Pazartesi , 20 Kasım 2017
Anasayfa / Yazarlar / EĞİTİM MESELESİ

EĞİTİM MESELESİ

Eğitim sistemimizde, II. Mahmut’tan itibaren devrim sayılabilecek birçok değişiklikler yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinde de siyasi iktidarların ilk icraatları Milli Eğitime el atmak ve onda radikal reformlar yapmak olmuştur. Sürekli yeni yöntemlerin denendiği eğitim sistemimiz, yazboz tahtasına dönmüş, gençler adeta bir kobay gibi kullanılmıştır. Eğitimi eğitimcilere bırakamayacak kadar ciddiye alan(!) siyasiler, her gün yeni sürpriz paketlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bugün, bütçede aslan payı eğitime ayrılmış, büyük yatırımlar yapılmış, okullar fiziki imkânlar açısından ideal denebilecek seviyelere yaklaştırılmıştır. Bütün bunlara rağmen, ilim tahsil edip diploma almayı hak eden gençlerimiz, bilgi, bilinç, düşünce, kültür, dil, edep ve ahlak açısından iflasın eşiğine gelmiştir. Üniversite mezunu olduğu halde, ahlak fukarası cahiller ordusu ile karşı karşıyayız.

Yürürlükteki sistem adeta gençlerin düşünce melekelerini hadım ediyor, onları birer robot haline getiriyor. Ezberciliğe dayalı, düşünme ve araştırmadan uzak resmi eğitim sistemi cehaletin kaynağı olmuştur. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” tespitini haklı çıkarırcasına, anaokulundan itibaren bu çarkın içine giren tertemiz çocuklar, mezun olduklarında tanınmaz hale gelmektedirler.

Mevcut okullarımız, eğitim ve öğretim yuvaları olmaktan ziyade diploma dağıtılan zorunlu kurumlara dönüşmüştür. Şimdiye kadar hakikate âşık olanlar, bir ibadet bilinciyle bilginin peşinde koşarlardı. Modern eğitimde ise bilgi, değer değil çıkar esasına dayalıdır. Bilgi; mal, makam mevki kazanmak için basit bir araçtan başka bir şey değildir. Bilginin değeri köprüyü geçene kadardır. Köprüyü (sınavı) geçtikten sonra bilginin hiçbir kıymeti yoktur. Sene sonunda girdiğim bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını yırtmış, sınıfı kâğıttan bir çöplüğe çevirmişlerdi. Artık onlara ihtiyaçları yoktu!

Öğrenciler, zorunlu olarak sınıfları doldurmakta, öğretmen de zorunlu olarak mesleğini icra etmektedir! Adeta okullar modern bakımevlerine, öğretmenlerde saygınlığını yitiren ücretli bakıcılara dönüşmüştür.

Laik eğitim

Modern eğitim düalist bir mantık üzerine kuruludur. “Hoca camide” anlayışıyla okul ve cami, bilgi ve bilinç, akıl ve kalp, madde ile mana birbirinden ayrılarak hakikate götüren yollar parçalandı. Bilgi ahlaktan koparılınca “okumuş ama adam olamamış” diye tarif edilen kitap yüklü merkepler çoğalmıştır. “el- Âlim” olan Allah ile irtibatı koparılan bilgi, insanlığın hayrına değil, menfaatine kurban edilmiştir. Allah’tan uzaklaşan bilgi ahlaktan da uzaklaşmıştır. Kutsal olanla bağını koparan bilgi, insanlığın hayrından çok zararı için kullanılmıştır. Kuzey Kore ile gündeme gelen nükleer bomba veya hidrojen bomba gibi kitle imha silahlarını icat eden akıl, vahiyle bağını koparan akıldır. Bu ölümcül silahların mucitleri, “okumuş” çocuklardır. Silah tüccarları, üniversitelerdeki fizik, kimya profesörleriyle birlikte çalışmaktadırlar. İmansız bir bilgi, insanoğlunu uçurumun kenarına getirmiştir. Vahiyle barışık akıl, yeryüzünü imar için çaba sarf ederken, vahiyle bağını koparan akıl, daha fazla kazanma hırsıyla, yeryüzünü ifsad etmektedir.

İlk inen vahyin “oku” ile başladığı doğru ama eksiktir. Kur’an “Rabbinin adıyla oku!” diyor. Dolayısıyla besmelesiz, Kur’an’dan uzak bir okuma, insanlığa hayır getirmeyecektir.

Eğitim alarm veriyor

Mevcut iktidarın, başarısız olduğu konuların başında eğitim gelmektedir. “Yeni müfredat”ın soruna ne kadar merhem olacağını göreceğiz. Fakat 15 yıldan fazla iktidarda olan Ak Parti, özellikle milli eğitimde, radikal, köklü kararlar almaktan çekiniyor. Hala savunmacı bir refleksle hareket ediyor. Bir gazete manşeti, sosyal medyadaki bir haber, hükümeti aldığı karardan geri adım attırabiliyor.

Eğitim camiasına uzun yıllarını vermiş birisi olarak gördüğüm manzara beni gelecekle ilgili derin kaygılara sevk ediyor. Geleceğin büyükleri olacak gençlere baktıkça üzerime karabasanlar çöküyor. Biraz düşündükçe, milletin geleceği adına, kaygılanıyor, üzülüyorum. 1 milyon öğretmen,18 milyon öğrenci, 80 milyarlık bütçesiyle hayati öneme haiz milli eğitim sistemi alarm veriyor.

