Cumartesi , 15 Aralık 2018
Anasayfa / Alıntı Yazılar / Mahrem Macera

Mahrem Macera

 

Ölümü yaşamaktan korkmayan bir bilincin trajik yüzleşmesine dair…

Her temas iz bırakır…

Afrika denilince modern insanın aklına genelde az gelişmişlikle ilkelliğin iç içe geçtiği bir coğrafya gelir.Kara Kıta adlandırması, bir ırkın yaşadığı mekana işaret etmenin yanında zımnen küçültücü bir muhtevayı da havidir.Kolonyalizmin sadık hizmetkarı olan kültürel antropolojinin, insanın tarihsel serüvenini Afrika’dan başlatması boşuna değildir.İnsanı maymunun evrim geçirmiş hali olarak tesmiye eden Darwinci ekole istediği “bilimsel” malzemeyi veren tek coğrafi mekan Afrika’dır çünkü.Maymun türünün en zengin örnekleri buradadır ve medeniyetten uzak yaşayan “vahşi” insanlar da…Vahşi ortamı birlikte soluyan bu canlılar(insan ve maymun)arasında evrimsel ilişki kurmak hiçte zor olmayacaktır.

Afrika, “Beyaz Adam”ın ilkel geçmişidir aynı zamanda. Ona bakarak geçirdiği fiziksel ve kültürel evrimi fark eder.”İnsanaltı” ya da henüz “olmamışlık” duygusunu Afrikalı yaşatır beyaz adama…”Ben”,“O” değilim önermesindeki “O” genelde Afrikalıdır. Aslında bütün negatiflikleri yüklenmiştir siyah adam. Beyaz ne kadar saf ve temizse, siyah o kadar kirli ve kerihtir.

20.yüzyıl, Afrikalı siyah adamın var olma savaşının doruğudur. Asırlarca Kıta Avrupa’sının ve Amerika’nın köle(ucuz işçi) ihtiyacını karşılamanın yarattığı hınç, bu var olma savaşının motor gücüdür. Malkom X bu savaşın sembol isimlerindendir. Tıpkı Nelson Mandela gibi… Frantz Fanon ise Sartre’ın bile hayranlığını kazanacak “siyah öfkenin” temsilcisidir.”Uyu/tul/muş” öfkeyi uyandıran adamlardır Onlar… Öyle ki, bu öfke yıllar sonra Amerikan kurulu düzenine bir siyahinin “başkan” olmasını onaylatacaktır. Her ne kadar beyazların tesis ettiği Establishment(kodamanlar) düzenine hizmet etse de…

Mahlukattaki zıtlığı bir üstünlük telakkisine dönüştürmenin tarihi hiçte yeni değildir. Henüz “hubut” gerçekleşmeden evvel tasvir edilen o meşhur sahneden beri caridir… Ateş ve çamur çatışması… Ateş çamurdan üstündür. Öyleyse benden daha aşağıdaki birine neden saygı göstereyim? İlk kıyas ve ardından gelen “düşüş”…

Oysa ki zıtlık, bir “bilme” biçimidir. Geceyi bilmeyen gündüzü, sıcağı bilmeyen soğuğu, savaşı bilmeyen barışı bilemez. Olgular aleminde zıtlık olmasaydı şayet “bilme” eksik kalırdı.Kitab-ı Kerim’in sık sık bu zıtlığa işaret ederek “tefekkür” çağrısı yapması boşuna değildir.Geceyle gündüzün art arda gelmesi,göğün ve yerin,hayatın ve ölümün yaratılışı vesilesiyle dikkatimizin çekildiği “zıtlık”, idrak etmeyi kolaylaştırır.

