilen malumatlar arasında “zap” yaparak ilerleyen birey artık zihnen felç olmuş demektir. Maruz kaldığı enformasyon bombardımanı altında akıl sağlığını muhafaza etmesi oldukça güçtür. Sağlığını kaybeden aklın sahih bir duruşun, tavrın ve tarzın mümessili olması beklenemez. Sözünü ettiğimiz bu birey/ler nitelikli söylem ve eylem üretme yeteneğini kaybetmiştir. Yaşamsal faaliyetlerini devam ettirmesi onlar için yeterlidir. Bütün duygusallığını ekranlar aracılığıyla yaşadığı için insani özellikleri tahrip olmuştur. Oldukça fazla malumat biriktirmiştir fakat fikir sancısından habersizdir. Hareket halindeki nesneleri “izlemeye” alıştığı için söz ve yazıya(kitaba) yabancılaşmıştır. Hızlı yaşamaktadır ve her şeyi hızlıca elde etmek istemektedir. Nasıl ki acıktığında iki dakikada hazırlanan tost veya hamburgerle midesini dolduruyorsa bilgi açlığını da “hemencecik” zahmetsizce gidermek istemektedir. Öyle ki bir olguyu açıklamaya çalıştığınızda hemen dikkati dağılmakta “daha kısa(mümkünse görüntülü)” nasıl öğrenebileceğinin yollarını aramaktadır. Odaklanma sorunu vardır. Post-modern paradigmanın “ne olsa gider” klişesini amentü gibi benimsemiştir. Okumayı sevmez çünkü izleyerek öğrenmeye alışmıştır. Komploculuğa yatkındır. Spekülatif ve manipülatif bilgi/lere dayanılarak üretilen fikirlere teşnedir. Karşılaştığı fikirleri ölçüp tartabileceği bir dayanaktan/merkezden/odaktan/istinatgahtan/şirazeden yoksun olduğu için yönlendirilmeye ve yönetilmeye oldukça müsaittir. Bir tür ignoramus(bilgili cahil) vardır karşımızda. Ya da aziz Kur’an’ın deyimiyle “kitap yüklü eşek”.

Kamil Ergenç’in sunumu dinleyicilerin soruları ve verilen cevaplarla sona erdi.

Hakkında imhgebze