15 Temmuz kalkışmasından sonra, eğitim çalışmalarını merkezine almış bütün cemaatler, sivil, özgün ve özgür oluşumlar, ciddi bir güven kaybına uğradı. Büyük küçük her bir cemiyetin ileride FETÖ gibi olma ihtimalini dillendiren kimi çevreler, toptancı bir yaklaşımla tüm cemaatleri aynı kefeye koyarak, onları öcü gibi göstermeye çalışmaktadır. Hayat boşluk kabul etmeyeceğinden dolayı devlet erki gönüllü teşekküllerin rolünü devraldı. Nerdeyse klasik cemaat çalışmalarını devlet kurumları yapmaya kalkışmaktadır. Mevcut devlet aklı, kendisini iki seçenek arasına sıkıştırmış vaziyette: Ya elimizden kayıp giden bir nesil ya da FETÖ gibi olma riskini taşıyan yapılar!

Gençlik, gün geçtikçe nihilizm, ateizm ve deizme doğru sürüklenmektedir. Hiçbir mefkûresi, ideali, kutsalı olmayan, sorumluluk almaktan korkan, anı yaşamaya çalışan, bohemce bir hayatı tercih eden, heva ve hevesini her şeyden üstün tutan bir nesil var karşımızda. Geliyorum diyen bu büyük tehlikeye karşı siyasetçiler, “dindar nesil” projesini gündeme getirdiler. Bundan mütevellit İHL, Kuran Kursu, gençlik merkezleri gibi resmi ya da yarı resmi kurumları ve buralarda eğitim verecek kadroların sayısını artırdılar. Her ile üniversite, liselerin zorunlu hale gelmesi, anaokulunu teşvik hatta zorunlu yapma, eğitime yapılan devasa yatırımlar da bu amaca matuf adımlar olarak görülmektedir.

Esasen insan eğitimi, akıldan önce kalplere nüfuz etmekle mümkündür. Devletin resmi ve soğuk yüzüyle kalplerde bir devrim gerçekleştirmek muhaldir. Hatta tam aksi bir sonuç doğurur bu. Çünkü tarih boyunca kitleler, gücü elinde bulunduranlara karşı hep şüpheyle bakmışlardır ve yukarıdan aşağıya doğru kendilerine dikte edilen ideolojilere, inançlara mesafeli olmuşlardır. Gerçi bunda da haksız sayılmazlar. Çünkü güç sahipleri, ellerindeki geniş imkânları kullanarak, toplumu istedikleri gibi dizayn etmeye yeltenmişlerdir. On yılda on beş milyon genç yarattığını iddia edenler bu mantıkla hareket etmişlerdi.

Öyleyse gerçek bir eğitim devrimi nasıl gerçekleşebilir? Gözümüzün önünde, elimizden avucumuzdan kayıp giden bir gençlik için neler yapabiliriz?

Atanmış değil, adanmış öğretmen

Her şeyden önce meseleye yaklaşış biçimimizi değiştirmeliyiz. Eğitim ve öğretimi bir meslek sorunu olarak ele alamayız. Çünkü öğretmenlik, mesleklerden bir meslek değildir.  “Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime” diyordu Cemil Meriç yıllar önce. Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı. “Bari öğretmen olayım” diyerek KPSS puanıyla kerhen atanan, bu mesleği geçim kapısı olarak gören, okula işyeri, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir zihniyetteki kadroyla ne yapabiliriz ki?

Maarif meselesine her şeyden önce bir dava bilinciyle yaklaşılmalıdır. Eğitim ve öğretim her şeyden önce peygamberlerin yoludur. Dert ve dava adamlarının işidir. Bir insanın hidayetini, üzerine güneş doğan her şeyden daha üstün tutan vakıf insanlarına ihtiyaç vardır. Öncelikli hesabı dünyevi ikbal olmayan, asıl ücretini yalnız Allah’tan ümit eden, bundan dolayı da mesai mefhumu gözetmeksizin gece gündüz çalışan, dava ve davet önderleri olmalı. Toplumun yeniden ihya ve inşası, nitelikli bireylerin yetişmesi, ilmin ve âlimin hak ettiği değeri bulması ancak bu yola kendini adamış gönül erleriyle mümkün olur.

Her öğretmen esas itibariyle “usvetun hasene” olmalıdır. Kulağa değil gözlere hitap edecek rol modellere ihtiyaç duyulmaktadır. Gençler duyduklarından çok gördüklerinden etkilenir. Sözleriyle eylemleri tezatlık teşkil edenlerin inandırıcılığı yoktur. Bu nedenle öğretmen atamalarında tek ölçünün KPSS olması yeterli değildir. Buna ilaveten başka kriterlerde olmalıdır.

Okullar, resmi ideolojinin dayatıldığı ve devlete kurşun askerlerin yetiştirildiği kışlalar ya da gençlerin bireysel farklılıklarının törpülenerek hepsinin aynı standarda geldiği fabrikalar değildir. İdeoloji dayatmak devletin vazifesi değildir. Farklı fikirlerin varlığı bir toplum için zenginliktir. Bundan dolayı zorunlu eğitim başlı başına bir zorbalıktır. Devlet, zorunlu eğitimi, sadece okuma yazma öğretmekle sınırlamalıdır. Daha sonra her öğrenciyi ilgi ve istidadına göre yönlendirecek iyi bir rehberlik hizmeti olmalıdır. Çünkü her insan ayrı bir dünyadır.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim öğretim yılının, tüm öğrencilerimize, eğitimcilerimize ve milletimize hayırlar getirmesini diliyorum.

Hakkında Ali EROL