Pazartesi , 16 Temmuz 2018
Anasayfa / Yazarlar / Ölüm Gerçeği

Ölüm Gerçeği

Herkesin bildiği fakat unuttuğu, umursamadığı, hayatın en önemli gerçeğidir ölüm. Öyle ki insanın doğumundan daha gerçektir ölümü. Hepimizi bekleyen, kimsenin kaçamayacağı mutlak gerçek… Her geçen gün kendisine bir adım daha yaklaştığımız, öteleyemediğimiz, engelleyemediğimiz gerçeğimiz…

Canlılardan daha çoktur ölüler. Mezarlıktakiler evinde oturanlardan daha fazladır. Bizden öncekiler mezardadır. Aslında biz ölmüşlerin çocuklarıyız.  Üzerinde ölümden bihaber yaşadığımız bu dünyaya ne ilk gelenleriz ne de son. Bizden önce nice nesillere barınak olmuştur bu dünya. Şimdi onlardan bir iz, işaret yoktur. İki üç kuşak öncesinin isimlerini dahi hatırlamıyoruz. Yarın biz de unutulacağız. Sanki buralarda hiç yaşamamışız gibi… Yaptığımız bunca gürültü, kavga, günah, isyan, kibir, yarış vs. bizimle birlikte toprağa gömülecek. Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya bize de kalmayacak.

Her doğan ölmek için gelir bu dünyaya. Her can sahibi, hayat sahibi er ya da geç, bu gerçekle tanışacaktır. Her nefis ölümü tadacaktır. Sünnetullah bunu gerektirir. Ölümü ve hayatı var eden Hayyul Kayyum olan Rabbimizin takdiridir bu. “Yeryüzünde olan her canlı fanidir. Fakat azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir.” (Rahman 26/27) Ölümden kaçmak, saklanmak isteyenleri Aziz Kur’an şöyle uyarır: “De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a 8)

Hepimiz bu dünyanın fani olduğunu ve bir gün ölümün bizi de bulacağını biliriz. Ölümlü dünyadan söz eder, ölüm üzerine konuşur, sohbetler yaparız.  Lakin ölümü gerçek anlamda idrak ettiğimizi söylemek zordur. Onu ancak yaşayanlar bilir ama onların da anlatacak mecali olmaz. Ölümle ilgili çok kitap okumuş ya da vaaz dinlemiş olabiliriz ama insan ölümün soğuk nefesini ensesinde hissedince, ölümle burun buruna kalınca, can köprücük kemiğine dayanınca ya da çok sevdiği birisini kaybettiği zaman yüzleşir ölüm gerçeğiyle.

“Hepimiz öleceğiz, dünya fani, ölüm ani!”gibi kuru laflardan ötedir ölümü hissetmek, onun farkında olmak. Belki her gün ölüm haberleri duyuyoruz, mezarlıklardan geçiyoruz fakat ölümü fark etmek, bilmekten ötedir. Tabutu omzumuzda taşırken bir gün onun içine kendimizin de gireceğini düşünmek, sıradaki boş mezarlığın bizim için hazırlanmış olabileceğini hesap etmek, günümüz insanı için hiç de kolay değildir.

Ölümü yattığın an yastığının altında, kalktığın an burnunun ucunda bilmek, ölmeden önce ölümü düşünmek, hayata bakışımızı değiştirecektir. Ölümü kendimize yakin bilmek, aldığımız nefesin son nefes olduğunu, bugünün son günümüz olduğunu düşünmek, bu hayatta öncelediğimiz ve önemsediğimiz şeylerin yerini değiştirecektir. Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden insanların nasıl birbirleriyle yarıştıklarını, dövüştüklerini fark edeceğiz. Kafaya taktığımız, yücelttiğimiz meselelerin aslında ne kadar küçük, basit olduğunu göreceğiz. Kızgınlıkların, küskünlüklerin, büyüklenmelerin anlamsızlığını anlayacağız. Hayatta karşılaştığımız sorunların, sıkıntıların altında ezilmeyeceğiz, onları büyütmeyeceğiz, hatta onlara tepeden bakacağız, küçümseyeceğiz, tebessümle karşılayacağız onları. Ölümsüz hayata iman edenler, ötelere talip olanlar, şu ölümlü dünyada hiçbir şeyin yüceltilmeye değer olmadığını fark edecektir.

