Perşembe , 22 Kasım 2018
Anasayfa / Yazarlar / KADINSIZ EVLER -2

KADINSIZ EVLER -2

 

“Güçlü Kadın, Güçlü Türkiye”(!)

Siyasetçiler, güçlü Türkiye için, kadınları kalkınmanın öznesi yapacaklarını ilan ettiler. Hatta bunu “güçlü kadın, güçlü aile, güçlü Türkiye” şeklinde sloganlaştırdılar. Buradaki “güçlü” sıfatından kastedilen, söylemlerden anlaşıldığı kadarıyla; üniversite tahsili almış, kariyer yapan, çalışan, para kazanan, dediğim dedik, kimseye eyvallahı olmayan kadınlardır. Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık adı altında geliştirilen politikalar, adeta onların birer Tanrıça gibi algılanmalarına sebep olmuştur.

Bütün kurumlar gibi aile kurumunun da üzerine kurulduğu dengeler vardır. Erkek ve kadının, ailedeki tabi, fıtri görev ve sorumlulukları vardır ama bunlar birbirinden farklıdır. Eşler, bu sorumluluklarına ne kadar riayet ederlerse, aile de o kadar sağlam olur. Ne yazık ki bugün kadın ve erkeğin rolleri değişmiş, ailede denge bozulmuş ve aileyi ayakta tutan değerler yıpratılmıştır.

Kadın istihdam oranı arttıkça erkek istihdamı azalacaktır. Patronlar, daha az ücretle daha çok iş yapan bayanları tercih edeceklerdir. Şayet bir ailede kadın, kocasından daha çok maaş alıyorsa, parası olan konuşacak ve erkeğin reisliği (kavvam oluşu) tartışılacaktır. Neticede eşi karşısında ezik duruma düşen erkeğin otoritesi sarsılacaktır.

“Güçlü kadınlar”, artık evdeki günlük işlerini yapmak, çocuklarını bakmak ve sıcak bir aile atmosferi oluşturmak için zaman bulamıyorlar. Modern kadını evinden soğutan, onu dışarıya hayran eve düşman eden anlayış, onu dışarının acımasız, yarışçı ve yıkıcı ortamında mücadeleye zorlayarak özüne yabancılaştırdı. Sabahın ayazında, geçmişteki tutsaklığın, köleliğin ve aşağılanmanın sembolü olan evden dışarı çıkan kadın, erkeklerle zorlu bir mücadele ortamında buluyor kendisini. Metrolarda, toplu taşıtlarda, servislerde, erken saatlerde işlerine koşuşan kadınlı erkekli insanların verdiği panik havası mahşeri hatırlatıyor. ”Güçlü kadın” pankartlarının gölgesinde, taşıyamayacakları ağır yüklerin altında ezilen kadınların zamanla psikolojisi de bozulacak, yapısı gereği zarif ve naif olan kadının yerini sinirli, stresli, agresif, öfkeli, sert kadın alacaktır. Namahrem birisini görünce utanan, konuştuğunda yüzü kızaran, ulaşılması zor kadınlar hikâyelerde, şiirlerde bir nostalji olarak hatırlanacaktır.

Gençler evlenmiyor, evliler ayrılıyor.

Yukarıda zikrettiğimiz anlamda güçlü kadın, güçlü aile demek değildir. Hatta tam tersine ailenin zayıflaması belki de yok olması anlamına geliyor. “Güçlü kadın” olma aşkı öncelikle, ailenin ilk adımı olan evliliği olumsuz yönde etkilemiştir. Önceleri evlilikler daha erken yaşlarda gerçekleşirken günümüzde evlilik yaşı daha ileri yaşlara ertelenmiş durumda. TÜİK verilerine göre geçen yıl ortalama evlilik yaşı, erkeklerde 27,7’ye, kadınlarda 24,6’ya yükselmiştir. Bu rakamlar, okuyan ve şehirde yaşayan gençlerde daha yüksektir. Evlilik yaşının artmasında, ekonomi, eğitim, kariyer planlaması en önemli nedenler arasında görülüyor. Evlilik gün geçtikçe zorlaşırken, buna mukabil boşanmalar hızla artıyor ve kolaylaşıyor. Örneğin bir kadın, kocası yemeğini beğenmediği için boşanma davası açabiliyor. Sanki bir ses gençlerimize, “evlenmeyin, illa da evlenecekseniz geç evlenin, şayet evliyseniz de boşanın” diyor.