Mahrem Macera, bir Afrika romanı aslında.Ama Afrika özelinde bütün “öteki”lerin,hassaten Müslümanların,maruz kaldıklarına dikkat çeken bir roman.O meşhur Aydınlanma devriminin geleneksel toplumlar üzerinde yarattığı travmatik etkinin boyutlarını göz önüne seren, dramatik bir roman…

Karşılaşma…

İnsan türünün kıyamete kadar kaçamayacağı bir gerçeklik… Çünkü insan,tabiatı icabı medenidir. Kelimenin kökü olan “i-n-s” zaten ünsiyet kurmak, yakınlaşmak manasındadır. Evvela hemcinsiyle,sonra evrenle/tabiatla ve en önemlisi de Allah’la(c.c) yakınlık kurmak…Öyleyse temas kaçınılmaz.Fakat bu temasın hangi niyetle yüklü olduğudur asıl mesele.”Muarefe” der aziz Kur’an.Sizleri birbirinizle “tearüf” edesiniz diye farklı yarattık.Yani tanışıp kaynaşasınız diye…Birbirinizi sömüresiniz diye değil…

Müslümanların, Aydınlanma sonrası Avrupa ile karşılaşmaları bir alış-veriş olarak nitelendirilemez. Belki daha çok “alış” üzerine kuruludur. Ancak bir çelişkiyi de bünyesinde barındırır bu süreç. Avrupalı’yı mağlup etmek için alırız her ne alıyorsak…Yani Avrupalı’yı mağlup etmek için Avrupalılaşırız. İdeolojik söylemi tercih etseydik, “Batıyı mağlup etmek için Batılılaşmak” dememiz gerekirdi.Doğu-Batı ayrımının,itikattan soyutlanmış bir kimlik tanımının popülerleştiği, yani kimliğin mekan üzerinden tanımlandığı bir tarihsel eşikte ortaya çıktığını unutmadan elbette…

Önceleri teknik-ahlak gerilimi üzerinden sürdü bu hikaye.Tekniğini alıp ahlakını almayacaktık.Ancak, sonra gördük ki bu ikisi birbirinden ayrıl/a/mıyor.Biri diğerine sıkıca bağlı.Birini alıp diğerini terk etme şansımız yok.Roman kahramanımızın dilinden söyleyecek olursak “Siyah kıtada onların gerçek gücünün o ilk sabahın toplarında değil,bu topların ardından gelen anlayışta yattığı anlaşılmaya başlandı.”Evet tam da böyleydi.Bilgiyi “güçle” eşitlemenin hazin hikayesiydi yaşananlar.Oysa ki bilgi, hakikatle ünsiyet kurmak için değil miydi? İlahi rızaya muvafık bir hayatın yol haritasını oluşturmayan bilgiden “hayır” gelmeyeceğini bilmek gerekmez miydi?

Roman kahramanımızın Avrupa yolculuğu da böyle başlar. Gidecek, öğrenecek, geri gelecek ve ülkesini bayındır yapacak.”Geri” kalmışlığını telafi edecek…Tanıdık bir hikaye değil mi? Bize Osmanlı’nın 19.yüzyılda ki durumunu hatırlatıyor biraz.Yurt dışına eğitim için gönderilen gençlerin hikayelerini…Avrupa’nın farklı ülkelerine mühendislik,maliye,tıp,hukuk okusun diye gönderilen gençlerin büyük çoğunluğu “büyülenmiş” olarak geri döner.Aralarından bazıları,mesela Şinasi, ateşli muhaliflerden olur.Bazıları Jön Türk hareketine katılır.Kendilerini Avrupa’ya tahsil için gönderen iradenin mağlup edilmesi için çalışmaya başlar…

Kahramanımızın hikayesi de bu yönüyle benzerdir. Ancak O, felsefe tahsil etmek için gider Avrupa’ya. Neden acaba? Bir tahminde bulunalım. İnsana,evrene,Tanrı’ya,tarihe,zamana ve mekana ilişkin “telakki” biçiminin istinatgahı felsefe olduğu için olabilir mi? Mümkün.Büyüleyici teknik ve sınai uygarlığın hangi “aklın” eseri olduğunu bilmenin yolu,o akla yol gösteren felsefeyi bilmekten geçer.Müslümanların, modernliği felsefi arka planından bağımsız olarak tecrübe etmeye çalışmaları, halihazırda yaşadığımız ve roman kahramanımızı da kuşatan “amorf” kimlik bunalımının sebebi değil mi? Modernliği sadece bir takım teknik-sınai aletlerin/eşyaların kullanımına hasreden bir perspektifin,meseleyi oldukça sığ bir cihetten değerlendirdiği ise izahtan varestedir.

1978 yılında “teknik,medeniyet ve yabancılaşma” olgularını teşrih masasına yatırdığı “Üç Mesele” kitabını bir soruyla bitirir İsmet Özel.Tahlilini yapmaya çalıştığımız romanın da ana konusu olması bakımından önemlidir bu soru.Soru şöyle ”Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı,Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlenmesine mi çalışacağız?Üzerinde anlaşmaya varmamız gereken ana konu budur.”

Aradan geçen yıllar bu sorunun yanıtının ıskalandığını gösteriyor.Rasyonalize olmuş bir zihinle Müslümanca yaşamaya çalışmak, hem roman kahramanımızın hem de bizim handikapımız…

Sömürgeciliğin karakterine dair de oldukça önemli veriler sunuyor roman.Sadece toprakların,madenlerin,emek gücünün başkaları tarafından ele geçirilmesi boyutuyla değil ve fakat düşünme biçimini değiştirmesi boyutuyla da ele alıyor sömürgeciliği.İşgale gelenlerin sadece savaşmayı ve yıkmayı değil, aynı zamanda iyi etme ve yeni düzen kurma bakımından da oldukça yetenekli olduğunu dile getiriyor.Sömürgeye maruz kalan ülkede inşa edilen okulların, bu yeteneğin aktarılmasına yardımcı olduğuna dikkatlerimizi çekiyor.Cezayir asıllı mütefekkir Malik B.Nebi’nin meşhur çözümlemesini hatırlayalım “Sömürgecilik korkunç bir şeydir.Ancak daha korkunç olan bir şey varsa, o da sömürülmeye elverişli olmaktır.”

Okullar, sömürgeciliğin kök salmasını sağlayan en önemli kurumlar olmuştur. Son teknolojik silahların, güçlü ve savaşkan orduların yapamadığını okullar yapmıştır. Latin Amerika’nın Chicago Üniversitesi, Sovyetlerin ise Berkeley Üniversitesi aracılığıyla maruz kaldığı sömürgeleşme süreci yakın tarihimizin en trajik hadiselerindendir.20.yüzyılın başında, Türkiye entelijansiyasının hatırı sayılır bir kesiminin zihin kodları da, sömürgecilerin mekteplerinde vazedilen “ ideolojik” donelerle şekillenmiştir. Sadece Türkiye değil, İran,Mısır,Hindistan,Çin gibi geleneksel kültürlerin entelektüel havzaları,aydınlanma aklını inşa etmeyi amaçlayan “okulların” etkisine maruz kalmıştır.

Bu etkinin tabi sonucudur yabancılaşma. Dinine,tarihine,kültürüne ve toplumuna “müsteşriklerin” perspektifiyle bakmayı entelektüellik zannetmek, sözünü ettiğimiz bu yabancılaşmanın hasılasıdır.Roman kahramanımızın Avrupa’daki tahsil hayatı da böyle bir sonucu besler.”Neye inandığını bilememe hali” kahramanımızın felsefe tahsilinin semeresidir.Böylece bir evladını daha kaybetmiştir Doğu…Bu ne ilktir ne de son olacaktır…

Sezai Karakoç “Masal” şiirinde Doğu-Batı karşıtlığını kullanarak, biraz karamsar ve kötümser bir ruh haliyle “yedinci oğulun” hazin hikayesine dikkat çeker. Roman kahramanımızın trajik sonuyla kısmen benzerdir bu hikaye. Bir farkla ki, üstadın şiirinde yedinci oğul “değişmemek” için intihar ederken, roman kahramanımız “değiştiği için” bir “deli” tarafından öldürülür.”Deli” ,rasyonalitenin mabedi Avrupa’da özünü kaybeden “aklın” celladı olur adeta… Kim bilir belki de yazar,bu baştan çıkarıcı “uygarlıkla” baş etmenin yolu olarak, delilere mahsus bir ruh halini kuşanmak gerektiğinin “subliminal” mesajını vermek istemiştir.Gelelim üstadın şiirine;

“….Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batıya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve tanrıya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu:

Batılılar!

Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi Ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hala onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalplerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar”

Yedinci oğul değişmemek için en büyük Batı kentinin en büyük meydanında intihar etmek yerine, İbrahim misali tek başına bir ümmet olarak  “direnmeyi” tercih etseydi daha iyi olmaz mıydı?

Ne dersiniz?…

Kamil ERGENÇ

Paylaş

Hakkında Kamil ERGENÇ

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
Facebook
Facebook
Twitter