Nasihat olarak ölüm yeter.

Ölüm en büyük derstir. Gözlere hitap eden, herkesin katıldığı canlı bir ders… Her ölüm, yaşayanlar için bir vaaz, bir ibret kaynağıdır. Ölüm, en etkileyici vaizdir anlayanlar için. Ölüm, konuşmaz ama çok şey anlatır. Ölüm, lisan-ı hal ile hayatın gerçek değerini gösterir bize. Ölüm söz konusu olunca herkes susar. Âlimi de cahili de… Zalimi de mazlumu da… Zengini de fakiri de… Gözler, kulaklar ona kilitlenir. Bütün gündemi, planları değiştirir. İnsanın doğumundan daha büyük ses getirir ölümü.

Ne yazık ki ölüm, günümüzde ders olmaktan, nasihat vermekten uzaklaştı. Sıradanlaştı. Ürkütücülüğünü ve önemini kaybetti. Artık ölüm haberleri bizi etkilemiyor, sarsmıyor. Son derste bitti. Ölüm, taşlaşmış kalpleri yumuşatmıyor, vicdanları harekete geçirmiyor. Ölümden ders almayanların, alacakları bir ders kalmamıştır bu dünyada. Kişi hangi okulu, üniversiteyi bitirirse bitirsin, hangi eğitimi alırsa alsın şayet ölüm dersini kaçırmışsa, erdeme, kemale ulaşamaz.

Ölümü unutmak

Dünya ve ahiret dengesini bozan modern insan, dünya merkezli bir hayat tahayyül etti. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışırken ölüm ve ötesini düşünmek bile istemedi. Ölümü kendisine yakıştıramadı belki de. Ölümün “herkes”in başına geleceğini öğrendi ama kendisinin de “herkes” içinde olduğunu düşünmek istemedi. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyada, haz ve hız putlaştırılırken günlük meşguliyetler, stresler, suni gündemler ölüm gibi muazzam bir meseleyi unutturdu.

Sağlıklı yaşam reçeteleri uygulayıp uzun ömürlü olmanın sırlarını keşfe koyulduk. Ölümü anımsatan ihtiyarlık emarelerini kamufle edip genç görünmenin formüllerini aradık. Elimizde olsa ölümsüzlük iksirini içeceğiz. Gündemimizde ölüm yok. Ağızların tadını bozan ölümü hatırlamaz olduk. Deve kuşu misali ölümü düşünmeyerek ya da genç gözükerek, ondan kurtulacağımızı sandık galiba. Hâlbuki bu zamana kadar ondan kaçan, kurtulan olmamıştır. Her ne kadar biz onu düşünmesek de o bizi hiç unutmadı, unutmaz. Sadece zamanını (ecel-i müsemma) bekler. Ecel zamanı gelince, ne bir an öne alınır ne de geciktirilir. “Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.” (Kaf 50)

Ölüm, inandırıcılığını, ciddiyetini kaybetti. Bir hastalık ya da kaza sonucu ölüm söz konusu olunca, mevtanın yakınlarının ilk aklına gelen şey, doktoru suçlamak ya da ihmalden dolayı tazminat davası açmaktır. Bu durum, hak aramaktan daha çok ölüme inanmamaktan kaynaklanıyor. Ellerinden gelse Azrail’e dava açacak insanlar!

Cenaze merasimleri sıradanlaştı, formaliteye döndü. Cenazeye gelenlerin büyük bir kısmı, mevta için değil yaşayanlara “görünmek” için oradadır. Belediyenin “görevli” imamı usulen sorular sorar, cemaatte usulen cevaplar verir. Hep bildik tekerlemeler, soğuk, ruhsuz temenniler… Kalın ve siyah gözlükler, riyakâr bakışları gizleyemez oldu. “Cenaze de olmasa görüşemeyeceğiz ya hu!” diyerek ölüm dışı gündemler işgal etti cenazelerimizi. Cenazeye saygısı olmayan kimileri de, “Hoca! Kısa oku, işimiz var!” deme cüretinde bulunabildi.

