Salı , 19 Haziran 2018
Anasayfa / Yazarlar / YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

YENİLE(N)MEK ÜZERİNE

Dünya Kadınlar Günü Programı’nda, Nureddin Yıldız’ın şahsında yaptığı konuşmasında, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” ifadeleri  gündemi belirlerken, bir gün sonraki konuşmasında da, bu ifadelerin dinin aslına yönelik olmadığını vurgulamak için “Dinde reform aramak haddimiz değil” diyerek sözlerine netlik kazandırdı.

İlim meclislerinde ehil kişilerce tartışılacak böylesine hassas bir konuyu, medyanın algı operasyonları gölgesinde, siyasi miting konuşmalarında vuzuha kavuşturmaya çalışmak(!), ilmin adabına yakışmadığı gibi birçok yanlış anlaşılmalara ve gereksiz tartışmalara sebep olabilecek mahiyettedir. “Dinde Yenilenme” çerçevesinde görsel ve yazılı medyada yapılan tartışmalar birçok açıdan dikkat çekicidir. Bu vesileyle bazı hususların altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum.

 

Medyanın Tetikçilik Rolü

Son zamanlarda Doğan gurubunun başını çektiği “bir kısım medya”, 28 Şubat günlerinden tanıdık olduğumuz yayınlar yapmaya başladılar. Hiyerarşide dördüncü kuvvet olarak konumlanan medya tekrar, eskiden olduğu gibi, ilk sıralara terfi etmiş gözüküyor. Heidegger’in “kamera, izleyiciye doğrultulmuş bir silah gibidir” tespitini haklı çıkarırcasına, haber bültenleri, yargısız infaz salonlarını anımsatırken spikerler de savcı ve hâkimlerin rolüne soyunmuştur. Taktikleri her zamanki gibi; önce kurbanı seç sonra kamerayı hedefe doğrult, patlasın flaşlar, manşetler, ardından linç kampanyaları… Akşam haberlerde suçlu ilan edilip de ertesi gün, durumdan vazife çıkartılıp, hakkında kovuşturma başlatılmayan, Kadir Mısıroğlu meselesinden başka, bir örnek hatırlıyor musunuz?

Bu reyting vampirlerini bazen ömrünü bila bedel İslam’a ve ilmi çalışmalara adamış Nureddin Yıldız Hocayı sapık ilan ederken, bazen İhsan Şenocak, Faruk Beşer, Mustafa Armağan gibi ilim adamlarına itibar suikastı düzenlerken, bazen sanal âlemdeki bir cümlesinden dolayı Konya’da bir öğretmeni görevinden ihraç ederken, bazen de Tokat’ta Mustafa Sabri Efendi’nin ismini okul tabelasından sökerken görürsünüz.

Medya “vazifesini” yapıyor, anlıyorum da siyasi iktidarı ve onun bürokratlarını anlamakta zorlanıyorum. İktidar üzerinde medyanın bu kadar muktedir olmasını geride bıraktığımızı sanıyordum. Yaşanan son olaylar bize yanıldığımızı gösterdi.

AK Parti hükümeti, medya karşısında niçin bu kadar tedirgin ve ürkek davranıyor? Yoksa siyasetçiler, riskli gördükleri seçimlerde, “farklı” kesimlerden gelecek oyların mı hesabını yapıyor? Bürokratlar, ne pahasına olursa olsun, bir üst makama ya da en azından mevcut konumlarını muhafaza etmeyi düşünerek mi medyanın isteklerini emir telakki ediyor? Ya da bütün bunlar, daha da büyük bir projenin ayak sesleri mi? Toplumda İslami kimliğiyle tebarüz etmiş şahsiyetlerin, yıllar önce yaptıkları konuşmaları, bütünlüğünden koparıp kes, kopyala, servis et yöntemiyle çarpıtarak yayınlayan, 28 Şubat günlerindeki gibi yeni Müslüm Gündüzler bulup haber(!) programlarında algı oluşturmaya çalışan “bir kısım” medya, kaybettiği işini(!) tekrar mı aldı?

Tecrübelerimiz bize gösteriyor ki medyanın ipiyle kuyuya inilmez. Yakın tarihimiz kılavuzu medya olanın hazin akıbetlerini gösteren örneklerle doludur. Tarihi tecrübelerden ders alınmazsa hatalar tekrar edilir, aynı delikten yılanlar bizi sokmaya devam eder. Bize oy vermeyenleri kazanalım derken dostlarınızı kaybedebilirsiniz. 8 Mart’ta İstiklal Caddesinde yürüyüş yapanların bütün taleplerini yerine getirseniz de onlardan size bir tek oy çıkmaz. Haber yorumcularının, köşe yazarlarının takdirini kazansanız da onlardan size dost olmaz. Azgın azınlığın rızasını kazanmak için değil Hakk’ın ve halkın rızasını düşünerek hareket etmeli.  Kamu vicdanının sabrını test etmemeli ve Müslüman halkın değerlerini, hassasiyetlerini daha fazla zorlamamalı. Toplum, okyanusa benzer. Kendisine atılan yabancı maddeleri önce kabul etmiş gibi gözükür ama zamanla onları bünyesinden dışarı atar. Bu gerçeği en iyi bilenlerden olan Ziya Paşa, yıllar önce uyarısını yapmıştır:

“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazâbından
Zîrâ yumuşak huylu atın, çiftesi pektir”

Resmi Din

“Bizim ilahiyatçılarımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız, meydanı ‘FETÖ’ gibi alçaklara bıraktılar, toplum bu hâle geldi” diyen Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan ve kimi bakanlarda din konusunda tek yetkili olarak diyanet ve resmi kurumları gösterdi.

FETÖ olayından sonra tüm sivil hareketlere, cemaatlere yönelik algı operasyonu başlatılmıştı. Bunların da yarın FETÖ gibi olabileceği ihtimaliyle, tüm sivil yapılara karşı, ciddi bir şüphe ortamı oluşturuldu. Devlet memurlarının anlattığı dinin en sahih din olduğu ve en iyi cemaatin de cami cemaati olduğu beyinlere zerk edildi.

Resmi din, tek referans kaynağı gösterilip, dini hayat diyanetin ve ilahiyatçıların tekeline bırakılırsa bu, Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfına, papalık sistemine yol açar. Allah’ın dini olan İslam’ın, devletin dini olması, adı İslam da olsa, Aziz Kitabımızda tavsif edilen “ed-din” olan İslam olmayacaktır. Zira dini yalnız Allah’a has kılmak tevhidi bir zorunluluktur.

Gerçi, ülkemizdeki cemaat ve tarikat yapılanmalarının, kendilerini ciddi bir özeleştiriye tabi tutmaları, bid’at ve hurafelerden arınarak,  Kur’an ve sahih sünnete göre kendilerini “yenileme” ve çağın gerçeklerini görerek “ibnu-l vakt” olma ihtiyaçları inkâr edilemez. Tahrif, tahrip ve hurafelere karşı çağın dilini yakalamada (ihya) ve kendini yenilemede( tecdid)  yeterli olduğumuz söylenemez. Doğrudan doğruya Kuran’dan ilham alarak, asrın idrakine İslam‘ı söyletme de sorun yaşıyoruz. Bu durum Neo- Haricilik ve Neo- Haşhaşilik gibi anlayışların yayılmasına ve ümmetin çocuklarını zehirlemesine zemin hazırlıyor.

Lakin pireye kızarken yorganı yakmamalı. FETÖ’den ağzı yanan devlet, bütün cemaatleri, sivil oluşumları, devletin bir kurumuna dönüştürürse bu durum, telafisi çok zor, vahim hatalara sebep olur. Devletin dine müdahil olması, yönlendirmesi, payanda gibi kullanması, dini belirleyici/özne olmaktan çıkartıp belirlenen/nesne haline getirerek iktidarı meşrulaştırma aracı haline getirmesi düşünülemez. Bu, dinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü, halk nezdindeki itibarını ve güvenirliliğini kaybettirir. Neticede onu Allah’ın değil devletin dini yapar ki bu din İslam olamaz. Her devirde siyasetçiler iktidarlarını ayakta tutmak için halkın itibarını kazanmış âlimlerin desteğini almaya çalışmışlardır. Muttaki âlimler bunu bildiklerinden, ölümleri pahasına, onların çıkarlarına alet olmamaya çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife, Halife Mansur’un  baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu nedenle zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik  dindar bir halife olan  Harun Reşit’ten uzak durmuş, onun “ Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma hadis öğret” teklifine karşı, “ Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle  birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.

Peygamberlerin varisleri olan ulema, umeranın kapısında dolaşmaya başlar, onların iki dudakları arasından çıkacak talimatlara bakarsa, ilmin ve âlimin izzeti ayaklar altına alınmış demektir. Cumhurbaşkanının “güncelleme” konuşmasından hemen sonra, o akşam, TV ekranlarında boy gösteren ilahiyatçılar, ertesi gün aynı meyanda bildiri yayınlayan diyanet, kimin emrinde olduklarını göstermediler mi? Aynı ilahiyat ve diyanet camiasının 28 Şubat günlerindeki farklı fetvaları hala hafızalardaki tazeliğini koruyorken, resmi dini söyleme şüpheyle bakmakta haklı değil miyiz? İktidarlar geçici, din kıyamete kadar bakidir. Yapacağı içtihatları, vereceği fetvaları mevcut siyasi iktidara göre veren, siyasetçilerin ve devletin hikmetine sual edemeyen diyanet mi FETÖ’den boşalan yeri dolduracak?

Gençlik deizm, ateizm, nihilizm gibi sapkın inançlara sürüklenirken toplum temel değerlerinden hızla uzaklaşırken sadece İHL, Kur’an Kursu, cami, ilahiyat ve buralarda çalışacak personel sayısını artırmak suretiyle dindar nesil projesi gerçekleşemez. Suni, yapay, hormonlu bir dindarlık fotoğrafı veren keyfiyetsiz kemiyetler bizi aldatmamalı. Devlet eliyle yapılan irşad faaliyetlerini önemsemekle birlikte sivil hareketlerin özel ve mühim bir yerinin olduğunu unutmayalım. Devlete mesafeli, halka yakın, yalnız Rıza-i İlahi gözeten tevhidi hareketler, toplumun ıslah ve inşasında etkili olacaktır Allah’ın izniyle.

 

 

Hakkında Ali EROL