Geleneksel aile yapımızda boşanmak çok nadir görülen ve en son düşünülen bir çareyken bugün modern ailelerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Eşlerine pamuk ipliğiyle bağlı çiftler, boşanma kartını, eşinin görebileceği yere koymuştur. Güçlü kadınların, sudan bahanelerle boşanma davaları açmaları, güç sarhoşluğuyla da izah edilebilir. Bu güç zehirlenmesiyle, kocası yemeğini beğenmediği ya da ona kaşlarını çattığı için soluğu mahkemede alabilmektedir.

Haydi, kızlar eve!

“Biz çektik, çocuklarımız çekmesin” düşüncesinde olan ebeveynler, üniversite eğitimini adeta kutsamışlardır. Zaten okullar da ilim, irfan öğretilen bir yer olmaktan daha çok bir işe girmek için diploma dağıtılan kurumlara dönüşmüştür. Kız öğrencilerimize niçin okuduklarını sorduğumuzda genelde aldığımız cevap, “hayata atılıp kendi ayaklarımız üzerinde duran bir birey olmak için” şeklindedir. Bu cevap aynı zamanda daha hayata atılmadan, muhtemel hayat arkadaşı olacak adaya güvenmediğinin peşin ilanıdır. Gerçi hayatı eşlerine zindan eden, onlara şiddet uygulayan, aşağılayan hayat arkadaşlarının(!) çok olması da bu düşüncenin oluşmasında önemli bir pay sahibi olmuştur.

Erkekler, bir elmanın yarısı olan “eş” değil de “rakip” olunca, fizik olarak zayıf olan kadın, zorlu hayat şartlarında onu geçmek için daha fazla çalışmak zorunda hissetmiştir kendisini. Kızların erkeklere oranla daha fazla okuması ve sınavlarda başarılı olmasının bir nedeni de budur. Başta KPSS olmak üzere sınava dayalı memur alımlarında kadınlar daha ön plana çıkıyor. Bu gidişle, fizik gücüne dayalı işler hariç, kadınlar erkeklerin işini ellerinden alacaklar!

Üniversite ve zorlu hayat şartları, ailenin ilk adımı olan evlilik fikrini geciktiriyor. Önceliği “iş” olanların gündemine “eş”, ya ilerleyen yaşlarda gelecek ya da hiç gelmeyecektir. Gençlerimiz evlenecek kız bulmakta zorlanıyor. Çünkü kızlarımız ya okuyor ya da kariyer yapmakla meşguller. Yaşı kemale erenlerin evlenmesi de zorlaşıyor. Evlenmeyi düşünenler ise daha çok “mantık evliliği” yapıyor.

Çocuk, çalışan kadınlar için ayak bağı olacağından ilk etapta düşünülmüyor. Fakat zaman ilerledikçe çocuk isteği, neslin devamını arzulama ve mahalle baskısına daha fazla dayanamayan cesur çiftler(!), çocuk yapmaya karar veriyor. Bu şartlarda tek çocuk yeterlidir ama çeşni olsun diye ikinci bir çocuğa da yeşil ışık yakılabilir. Ama daha fazlası asla olmamalı! Üç ve daha fazla çocuklu aileler kınanır, ayıplanır. “Bakabileceğin kadar çocuk yap” sloganının egemen olduğu bu yeni nesil ailede, bir çocuğu bakmak için iki kişi çalışır. Ama yine de geçim sıkıntısından şikâyet ederler!