Kadim şehirlerimizde mezarlıklar şehrin ortasındaydı. Eskiler, ölümü sürekli hatırlamak için mezarlık merkezli şehirler inşa etmişler. Günde beş defa camiye gelen kişi ölümü aklından çıkarmasın diye Selâtin camilerinin yanı başına mezarlıklar da yapmışlar. Şehrin ve insanın hayatında ölüm canlılığını korumuş. Modern kentlerde ise ölümsüzlük abidesi gibi yükselen gökdelenler ve şehrin en ücra köşelerine götürülmüş mezarlıklar ölümsüz bir hayat tasavvurunun neticesi olsa gerektir. Mezarlıklardan ne kadar uzak olursak ölümden de o kadar uzaklaşırız sanılmış belki de.

Teknolojik araçlar her gün ölüm haberlerini gözler önüne servis ediyor. Ölümün sürekli teşhir edilmesi neticesinde ona karşı bağışıklık oluştu. Reyting kaygısıyla yayın yapan medyanın haber bültenleri “ölüm bültenlerine” dönüştü. Dizi ve filmler hatta çizgi filimler yoluyla ölüm pazarlanıyor izleyicilere. Bilgisayar oyunları ölüm oyunları olup, okunan kitaplar da kan ve şiddet içerikli vampir kitapları olunca yeni nesil, mezar taşlarını koyun, adam öldürmeyi oyun zannetmeye başladı. Bundan dolayı, Doğu Guta’da, Halep’te patlayan bombalar ile aksiyon filmlerindeki şiddet sahnelerini birbirine karıştırılmıştır. Arakan’da yanan köyler, Filistin’de katledilen gençler, her gün yanı başımızdan kalkan cenazeler artık bizi etkilemez oldu. O kadar çok kan, şiddet ve ölüm propagandasına maruz kaldık ki artık sanal olanla gerçeği karıştırdık, vicdanlarımız katılaştı, gözyaşımız kurudu, ölülerimize ağlayamaz olduk.

En önemli emaresi, dünya sevgisi ve ölüm korkusu olan “Vehin Hastalığı”, çağdaş insanın nerdeyse tamamına bulaşmıştır. Dünya ile olan bağlar kuvvetlendikçe ahiret ile olan irtibat zayıflamıştır. Bugünü düşünüp yarını düşünmemek, geçici olana talip olup ebedi olanı ihmal etmek, peşin olanı istemek, “an”ı yaşamak çağdaş insanın en belirgin özelliği olmuştur.

Ölümü düşünmek

Ölüm düşüncesi, düşüncelerin en zoru ama en önemlisi olmalı. Ölüm düşüncesi, bir ağacın altında kısa bir dinlenme olan fani dünyadan sonra ebedi bir esenliğin bizi beklediğini fısıldar mümin gönüllere. Oyun ve oyalanma yeri olan bu dünyanın bizi aldatmasına engel olur. Ölüm düşüncesi zamanın ve sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini öğretir bize. Ömür kredisini salih amellerle değerlendirenlere ebedi saadeti muştular.

Ölüm düşüncesi, hırs ateşini söndürür, içimizdeki kabalığa çeki düzen verir. Geçici olan dünyaya sonsuz bağlılığı engeller. İnsanın dünyaya yönelik emelleri, hesapları çoktur fakat ömür kısadır. İnsan hep daha fazlasını ister. Kişi emelleri peşinde koşarken ecel araya girer ve oyun biter. Biz dünya peşinde koşarken ölüm bizim peşimizdedir. Ölüm düşüncesi, insanın bitmez tükenmez hırs ve arzularını (tul-i emel) frenler, hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapmasını, bohemce bir hayat sürmesini engeller.

Ölümü unutmak kalbi katılaştırır, ruhu öldürür. Sadece bu dünyaya inananları, günah bataklığına dalmaktan kim koruyabilir ki? Ölümü hatırlamak, kişiyi günahtan korur, kalbi arındırır.

“Ne diye böbürlenip, büyükleniyor sun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?” (Ş.Tebrizi)

 

 

 

Hakkında Ali EROL