Pazartesi , 20 Kasım 2017
Anasayfa / Yazarlar / HALK (LAR) IN OYLAMASI

HALK (LAR) IN OYLAMASI

Son günlerde Batı da yükselen İslam ve Türkiye düşmanlığını doğru okumak gerekir.16 Nisan seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye karşıtı tavırları ibretliktir. AB yetkilileri, diplomasinin dilini, siyasi nezaket kurallarını hiçe sayarak, demeçler vermekte, sanki ülkemizdeki bir siyasi parti gibi hareket etmektedirler. Ellerinden gelse Kazlıçeşme’de “Hayır” mitingi yapacaklar! Hükümet temsilcilerine kapalı mekânlarda dahi söz hakkı vermeyen bu ülkeler, başta PKK olmak üzere Türkiye karşıtı bütün terör örgütlerine sokaklarını açıp miting ve propaganda yaptırmaktadırlar. Hatta İsviçre parlamento binası önünde Cumhurbaşkanımıza tehdit pankartı açabilecek kadar ileri gitmişlerdir.

Nedir bunların Türkiye ve Tayyip Erdoğan düşmanlığı? Neden Türkiye’deki seçimlere bu kadar müdahil olabiliyorlar? Kendi ülkelerindeki seçimlere göstermedikleri ilgi ve alakayı niçin bizim ülkemizdeki seçimlere gösteriyorlar? Neden bütün Avrupa Türkiye’ye karşı adeta bir “Haçlı Seferi” başlattı?

Aslında mesele seçim ve Tayyip Erdoğan meselesi değildir. Tayyip Bey sadece bir sembol olmuştur burada. Meselenin özü şudur: Batı dünyasına karşı bu ülkede, yaklaşık iki asır sonra, ilk defa “yeter artık” denilmiştir. İlk kez onlara “one minute” deme cüretinde bulunulmuştur. Türkiye bugün Batılılar karşısında sürekli azarlanan, tek ayak üzerinde bekletilen bir “talebe” psikolojisinden kurtulma mücadelesi veriyor. Artık bu ülkenin geleceği Londra’da, Brüksel’de, Washington’da yazılmayacaktır. Bu bir var oluş sürecidir. İçimizdeki ve dışımızdaki vesayet odaklarından kurtulma mücadelesidir. “Kurtuluş Savaşı” daha yeni başlamıştır.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu topraklar, dünyanın en stratejik en önemli merkezi yerleridir. Müslümanların yaşadığı bu coğrafyaya tarihte kim hâkim olmuşsa, dünyaya da onlar yön vermiştir. Bundan dolayı emperyalist devletler, Müslümanların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesine müsaade etme niyetinde değiller. Bu topraklarda söz sahibi olmamızı, kontrolü ele geçirmemizi istemiyorlar. Onlar, demokrasi denilen ”halkların kendi kendilerini yönetmesini”  bize fazlasıyla lüks bulurlar.  Batıda demokratik rejimleri savunurken, İslam dünyasında darbeleri, baas rejimlerini ve ipini ellerinde tuttukları tek partili sistemleri desteklemeleri bundandır.

Güçlü bir İslam ülkesi onların emellerine aykırıdır. Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilirse, bu coğrafyayı rahatlıkla istila edemeyeceklerini biliyorlar. Türkiye teslim alınmadan Suriye ve Irak’ta istedikleri sınırları çizemeyeceklerdir. Bölgeyi kafalarına göre, parçalayıp paylaşamayacaklar! Hep birlikte Türkiye’ye saldırmalarının asıl nedeni budur.

Öte taraftan kendi aralarında birlik olup güçlerini birleştirme gayreti içindeyken İslam dünyasının içine mezhep ve etnik ayrımcılığa dayalı fitne tohumları ekmektedirler. Müslümanların, ümmet bilincinden uzak, mezhepçi, ulusalcı, bağnaz din anlayışları, bu fitne tohumlarının filizlenmesine ve ümmetin başına bela olmasına zemin hazırlamaktadır.

Peki, Türkiye onların korktuğu kadar güçlü mü? Türkiye’nin dışarıdan görünen algısı gerçek mi? Yoksa dağılması mukadder olan AB’yi ayakta tutmak için, paranoyak ruhlu batı mı devleştiriyor bizi?  Ya da Hormonlu, içi boş bir güç gösterisi mi bizimki? Sahip olduğumuz imkânlar, batının askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel saldırılarına mukavemet gösterebilir mi? Daha geçen hafta ABD’nin hariciye bakanı Ankara ziyaretinde bize samimi pozlar verirken aynı gün Hatay sınırında PYD’li teröristlere ABD’nin ağır silahları teslim edilmedi mi?

Bizim şimdilik söylemlerimiz onları ürkütmüş gibi gözüküyor. Ve bölgemizde oyun kurucu olma, belirleyici / özne olma emareleri göstermemiz panikletti onları. Daha da ileri gitmeden bizi durdurmayı düşünüyorlar.

Bu ahval ve şerait içinde bize düşen sorumluluklar nelerdir?

Her şeyden önce batı emperyalizmine karşı düşünsel, zihinsel ve kültürel bir direniş göstermeliyiz. Fiili direnişin başarılı olması için bu ön şarttır. Çağdaş uygarlık, ilericilik ya da medeniyet olarak bize pazarlanan mankurtlaşma sevdasından ve celladına âşık olma illetinden (Stockholm Sendromu) kurtulmalı, kurtuluşu kendi değerlerimizde, kendi medeniyet kodlarımıza dönüşte aramalıyız. Yoksa Ömer Hayyam’ın yıllar önce yazdığı ironik duruma düşeriz.

“Celladına aşık olmuşsa bir millet
İster ezan ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstehaktır ona her türlü zillet.”

Hakkında Ali EROL