Sabahleyin kahvaltı yapmaya fırsat bulamadan evden çıkan çağdaş karı- koca, çocuklarını daha güneş doğmadan, pahalı kreşlere bırakırlar. Yemekler dışarıda yenilir, çocuklar bakıcılara verilir, ev de bir otel gibi kullanılır… İşte buna modern aile denir. Tabi ki böyle bir ailenin ömrü de uzun olmayacaktır.

Son kale düşmeden…

Modernizmin yıkıcı saldırıları karşısında kendi varlığımızı korumanın en etkili yolu aileyi korumaktır. Aileyi korumak, devleti korumaktır. Ülkemizde, aile kurumu yara alsa da hala varlığını sürdürüyor. Fakat acilen fert ve toplum olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmezsek en sağlam, en güvenilir bir sığınak olan aileyi, batıda olduğu gibi,  biz de kaybedebiliriz.

Her şeyden önce sokak, Müslüman kadına yasaklı değil; evi de söylendiği gibi onu mahkûm eden etrafı kafeslerle çevrili bir zindan değil. Ev merkezli bir hayat sürdürmekle, eve kapanmak aynı anlama gelmez. Kadın; evini, çocuklarını ihmal etmeden, dişiliğini değil kişiliğini ön plana çıkartarak, pekâlâ toplumsal hayatta yerini alabilir.

Ebeveynler, kız erkek ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimini önemsemelidir. Fakat bunu karşı cinse karşı avantaj sağlama veya ona rest çekme niyetiyle değil cehalete karşı savaş açma niyetiyle yapmalıdır.

Ailenin ilk adımı olan evlilik, mümkün olduğunca, erken yaşta olmalıdır. Çünkü her ne sebeple olursa olsun geciktirilmiş bir evlilik hiçbir zaman vaktinde yapılan bir evliliğin yerini tutmayacaktır. “Önce okulunu bitirsin, mesleğini eline alsın, evi, arabası olsun” derken neleri kaybettiğimizi unutmayalım. Hiçbir diploma, meslek, kariyer vs. çocuklarımızın ahlakından daha önemli değildir. Ahlaki bozulmalara karşı en önemli sığınaktır evlilik. Taciz, tahrik ve kışkırtmanın zirvede olduğu bir ortamda, sokakta, okulda, iş yerinde, bekâr olarak geçen her gün vebaldir. Kaldı ki yaş ilerledikçe evlilik de zorlaşacak hatta anlamını kaybedecektir. Evlilik geciktikçe çocuk sahibi olmak ve onu yetiştirmek de zorlaşacaktır.

Evlilikler, zorlaştırılmamalı aksine kolaylaştırılmalı ve teşvik edilmelidir. Aileler tarafından gençlerin önüne birçok şartlar (iş, kariyer, ev, araba vs.) konularak adeta onlara helal kapılar kapatılıp haram teşvik edilmektedir. Hâlbuki harama kilit, helale anahtar olmak icap eder.

Aile kurumu çökmüş, genç nüfusu azalmış, değerler açısından iflas etmiş AB ve Batı dünyasının, bu konuda bize vereceği bir şey yoktur. Biz kendi değerlerimizi dikkate alarak politikalar üretmek zorundayız. Yoksa kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulamaz.

AK Parti hükümeti, aile ve kadın politikalarında köklü bir değişikliğe gitmelidir. Özellikle aileden sorumlu bakanlık, sorumluluğunun bilincinde olmalı, gayrı meşru ilişkileri “aşk” diye meşrulaştıran zihniyetin hamisi olacağına aksine onu mahkûm etmelidir. Kadın ve aile politikalarını, üç beş tane feminist örgüt ya da medyanın yönlendirmesine izin vermemelidir. Siyasetçiler, evlilik dışı ilişkileri meşru gören, aile kurumunun temelini dinamitleyen, malum kadınlardan oy almak için popülist politikalar yapmamalıdır. Belki bu yolla seçimi kazanabilir lakin aileyi kaybeder. Kaybedilen seçimi tekrar kazanmak mümkün ama yıkılan aile kurumunu tekrar inşa etmek zordur.

 

 

 

 

 

Paylaş

Hakkında Ali EROL

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter