Perşembe , 25 Nisan 2019
Anasayfa / Yazarlar / Eğitim Reformu Ne Getiriyor Ne Götürüyor

Eğitim Reformu Ne Getiriyor Ne Götürüyor

Eğitim Reformu Ne Getiriyor Ne Götürüyor.
Eğitim ve öğretim “insanda istendik davranış değişikliği gerçekleştirme süreci” olarak tanımlanır. Eğitim, daha çok insan ilişkilerine ve ahlâka dayalı davranış değişikliğini, öğretim ise daha çok bilgiye dayalı davranış değişikliğini ifade etmek için kullanılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, nasıl bir tanım yapılırsa yapılsın sonuçta tüm tanımlar eğitim ve öğretim sürecinin bir “insan inşa etme” süreci olduğu noktasına varacaktır.

Bu insan inşa etme süreci, doğal olarak bir takım soruları ve tartışmaları beraberinde getirmektedir. Özellikle devletlerin vatandaşlarına yönelik uyguladıkları eğitim programlarının amacı, niteliği ve sonuçları tartışmaların odağında yer almıştır.

İlk kez sanayi devrimi sonrasında (1880’de) İngiltere’de uygulanan ve “vatandaş yetiştirme” amacına dönük olarak kurgulanan zorunlu eğitimin devletin bir hakkı olduğu kabul ediliyordu. Daha sonra, 20. Yüzyılın ortalarında Avrupa’da ortaya çıkan sosyal devlet anlayışı çerçevesinde eğitim devletin vatandaşına karşı bir görevi olarak kabul edildi.

Devletlerin, daha doğrusu sistemlerin ve sistemleri sevk, idare ve temsil konumunda olanların, bir efendi-sahip psikolojisiyle hareket ettiği, vatandaşlarının hizmeti için teşekkül etmiş bir hizmet aygıtı olarak değil de vatandaşın sahibi olan bir “efendi” olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak bu tavır, devletin, vatandaşlarının yanı sıra onların çocuklarının sahibi olarak da kendini görmekte, adeta, anne babaların, çocuğu dünyaya getirmek, bakıp beslemek, yedirip giydirmekle yükümlü olduğunu, belli yaşa geldiğinde onun eğitimini asıl sahibi olarak bizzat devletin üstleneceği anlayışına karşılık gelmektedir.

Türkiye’de de zorunlu eğitim, Cumhuriyet sonrası uygulanmaya başlanmış ve 1945’e kadar 3 yıl olarak uygulanmıştır. Milli eğitim temel kanunda zorunlu eğitimin iyi vatandaşlar yetiştirmeyi hedeflediği ifade edilmektedir. 1945’e kadar uygulanan 3 yıllık zorunlu eğitim yetersiz görülmüş olacak ki önce 5 yıla, sonra 8 yıla ve nihayet 12 yıla çıkarılmıştır.

Türkiye, Hükümetin, “eğitimde devrim” diye takdim ettiği ve 4+4+4 diye formüle ettiği, muhaliflerin dert + dert + dert diye eleştirdiği yeni bir eğitim programının uygulamasıyla karşı karşıya. Bu yeni programın neler getireceği ve neler götüreceği zamanla ortaya çıkacaktır şüphesiz. Ancak şimdiden bu programın bazı sonuçlarını öngörmek mümkündür, diye düşünüyoruz.

Her şeyden önce, zorunlu eğitimin 12 yıl olarak belirlenmesinin gerekçesi “bütün Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerin büyük çoğunluğunda uygulama böyle” diye takdim edilmektedir. Bu, başlı başına bir açmazdır. Zira ülkenin değerleri, öncelikleri, hedefleri, psikolojisinden ziyade başka değerler dünyasının ürettiği bir anlayışı merkeze alarak bir program kurgulamak ve bunu bir eğitim devrimi diye sunmak ülkenin ihtiyaçlarıyla ve dokusuyla çelişecektir.

Konunun bir başka yönü de karar verme yaşının ötelenmesi, sanıldığı ve iddia edildiği gibi doğru karar verme oranını artırmamaktadır. Aksine sorumluluk duygusu gelişmediğinden olgunlaşma ve sağlıklı karar verme de güçleşmektedir. Toplumda 25 sene önce 15 yaşında adamlar vardı, oysa bugün 25 yaşında ergenleri-çocukları görmek mümkündür.

Eleştirilerin yoğunlaştığı konulardan biri de din eğitiminin laik sistem tarafından verilmesi meselesi. Laiklik iddiasındaki bir sistemin tüm dinlere eşit mesafede bulunması ve din eğitimine müdahale etmemesi esastır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti İslam dışındaki dinlerin mensuplarının din eğitimine müdahale etmemekte, dini eğitimin planlanması ve uygulaması o dinlerin mensuplarınca oluşturulan sivil toplum kuruluşları ve dini kurumları aracılığıyla din adamları tarafından gerçekleştirilmektedir.

Devletin, din eğitimini ve müfredatını belirlemesi, bu eğitim esnasında, İslam’ın, devletin onayladığı bir yorumla sunulması, üstelik hükümet değiştikçe hükümetin siyasi anlayışına ve din yorumuna göre değişebilir olması, tedirgin edici bir durum olarak görülmektedir. Liberal çevreler devletin din eğitimi vermesinden, Kemalist çevreler laiklikten taviz verilmesinden, dindarlar ise devletin yanlış ve yanıltıcı din eğitimi vermesinden endişe etmektedirler.

Zorunlu eğitimin 5 yıldan 8 yıla çıkmasıyla eğitimin kalitesi artmamış, aksine ciddi oranda gerilemiştir. Her yıl yüzbinlerce öğrenci sınavlarda sıfır puan almaktadır İlköğretimi bitiren, yani 8 yıl eğitim gören ama okuma yazma dahi öğrenemeyen çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. 8 yılda okuma yazma öğretmekte bile aciz kalan bir eğitim mekanizmasının din eğitiminde başarılı olacağına ihtimal verilmemektedir.

En az bu kadar vahim olan bir başka durum da mevcut 12 yıllık zorunlu eğitimin, sivil eğitim imkânlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıdır. Çocukların ve gençlerin 5,5 yaşından 19 yaşına kadar zorunlu devlet eğitimine tabi tutulması, toplumun eğitiminde en önemli role sahip olan sivil toplum kuruluşlarını, sivil eğitim merkezlerini, cemaatleri ve kanaat önderlerini devre dışı bırakmakta ve eğitim bütün yönleriyle devletin tekeline almaktadır.

Hükümetin iyi niyetli olması, din eğitimin devlet eliyle yaygın hale getirilmesi, siyer ve Kur’an derslerinin seçmeli ders olarak ortaokul ve lise müfredatına dâhil edilmesi, imam hatip liselerinin orta kısımlarının yeniden açılması ve itibarının iade edilmesi, imam hatip liseleri ile ilahiyat fakültelerinin sayısının ve öğrenci potansiyelinin artmış olması, kız öğrencilerin başörtüsü ile okuma imkânlarının kısmen sağlanmış olması, sivil eğitim alanlarının ve imkânlarının kısıtlanması ve hatta yok edilmesinin vahametini ortadan kaldırmayacağı görülmelidir.

Bu durumun dikkate alınarak eğitimin ilk dört yıldan sonra tercihli ve isteğe bağlı eğitim şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde gençlik, eğitim sisteminin ve medyanın eline terk edilmiş olacak ve ülkenin geleceği de, din eğitimi de tehlikeye atılmış olacaktır.

Paylaş

Hakkında Ilhan YURUKCU

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter